21 Haziran 2015 Pazar

Cehaletin Babası: Kabil Ordusu Kumandanı

Eğer ki, başkasının buluşunu kendisine saldırı olarak algılayan birinin “Bunlar zaten Kur’an’da yazıyor” diyerek Kur’an’ı kıskançlığına siper etmesi seni de rahatsız ediyorsa okumaya devam et.


Oruç tutmayan insanlara saldırı olaylarını çokça duymuşsunuzdur. Dikkat edin, saldırıya uğrayan ya üniversitede okuyan güzel bir bayan ya iyi giyimli alımlı bir çift ya da zengin bir insandır. Oruç tutmayan fakir birine saldırı diye bir şeye şahit oldunuz mu hiç? Saldıranın “dünyevi statü” olarak daha aşağıda olana saldırdığına… Hep kendinden daha yukarıda gördüğüne ve –avam yaşam formunun ana damarı olarak- otomatik olarak hemen, kıskandığına… Onun için verdiğim bu iki örnekte de mesele Kur’an ya da oruç değil, Kur’an’ın ve orucun arkasına sinsice saklanmış kıskançlıktır.

Avamı* da buradan yakalar manipüle edersin. Kıskançlığını ortaya çıkarıp yönlendirirsin.
*Avamlık, insanların çok büyük bir kısmında var olan bir sıfattır. Avamın tam tanımını Devrim Dersleri – 4’te yapacağız inşallah.

Bir örnekle devam edeyim: İnsanlar sorumluluklarından kaçarken ya da suç işleyip de yakalandığında, kendini kurtarmak için bir bahane örneği olarak “psikolojik sorunlarım var” der. “Ateşim var” demez çünkü ateşi olup olmadığını ölçebilirsin ama psikolojik sorun belirsizdir doğrudan ölçümü yoktur. Dolayısıyla söylenen şeyin yalan olup olmadığı doğrudan ispatlanamaz. Belirsiz bir durum oluşur. 

İşte, cehaletin babası da, aynı suç işleyenin “psikolojik sorunlarım var” demesi gibi, kabillere devamlı olarak birlerinin kendilerini küçük gördüğünü söyler. Yani zarar verdiğini… Dolayısıyla başkalarına haksızlık yapabilme “hakları”(!) olduğunu…

Fiziksel zarar verdiğini söyleyemez çünkü bu kontrol edilir ve yalanı ortaya çıkar. Aynı az önceki örnekte olduğu gibi, küçük görme gibi belirsiz bir kavram üzerinden yapar ki, kontrol edilebilirliği olmasın. (Kaldı ki birisinin birini küçük görüp görmemesinden kime ne). Bu yalana inanıp inanmamak ise şahsın işine gelip gelmemesi ile alakalıdır. 

Elbette bu durum kabillerin de işine gelir ve bir tanesi de çıkıp: “İyi de ben onlardan zaten daha küçüğüm” diyemez. “Kimsenin beni, küçükmüşüm büyükmüşüm diye yargıladığını sanmıyorum. Ama yargılarsa elbette beni daha küçük görecek” diye de ekleyemez. Kendisinden daha başarılı olana haksızlık yapma ehliyetini, ondan “intikamını(!)” alma fırsatını kaçırmak istemez.

Neyin intikamı bu yahu?

Neyin intikamı olacak: Allah’tan alamadığı intikamı… Bilinçaltı muhasebesinde için için suçladığı ama itiraf etmeye cesaret edemediği Allah’tan alamadığı intikamı…

Kabil ordusunun kumandanı artık avamın Allah’tan alamadığı intikamı olmuştur. Dünyayı çokça isteyip, hiç istemiyormuş gibi yapanların... Dünyevi başarıyı, makamı, mevkiyi de çok isteyip ama bir türlü nefsini yenemeyip, elde edememiş ama bunu doğru bir şekilde elde etmeyi başaranlara “zarar vererek” onlara erişme hakkı yakalamışların... Zarar vererek erişmesi… Kabil ordusu kumandanını buna vesile olarak görmesi… 

Not: Başarılı olmuş olmanın tek kriteri hak yemeden yaşayabilmedir. Eğitim durumu, diploma, ekonomik durum değildir. Kendini yenip bir şeyleri yapmayı başarmış insanlar bu şekilde yaşayabilen insanlardır da. Bunu yapmayıp, üstüne bunu yapanları kıskanıp saldıran insanlardan bahsediyorum burada. Dünyanın tek mağdur insanları işte bu kıskanılma sıfatına sahip olan insanlarıdır. Tabi, hak etmediğini elde edip, bu haksızlığı dile getiren insanlara “işte gördünüz mü ben de kıskanılıyorum” diye kurnazlık yapmasın avamlar. Haksızlık yapıp, yapılanların dile getirilmesi ayrı bir şey, hak ettiğini elde etmişlerin yaşadıkları ayrı bir şey. Şimdi onu anlatacağız.  

Kabillerin kıskançlığını yönlendirmek ilk aşamadır. Şirk düzeninin temelidir. İnşası ise, hak etmeyene hak etmediğin vermekle olur.

Allah’ın bir sıfatı nedir?

Bize –inşallah- hak etmediğimizi verecek olmasıdır.  Yani cenneti…

Eğer ki avama hak etmediğini verirsen, seni ilah olarak görmeye başlar. Verenin kim olduğu nasıl biri olduğu önemli değildir. İşte şirk düzeni böyle kurulur. Liyakatı kaldırarak... 

Müşriklerin yavaş yavaş etrafında toplanmaya başlar. Onları hak etmediklerini elde ettirerek beslemeye başlarsın. Besleyerek onları alçağın alçağı yaparsın, üstüne bir de “küçücük alçaklar olmalarının suçlusunu” başkalarında aramalarında yolu olarak, “başkalarının kendilerini küçük gördüğünü” söylersin. Az önce de söylediğimiz gibi; içi boş, belirsiz ifadelerle başkalarına zarar verebileceklerini söylersin çaktırmadan. İşine gelen avam da bunu reddetmez.  Ve o başkalarının da, aslında onlara ilgi göstermesi gerektiğini, diğerlerine karşı suçlu olduğu gibi bir yalanı bilinçaltlarına işlersin.

Ne yazık ki, bazıları bu manipülasyonu yiyip, kendilerinde suç arıyor. Üstelik kendilerine itham edilen şeylerin hiçbirini yapmadıkları halde, bu cehaletin babalarından muhabbet dinleyenlere ilgi gösteriyorlar. Sanki suçluymuşlar gibi.

Dünyandaki en büyük başarıyı, başkasının hakkını yemeden yaşamayı, başarıyor isen senden daha mağdur hiç kimse yoktur. Sen kul hakkına bulaşmadan yaşamaya çalışıyorsan ve yakıtı cehaletten başka hiçbir şey olmayan kıskançlığın ateşi de sana ulaşmışsa asıl senin hak etmediğini elde eden ve etmeye çalışandan alman gereken bir hesabın var demektir. Bunun yanı sıra onların başkasına zarar vermesini engellemek gibi bir görevin de var. Tabi bunun için cehaletin babasını ve kabillerini iyi bilmek gerekiyor.

Cehennem ehli ikiye ayrılır: Birinci grup dünyayı ahirete tercih etmiş olanlardır. Bunlar ahireti kaybetmişlerdir ama dünyayı kazanmışlardır. Bol miktarda malları, mülkleri vardır. İkinci grup ise hem dünyayı hem ahireti kaybetmiş olanlardır ki, bunlar yine cehennem ehlidir ama birinci grup gibi kısa yoldan, kaçakçılıktan, yolsuzluktan, hırsızlıktan, haraçtan, ihaleden, ödenekten, terörden elde ettikleri paraları da yoktur. Yağmalayanları desteklemiş ama kendileri yağmalamayı becerememişlerdir. Yazı boyunca bahsettiğimiz kabiller büyük çoğunlukla bu ikinci gruptadır.

Cehaletin babası ise çok zengindir ve halktandır. (Eğer burada “halk” kelimesi kafanızda pozitif bir şeyler çağrıştırdı ise “Avamın Kelime Algısı” isimli yazımızı okumanızı tavsiye ederim.)

Halktan olmak ne demek?

Ne hissediyorsun da adını koyamıyorsun?

Fakirdi desek. “E yuh artık” dersin. İşledikleri adi suçlarla biriktirdikleri korkunç servetleri hakkında konuşmaya gerek yok.

Halktan olmak ünlü olmamak desek, o da olamaz.

“Halktan olmak” ile kastedilen ne olabilir ki o zaman? Ünlü olmamak değil, fakir olmak değil, suç işlememiş olmak değil.

Altından kalkamayacağını elde etmek yani hak etmeyen birinin hak etmediğini elde etmişliği olabilir mi?

Cehaletten beslenenin elinde hiçbir şey yok bir söylem namına. Ne söyleyebileceği ne de karşısındakinin anlayabileceği… Etrafına topladıkları, haksızlık yaparken ahlaki ikilem yaşamasın, fıtratını yenip rahat rahat haksızlık yapsın diye ne ifade ettiğini ne kendisinin ne de karşısındakini bildiği belirsiz bir “kötülük kavramı” var sadece. O kadar. Bu tip adi suç şebekelerinin, terör örgütlerinin yaptığı tek şey budur: İnsanı asimile ederek fıtratını köreltmek, hayvanlaştırmak. Bunu yaparlarken, söyledikleri yalanları alenen ortaya çıkmasın diye ne ifade ettiğini kendilerinin dahi bilmediği, çok fazla belirsiz kelimeye ihtiyaçları olur. Bunlarla içi bomboş gerilimler yaratırlar. Kabillerin en büyük motivasyon kaynağı, kendilerini ifade edebildikleri anlar da bu içi bomboş gerilimlerdir. Onun için kabiller, liderleri, babaları ile aynı frekansa çok hızlı bir şekilde girip, cehaletin babasının bir yalanına bin katarlar. Kendi yalanına kendi inanan, başkasına zarar vermeye programlanmış ateş ehli bir topluluk vücuda gelir. Aradaki bağı kuvvetlendirebilmek için de cehaletin babalarıı insanları karşı karşıya getirmenin her yolunu denerler, deneler ki kendilerine ihtiyaçları olduklarını sansınlar. Lağım çukuruna iyice batmış olsunlar. Hem buradan hareketle cehaletin babaları bu lağım çukurundaki kalabalıkların desteğini göstererek aklandıklarını da iddia ederler.

Kabillerin verdikleri oylarla(!)(yani Kabilin “şahitliği(!)” ile) teröristlikten, hırsızlıktan aklanıldığının propagandasını yapan bu tip adi suç şebekelerinin, terör örgütlerinin en büyük korkuları ise adaletin tecellisidir. Hedefleri adaleti, güvenliği sağlamakla mükellef kurumlardır ya, fıtrat da bu kurumların en başı olduğundan onu hedef almaları gayet normal. Diğer içerden ve dışardan hedef aldıkları güvenlik ve adalet kurumları ve mensupları için tek başıma şu an için doğrudan bir şey yapabilecek durumda olmasam da fıtratı koruma konusunda sanıyorum bir şeyler yapabilirim. Yapabilirim ne demek yahu! Yapmakla mükellefiz.

Hani, başta terör örgütleri olmaz üzere, tüm adi suç şebekelerinin; başkalarının hakkını yiyerek, başkalarına zarar vererek ulaştıkları servetlerini, durumlarını, konumlarını korumak ve günahlarını gizleyebilmek için nifak tohumları ektiklerini anlatmaya çalışıyoruz yazının başından beri… Sanıyorum meydanı boş sandıklarından, cehaletle suladıkları o tohumların kök salacağını, dallanıp budaklanacağını da düşünüyorlar. Ama ufak bir detay var bu işleyişte.

Onlar o tohumları ekmekle mükellef ise, bizler de o nifak tohumlarını söküp atanlardan olmakla mükellefiz.

Not: Yeni bir Youtube kanalı ve yeni bir video serisine başlıyoruz. Bir önceki kanalımız, encodeum.com’un ana kanalı olmaya devam edecek ve sadece bilimsel, teknik ve mühendislik videoları olacak. Bu yeni kanalda daha çok fitne odaklarını ve çıkardıkları fitneleri işleyeceğiz inşallah. İsmi encodeum ideoloji. Linki: https://www.youtube.com/channel/UCyMShQRAqVo0KAZc2eb3DFA

İlk etapta yayınlamayı planladığımız videolar bunlar:

1-) PKK Propagandası - I: Kronolojik Sırayı Değiştirmek
Cehaletin iktidarını fırsat bilip, PKK terör örgütünün saldırılarına karşı alınan tedbirleri neden, saldırıları da sonuçmuş gibi gösteren PKK propagandacılarının yalanlarına karşı bu terör örgütünün tarihçesini inceleyeceğiz. Bakalım yalandan başka hiçbir şeyi olmayan terör örgütünün dediği gibi mi gerçekleşmiş olaylar.

2-) PKK Propagandası – II: Avamın Sinemografik Cümleleri
Sinemografik kelimeleri ve avamın bu sinemografik kelimelerle cümle kuran insan görüntüsü vereceğim derken, çok çok yanlış bir tercih yapıp, dünya tarihinin gördüğü göreceği en alçak silahlı grubu için sahtekâr durumuna düşmesini inceleyeceğiz bu videoda. 

