27 Mart 2012 Salı

Hayatın Sırrı (Leyl - 7)

İnsanların üzerine espri yaptığı internette dolaşan videolardan bir tanesinde ilginç bir detay var bu konu ile alakalı. Videonun başlangıcında, bir genç, kendisine "ileride ne olmak istiyorsun" diye soran muhabire, "inşaat işçisi" olmak istediğini söylüyor. Görünütünün biraz devamında ise insanların -niyeyse- üzerine espri yaptığı ama -belki- hepimizin, -belki- her karşılaştığı olay neticesinde karar verirken yaptığı bilinçaltı muhasebesinin bir örneğini duyuyoruz bu gençten: Zekiyim ama inşaat işçiliği yapmak istiyorum.

Bu sayfada çeşitli yazılarda defalarca vurguladığım mesele budur işte, insan aklını kullanmak istemez. Aklını kullanmayı şeytan ona öyle zor gösteriyor ki, aslında kolay olanı zor gösterip kaçırmaya çalışıyor.

Onun için dönüp hayatımıza bakarsak, hayatımızın hep birşeylerden kaçış olduğunu görürüz.

Nefs-i emmarenin tercihleri kaçıştan ibarettir. Tercih yapacakken; seçenekleri kolay ve zor olarak tasnif edip, zordan kaçışıdır.

Mesela bakarsın birisine, çok çalışıyor gözükür. Hakikaten hep meşguldur ama üzerine vazife olan işleri yapmıyordur. Üzerine vazife olan işleri yapmamak için iş icat ediyordur kendine. Yani çalışkanlığı aslında bir kaçıştan ibarettir.

Yada bir proje hazırlaman gerekiyor veya tezini yazman gerekiyor. Düşüneceksin, üreteceksin, kafa yoracaksın. Bu zevkli olan şey aslında, kolay olan. Ama "şunu yapacağıma şu kadar para vereyim kurtalayım" dersin. O parayı kazanırkenki yorgunluğun daha fazla olacak ama şeytan insana aklını kullandırtmaktan kaçırmak için kolay olanı zor, zor olanı kolay gösterir ve insanı zor sandığından kaçırır. Onun için nefs-i emmarenin hayatı bir kaçıştan ibarettir.

Tabi işler bu kadar vahim değil.

İnsanın nefis varsa, ruhu da var.

Keşfetme aşkı; birşeyleri vücuda getirip ortaya koyma heyacanı; okuması, araştırması, tefekkür etmesi... Tüm bunları yaparken belki kendini kaybetmesi; zamanından, kendinden fedakarlık etmesi, yemeyi bile unutması... Yaptıklarını başkalarının iyiliği için yapması, bunu bildiğinden duyduğu iç huzur, kalbindeki merhametinin onu teşvik etmesi... Bunlar da ruhumuzun yaptırdıkları. Ve aslında kolay ve zevkli olan şeyler. Dikkat edersek, burada kolay ve zor diye tasnif yok bilinçaltı muhasebesinde. Sadece yapman gereken, insanlara ve kendine faydalı olacak şeylerin yapılması gerektiğinin bilinç ve duyarlılığı var. Sorumluluk var; fedakarlık var; aşk var. Nefsani tercihlerde ise zor ve kolay diye tasnif var. Burada kolayı zor; zoru kolay gösteren şeytan var.

İman edebilmek de aynı bu süreçten geçer. İman edebilmek dini anlamaktan, dini anlamak tefekkürden, tefekkür ise ilimden geçer. Hayatını nefsi ile yaşayana elbette bu kısım da zor gelecektir. İman etmenin zorluğundan kaçacaktır. Örneğin mucize isteği sadece imandan kaçıştır. Belki birçoklarının namazı, cihattan yani kendini feda etmekten kaçışıdır. (Meselenin bu kısmı çok daha fazla örneklendirilebilir)

Yani;

Nefsani hareket eden, ister dünyevi işinde ister uhrevi işinde seçeneklerini kolay ve zor olarak sınıflandırıp, zordan kaçar. Ruhani hareket eden ise fedakarlığı ile aşkı ile hareket ederek yapılması gerekeni yapar...