3-) Zırilla Teorisi
“Diş geçirebildiğin yere kadar güç gösterisi yap, geçiremediğin yerde zırla” olarak formüle ettiğimiz zırilla teorisi bu videonun konusu olacak.

4-) Kandilin Gebeşleri
PKK terör örgütlerinin para kaynaklarını, özellikle son dönemde yaptıkları PKK’lı belediyeler üzerinden devlet kasasına attıkları hortumu inceleyeceğiz.

5-) Kürtçe Diye Bir Dil, Kürt Diye İsimlendirilecek Bir Kavim Var Mı?
Kişinin kendisi ile ilgili herhangi bir beyanın hiçbir hukuki değeri olmadığını, “Ben xxx’im” demenin sadece o kişiyi ilgilendireceğini söylemiştik daha önceki yazılarımızda. Biz de onun için o kısmı ile çok ilgilenmedik çünkü bir kişinin kendisini örneğin “Kürt” olarak tanımlamasının derinliğine inmenin hiçbir anlamı yoktu. Ama bunu fırsata çevirmeye çalışanlar, inanılmaz bir tahrifatla tarihi gerçekleri manipüle etmeye başlamışlar. O zaman bu meseleye müdahale etmenin vakti geldi.
Bu çalışmadan Kürtçe olarak aktarılan 3 lehçeyi(Kurmanci, Sorani, Gorani) inceleyeceğiz ve bunları Farsçadan ayırıp ayrı bir dil kategorisine sokup sokamayacağımızı... Yani Kürtçe diye bir dil, Kürt diye isimlendirilecek bir kavim var mı, onu inceleyeceğiz.
Bu videonun adı değişebilir.

Araya başka videolar eklenebilir.

22 Şubat 2015 Pazar

Kâfir Olmak Nedir?

Bir zaman önce internetten izlediğim bir video karesinde alkol almış birinin oldukça ilginç bir davranışından bahsederek başlayayım. Videoda görünen şey, alkolün etkisi ile kendisine hâkimiyetini yitirmiş, durmadan ve anlamsız bir şekilde: “Ben tekim, ben tekim” diyen birisiydi.

Tek olma vasfının sadece Allah’a mahsus olduğunu düşünürsek, -o anda etrafındakilerin ya da daha sonra o videoyu "gülmek için" izleyenlerin belki anlayamadığı- şahit olunan şey, açıkça ve -garip gelebilir bu ifadem ama- en dürüst hali ile nefs dediğimiz şeyin ilahlığını ilan etmesiydi.

(Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir? yazımızda çizdiğimiz şekli gözünüzün önüne getirin) Mekanizma şöyle çalışıyor: Alkol veya benzeri aklı uyuşturan herhangi bir madde kullanınca, akıl iptal oluyor, bunun oldukça ilginç yansıması olarak nefse “ilahlığını alenen söyleme itici olursun” diyen şeytan da iptal oluyor. Bunun da sonucu olarak nefs en dürüst hali ile asli isteğini ortaya döküyor ve ilahlığını -alenen- ilan ediyor. Günlük yaşantısında insanın devamlı surette ama üstü kapalı olarak “başkalarından farklı olduğunu” ima etmesi de işte bundan kaynaklanıyor. Yumuşatılmış da olsa yine ilahlığını ilan etmesinden...

Farklı olma, tek olmadır; tek olma, ilah olmadır. İnsan nefsinin devamlı yapmaya çalıştığı şey de budur: Tekliğini yani ilahlığını ilan etme.

İşte bu durum, Allah’ın “tekliğini” kabul etmeyişi, kabullenememesi kişinin kâfirliğini gösterir. Peki, bu hâl günlük hayatına nasıl yansır? Nasıl bir değişiklik yaratır? Birisinin kâfir olup olmadığı nasıl anlaşılır?

İlahlıktan vazgeçemeyiş, ahiret gününü yani din gününü yani adalet gününü de kabul etmemeyi, dikkate almamayı, görmezden gelmeyi beraberinde getirir. İşte bunun dünya hayatındaki karşılığı kişinin devamlı suretle adaletten, adil yarıştan, suç işlediyse yargılanmaktan ve cezalandırılmaktan, eğer kendine yakın gördükleri suç işlediyse onları yargılanmaktan kaçırmaya çalışması ile ortaya çıkar.

Kişi; her gün ama her gün,

Adaletin terazisini bozmaya çalışmasıyla,

Adil yargılanma mekanizmalarını etkisizleştirmeye çalışmasıyla,

Adil sınav süreçlerini yok etmeye çalışmasıyla,

“Bana avantaj sağlansın”cılığıyla,

Ya da hak etmeyene hak etmediğini vermesiyle,

Hırsızlığı, yolsuzluğu, kaçakçılığıyla,

Herkesin ödediği bedeli ödemekten kaçışıyla,

Bunları sağlayabilmek için değişik isimler altında gruplaşmasıyla,

Suç işlemişse cezalandırılmaktan kaçmak için elinden geleni yapmasıyla,

Eğer kendine yakın gördükleri suç işlemiş ise onları yargılanma, cezalandırılma süreçlerinden kaçırmak için, yaptıklarını örtbas edebilmek için mücadele etmesiyle,

Sonuca ulaşabilmek için, bunları yapan diğer haydutlar ile müzakere etmesi ile tek bir şeyi ispatlar: Kâfirliğini… Hem de istisnasız her gün her hareketi ile her defasında yapar bunu.

Aklını kullanmaktan kaçar; adaletten kaçar...

Neden kaçar? Çünkü adil ortamda başarısız olursa (olmayan) ilahlığını ispatlamaya giden yolun kapanacağını bilir. Yani aklını kullanarak adil bir şekilde yarışması gereken süreçten kaçışını temelde tetikleyen yine ilahlık isteğidir.

Böylece, bu iki vasıf, ilahlığını(tekliğini) ilan ile adaletten kaçış tek bir potada erir.

Ahirette, din gününde gösterilecek olan da budur: Hayatı boyunca ya "ilahlığını ilan etme" ya da "adaletten kaçma" dışında hiçbir şey yapmadığı ateş ehlinin, tüm hareketlerinin temelinde aslında sadece bunlar olduğu yani kâfir olduğu...

Kâfirlik soyut bir kavram değildir. Kâfirliğin yansıması da saydıklarımdır. Adalet gününe inanmaz, karşılığında dünyada adaleti bozmaya çalışır. Cezalandırmada adaleti, yargılanmada adaleti, ekonomide adaleti, sınavlarda, atamalarda adaleti bozuyorsa bu adalet gününe inanmayışından kaynaklanır. Kâfir olmayı helvadan yapılmış putun önünde secde etme, kâfir olmamayı da bunu yapmama diye basitleştirerek anlatanların söylediklerinin aksine kâfir olmanın ve kâfir yaşam tarzının sonuçları bunlardır.

Eğer ki kâfirliğinin temelinde ilahlık(teklik) varsa, onun yansıması olarak adaletten kaçış vuku buluyorsa insanın hayatında, o zaman bu yola zıt yolun en başında da La ilahe illallah(Tek olan Allah'tır) vardır.

Tersten söylersek; eğer ki adaleti bozmaya çalışıyorsanız yaptıklarınızla, adil mücadeleyi lehinize çevirmeye çalışıyorsanız, aldatıyorsanız; hele bir de bunu yapabilmek için örgütlenmeye kalkmışsanız; ya da bu örgütlenenlerin yaptıklarını temize çıkarmaya çalışıyorsanız; daha La ilahe illallah diyememişsiniz demek ki... Bakıyorsun, öylesine detay konuları gündem yapıp üzerine saatlerce vakit harcayıp ve harcattıranların dolayısıyla kendini meşgul gösterenlerin hayatlarında La ilahe illallah'tan eser yok. Çünkü olursa ilahlık isteği bitip fedakarlık ile birlikte adalet gününe iman başlayacak, hayatına ona göre çeki düzen verecek ve büyük kayıplar yaşamaya başlayacak. Bu kadar da değil. Adaletin terazisini bozmaya kalkanlarla, cezalandırılmaktan kaçanlarla mücadele etmeye başlayacak ve bunun soucunda da birçok kişi ile karşı karşıya gelecek. Kaba tabirle "neyse, en iyisi risk aldırmayan konularla vakit harcayayım da ana konuya vakit kalmasın" şeklinde La ilahe illallah diyemeden hayatına devam ediyor. Bu şekilde istediği kadar, hatta hayatı boyunca dinle ilgileniyormuş gibi yapsın insan, ister ibadet yapsın, hatta isterse dini ilimle uğraşsın, sonuç değişmez: kâfirin tekidir demek ki. "Allah'tan başka ilah yoktur" demenin yani Allah'ı teklemenin ardındaki sır budur.

Müslümanı müslüman yapan da, adaletin terazisini bozmaya çalışan örgütlenmeler, adi suç şebekesine dönmüş iktidarlar, eli kanlı, hayvandan aşağı terörist, haydut gruplar ve bunların yaptıklarını temize çıkarmak için kameranın karşısında nefes tüketen, yazılar yazan alçakları gördüğünde onlarla mücadele etmesidir. Arkasını dönmemesidir. Şahitliğini göstermesidir. Yani ahiret(adalet) gününe inanmasıdır. İnanıyorsa gerçekten, ona hazırlanmasıdır.

Ey iman edenler! Toplu olarak kâfirlerle karşılaştığınız zaman, onlara arkalarınızı dönmeyin (kaçmayın).  Böyle bir günde her kim onlara, tekrar dönüp çarpışmak için geri çekilmek veya diğer bir safta yeniden mevzilenmek hâlleri dışında, arkasını dönerse, muhakkak Allah'dan bir gazaba uğramış olur ve varacağı yer cehennemdir, orası da ne kötü bir akıbettir. (Enfal/15-16)

7 Ekim 2014 Salı

Ümmetçilik Nedir? Ne Değildir?

Bu sitedeki yazıları yazan kişi olduğumu bilmeyen ve hatta bu sitedeki yazılardan –büyük ihtimalle- haberi de olmayan birileri ile yazışarak yaptığım bir tartışmada, laf arasında, “Bir insanın Kürt olup olmadığını nasıl anlıyorsunuz ki” diye sormuştum, nasıl bir cevap vereceklerini merak ederek. –Ki o birileri kendilerini Kürt olarak tanımlayan insanlar da değildi-.

Onlar da biraz da şaşırmış olacaklar ki, sadece bir kişiden: “Bir insanın kendi beyanı yeterli değil mi?” diye cevap gelmişti.

Ben de daha fazla zorlamadan “Yeterlidir. Onun için bunun hukuki hiçbir değeri olmaz” diyerek konuyu kapatmıştım.

Biraz daha açalım…

Mesele şudur: Bir insanın kendisinin, kendisi ile ilgili beyanı delil olmaz çünkü bir şey, kendisine delil olmaz. Delili olmayan şeyin hukuki bir değeri olmaz. Hukuki bir değeri olmayan şeyin başkası için bir önemi olmaz.

“Bir şey” olduğunuzu iddia ediyorsanız ve bunu başka insanların da kabul etmesini istiyorsanız delil sunmakla mükellefsiniz.  Sunmuyorsanız, insanlar, adını koyamasa da, bilinçaltı muhasebelerinde mutlaka rahatsız olacaklardır.

Mesela kendisini tuttuğu takımla ifade edenler…

-Ben Fenerbahçeliyim. 
+Beni ne ilgilendiriyor ki böyle bir şey. Bana niye söylüyorsun. Senle ilgili bir şeyi kabul etmemi mi istiyorsun. O zaman delil sunmalısın.
-Fenerbahçeliyim işte.
+Olabilir, bir takımın maç sırasında galip gelmesini isteyebilirsin. Ama beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendirmesini istiyorsan delil sunacaksın. Bu da tabi ki de kendi beyanın olmayacak. Ki bu tip şeylerin delili de olmaz. Delili olmayan şeyin hukuki bir değeri de olmaz.

Elbette, bu mesele sadece kavim kavramı ya da tutulan takımlarla sınırlı değildir.  Kendinizi mensubu olduğunuzu düşündüğünüz bir din ile ifade ediyor ve bunu başkalarının da kabul etmesini istiyorsanız, aynı süreç sizin için de geçerli olacaktır. Örneğin Müslüman olduğunuzu iddia ediyorsanız -ki bunun hükmünü verecek olan Allah’tır- insanların da sizin Müslüman olduğunuzu kabul etmesini istiyorsanız yapmanız gereken delil sunmaktır. Bu da yapılamayacak bir şeydir. Çünkü böyle bir şeyin delili olmaz. Dolayısıyla her insan, adını koyabilse de koyamasa da, bu durumdan rahatsız olacaktır.

Mesela adını koyamadan bu rahatsızlığın dile getirilme mekanizmasında biridir, Türkiye’de yaşayan insanların, “İzmir’in çok güzel olduğunu ve İzmir’de yaşamak istediklerini” söylemeleri.

Nesi güzel? Dağı, taşı mı?

Her tarafta dağ taş var.

Denizi mi?

Türkiye’nin üç bir yanı denizle çevrili… Her tarafta deniz var.

İnsanların kafasındaki güzelliği, bilinçaltlarında, ispat edemeyecekleri şeyi olduklarını başkalarına iddia eden insanların sayısının az olduğunu düşünmelerinden kaynaklanıyor. Bunun bir yansıması olarak “İzmir’e yerleşme, İzmir’de yaşama” isteklerinden bahsediyorlar. Yani bu istek “İzmir” ile alakalı değil, ispat edemeyeceği şeyi sana iddia edip senden de talep edilen kabullenme beklentisinden kaçış. Burada hissedilen ve hissettirilmeye çalışılan, bu beklentinin temelinde de yatan şey olan, "benim yaptığım, yapacağım haksızlıklara göz yum" baskısıdır. Belki bunu kendisi de yapıyorsa, aslında kendisinden, kendisi gibi insanlardan kaçıştır bu.
(Not: İzmir’de –örneğin- Müslümanların sayısı azdır demiyorum. Belki en fazla İzmir’dedir. Allah bilir. Hatta şunu da demiyorum: bu tip, ispat edemeyeceği şeyi iddia edip insanlardan bir de kabullenme beklentisinde olan insanların sayısı en az İzmir’dedir. Belki öyledir ama bunu da söylemiyorum. Söylediğim şey: bunu, insanlar böyle zannettiklerinden İzmir’i bir kaçış yeri olarak görüyor olmaları. Bu haklı kaçışın altındaki bilinçaltı muhasebesinden bahsediyorum.)
Bu kaçış fıtrattandır yani Allah’tandır ve haklıdır.

Müslümanlık iddiası ile ya da Kürtlük iddiası ile ya da bir takım tutma iddiası ile veya bunların farklı versiyonlarıyla ortaya çıkıp, adi suç şebekesine dönüşmemiş günümüzde kaç tane yapılanma gösterebilirsiniz?

Doğru olup olmadığımın sağlamasını yukarıdaki soruya cevap vererek yapabilirsiniz.

Bir insanın hangi dinden olduğunu ya da hangi kavimden olduğunu ya da hangi takımlı olduğunu vs... anlama diye bir şey olmaz. İnsanlar bu tip ifadelerle kendilerini ifade edebilirler en doğal haklarıdır ama başkasından böyle bir şeyi kabul etmesini bekleyemezler. Bu beklenti insanları rahatsız eder. ‘Herkeste’ fıtrat vardır dolayısıyla ‘istisnasız herkesi’ rahatsız eder. Kendisini Müslüman olarak ifade edeni bile başkasının bu tip söylemleri rahatsız eder. Ki zaten bakarsanız bugün İslam adına araştırma yapan, çalışma yapan insanların en büyük sıkıntısı ve uğraştıkları insanlar Müslümanlık iddiasındaki diğer oluşumlardır.

Tekrardan ifade edeyim: -örneğin- Allah’ın hükmünü vereceği bir konu olan Müslüman olmak başka bir şeydir. Bunu kendi kendine dillendirip, delil sunamayacağın, kendinle ilgili bir konuyu insanlara da kabul ettirtmeye çalışmak başka bir şeydir. Bu konuda insanlardan bir beklentin varsa bir şeyler yanlış gidiyor demektir. Bu yola girmişsen büyük ihtimalle bir haltlar karıştırmış ve kendine bir şeyleri siper ediyorsun demektir ki, günümüzde defalarca şahit olduğumuz gibi, olan da zaten genelde budur. Yukarıda bu durumun böyle sonuçlanıp sonuçlanmadığının sağlamasının nasıl yapılacağını da söyledim. Dolayısıyla insanların, ispat edemeyecekleri şeyleri iddia edip bunu başkalarının da kabullenmesini isteyen insanlarla aynı yaşam alanını paylaşmak istememesi Allah’ın bahşettiği bir korunma mekanizmasıdır. Bu söylemlerin altından ters birşeyler çıkacaktır ve genelde de çıkar. Bu tip ispat edemeyeceği şeyleri başkalarının kabul etmesini bekleyen insanlara karşı "hoşgörülü olmak" zorunda olduğunuzu falan zannetmeyin. Ortada yapacağı adaletsizliğe yol yapan "yavuz hırsız" ya da "yavuz hırsız"lar tarafından kullanılacak birileri var, büyük ihtimalle. Burada "hoşgörü" gibi bir kavramın yeri yoktur. Verilecek her taviz yapılacak haksızlıklara yeşil ışık yakma ve sonucunda büyük veballere ortak olma demektir.

-İyi de bunların ümmetçilikle ne alakası var?

Tanımlarla devam edelim.

Ümmetçilik nedir?

Ümmetçilik, temelini Araf 181’e dayandırır. Allah’ın övdüğü, örnek gösterdiği, kıyamete kadar her zaman bir yerlerde mensupları olacağını söylediği, adaleti tahsis etmeye çalışacak insanlardan olma çabasıdır. Dolayısıyla ümmetçilik bireysel bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçimine uymak içinse hiçbir eğitime ihtiyacı yoktur bir insanın. Allah’ın insan aklına yerleştirdiği fıtrat, her tutumunda insana, neyin yanlış neyin doğru olduğunu söylüyor zaten. Kendini bu fıtrata döndürmen yeterli. Kolaycılığa, hak etmediğini elde etmeye, yağmacılığa, “bana avantaj sağlansın”cılığa, haksız kazançlara meyletmediğin sürece ümmetçisin demektir. Buradan şu sonuç çıkıyor: Ümmetçilik asli olarak bir fikir değil, fiiliyattır. Ya ümmetçiliği yaşarsın yani Allah’ın övgüsünü alan ümmetten olmaya çalışırsın ya da kolay yolu seçersin. Bu kadar.

-Ümmetçilik İslam birliği değil midir?

Müslüman birliği denmek isteniyor sanıyorum. Daha doğru ifadesi ile Müslüman olduklarını beyan eden insanların birliği… Birlik demek, hukuk demektir. Bir insanın Müslüman olup olmadığını sınayabilecek bir yöntemin yoksa hukuktan bahsedemezsin.  Hukuktan bahsedemiyorsan, birlikten de bahsedemezsin. Bunun doğal sonucu olarak, belki Cumhuriyetin ilk yıllarından beri söylenen Müslümanların birliği ifadesi slogandan öteye gidememiştir. Anlattığımız gibi gidebilmesine de imkân yoktur. Dolayısıyla ümmetçilik ne değildir sorusunun cevabı “İslam birliği değildir”dir. Uzun uzun anlattığım gibi, İslam birliği ifadesinin bir gerçekçiliği de yoktur. İslam birliği gibi ifadeler, dinden haksız kazanç yolu elde etmiş insanların bir şey savunuyormuş gibi yapmalarından ibarettir ne yazık ki. Ne kadar ilginçtir ki, bu yolda olanlar ümmetçiliğin en büyük düşmanlarıdır. Ümmetçilik bir fikir olmadığı için tabi ki de fikirsel bir düşmanlık değil, aktif olarak, yaptıkları, yaşattıkları ile düşmanlık yani fiili düşmanlıktır bu. Ümmetçiliğinizi nasıl ki yaşayarak ispat edebilirseniz, düşmanlığınızı da fiiliyatınızla gösterirsiniz.  Adil düzenden, adaletten, liyakat düzeninden kaçışınızla… Ki bu tip tutumların günümüzde kendisini Müslüman olarak adlandıran kimilerinin, bu adlandırma ile sergilemeleri burada yazdıklarımızı bir kere daha doğruluyor. 

-Her şey bitti mi peki? Bundan sonra ne olacak?

Biter mi yahu. Daha yeni başlıyor. Teorik kısım tamam şimdi sıra uygulamada yani gidilecek yolun çiziminde... Bundan sonrası Devrim Dersleri serisi…

Turpların büyükleri heybede.



Not: Bu yazı daha önce yayınladığım 4 yazılık İslam Ümmetçiliğinin Temelleri serisinin beşinci ve sonuncu yazısıdır. Diğerlerinin linkleri aşağıdadır:
- İslam Ümmetçiliğinin Temelleri - 1
http://www.encodeum.com/2011/07/islam-ummetciliginin-temelleri.html
- İslam Ümmetçiliğinin Temelleri - 2 (A'RÂF - 181)
http://www.encodeum.com/2012/12/islam-ummetciliginin-temelleri-2-araf.html
- İslam Ümmetçiliğinin Temelleri - 3 (Ulus - Devlet)
http://www.encodeum.com/2013/02/islam-ummetciliginin-temelleri-3-ulus.html
- İslam Ümmetçiliğinin Temelleri - 4 (İbrahim(as))
http://www.encodeum.com/2013/04/islam-ummetciliginin-temelleri-4.html

5 Mart 2014 Çarşamba

Yahudi ve Hristiyanlar Cennete Girecek Mi? (Bakara 62 - Maide 69)

Hz. Adem’den beri insanların farklı zamanlarda muhatap olduğu aynı hak din hep cennete girmenin 3 şartı olduğunu söylemiş: Allah’a ve ahiret gününe iman ile salih amel işlemiş olmak.

İman etmeyi, “iman ettim” demekten ibaret sananlara; yaşadıkları hayat ile iman etmediğini söyleyenlerin yaşadığı hayat arasında (bir iki ritüel haricinde) neredeyse hiçbir fark olmayanlara yeterli gelmiyormuş bu 3 vasıf. İtiraz ediyorlarmış. “Bu kadar az olmaz” diyorlarmış. “Az” diyorlarmış. –Bu 3 özelliği sağlayabilmek öyle kolaymış gibi- başka şartlar da var diyorlarmış.
Neden böyle diyor olabilirler?

Acaba, bu itiraz, iman etmenin “iman ettim” deyip, etliye sütlüye karışmadan, başını belaya sokabileceğini hissettiği hiçbir meseleye bulaşmadan yaşanılan bir hayat olduğunu sandıklarından dolayı bu 3 vasfın da aynı kolaylıkta elde edilebilir olduğunu bilinçaltı muhasebelerinde zannetmelerinden kaynaklanıyor olabilir mi? Aslında kendi kolaycılıklarını hissediyorlar ve bundan rahatsız oldukları için itiraz ediyor olabilirler mi? Kur’an’da bu 3 vasfın yeterli olduğunu açıkça söyleyen iki ayet olduğu halde, -sanki bu 3 vasfı kendisi gerçekleştirebilmiş, başarabilmiş gibi- yetersiz diyenlerin başka şeyler de saymalarının nedeni bunlar olabilir mi? 

Not: Bu konunun bu derece büyük kavga haline dönüşmesi ve bazı insanlar tarafından aşağıda vereceğimiz iki ayetin vurgusuna bu denli büyük tepki gösterilmesinin nedeni -sanıyorum-, bu 3 özelliğin yeterli olduğunu vurgulayan grupların başka hesapları olduğunun ve aslında iyi niyetli olmadıklarının düşünülmesi. Yani bazı Müslüman gruplaşmalar, Yahudi veya Hristiyan gruplaşmalar ile işbirliği yapacaklar ve bunun için fetva arıyorlar endişesi var. -Haklı da olabilirler belki, bilmiyorum, ilgilenmiyorum- Ama ne yazık ki tam burada, mesele hallaç pamuğuna dönüyor. Çünkü araya ayetler girmeye başlıyor(gruplaşmalar tarafından ayetler kullanıldığı için –şu anda yaptığımız gibi- biz de müdahil olmak zorunda kalıyoruz), mesele din üzerinden ilerleyen ama bilinçaltında herkesin hissettiği diş geçirme kavgasına dönüyor. Sonucunda, -belki de- Müslümanlığın tanımını yapmaktan bile aciz(dinlerini akıl üzerine değil, küçüklükten beri alıştıkları ve bu durum işlerine de geldiğinden ses etmedikleri “kolaycılık”, “sorumluluktan kaçma” üzerine inşa etmeleri yüzünden -belki de hayatları boyunca- böyle bir tanım yapma kaygısı dahi gütmemiş) insanların, Yahudi ve Hristiyanların cennete girip giremeyeceğini tartıştıklarını görüyoruz. Diyorum ya, perde arkasındaki güç kavgası, perde önünde din kavgasıymış gibi lanse ediliyor, araya ayetler giriyor, sonucunda işin içinden çıkmak iyice zorlaşıyor diye... Ama bunların böyle yaşanması, çeşitli hesapların olması ya da olmaması insanların bu konuyu merak ediyor ve haklı olarak soru soruyor olmaları gerçeğini değiştirmez. O zaman biz, tüm bu yaşanan olayları dikkate almadan en baştan başlayalım anlatmaya. Bakalım bu 3 vasıf öyle kolay kolay elde edilebiliyor muymuş? İnsanoğlu ne refleksler gösteriyormuş istenen bu üç vasıf karşısında?

Bakara 62. Şüphesiz iman edenler; Yahudilerden, Hristiyanlardan ve Sâbiîlerden de Allah'a ve ahiret gününe inanıp salih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.

Maide 69. Gerçek şu ki, iman edenlerle Yahudiler, Sabiîler ve Hristiyanlardan Allah'a, ahiret gününe inanan ve salih amellerde bulunanlar; onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.
En baştan beri sadece 3 şey istenmiş insandan, insan ise en baştan beri bu 3 şeyi sorumluluk sahasından çıkarabilmek için elinden geleni yapmış.