Artık kim elinde bulunandan (karşılıksız) verir ve takvalı olursa ve Hüsna'yı tasdik ederse, ona kolay olanı kolaylaştıracağız.

Leyl 5 - 6 - 7


Karşılıksız verip takvalı olmak yani fedakarlık

Hüsna'yı (yani en güzeli yani Allah'ı) tasdik yani aşk

ile harekete ederse, (hayatını bu şekilde yaşarsa) zaten

kolay olanı yani aklını kullanmayı, tefekkür etmeyi, ruhu ile hareket etmeyi ve sonucunda iman edebilmeyi

kolaylaştıracağız.

İşte Allah'ın insanoğluna verdiği hayatın sırrı budur.

9 Mart 2012 Cuma

Elde Ettiğini Haketmediğinin Farkında Olanın Saldırganlığı

Çeşitli suç şebekelerinin doğrudan mensubu yada uzantısı olan insanların, -haketmediği halde- söz hakkı tanındığında toplumu rahatsız eden, tahrik eden, huzursuz eden laflardan başka birşeyle ortaya çıkamayışlarının yada sadece bir yerlere yakın duruyor diye -yine hak etmediği halde- söz hakkı bulan insanların devamlı olarak başkalarına sataşmaya çalışması, tahrik etmeye çalışmasının altındaki gerekçedir bu, elde ettiğini haketmediğinin farkında olanın saldırganlığı.

Elbette insanların neleri elde ettiğini araştırmak yada elde ettiklerini hak etmiş mi hak etmemiş mi diye araştırmak kimsenin haddi değildir. -Kul hakkı taşıdığı tespit edilmedikten sonra- Ayıp araştırmaya girer. Günahtır. Fakat burada benim değindiğim husus, insanların ayıplarının araştırılması değil; yaptıkları ile toplumu huzursuz yada tahrik edenlerin tüm yaptıklarının ardındaki basit gerekçeyi işlemek.

Elde ettiğini haketmediğinin farkında olanın saldırganlığını iki ayrı şekilde vuku bulduğunu görüyorum.

Birincisi, "ben bu insanları bir daha bulamam" mantığı ile asla ulaşamayacağını bildiği insanlara sataşmak.

İkincisi ise, birşeyler ortaya koyarak elde etmediğini bildiği konumunu koruyabilmek için herkesi kendine rakip görüp; onları "yendiğinde"(!) yerinin sağlamlaştıracağını düşünmek. Tabi ki de tüm bunların doğal sonucu birşeyler ortaya koyamayan birey elbette fikirler üzerinden değil; günlük, geçici, dedikodu malzemesi konularla çapı dahilinde gündemi meşgul etmeye çalışıyor. Hem saldırganlık gösterdiklerini, hem de genel olarak toplumu huzursuz ediyor.

İnanın bugün ortalıktan kaybolsalar iki gün sonra varoldukları hatırlanmaz bile.

İşte bu ortaya hiçbir şey koyacak birikimi olmayıp, devamlı olarak saldırganlıkları ile gündemi meşgul edenlerin yaptıkları herşeyin altında sadece tek bir gerekçe yatıyor: Elde ettiğini hak etmediğinin farkında olmak.

14 Ocak 2012 Cumartesi

Ötekileştirme: Sıfat Takma Yarışı

John ve Jane çocuklarını örnek vatandaş olsun diye yetiştirir, kanunlara uymayı öğretirler, başka ırklara, cinsiyetlere, tiplere, inançlara saygıyı öğretirler.

Ama bir düşünün.

(encodeum not: İyi de, zaten, daha henüz farklılıkları anlayamayacak durumdaki)Çocuklarımızı farklılıklardan bu derece haberdar etmemiz ayrımcılık tohumlarını ekmek olmuyor mu?

Küçük Jane ve John'u kör mü ediyoruz da sadece bizi başkalarından farklı veya benzer yapan şeyleri görebiliyorlar.