Yahudi olarak bildiğimiz insanlara gelmiş Hak Din. Yukarıdaki üç vasıf tekrarlanmış. Olmamış. Ahirete inanmak zor gelmiş insanlara, -günümüz dünyasında kendine “inanan” diyen kimi insanlar gibi de değil- hiç rol yapmadan doğrudan söküp atmışlar ahiret inancını. En azından dürüst davranmışlar yani.
Ölümsüzlükle ilgili öğreti, Yahudilerce hiçbir zaman tam olarak kabul edilmiş değildir. Sadukiler onu Hz. İsa'nın zamanında bile reddediyorlardı. Ortaçağın en büyük Yahudi mütefekkiri olan Maimonides, ölümsüzlüğün kişisel olmadığını iddia etmiştir (bu görüş hemen hemen ölümsüzlük düşüncesinin kendini inkâr etmek demektir). Bir başka büyük Yahudi olan Baruch Spinoza daha da ileri giderek, Ahdi Atik'in(Tevrat’ın) ölümsüzlükten hiç söz etmediğini öne sürüyor. Renan ve ondan sonra Berdjayev, isabetli olarak, Yahudilerin ölümsüzlük fikrini kabul edemediklerini, çünkü bu fikrin dünya görüşleriyle (ki her zaman bu dünyaya münhasırdır) kabili telif olmadığını öne sürmüşlerdir
(…)
Hz. İsa'nın zuhurundan evvel Yahudiler, geleceğini haber verdikleri Tanrı melekûtunu Hristiyanlar gibi ahirette değil, bu dünyada bekliyorlardı
Aliya İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam syf: 215 - 216

Bu refleksler, “Yahudilere aittir” diyerek kimse kaçamaz. Hepsi bize, insanoğluna aittir. Görmek istersek, etrafımıza ufak bir bakış atmamız yeterli. 

İnsanoğlunun bu refleksi vuku bulunca tekrardan gelmiş Hak Din, bu defa Hristiyan olarak bildiğimiz insanlara. Onlar, ahiret inancını muhafaza etmişler ama bu sefer de Allah inancını ve sorumluluk almayı sulandırmışlar.
Ali İmran 64. De ki: "Ey geçmiş vahyin izleyicileri! Sizinle bizim aramızdaki şu ortak ilkeye (49) gelin: Allah'tan başka kimseye kulluk etmeyeceğiz, O'ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız ve Allah ile birlikte insanları rab edinmeyeceğiz." (50) Ve eğer yüz çevirirlerse de ki: "Şahit olun ki biz kendimizi O'na teslim etmişiz!"
49 - Lafzen, "sizinle bizim aramızda adil (olan) bir kelimeye". Esas anlamı "kelime" veya "söz" olan kelimeh terimi, çoğunlukla felsefî olarak "öneri" veya "ilke" anlamında kullanılır.
50 - Lafzen, "Allah'ın yanı sıra başka birini rabler olarak kabul etmeyeceğiz". "Biz" şahıs zamiri, burada bariz bir şekilde insanoğlu için kullanıldığından "başka biri" ifadesi, zorunlu olarak aynı anlama gelir. Daha geniş anlamıyla yukarıdaki çağrı, sadece Hz. İsa'ya tam bir ulûhiyet ve azizlerine de o'nun belli bazı özelliklerini atfeden Hristiyanları değil, aynı zamanda Üzeyr'e (Ezra) ve hatta bazı büyük Talmud bilginlerine yarı tanrısal bir otorite izafe eden Yahudileri de kapsar (karş. 9:30-31).

Zaten Allah’a ve ahiret gününe imanı kabul edememe noktasında iki şey yapar insanoğlu: 

1-) Hiç görmediği Allah’a inanmak zor gelir, onun yansımaları olduğunu iddia ettiği, kutsallık atfettiği, olağanüstülük beklentisi ile yanıp tutuştuğu, görüp dokunabildiği insanlara tutunur ve onlara kutsallık atfetmeye başlar. Eğer bunu yapmıyorsa, kendi saygınlığı(kahramanlığı) için yaşayacak demektir. Şahit olduğum tecrübelere dayanarak söyleyecek olursam ikincisi daha dürüst, birincisi ile yüzleşmek daha sıkıntılı oluyor.

2-) Ahirete inanmak zor gelir -ki çok zordur-. Çünkü insanoğlu Allah’a inanmayı en azından, "dünyevi isteklerini yerine getiren" büyük güç haline getirebildiğini fark ettiğinden, Allah’a inanma sorumluluğunu kendine uydurabilirken, ahiret inancında böyle bir yol bulamadığından burada büyük sıkıntı çeker. Böylece, fıtratının, fedakârlık yapması gerektiğini dikte ettiğini her fark ettiğinde dünyadan vazgeçmeden, kaybetmekten çok da imtina etmediği şeyleri vererek vicdanını(fıtratını) susturma adına bir şeyler yapıyormuş gibi gözükür. Eğer bunu yapmıyorsa, doğrudan insanı hayvandan ayıran en önemli özellik olan iyiyi ve kötüyü ayırt etme kabiliyetini bertaraf ettiğini açıkça göstererek, tamamen nefsani istekleri için yaşıyor olacaktır. Yanlış anlaşılmasın, birincisi de ikincisi gibi yine nefsani istekleri için yaşıyor, sadece, ikincisi rol yapmış olmuyor yani birincisinden daha dürüst... 

-İyi ama insandan neden bu 3 vasıf isteniyor?

Bir insan Allah’a inanarak inançlı olur. Ahiret gününe inanarak Müslüman olur. Salih amel işleyerek dindar olur.

Allah’a ve ahiret gününe inanarak –inandığını söyleyerek değil, inanarak- şeytanı yener. Salih amel işleyerek nefsini yener. 

Şimdi işin en önemli noktasına ve ne yazık ki ehli olmayanlar tarafından yapılan tartışmalar yüzünden içinden çıkılmaz hale getirilen “peygambere iman” meselesine gelelim. 

Peygambere nasıl iman edilir? Allah’ı göremiyoruz, varlığına iman ediyoruz. Ahiret gününün mahiyeti hakkında bir şahitliğimiz yok, yine iman etmek zorunda kalıyoruz. Ama peygamberler insanlardı. Ona nasıl iman edilir ki? Ya da şöyle diyelim: nasıl reddedilir? Basit, bir insan sadece Allah’a inanır ama Allah’ın kitap verdiğini kabul etmez dolayısıyla -yaşarken görmüş olsa da görmemiş olsa da- peygamberi kabul etmez ise reddetmiş olur. Eğer kutsal kitapları kabul eder ise o zaman doğrudan peygamber kavramını da kabul etmiş demektir.  Dolayısıyla peygamber demek Kutsal Kitaplar demektir. Kutsal kitap da insana “Allah’a ve ahiret gününe iman ile salih amel işleme”nin şart koşulduğunu söylüyorsa şu kapıya çıkacağız demektir: Bu 3 vasfı kabul eden, -istese de istemese de- peygamberler ile aynı istikamete girmiş demektir. Bu durumda kutsal kitapları yani peygamberleri reddetme gibi bir durumu istese de olmaz demektir.
 
Yani eğer peygamberlerin tebliğ ettiği sözleri(kutsal kitapları) kabul ettiysen, zaten o zaman doğrudan peygamberleri de kabul etmişsin demektir. Kutsal kitapların hepsinde ne yazıyordu: Allah’a ve ahiret gününe iman edip, salih amel işlemeli insanoğlu. Bu mantıklı geldi mi? Tamamsa, peygamberi de kabul ettin işte. Bu kadar. Tüm peygamberler ve tebliğ ettikleri sözler (Allah’ın öğütleri) buydu. Hangi çağda yaşamış, hangi Resulle muhatap olmuşsan ol, karşına çıkacak şey buydu. Kabul etmişsen yani mantıklı gelmişse “peygambere iman etmişsin”, etmemişsen “peygambere iman etmemişsin” demektir. Yani “peygamberin zatına iman” diye özel bir iman çeşidi olmadığı gibi “peygamberin zatına iman etmeme” gibi bir şey de yoktur. Mesele kutsal kitaplar ve orada söylenen Allah’a ve ahiret gününe iman meselesidir. Yani cennetin kapılarını açacak sadece 3 vasfın olduğunu kabul etmek vardır: Allah’a ve ahiret gününe iman ile salih amel işlemek. Peygamberlerin söylediği de budur. 

İman edebilmenin sonucu risk alabilmedir. Fedakârlık yapabilmedir. Kendi şahsi kavgan değil, hiç tanımadığın, ilişikin olmadığı gerçek mazlumlar için “tek başına”, kimseye güvenmeden, beklenti içinde olmadan mücadele edebilme demektir. (Elbette bunların taklitçileri de bol miktarda bulunmakta, kendi kavgasını sanki kendi kavgası değilmiş gibi gösterenlerden bahsediyorum..)

Böylesi büyük bir değişim de Allah’a ve ahiret gününe iman ve salih amel ile olur. Yani insan, Allah’a ve ahiret gününe iman ederek hayatında büyük bir değişim yaşar. Yaşamamışsa, istediği kadar “ettim”desin(ki bu etmeden “ettim” lafı da, daha önce söylediğimiz gibi: “nasıl olsa risk almadan yaşıyorum, eğer Allah ve ahiret hayatı varsa başım belaya girmesin” nefsani kaygısından ileri gelir. Dini bir şey değil, nefsanidir) iman ettiği yoktur. Ama bir insan Allah’a ve ahiret gününe iman edip yani peygamberimizin ve tüm peygamberlerin söylediği şeyi yapıp, büyük bir değişim yaşadıktan sonra, kutsal kitap kavramı ile özdeşleşmiş peygamber kavramını değiştirip sadece şahsi olarak düşünsek,  “peygambere iman” ile ne gibi bir değişim yaşayabilir ki? Peygamberler şu anda yaşıyor da değil. Kutsal kitap kavramı ile özdeşleşmemiş peygamber kavramı için ekstradan ne yapılabilir ki…

- Ama Kur’an’da özel olarak Peygambere iman üzerine vurgular var. Bunlar niye var?
Bravo. Harika bir soru.
İşin ilginci sadece peygambere değil, meleklere bile iman etme üzerine ifadeler var. Mesela Nisa 136’da: “ve melâiketi-hî(Onun melekleri), ve kutubi-hî(O’nun kitapları),  ve rusuli-hî(O’nun resullerini) inkâr ederse…” Sen Allah’a ve ahiret gününe inanmışsın, sonucunda dünya hayatının geçiciliği karşında belirmiş ve doğruları söylediğinden çok büyük riskler alarak yaşıyorsun zaten, diyelim. Bundan sonra, meleklere karşı hiçbir sorumluluğun da yokken, meleğe iman etsen ne etmesen ne?

Diyorum ya, meseleleri tümden yanlış anlamış insanlar, bir de yanlış anladıkları şeyler üzerinden “tartışmaya” da kalkıyorlar ve meseleyi içinden çıkılmaz hale getiriyorlar diye.

Allah’ın bizden melek ve peygamberlere iman etmemizi söylediği şey: Onların sadece Allah’ın kulları olduğu gerçeğidir. Dolyısıyla rabler edinmememiz gerektiğidir.

Çünkü Allah’a inanmanın hayatta riskler aldıran şey olduğunu bilinçaltında fark eden insan, bundan kaçmak için karşısında hiçbir sorumluluğu olmadığı melek ve peygamberi bile rab edinmeyi göze almıştır.
Ali İmran 79. Allah'ın vahiy, sağlam muhakeme ve peygamberlik bağışladığı hiç kimsenin bundan sonra halkına, "Allah'ın yanı sıra bana da kulluk edin!" demesi düşünülemez; (61) aksine, [onlara şöyle öğüt verir]: "ilahî kelâmın bilgisini yayarak ve kendiniz [onu] derinlemesine inceleyerek Allah adamları (62) olun!"

61 - Açıkça Hz. İsa'ya atıfta bulunan bu ibare lafzen şöyledir: "Bir insan için Allah'ın ... bağışlaması ve daha sonra o'nun ... demesi [mümkün] değildir". Zemahşerî, yukarıdaki cümlede geçen hükm terimini ("muhakeme" veya "sağlam muhakeme") bu bağlamda hikmeh ("hikmet") ile eş anlamlı görür.

62 - Sîbeveyh'e göre (Râzî tarafından nakledildiği üzere) rabbânî, "kendisini, özellikle Rabbini (er-rabb) tanımaya ve O'na itaat etmeye adayan kişidir": İngilizcedeki "a man of God" (Allah adamı) ifadesine çok yakın bir anlam.
Ali İmran 80. O, melekleri ve peygamberleri tanrı edinmenizi emretmez: (63) [zaten] kendinizi Allah'a tam teslim ettikten sonra hiç O sizi hakikati inkâra davet eder mi?
63 - Yani, onlara ilahî veya yarı ilahî vasıflar atfetmenizi: azîzlerin/velîlerin ve meleklerin kutsanmasının kesin bir dille reddi.
Yani peygamberler ve melekler hususunda iman edilecek 2 şey var: 

Meleklerin ve peygamberlerin “getirdikleri” yani Kutsal Kitaplar ve Melekler ve peygamberlerin sadece “Allah’ın kulu” olmaları. Peygamberlere ve meleklere karşı sorumluluğumuz budur.     
 
-O zaman hadis külliyatını red mi edeceğiz?

Ben tarihi bir vesika olarak istifade ediyorum. Ama tabi ki de; Kuran’a, akla, mantığa ve yaşanmış tarihin, hayatın gerçeklerine aykırı olmamak kaydıyla… Bir insan “peygamberin sözleri” olarak anlatılan hadisleri kabul etmediğini, böyle bir şeye ihtiyacı da olmadığını beyan eder onu da anlarım. Kınamam. Kur’an-ı Kerim’i anlamak için illaki böyle bir külliyata mecbur değiliz çünkü. Ama böyle bir külliyatı elinin tersi ile itmek hiç akıllıca değil. Onu da not düşeyim.

-Ama Kur’an’da onlarca ayette Allah’a ve Resulüne "iman edin", "tabi olun" denmektedir. Burada neden Allah kendisi ile birlikte Resul’e tabi olun diyor? 

Bir güzel soru daha.
İnternete yazılar göndermeye başladığımda, 2006 yılında, yazdığım ilk yazı Putperestlik: Haksızlığa Uğratılmış Din yazısı idi. İnsanlarda putperestlik algısını kırmak için yazdığım, sanıyorum –nacizane- etkili de oldu, peygamberimizin nasıl bir ortamda bulunduğunu, o ortamın şu anda kendisine Müslüman diyenlerin oluşturduğu ortam ile çok da farkı olmadığını anlattığım yazıydı. O yazıyı tekrardan hatırlattıktan sonra söyleyeceğim şey, eğer o yazı tam anlamıyla anlaşılmışsa, bu ayette insanlarda soru sormaya itebilecek belki tek şey neden Resul’e itaat edin değil neden ayet, Allah’a itaat edin diyor olabilir olabilir.

Çünkü peygamberin tebliğ yaptığı insanlar, -kendilerince- ne Allah’a inanmada ne de itaat etmede sorun yaşıyorlardı. -Kendilerince- inançlı ve dindardılar. Kıyamete kadar her insanın yaşamaya devam edeceği tek bir sorunu yaşıyorlardı: -hem yukarıda hem de bundan önce çeşitlik yazılarda defalarca anlattığımız gibi- Allah’a imanı, “dünyevi isteklerini yerine getiren ilah” haline dönüştürmüşler, ahiret inancını da sulandırmışlardı. Onun için salih amel yapamıyorlar(yaptıkları her şey aslında kendileri içindi, aynı bugün yaşayan insanlar gibi), bütün amelleri boşa gidiyordu. Onları bu yoldan ayıracak tek şey de Allah’ın Resulü idi. O da tek bir şey söylüyordu: Allah’a ve ahiret gününe iman edin ve salih amel işleyin. Ama kendilerini hak yolda gördükleri için, tebliğ yani "peygamber" istemiyorlardı. -Aslında olan her insanda olduğu gibi Allah'a ve ahiret gününe imana karşı koymak iken- görünürde peygambere kendilerini hak yolda olduklarını söyleyerek karşı çıkıyorlardı.Yani o yıllarda yaşayan putperestlerin zaten bir yaratıcıya inanma ve itaat noktasında bir itirazları yoktu. Sadece (kıyamete kadar her daim olacağı gibi) çıkarları ile çatışsın istemiyorlardı. Peygamberler de her defasında çıkarları ile fedakârlık yapma arasında tercih yapmaları gerektiğini söylüyorlardı imtihanın gereği olarak. Bu da ağır geldiğinden peygamber kavramı ile mücadele ediyorlardı. Yani doğrudan Allah inancı ile değil, peygamber kavramına itiraz üzerinden yapıyorlardı inkarcılıklarını. Peygamberin yalan söylediğinin, kendilerinin Allah yolunda olduğunu vurguladığı için insanlar Allah, Resulune itaat edilmesini buyurmuştur Kur'an'da. Bunun için Allah, insanların doğru yolda olmadığını, daha da kötüsü doğru yolda olduğunu zanneden insanlar olduklarını söylüyor ve kendilerine doğruları tebliğ eden peygamber ile daha fazla uğraşmamalarını söylüyordu. –Ki bu durum hala daha geçerli-. Yani bu ayetler sanıldığı gibi durduk yere peygambere gelmiş, ya da ateist bakış açısı ile peygamberin kendisine insanların dünyevi itaat etmelerini sağlama için yazdığı ayetler değildi. Peygamberlere itaat, bozuk inançları düzeltebilecek yegâne insan olan peygamberlerin misyonlarına itaatti. Dediğimiz gibi o misyonu doğrudan muhatap almak istemeyen inkarcılar peygamber kavramı ve peygamberimizin şahsı ile uğraşma yolunu seçmişlerdi. Meselenin özü budur.(Allahualem)

“Allah’a ve peygambere itaat edin” diye hitap edilen insanların zaten yaratıcıya inanma ve ibadet etme noktasında bir itirazlarının olmadığını akılda tutarak bu ayetleri okursak, neden “onların bozuk inançlarını (olmayan inançlarını değil, bozuk inançlarını) düzeltmek ile görevli” peygamberlere itaat edilmesi gerektiği vurgulandığını anlayabiliriz. Eğer ki peygamberin karşısında inançsız insanlar olmuş olsa idi. Ve peygamber inançlı olma gibi yepyeni bir söylem ile karşılarına çıkmış olsaydı. O zaman “peygambere itaat” edin denmezdi, çünkü zaten Allah’a inanmayı ilk defa söyleyen kişiye, insanlar Allah’a inanmaları hususunda inanmış da olacaklardı. Tüm bunlar için, kendilerinin Allah inancına sahip hak din üzere olduğunu sanan ve dolayısıyla peygamberin yeni bir şey söylemediğinin propagandasını yapan insanlara Kur’an’da “Kim Resûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!(Nisa 80)” diyor. Bu itaat şahsi bir itaat değildir. Peygamberimizin, sahabelerinden istediği kayıt altına alınmış hiçbir şahsi talebi olmamıştır ki bu da Resullerin özelliği olarak Kur’an’da zaten zikredilir: “Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir”(Yasin 21).

Toparlayarak, bitirelim:

1-) Cennete girmenin sadece 3 şartı vardır. Allah’a, ahiret gününe iman ve salih amel işlemek. Bu üç şartı küçük görenler –en doğrusunu Allah bilir- zaten bu üç şartın yerine getirememişler olsa gerek. Allah’a ve ahiret gününe iman ile insanın hayatı tamamen değişir. Değişmelidir. Eğer ki hayatında büyük bir değişim yaşamadı ise insan zaten bu şartları yerine getirememiş demektir.    

Not: Gözünün önünde binlerce masum ve vatansever insan; yalan, iftira ve hatta terör örgütü mensuplarının gizli tanıklıkları(!) ile hapse atılırken gıkı çıkmamışların; eline mikrofonu aldığında ise “araya araya bulsam izini, izinin tozuna sürsem yüzümü” diye edebiyat parçalayanların;  burnunun dibinde yüzbinlerce Müslüman katledilirken seyredip -hatta belki destek olup- ama sıra Peygamberimizin savaşlarını geldiğinde ballandıra ballandıra anlatanların; -sanki bugün risk alamamışlar o gün risk alabileceklermiş gibi- lafa gelince “onun için, bunun için ölürüm” diye atıp tutup, hayatın gerçekleri ile karşılaştığı her noktada yan çizenlerin dikkatine, diyelim.

2-) Peygambere iman, Kur’an’da, 2 farklı boyutu olan bir vurgudur.

Birincisi, peygamberlerin sadece “Allah’ın kulu olduğuna inanma”, onları rabler edinmeme emridir. Meleklere iman da bu kategoridedir.

İkincisi ise, Allah’a zaten inandığını, hak yolda olduğunu zannedenlere ve onlara neden yanlış yolda olduğunu tebliğ eden peygamberi susturma adına peygamberin yalancı olduğunu söyleyenlere söylenen “tabi olma” emridir. Yukarıda da dediğimiz gibi, Allah’ın peygambere “tabi olmayı” emretmesi, kendine –haşa- ortak yaptığı veya ikileme inancına sürüklediği için değil; tebliğ yapılan insanların zaten kendilerinin Allah inancına sahip olduğunu söyleyip, kendilerini uyaracak birine ihtiyaçlarının olmadığını vurgulayarak peygamberin yaptığı tebliğin etkisini azaltmaya çalışmalarından ileri gelmektedir.Kendini hak yolda gören(ki insanların çoğunluğu böyledir) ve kendisini uyarı yapan birine ihtiyacı olmadığını iddia ederek saldıranlar olduğu için Allah, kendinin hak yolda görenlere, Resul’e itaati vurgulamıştır. Yani "Biz zaten Allah'a inanıyoruz, Allah niye tebliğ için seni görevlendirsin ki!" diyen insanlara söylenecek tek şey olan -lafzen- "Hayır, siz benim yolumda değilsiniz, sizin eğip büktüğünüz şeyleri düzelten Resule tabi olun" emridir.

Bu şahsi, dünyevi bir tabi oluş değil, dediğimiz gibi, -lafzen- “yanlış yapıyorsunuz, tebliğ yapan elçiye uyun” şeklinde bir emirdir. Yapılan tebliğ de Allah’ın ayetleridir. Dolayısıyla peygambere imandan anlayacağımız tek şey Allah’ın ayetleridir.

Peygamberler herkes gibi insan oldukları ve vefat ettikleri için zaten “zatına iman” etme diye bir şey zaten olamaz. Peygamberleri ya görürsün ya da görmezsin. Görürsen iman edeceğin şey Allah’ın ona gönderdiği kitaba imandır. Görmemişsen de budur. Yoksa günümüzde nereye bakarak peygamberler hakkında bir yargıya ulaşacağız? Peygamberler tarihsel insanlar oldukları için onların yaptıklarını anlatan (hadis) kitaplar olmuştur. Evet, ama bunlar da zan üzerinedir. Musa(a.s) ile Allah arasında pazarlık yaptığı söylenen bir peygamberi ben kabul etmiyor, sen kabul ediyorsan hangimiz peygambere iman etmiş oluyor? 

3-) Peygambere itaat emri, hadis-i şerif külliyatını kabul etme emri olamaz. Kulların yıllar sonra yazacakları, zan üzere olacak ve içinde bir sürü hatalı sözler de barındıracak bir çalışmaya tabi olmayı Allah emretmez. Eğer öyle olacak olsaydı, hadisler 200 sene sonra yazılmaya başlanmazdı. Dediğimiz gibi tarihi bir vesika olarak istifade etmekteyiz. İstifade edilmesini tavsiye de etmekteyiz. Ama “ben hadislerin hiçbirini kabul etmiyorum, doğrudan sadece Kur’an ile amel ederim” diyenlere de saygı duyarım, o da bir yöntemdir.

4-) Peki, Yahudi ve Hristiyanlar cennete gidecek mi?

Kendisine Yahudi diyenlerin kimileri, ahiret inancını kabul etmediklerinden; Hristiyan diyenlerin de kimileri Allah inancını istikametlerinden ayırdıklarından dolayı, hayır, gidemeyecekler.

-Ama kendisine Müslüman diyenlerin de bazılarında bu vasıflar gözüküyor?

Aynen öyle. Demek ki onlar da gidemeyecek. En başta söylediğimizi tekrar ederek bitirelim:

Tüm peygamberlerin tebliğ ettiği ve bizden de tabi olunması istendiği ama insanoğlunu kaçmak için elinden gelen her şeyi yaptığı, cennete girişin anahtarı olan şeyler 3’tür: Allah’a, ahiret gününe iman ve salih amel işlemek. Kendisine Yahudi, Hristiyan ya da Müslüman desin, -ne isim takarsa taksın- bu 3 devasa özelliği sağlayanlar üzülmeyecekler, sağlamayanlar ise... Allah bilir...  

10 Şubat 2014 Pazartesi

Kuran'da Mucize Kavramı (İsra 59)

İsra 59 - Bizi, âyetler (mucizeler) göndermekten alıkoyan tek şey, öncekilerin bu âyetleri yalanlamış olmasıdır. Nitekim Semûd kavmine, açık bir mucize olmak üzere bir dişi deve vermiştik. Onlar ise, (bu deveyi boğazladılar ve) bu yüzden zalim oldular. Oysa biz âyetleri ancak korkutmak için göndeririz.
Önce "İman" Edenler "Kabul" Edenlere Karşı: MUCİZE mi İLİM mi? yazısında, daha sonra Fil Sûresinin Taşları ve Kuşları yazısında mucize(olağanüstülük) kavramına değinmiş ve bunun, insanın imtihan sürecini ihlal eden bir kavram olduğunu ilgili ayetleri bir anlam bütünlüğü içinde sunarak anlatmaya çalışmıştım -naçizane-.

- Ama İsra 59, olağanüstülük meselesini reddettiğine delil olarak gösterebilecek bu kadar ayetin anlam bütünlüğünü bozmaz mı? Nitekim Allah, önceki kavimlere mucize verdiğini ama bizim Peygamberimize vermediğini gerekçesi ile buyurmuş? Yani mucize bir şekilde verilmiş...

Mucize verdiğini buyurmamış, öncekilere "ayetler" verdiğini buyurmuş ama bizim Peygamberimize "ayetler" vermediğini buyurmuş.

- Nasıl yani? Kuran-ı Kerim ne peki? Peygamberimize ayet verilmemiş mi?

Verilmiş. Ama iman edebilmeleri ve salih amelde bulunabilmeleri için ekstradan (ve doğal olan) olaylar, bazı sınanma araçları veya keşifler verilmemiş. Sadece Allah'ın mesajı verilmiş.

- O zaman mucize ne? Ayet ne? Allah’ın vermediğini bildirdiği şey ne?

Güzel soru.