OZ, Sezon 5 Bölüm 7


Başkalarını ve kendimizi ayırt ederken ve kimliklendirirken hangi noktaların kullanılmasının doğru ve sağlıklı olduğunu anlatmıştık İslam Ümmetçiliğinin Temelleri yazımızda. Yazılanlar haricinde yapılanların hepsi yalan üzerine inşa edilmiştir, fitnedir, baştan kaybetme ve kaybettirmedir.

Avam toplumun hem mensuplarının hem de "önder" olduklarını sandıklarının en verimli oyuncağıdır ötekileştirme. Çünkü o kadar basit ve kolaydır ki yapması ve benimsenmesi.

Kendini tuttuğun futbol takımı ile ötekileştirebilirsin. Bir öğrenci, aynı okul içinde farklı sınıftaki öğrencilerle ile ötekileştirebilir. Daha sonra farklı okuldaki öğrenciler ile de ötekileştirebilir. Yada memleketinle ötekileştirebilirsin. Hatta kulladığın arabanın markası bile kullanılabilir ötekileştirmede.

Yaşadığım topraklara has bir durumdur; bir yakınım söylemişti: "Bize önce Türk Kürt diye ayırt etmeyi öğrettiler. Sonra da geldiler alevi sunni diye öğrettiler. Biz böyle şeyler bilmezdik."

Ötekileştirme, avam topluluklardaki gruplaşmanın temel taşıdır. Terör örgütleri, çeteler, çeşitli siyasi(!) partiler(!) hepsi buradan beslenir.

- Onlar x biz y'yiz tamam mı. Yani onlar başka biz başkayız.
- Onlar düşman biz de onlara düşmanız tamam mı. Sen beni destekle.

Nasıl da ötekileştirip, kendisine ihtiyaçları olduğunu zannettiriyorlar. Anca bu sayede taraftar toplayabiliyor.

Tek ekmek kapıları bu, başka yaptıkları hiçbir şey yok, bunu yapmazlarsa aslında hiçbir işe yaramadıkları farkedilecek tabi. Bunların örnekleri zaten apaçık etrafımızı sarmış durumda. Benim üzerinde durmak istediğim nokta, ötekileştirirken, taraftar toplamaya çalışırken bir avam refleks olarak insanlara sıfat takmak.

- "X diye birşey varmış, onun da mensubu x'ciler".

Şucu, bucu...

Ötekileştirmede ana kaide: Sıfat takma.

Tabi şunu da eklemek gerekiyor; sıfat takma ötekileşirmenin ana yöntemi olmasının yanı sıra aynı zamanda başkasını bireysel olarak aşağılamanın da aracıdır.

Sıfatları ve bu sıfatların ait olduğu iddia edilen şeyleri biraz sorguladığında ise patır patır döküldüklerine şahit oluyorsun.

Bir tanesi döküldü mü? Döküldü. Artık o kadar içselleşti ki, iddia sahibi özür dilemiyor. Hemen yerine yeni bir sıfat buluyor. Her tarafımız sıfatlarla doldu, sıfatlarla karalanmaya çalışılan insanlarla... Artık yarış halini aldı bu.

Sadece yazılı ve görsel medyada değil; mahallede, iş yerinde, okulda her yerde yapılıyor bu. Çünkü yapması çok kolay. Avamın üzerinde etkinliği de yüksek. Üç-beş farklı yerden duysun sıfatı, benimser.

Ötekileştirmenin basitliği, kolaylığı cezbediyor insanı, aynı diğer günahlar gibi, uydukça da hesabının verilmesi çok zor veballere ortak olunuyor; belki de sonsuzluk yitip gidiyor. Allah korusun. Oysa ki en baştan uyarılmıştık:

(...)Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın(...)

(Hucurat / 11)

7 Ağustos 2011 Pazar

İftira Çetesi ve Korku Sanrıları (MÜNAFİKUN - 4)

Biraz avam bir örnek olacak ama mesela bir futbol takımını tutuyorsun, A takımı diyelim, ve karşı takıma(buna da B diyelim) zarar vermek istiyorsun. Ne yapabilirsin? Tezahürat, gürültü, küfür... İstediğiniz sonucu almanız zor gibi. Bu konuda çok hızlı cevap alacak içeriden çökertecek çok sağlam bir taktik var. Karşı takımdanmış gibi yapıp güvenlerini kazanıp moral bozmak.

- Ben de B takımını tutuyorum ama bizim takım çok kötü, çok ahlaksız, çok başarısız...

Bu taktiği bir iftira çetesi 28 Şubat sürecinde Erbakan için kullandı. Kendim defalarca şahidim, Erbakan'dan hiç teşvik alamayan medyanın pireyi deve yapmasına nasıl arka çıktıklarına, televizyondan değil, halkın arasında konuşarak, birebir.

- "Biz de müslümanız ama Erbakan ...." inanın noktalı yerleri yazmak istemiyorum.

- Biz de Erbakan'a oy verdik ama kandırıldık
- Ne konuda?
- Kandırıldık işte,
- Yahu ne konuda

Hepsi ağız birliği etmişçesine tek bir üslupla konuşuyordu.

Yaptıklarına, söylediklerine kendim bizzat tanık olduğum aynı kişiler ama bizzat aynıları 3-4 yıldır aynı taktiği Silahlı Kuvvetler için kullanıyorlar. Sokakta, kahvede, arkadaş meclislerinde. Üstelik teröre karşı işini gayet başarı ile yapan ve bu uğurda canlar veren bir kuruma yapmaya çalışıyorlar.

Bu durum 3-4 sene önce gibi başladı, önce "darbecilik" kavramı üzerine yoğunlaşmış söylemler... Canlarının yanmadığından emin olduklarını görünce bir adım öteye taşındı ve bir anda askerlik anıları gözlerinde canlanıverdi. Ne olumsuz laflar, binbir çeşit abartı ile süslenmiş olumsuz hikayeler.

28 Şubat süresince Erbakan için söylenen lafların hedefi artık TSK olmuştu

- Biz de askerlik yaptık ama ....
- Biz de bu vatanın iyiliğini istiyoruz ama ....

Hep aynı taktik, sendenmiş gibi görünüp olumsuz şeyler söyle, düşmanlarını "hakkı teslim etmiş numarası" ile övmeye kalk.

Bu işin bir boyutu.

Bir başka boyutu ise zerre ilkelerinin olmaması, lider bellediklerinden biri bir konuda -örneğin-

"Nato bizim müttefikimizdir. Onlarla birlikte hareket edeceğiz" dese

- Çok akıllıca. Günün şartlarında alınmış çok önemli karar. Dünya entegrasyonu... vs. derler

"Nato'yu kabul etmiyoruz. Onlarla brlikte hareket etmeyeceğiz" dese

- Korkusuz kahraman biri, Dünyaya meydan okuyor... vs. derler.

Gene aynı adamların şizofrenik sanrıları ile gündem meşgul edilmeye çalışılıyor yıllardır. Onlara planlar kuruluyormuş, tuzaklar yapılıyormuş. 3-4 senedir ne olsa, ne duyulsa çocuk zekasına hitap edecek basitlikte uyduruk uyduruk "bağlantılarla" kendileri ile bağlantılı olduğunu ve kendilerine karşı yapılacak bir saldırı olacağını söylüyorlardı. Unuttukları bir kural vardı o da yalan üzerine kurulan herşey yıkılmaya mahkumdur. Tabi ki de en baştan düzmece olduğu herkes tarafından bilinen, ortalığı velveleye verdikleri şeylerin aslında kendi adamların kurdukları komplolar olduğu açık açık ispatlanmaya başlandı.

- Sendenmiş gibi görünüp, içten yıkmaya çalışmak
- Çıkarlarına ne uygunsa onu gayet süslü püslü laflarla savunmaya çalışmak
- Kendilerine karşı devamlı olarak tuzak kurulduğunu sanıp, olayların kendileri ile bağlantısının olduğunu sanmak

ve bunca zamandır müslümanların binbir çeşit vebale ortak edilmesi. Nerden ne hale geliniyor. Allah Korusun.