Öncelikle belirteyim, yukarıda okuduğunuz diyaloğu, Kur’an’da farklı anlamlarda kullanılan "ayet" kelimesinin nerede ne anlamda kullanıldığının çözülememesi neticesinde ortaya çıkabilecek kargaşaya örnek olması adına kurguladım. Zaten tarih içinde insanların, Kur'an'da mucize kavramı üzerine kafa karışıklığı yaşamasının nedeni de sınıflandırma yapmamanın yarattığı boşluk olsa gerek. Sınıflandırarak(kategorize ederek) izah etmeye çalışalım:

Kur'an'da mucize anlatıldığı düşünülen hiçbir yerde "mucize"(Türkçesi olağanüstülük) kelimesi -ki bu kelime Arapçadır- geçmiyor. Geçen ifade "ayettir". İşte tam burada, ayet kelimesi ve genel itibari ile mucize(olağanüstülük) kavramı üzerine kurulması gereken anlam örgüsü şu şekilde olmalıdır:

1. -Müşriklerin bakış açısı anlatılıyorsa- Müşriklerin istediği ayetler olağanüstülüklerdir (İsra 90-94).
Neden böyledir?

Çünkü insanda, kafa yorması gereken meseleleri risk almadan kısa yoldan halletme isteği vardır. Neden? Çünkü başarısız olmak istememesi? Neden? –“Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir? ”deki şekli hatırlarsak- Çünkü adil bir ortamda yapılacak olan imtihan neticesinde, dünyevi başarısızlıkta, nefsin "ilahlık" a giden yolun mühürlenerek kapanacağını fark etmesi vardır. Gerçek imtihan ve gerçek başarının aslında sadece takva üzerine olduğunu unutmuş nefs-i emmareler adaletten kaçıp kolaycılık ile işleri halletmeye kalkarlar. Olağanüstülük isteği de bunun bir yansımasıdır. Ve Allah hiçbir zaman nefs-i emmarenin şahit olacağı bir "olağanüstülük" göndermemiştir. Peki, ne göndermiştir?

2. Allah'ın gönderdiği ayetler(deliller): 3 çeşittir.

a) Peygamberlere, tebliğ etmesi için ilettiği sözler.

b) Tarih içinde yaşamış kavimlere nasip ettiği bazı olaylar, vesileler, keşifler, nimetler.
Bazılarını, bu tip bir nimet yada keşif imana sevk ettirecek, bazılarını ise zalim yapacaktır. İsra 59'da işaret edilen işte bu tip ayettir. Güncel bir örnek vereyim, atomun, atom altı parçacıkların, kuantum fiziğinin keşfi bazılarını hayranlığa, bazılarını ise atom bombası yapmaya sevk etmiştir. Eğer Kuran-ı Kerim şimdi bugün gelse idi, Allah belki de bu durumu örnek göstererek bizden önce yaşamışlara "zerre"yi gösterdiğini ve onların bunları kullanarak zalim olduğunu söyleyecekti, -kendi söz söyleme sanatına uygun olarak-

Yani Allah, iman etme ile imtihan olan insanlara hiçbir zaman olağanüstülük olarak ayet göstermemiştir(Enam - 158). İman etmemeye diretenler ise hep -ayet olarak- olağanüstülüğü istemiştir.

Allah onlara ayet olarak sözlerini, uyarılarını yani öğütlerini(Abese - 11) vermiştir. Bazı kavimlere ise, ekstradan ayet olarak nimetler, keşifler, insanı hayret ettiren doğal olaylarına şahit olma imkanını vermiştir. Bazısı bu tip ayetlerden müspet anlamda istifade etmiş, bazısı ise zalim olmuştur. Bu ikinci tip ayetin(olay, keşif) İsra 59’da son Peygamberin kavmine nasip edilmediği bildirilmiştir ki, hakikaten Peygamberin dönemi çölde çok sert geçen sözlü ve fiziki mücadele üzerine kuruludur. İmana vesile olması için yaşanan herhangi bir ekstradan olay, keşif kayıt altında da değildir. İsra 59'da geçen, daha öncekilere verilen ama Peygamberimizin o zaman muhatap olduklarına verilmeyen "ayet" budur.  Gerekçe olarak da insanoğlunun bu tip nimetler karşısında zalimleştiğini ispat etmesi olarak bildirilmiştir.

c) Sadece Resullerine nasip ettiği olağanüstülükler.
"İman etme” ile imtihan olma safhasını aşmış, sadece "salih amel" ile imtihan olan Resullerin deneyimlediği olağanüstülüklerdir. En başta, Allah’ın sözlerini(ayetlerini) alma sırasında olmak üzere sadece onların yaşadığı olağanüstü olaylar... Bunlar, halkın şahitliğine kapalıdır. Eğer ki halkın şahit olduğu bir olaydan bahsediliyorsa, bu bir üstte anlattığımız tipte ayet olarak anlaşılmalıdır.

Kısaca, hiçbir peygamber tebliğ yaptığı insanlara olağanüstülük göstermemiştir. Bu zaten -daha önceki yazılarda söylediğimiz gibi- yaratılmışlar için imtihanın kapanması olurdu bu da sünnetullaha aykırı olurdu -çünkü insanın kendi başarmadığı şeyin mükafatı da olmaz-. Allah, onlara sözlerini göndermiş ve bazılarına rahmetinin tecellisi olarak, iman etmelerine yardımcı olacak keşifler yapmalarına, bazı nimetlere kavuşmalarına izin vermiştir. Bu nimetler de ayettir. Ama bu durum sorumluluklarından kaçanları, iman etmemeye diretenleri daha zalim yapmıştır. Onun için son peygamberin tebliğinde böyle bir ayet verilmemiştir.
-Allahualem-

14 Aralık 2013 Cumartesi

İslam'da Şekilcilik (Tevbe - 18)

Hemen her cami yardımlaşma derneğinde yazılı büyük bir levhası bulunan ve camilere yardım toplarken de sık sık vurgulanan Tevbe 18 üzerinden kısaca açıklamaya çalışayım İslam'da şekilcilik meselesini.

Allah buyruyor ki:

Tevbe 18. Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.
Bu hali ile bu ayet mealinden ne anlaşılıyor? Parayı ver, "Allah'a ve ahiret gününe iman etmiş olma, Allah'tan başkasından korkmama..." sıfatlarını kap. Değil mi?

Hatta, şöyle olsun, hayatın boyunca gayet kuralsızca yaşa, hesabında nasıl elde ettiğin belli olmayan da yüklü bir miktarda para olsun, önemli değil; yaşlanınca yaptır bir cami, bitti gitti. Ayette de öyle söylüyor zaten. Değil mi?!

Değil.

Olay şöyle gerçekleşiyor. Mekkeli müşrikler, Kabe'yi tamir etmeye kalkışıyorlar. Ve ediyorlar da... Bu durum üzerine, önce, Tevbe 18'deki ifadeyi tersten okumamız gerektiğini anladığımız Tevbe 17 ayeti geliyor ve Allah buyruyor ki:
Allah’a ortak koşanların, inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah’ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar ateşte ebedî kalacaklardır. (Tevbe   17)
ve hemen akabinde ise, Tevbe 18:
Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.
Yani, sizde ahiret gününe iman, namazı dosdoğru kılma(yani ibadetini salih bir şekilde yapma), Allah'tan başkasından korkmama sıfatları yoksa, bu durumda değilseniz; ne olursa olsun yaptığınız şeylerin hiçbir kıymeti yok demektir. Ne acıdır ki, -lafzen-, söylenilen haller, sıfatlar yoksa, yaptığınız şeyler boşunadır, diyen ayet, "yardım et, sıfatı al" şeklinde kullanılır olmuş. Gerçekten çok ilginç. Anlamı çarpıtılan, istismar edilen birçok ayete şahit oldum da; kastettiği şeyin tam zıttı için kullanılma, bu ayet için tek olsa gerek.

"İslamda şekilcilik yoktur". Ne denmeye çalışılıyor? Şekilcilikten kastedilen, insanın çok meyilli olduğu asıl sorumluluklarından kaçma ve kolaycılığıdır. O zaman "İslam'da şekilcilik yoktur" ifadesinin daha anlaşılır hali, "şekilciliğin Allah katında bir kıymeti yoktur" şeklinde olmalıdır. Kolaycılığa kaçarak kendimizden başka kandırdığımız kimse yoktur. Tevbe 17-18 üzerinden anlatılan mesele, İslamiyette bulunan her emre, ibadete uyarlanabilir. Allah'a yönelişin hukuku açısından belli başlı kurallara, ritüellere uyarız ama asla bu ritüeller, özün önüne geçemez, yerini de alamaz. Tevbe 17 ve 18 bunun delilidir.(AllahuAlem)

29 Kasım 2013 Cuma

Devrim Dersleri - 1: Matematiğin Temelleri

Devrimcilik...

Bazı insanların ne kadar kolay kullandığı bir sıfat olmuş devrimcilik. Kendisini yada örgütlü ise grubunu bu sıfatla anan bu kadar çok insan olduğunu görünce gerçekten hayret ediyorum. Hayret ediyorum, "devrim"in ne demek olduğunu biliyor olsa, böylesi bir cesareti kolay kolay gösteremez bir insan çünkü.

Devrim: İnsanların hiç bilmediği, yada tamamen yanlış bildiği şeyleri gösterme faaliyetidir.

Devrimci: Devrim yapabilecek bilgi birikime ulaşmış insan demektir.

Ne kadar ağır tanımlar...

Devrimcilik, bir insanın kendi kendisine takacağı veya kendisini bu şekilde ifade edeceği bir sıfat olamaz. Yani, çok büyük bir sorumluluğu alma demek olan, çok çok uzun yıllar kafa yorma sürecini de içinde barındıran -çünkü hiç bilinmeyen yada tamamen yanlış bilineni bulmak gerekiyor-, üstelik sürecin sonunda da -dünyevi- her şeyini kaybedebilmeyi göze almış olmayı da gösteren bu sıfatı biz kendi kendimize takmayacağız. Biz çalışmalarımızı yapıp, sorumluluk alarak yaptıklarımızı insanların istifadesine sunacağız yani devrim için teşebbüslerde bulunacağız. Eğer başarmışsak devrimci sıfatı bizi bulur zaten. Ama bu ne cesaret ki, hiçbir teşebbüste bulunmadan, insanlar kendi kendisine bu devasa sıfatı yakıştırabiliyorlar. Sanıyorum, devrim ve devrimciliğin siyasi jargona ait -belki alelade- bir tanımlama olduğunu zannediyorlar da, üstüne almaya kalkacak insanı, -eğer bir şeyler ortaya koymamışsa- ezip geçebilecek böyle bir sıfatı hiç sorun etmeden kullanabiliyorlar.

Sen yapabiliyorsan, -ki yapabilecek durumdasın da yapmıyorsan zaten büyük vebal taşırsın- insanlara yeni şeyler göster; yanlışlarını düzelt; elbette insanlar sana çabanın sonunda o sıfatı yakıştıracaklardır, o en kolayı. Yeter ki; aklını, vaktini, hayatını insanların yararına harca, yepyeni keşiflerle insanların karşısına çıkmış ol. Ama öbür türlü, tüm bunlar, sorumluluk almanın o koca yükü zor gelmiş de yine kendine devrimci sıfatını yakıştırabiliyorsa bir insan; o zaman bu cesareti ancak cehaletinden kaynaklanıyor demektir. 

Tabi, bu işin püf noktası da o ya; önemli olanın sıfatlar değil, faaliyetler olduğu bilincinde değilsek, aklımız kapanmış demektir; o zaman keşif yolları yani devrim yolları da kapalı olacak demektir. Yani süreç başlamadan bitmiş demektir.

....

Dört işlem Matematiğin, -her işlemin teker teker tanımı yapılarak- aslında beş işlem olduğu; ve bu yeni 5 işlem Matematik kavramı üzerinden, tüm alt dalları ile birlikte; matematiğin, evrenin işleyişini nasıl ifade ettiği, geniş bir matematik ağacı çıkarılarak anlatılan Devrim Dersleri serisinin ilk çalışması: Matematiğin Temelleri aşağıdadır.

Yaklaşık bir saatlik, matematiği anlamlandırma çabası, yukarıdaki ifadelerle: İlk teşebbüsüm.




Link: https://www.youtube.com/watch?v=YV9zu4iEaSQ

Yararlanılan kaynaklar:

1. Understanding Digital Signal Processing (2nd Edition), Richard G. Lyons, Prentice Hall
2. Who Is Fourier? A Mathematical Adventure 2nd Edition, Transnational College of Lex
3. Wikipedia


25 Ağustos 2013 Pazar

Devrim Dersleri - 0: Giriş

Bir insan tanımını bilmediği şeyin nasıl mücadelesini verebilir?

Üzerine şiirler, şarkılar yazılan; tarih içinde defalarca uğruna kavgaların edildiği söylenen 'özgürlük' kavramından bahsediyorum.

Şimdi, şu an, bizden özgürlüğün tanımını yapmamız istenseydi ne derdik? Bir düşünelim, ne geliyor aklımıza, ne diyebilirdik tanımı için.

İstemiyor muyuz düşünmek, aklımızı kullanmak zor mu geliyor? Tamam, öyle olsun, bak elimizin altında internet ve dolayısıyla sayısız kaynak var. Oralardan bakabiliriz.

Sayısız kaynak var ama bunların hangilerine bakmamız gerekiyor, özgürlüğün tanımını alabilmek için?

Sözlüklere başvurabiliriz diyecekseniz eğer, kötü bir haberim var, ne TDK ne de çeşitli ingilizce sözlükler(Cambridge, Oxford) doğru tanımını yapabilmiş değil, özgürlüğün. Daha doğrusu, herhangi bir tanım dahi yapabilmiş değiller. TDK şöyle diyor:

Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestî

Bu ne demek, neyin tanımı, yukarıdaki ifadenin nasıl gerçekliği olur, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu nasıl gerçekleşir? Bu tanımdan bir anlam çıkarılabilmek pek mümkün gözükmüyor. Mesela, en basitinden, yaşamak için oksijene bağlı olman bile bir kısıtlamadır senin için, ki, o zaman bu bağlamda, bu tanıma bağlı kalırsak özgürlük diye bir gerçekliğin olması zaten mümkün değildir.

"Dünya üzerindeki referans sözlüklerin dahi tanımlayamadığı şeyi başkaları nasıl tanımlayacak" demeden biraz daha araştırabilirsiniz internetten, tutarlı mantıklı tanımını bulabilmek için. Ama sonucun değişeceğinden çok umutlu olmayın.

Düşünebiliyor musunuz, herkesin hayatında binlerce defa duyduğu bir kelimenin, hatta insanların uğruna mücadele ettiği ve hatta bu mücadele esnasında can bile verdiği iddia edilen bir kavramın daha henüz tanımı yapılmış değil ve kimse de bu durumdan rahatsız da değil.

Biraz daha sorgulayalım...

Özgürlüğü için, özgürlük mücadelesi için öldüğü söylenen insanlar deniyor diyorum ya, sorumuzu bir de bu iddia üzerinden tekrardan sormaya çalışalım o zaman: Neden özgürlük mücadelesi yapmaya kalkmıştı ki bu insanlar? Neyi eksikti? Neyi yapacaktı ama yapamıyordu o anda ki bunun sonucunda "mücadele"ye başlamıştı.

"Şunu yapamıyordu, ama, eğer ki -iddia edilen mücadelesini- başarmış olsaydı, şunu yapmaya başlayacaktı" diyeceğiniz ne var?

Dünya üzerinde, özgürlük mücadelesi verdiği iddia edilen kişiler için, bu soruları sorduğunuzda ne cevaplar alıyorsunuz?

Acaba insanlar başka şeyin mücadelesini yapıyor da adına özgürlük mü diyor?

Nedir özgürlüğün tanımı?



Devrim Dersleri hazırlıyorum bir süredir. Daha henüz tamamlayabilmiş değilim.

İşlenecek konular, boyutları ve şu ana kadarki geldiğim nokta hakkında bilgi vereyim bu giriş bölümünde:
(Boyut için ölçek: Kısa - Orta - Uzun - Çok Uzun - Çok Çok Uzun)

1. DERS:
İsmi: Devrim Dersleri - 1: Matematiğin Temelleri
Boyut: Kısa - 5 ana başlık.
Durumu: %95'i hazır.

2. DERS:
İsmi: Devrim Dersleri - 2: Polymorphism Morpheus, Polymorphism
Boyut: Çok Uzun - 22 ana başlık. 100'e yakın alt başlık.
Durumu: %85'i hazır.


3. DERS:
İsmi: Devrim Dersleri - 3: İşletim Sistemi Mimarisi
Boyut: Çok Çok Uzun - 7 ana başlık. 100'e yakın alt başlık.
Durumu: %80'i hazır.

4. DERS:
İsmi: (İsmini belirlemedim henüz)
Boyut: Orta - 2 ana başlık.
Durumu: Hazır.

İlk etapta planladıklarım bunlar(ana ve alt başlık sayıları değişebilir), bundan sonrası da var da şu dördünün altından kalkalım ve 4. derste de özgürlüğün tanımını yapalım inşallah ondan sonrasını daha sonra planlarız.

Neyse...

Siz özgürlüğün tanımını düşünürken ben şu dersleri bitireyim. 


22 Haziran 2013 Cumartesi

Kader ve Çok Boyutlu Zaman

Çünkü bir üst boyutu bir alt boyutlu ile yargılıyorsun, düşünüyorsun, hayal ediyorsun.
demişim 2007'de Kader ile ilgili yazdığım ve başlığında da, "neden soruların ardı kesilmiyor ve neden cevaplar tatmin etmiyor" diye sorduğum yazıda.

Sorularının ardı arkası kesilmiyor çünkü içine hapsolduğu tek boyutlu olanından sıyrılıp, kaderi anlayabilmek için, çok boyutlu zaman kavramını çözebilmesi gerekiyor insanın. Daha tek boyutlu olanını ifade etmekte zorlanan insanın, çok boyutlu zamanı anlaması beklenmiyor tabiki de. Ki zaten yapılabilenecek şey de değil. Onun için çözebilmekten kastım anlamak değil, anlayamayacağını anlayabilmek.

Bazı şeyleri anlamanın tek yolu şeklini görmekten geçer ya, biz de bir şekil üzerinden tekrardan anlatmaya çalışalım bu konuyu.(Şekil örnek olması açısından verilmiştir elbette birebir gerçeğin ifadesi değildir.)


Biz tek boyutlu zamanda yaşıyoruz. Üstelik sadece tek boyuta da değil aynı zamanda tek yöne de hapsolmuşuz. Hem tek boyutlu hem de tek yöne doğru akan bir zamanda herşey sırayla oluyor. Az önce bilgisayarının başına oturdun ve şimdi bu yazıyı okuyorsun. Hep adım adım... Ne geriye dönüş var ne de önce olması gereken sonra, sonra olması gereken önce oluyor. Hatta, zamanda yolculuk yapıp 1000 sene önceye dönsen bir sene yaşasan bile senin için bir sene yine geçmiş oluyor. Yani hep tek yöne akan tek boyutlu zaman ile muhatabız.(Zamanda yolculuk dedim de, aklıma geldi, zamanda yolculuğu bir şekilde senaryosunda konu etmiş kaç tane film, dizi biliyorsunuz içinde mantık hatası barındırmıyor olsun? Tek boyutlusu dahi olsa zaman kavramını anlamlandırmanın zorluğunun bir yansımasına örnek olsun diye söyledim)

Yukarıdaki şekilde çizgi ile gösterdiğim bir ucunda "OL!" hükmü, öte ucunda kıyamet olan işte bu akışını hissettiğimiz tek boyutlu zamandır.(Çizginin bir genişliği olduğuna bakmayın sadece uzunluğu(tek boyutu) olması gerekiyor)

Peki, çok boyutlu zaman olsa idi nasıl olurdu? Hatta hem çok boyutlu hem de tek yönlü olmayan zaman olsa idi? Bilmeye, tasavvur edebilmeye imkan var mı? Nasıl olabilirdi? Yazıyı okuman ile bilgisayarın başına oturman birbirinden tamamen bağımsız olurdu yada önce yazıyı okurdun sonra bilgisayarın başına otururdun. Yada "önce şunu yapardın sonra bunu yapardın"daki öncelik ve sonralık algısı tamamen anlamını yitirirdi. Yukarıda daire(2 boyutlu) şeklinde gösterdiğim ve tek boyutlu zamanın(çizginin) her noktasına(her anına) aynı anda ilelebet değen bu; tasavvurumuzun ötesindeki çok boyutlu zaman.

Yada şöyle düşünelim. İçi su dolu bir küre(3 boyutlu) Allah katı olsun, suyun içinde asılı duran çizgi dünya katı.

Su(Allah katı), çizginin önce hangi noktasına değiyor diye sormak, suya göre, çizgi üstündeki hangi nokta(tarih) daha önce hangi nokta(tarih) daha sonra diye sormak anlamsızdır. Her noktası su için aynıdır. Aynı; su için, çizginin hangi ucunun başı hangi ucunun sonu olduğunu sormanın anlamsızlığı gibi. Su için fark eder mi? Bir üst boyut için fark eder mi?

İşte burada 2 farklı durum var. Birincisi bizim algıladığımız tek boyutlu zaman: Dünya katı. Bir de algılayamadığımız ve doğru isimlendirdiğimden bile emin olamayacağım çok boyutlu zaman: Öncelik ve sonralık algısının bittiği bir alem, zamanın akmadığı yada akıyorsa nasıl aktığının tasavvur edemediğimiz bir alem yani Allah katı. Anlamak çok mu zor? Zor değil imkansız. Onun için anlayamayacağımızı anlamamız yani varlığına iman etmemiz gereken alem. İman edebilmenin bir yönü de budur zaten: anlayamayacağını anlayabilmek.

Bu iki farklı zaman kavramına uygun bir şekilde, Kur'an'da Allah'ın iki farklı şekilde hitap ettiğini görüyoruz. Ve bunun neticesinde yıllar yılı bu mevzunun insanların aklını nasıl karıştırdığını. Önce ayetleri okuyalım sonra nedenlerini anlamaya çalışalım.

Allah Katı için:
TAHA 110. Allah onların geçmişlerini de, geleceklerini de bilir. Onların hiçbirinin ilmi ise O'nu kuşatamaz.

HAC 76. Onların önlerindekini de (yaptıklarını da), arkalarındakini de (yapacaklarını da) bilir. Bütün işler hep Allah’a döndürülür.

BAKARA 255. Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Diridir, kayyumdur. O’nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar O’nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.

Dünya Katı için:

MUHAMMED 31. Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye(hattâ na'leme) ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.

BAKARA 143. Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık. Her ne kadar Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimselerden başkasına ağır gelse de biz, yönelmekte olduğun ciheti ancak; Resûl’e tabi olanlarla, gerisin geriye dönecekleri ayırd edelim(li na'leme) diye kıble yaptık. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.

TEVBE 16. Yoksa; Allah içinizden, Allah’tan, Resûlünden ve mü’minlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeksizin cihad edenleri ayırt etmeden(ya'lemi allâhu) bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

ÂLİ İMRÂN - 140. Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da (Müşrikler de Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. (Bazen bir topluma iyi ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne.) Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek(ve li ya'leme allâhu), sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez.

ÂLİ İMRÂN 142. Yoksa siz; Allah, içinizden cihad edenleri (sınayıp) ayırt etmeden(ya'lemi allâhu) ve yine sabredenleri (sınayıp) ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?

HADÎD 25. Andolsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler. Kendisinde müthiş bir güç ve insanlar için birçok faydalar bulunan demiri yarattık (ki insanlar ondan yararlansınlar). Allah da kendisine ve Resûllerine gayba inanarak yardım edecekleri bilsin(ve li ya'leme). Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.

CİNN 28. Ancak seçtiği resûller başka. (Onlara bildirir.) Fakat O, Resûlün önünde ve arkasında gözetleyici (melek)ler yürütür ki resûllerin, Rablerinin vahiylerini tebliğ ettiklerini bilsin(li ya'leme). Allah, onların her hâlini kuşatmış ve her şeyi inceden inceye sayıp dökmüştür.

MÂİDE 94. Ey iman edenler! Andolsun, Allah sizleri, ellerinizin ve mızraklarınızın erişebileceği av(lar) ile elbette deneyecek ki, görmediği hâlde kendisinden korkanı ayırıp meydana çıkarsın(li ya'leme). Kim bundan (bu açıklamadan) sonra haddini tecavüz ederse, ona elem dolu bir azap vardır.
Not: Yukarıda alıntıladığım ayet meallerinde yazan "ayırt etmeden", "belirleyinceye kadar", "meydana çıkarsın" ifadeleri çevirileri yapanların tevilidir. Ayetlerin hepsinde geçen fiil "bilme"dir.

Dikkat ederseniz, Dünya Katı odaklı yani "bilene kadar" ifadesinin geçtiği ayetlerin hepsinde, insanoğlunun yaşadığı sınanma sürecinden de bahsedilmektedir aynı zamanda. "Bilene kadar" ifadesi ile insanın yaşayacağı, Dünya Katına ait olan sınanma süreci hep birlikte zikredilmektedir. Yani insanın yaşayacağı sınanma süreci üzerine ayetler insanın zaman algısına uygun olarak söylenmiştir. Neden?

Eğer ki bir insan, kader konusu anlayamaz da, anlayamadığı hali ile yorumlamaya girişirse ne olur?

Bugüne kadar olmuş olan şey olur. "Allah yazdı ben oynuyorum" yani suçlarını Allah'a atan, sorumluluk kabul etmeyen kadercilik anlayışı ve bunun üstüne, çıkarımını yaptığı bu yanlış anlayışı bir de yanlış bir şekilde sorgulayışı (madem biliyor neden yarattı, Allah yazdı ise sınanmanın ne manası var gibi sorular) ortaya çıkar. Yanlışı yanlışla sorgulama. Hem çıkardığı sonuç yanlış, hem de çıkardığı sonuç yüzünden sorduğu sorular.

İnsanların çok çok büyük kısmının düştüğü ve düşeceği bu yola yani kaderciliğe girilmemesi için; Allah, sorumluluğun sende olduğunu göstermek için sınanmadan bahsederken insanın kendi zaman anlayışına uygun bir şekilde hitap etmiştir ve ayetlerde kendisi için "bilene kadar" demiştir dünya hayatındaki imtihan sürecinden bahsederken. Ama ne yazık ki bu da yanlış anlaşılmış ve tarih içinde ortaya çıkmış bazı gruplara (özellikle mutezile alimleri) "Allah geleceği bilmez" dedirtmiştir.

Süreç hakikaten çok ilginç, insanın tasavvur edemeyeceği çok boyutlu zamanı(Allah katını) bir alt katman(Dünya Katı) ile yargılamaya kalkması, dolayısıyla sorumluluk kabul etmeyen kadercilik yani "O yazdı biz oynuyoruz" anlayışının ortaya çıkması, bunun ortaya çıkacağı ezelden bilindiğinden Allah'ın kaderciliğe düşülmesin, bütün sorumluluğun insanın kendisinde olduğu bilinsin diye insanın zaman kavrayışına uygun bir şekilde hitap etmesi yani ayetlerde kendisi için "bilene kadar, öğrenene kadar" demesi. Bu sefer bunun da yanlış anlaşılıp, Allah'ın geleceği bilmediği sonucunun çıkarılması.

Oysa ki çıkarılması gereken sonuçlar sadece şunlardı:

* Allah'ın bilgisi zamanla değişmez, geçmişi de geleceği de bilir. Allah katı ile ilgili olarak zaman diye bir kavramı kullanmak doğru değildir. En fazla çok boyutlu zamandan ve onu neden tasavvur edemeyişimizden bahsedebiliriz, meselenin ne kadar zor bir mesele olduğunu gösterebilme adına.

* Zamanın akışı insan için geçerlidir. Zamanla bir şeyleri öğrenmek ise dünya katına ait bir durumdur.

* Yukarıda sıraladığımız ayetlerde geçen "bilene kadar" ifadesi insanın yaşadığı imtihan süreci ile birlikte yani insanın bakış açısına göre zikredilmiştir. Bu, Allah'ın, kaderi doğru anlayamayacak insanın kaderciliğe kaymaması için rahmetinin tecellisinin neticesidir. İnsanın, sınanma sürecini doğru şekilde anlayabilmesi için, insanın ahiretteki halinin Allah tarafından takdir edilişinin, dünya katına uygun olarak -sanki sırayla oluyormuş gibi, sanki bilinmiyor ve insan tercihlerini yapıyor ve o anda ortaya çıkıyor, görülüyormuş gibi- zikredilmesidir.

* Kaderciliğe(suçu, günahı başkasına atma, sorumluluk kabul etmeme) kaymadıktan sonra kader konusunda yaptığı hatalardan muaftır insanoğlu.

Bunlar da üzerine tefekkür edilebilecek sonuçlar:

* Dünya hayatı da aslında sonsuzluğa göre ebedidir. Daha doğru bir ifade ile dünya hayatının ahirete bakan yönü(Allah'ın isimlerini tecellisine mazhar olduğumuz anlar gibi) ebedidir. Diğerleri hiçbir şey ifade etmez. O zaman cennet yada cehennemde olma kavramı da bunların yansıması olarak ortaya çıkar. Yaşadığın hayatın ne ifade ettiği...

* Allah, insanın hayatını bir bütün olarak biliyorsa, bir kötülüğü için dünyevi bir cezalandırma yada iyiliği için dünyevi bir mükafatlandırma yani hayatında bir şekilde düzenleme yapacaksa bu illaki geçmişte yaptığı şey(ler) için olmak zorunda değildir. Yapacağı şeyler için de olabilir. Yani 20 yaşınızda cezalandırıyorsanız, bunun sebebi 30 yaşında yapacağınız kötülük olabilir. Bunların ayarlamaları çok boyutlu zamanda takdir edilmiştir.

-Tüm yazdıklarım için- En doğrusunu Allah bilir.
 

13 Nisan 2013 Cumartesi

İslam Ümmetçiliğinin Temelleri - 4 (İbrahim(as))

The history of all hitherto existing society is the history of class struggles
Manifesto of the Communist Party, Marx/Engels

Teorileri tutarlı, izahatları çoğunlukla doğru ve akılcı olsa da, bu, Marx'ın temel bir noktada hata yapmasına engel olamamıştı ne yazık ki; "günümüze kadar süregelen tüm insanlık tarihinin, sınıfların çatışma tarihinden ibaret" olduğunu söyletmişti insanı doğru analiz edemeyişi. Bunun sonucunda da insanların istifadesine sunduğu birikiminin, hata yaptığı bu temel nokta üzerine inşa edilmiş olan kısımları da kaçınılmaz olarak yanlış çıkıyordu. Hele ki, "şiddet" ile ilgili söyledikleri yağmacılar için büyük bir istismar kaynağı olacaktı, yıllar içinde.

Not: Yukarıda söylediğim, insanı doğru analiz edilemeyişi ile ortaya çıkan hatalar silsilesinin sonuçlarını, daha önce, İslam Ümmetçiliğinin Temelleri - 2 (A'RÂF - 181) yazısında kısmen değinmiştim. O yazıyı tekrardan hatırlatmış olalım bu vesile ile.

İnsanları kategorize etmem istense, insanların sadece ikiye ayrıldığını söylerdim. Birinci grup, hak etmediğini elde etmiş yada elde etme hayali ile yaşayan insanlar; ikinci grup ise elde ettiğini hak etmediğine inanan insanlar.

Birinci grup çok çok kalabalıktır, ikinci grup çok çok az; birinci grup korkak, ikinci grup cesur; birinci grup avam, ikinci grup havas(avam ve havaslıktan kastedilen şeyin cahillik yada bilgili, diplomalı vs... olma olmadığını tekrardan vurgulayalım, nefsi ile hareket edip etmeme durumudur sadece...); birinci grup taklit ehli, ikinci grup takva; birinci grup kaybedenler, ikinci grup müslümanlar... ("Ben müslümanım" diyor ama sorumluluk alması gereken yerlerde hiçbir şeye karışmıyorsa veya elde ettiklerini kaybetmeyi göze alamıyorsa, müslümanlığının sadece laftan ibaret olduğunu anlaması lazım insanın; insanların çok büyük bir çoğunluğu gibi sadece taklit ehli olduğunun, "nasıl olsa riskini almıyorum hiçbir şeyin, inandığımı söyleyeyim de eğer Allah varsa başım belaya girmesin" olarak özetleyeceğimiz dünyanın en mide bulandırıcı bilinçaltı muhasebesi ile hareket ettiğinin...) Daha kısa bir ifade ile, elde ettiğini hak etmediğine inananlar ve diğerleridir, tüm insanlığın sınıflandırılması.

Marx'ın hatası insanları ve doğasını doğru analiz edemeyişindedir. Eğer ki insanlık tarihi bir çatışma üzerine kurulu ise -ki öyle- bu çatışmanın nedeni, birinci grubun yani "diğerlerinin", hem kendi gibilere hem de kendisi gibi olmayan ikinci grup insanlara çıkardığı sorunlar, vermeye çalıştığı zararlardır. Yani mesele "sınıf farkı" değildir. Bilinç farkıdır. -Marx'ın kendi jargonu ile yazarsak- Hak etmediğini elde etme hayali kuran -ve hatta hakkı yenen- bir işçi ile, elde ettiği şeyleri kaybetmek istemeyen bir kapitalistin temelde hiçbir farkı yoktur. Daha henüz elde edememiş olan, sadece zamanını beklemektedir. Yani mesele sınıf farkının olması değildir. İnsanların hangi bilinçle hareket ettiğidir. Bir insanın hakkının yeniyor olması o insanı doğrudan iyi insan kategorisine sokmaz. Kötülerle mücadele edeceği anlamına da gelmez.

Bu yazının asıl konusuna, sayıları çokça az olan ama her birisi bir orduya bedel, elde ettiklerini hak etmediğine inanan yani cesur, fedakar insanlara geçmeden önce birinci grupla yani diğerleri ile ilgili son bir şey daha eklemek istiyorum. Kur'an'da bazı ayetlerde(Maide\60 – Bakara\65 – Araf\179), kimi insanlarda soru işareti bırakan, insanoğlundan kimilerinin hayvandan bile daha aşağılık hale büründüğünün söylenmesi de nefsini doyurma isteği ile meşgul bu insanların, ihtiyacı olmadığı veya hak etmediği şeylerle her doyuruşunun bir son değil, bir sonraki isteğini daha da güçlendirmesi olduğundandır. Allah'ın lanetlemesi de işte bu doymayan kendi ve eğer varsa suç ortaklarının girdiği körleşme sürecidir, tövbe kapısının kapanmasıdır. Ne garip, anladığım kadarıyla bu sürece girildiğinin önemli bir emaresi de yapılanlara dini ifadeler kullanılmaya başlanmasıdır. Oysa ki yapmamız gereken ve ihtiyacımız olan şey aklımızı ilim ve tefekkürle meşgul etmek. Bu kadar.

Birinci grupla ilgili mesele bundan ibarettir.

Bugün, dünyada az biraz adalet varsa, az biraz düzen varsa, az biraz huzur, güvenlik varsa bunların hepsini tarih içinde ortaya çıkmış ikinci grup insanların cesaretlerine borçluyuz.

Onları farklı kılan, yaptığı fedakarlıkları yapabilmesini sağlayan, inancıdır. Elde ettiklerini hak etmediğine inanmasıdır. Bu da Allah inancından kaynaklanır ki, bir insan elde ettiği şeyleri hak etmediğine inanmıyorsa, aslında Allah'a da inanmıyordur. Eğer ki inanıyorsa;

Fakirlikten, mal varlığının elinden alınacak olmasından hiç korkmaz, hak ne ise onun mantığını anlatır, çünkü tokluğu hak ettiğine inanmaz.
Hapsedilmekten, tutsaklıktan hiç korkmaz, hak ne ise onun mantığını anlatır, çünkü özgürlüğü hak ettiğine inanmaz.
Küçük düşürülmekten, yalnız kalmaktan hiç korkmaz, hak ne ise onun mantığını anlatır, çünkü saygınlığı hak ettiğine inanmaz.
Ölmekten, öldürülmekten hiç korkmaz, hak ne ise onun mantığını anlatır, çünkü yaşamayı hak ettiğine inanmaz.
Ve keşif ehlidirler mutlaka, başka türlü hakkın mantığını anlayamaz ve anlatamaz. İnsanların karşılaştıkları, çok geniş perspektifte meseleleri izah eden keşifler yaparlar çünkü akıllarını kullanmaktan korkmazlar. Tüm zamanlarını büyük bir aşkla ilime ve tefekküre harcamaktan hiç çekinmezler.

Yani her anında kendini hep harp halinde bulmuş olacaktır(Şuara/51-73). İnsanlık tarihinde çok farklı renklerde gözükmüş olan, insanları harcamaya çalışmaktan başka hiçbir şey yapmayan zalim rant çeteleri(ihtiyaçları olmayanı, hak etmediklerini elde etmeye çalışan avam toplulukları) ile hep karşı karşıya bulmuş olacaktır kendisini, istese de istemese de. Öbür türlü olanlara göz yummuş olurdu. Bu karşı karşıya buluş insanların karar vermesi üzerine değil sünnetullah üzerinedir.

Tevazu işte tam budur. Bir şey dendiğinde, lafta, "aman efendim estağfirullah" yada belli başlı kelime, tavır şablonlarını sunmak demek değil. Elde ettiği şeyleri hak etmediğine inanmaktır. Elde ettiklerini hak etmediğine inanmayı başaran kişi mütevazi olmayı da başarmıştır. Mütevazi olduğu için cesur ve mücadele ehli olmuştur. Onlar mücadele etmişler, insanlar az biraz da olsa rahat yüzü görmüşler.

Cesur olmak, rant çetelerine -ne kadar kalabalık olursa olsunlar- taviz vermemek, tevazu, kul hakkı taşımamak, adil olmak; elde ettiğin hak etmediğine inanmak, fedakar olmak. Hepsi birbirine eşittir. Biri var da öteki yok diye bir şey olamaz. Hepsi birbirine ve en sonda ise müslüman olmuşluğa eşittir.

Dedim ya, insanlık tarihinde çok az sayıda olan ve yaptıkları ile mücadeleleri ile bugün az biraz da olsa rahat ve adalet yüzü görmemize vesile olan bu insanlardır ve koca koca ordulara bedeldirler diye. Ümmetçiliğin Temelleri serisinde mutlaka anlatılması gereken, bu dava için gösterilebilecek örnek insanın tasvirini işaret ettiğini düşündüğüm ayette(AllahuAlem) ne gariptir ki, Allah -"ümmet" kelimesi ile- bize, bu davaya örnek gösterilecek o tip bir insanın başlı başına bir "ümmet" olduğunu bildirmiş:
Nahl 120. Muhakkak ki İbrahim başlı başına bir ümmet idi(İnne ibrâhîme kâne ummeten), tek bir hanîf olarak Allah'a itaat için kıyam etmişti ve hiç bir zaman müşriklerden olmadı
Ayrıca, yine aynı peygamber için, ismi ile birlikte anılan bir de "millet"e işaret edilmiştir:
Al-i İmran 95. De ki: "Allah Teâlâ sâdıktır. Artık Hanîf olan İbrahim milletine tâbi olunuz. Ve o asla müşriklerden olmamıştır"
Allah'ın, İbrahim(a.s) adı ile bir "millet"e işaret etmesi, kendisi için ise başlı başına "ümmet"ti demesi ve bunlarla birlikte, gerçekleştirdiği kıyamını, müşriklere(rant çetelerine) hiç taviz vermemesini vurgulaması, bu davanın yolcusunun kendisine alacağı örnek olmalıdır