MÜNAFİKUN 4. Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hale geliyorlar?

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Kimlik Bunalımı: Zenimlik ( Kalem - 13 )

(...)James Robson hakkında endişelerim yok. O çocuğu zaten pek umursamazdım. Onun aramızda bulunması gerçek inançtan ziyade kimlik bunalımından dolayı.(...)

OZ, Sezon 5 Bölüm 7

diyordu Schillenger'in üstadı, Robson'ın özel bir durumunu sorduğunda. Tabi üstadı gerçek inancın ne olduğunu, savunduğu şeyleri neye dayandırarak savunduğunu da izah etmesi gerekiyordu. Elde hiçbir genetik delil olmadan nasıl oluyordu da ırkçılık(siyah-beyaz) yapıyordu da kendisini unutup başkasını kimlik bunalımı ile itham ediyordu.

OZ dizisi için şahsi kanaatim şudur ki uzak ara dünya tarihinin bir numaralı yapımıdır. Dizideki diyaloglar, karakterler öyle sağlam seçilmiş ki, inanın izlerken insanı çok sağlam tefekküre sürüklüyor -aynı yukarıda yaptığım gibi-.

Dizi boyunca insanların devamlı olarak harcandığına, uyanıkların harcamak için ne numaralar yaptığına şahit oluyorsun. Kendi başına ayakta duramayan, birey olamayan, bir oraya bir buraya savrulan insanların yalnızlıktan korktuklarından dolayı nasıl çeşitli çıkar grupların oyuncağı olduğunu görüyorsun. Üstelik gördüğün şey ne kadar gerçekçi olsa da sonuç itibari ile televizyon dizisi olduğu için biraz da makyajlı sunuluyor. Gerçek hayattakinin daha avam daha mide bulandırıcı olduğunu bilmek ziyadesi ile üzüyor mütefekkirleri.

Gelin bu kimlik bunalımının zararlarını yaşadığım coğrafyada şahit olduğumuz bir mesele ile açıklayalım.

Pkk adı altında uyuşturucu kaçakçısı bir çete uzun zamandır Anadolu'nun doğusunda faaliyet halinde ve uzun yıllardır yapılan mücadele sonucunda kimi zaman çok azaltılsa da bir türlü bitirilemiyor.

Neden?

Askeri zaaf mı?
Hayır alakası bile yok.

Pkk mensuplarının iyi "savaşçı"(!) olması mı?
Tabi ki hayır. Ayrıca ortada savaş yok ki savaşçısı olsun. Dünya üzerinde, sıfırı tüketmiş her silahlı grup gibi onlar da serseri mayın gibi vurup kaçmaya çalışıyor. Bir de değerli göstermek için buna isim koymuşlar. Gerilla mı ne diyorlarmış. Bu gerilla saldırısı denilen şey hiçbir hedefi kalmamış, daha doğrusu zaten hiç bir zaman müspet bir hedefi olmamış, silahlı grupların sadece karşı tarafa sorun çıkarmak, yandaşlarına ise sanki iş yapıyormuş gibi gözükmek için eli mahkum yaptıkları faaliyettir.

Neden eli mahkum neden yapmak zorunda sorusunun cevabı orada terörün neden hiç bitmeyeceği sorsunun da cevabı:

Çünkü kaçakçılık ve uyuşturucudan büyük rant elde ediyorlar ve bu kolay parayı başkasına kaptırmak istemiyorlar. O rantı yok etmeden o bölgede pkk'yı bitirsen, zkk diye yeni bir tanesi anında türer.

Şu çok önemli ki bu tip avam grupların çıkardığı bu tip bir meselede yapılacak en büyük hata haydutların, haydutluklarını gizlemek için attıkları sloganlara itibar etmeye kalkmaktır ki, daha önceki iktidar dönemlerinde "bir avuç çapulcu" denilerek son derece isabetli bir sıfat ile anılan bu meselede yapılabilecek en büyük hatayı yapmıştır mevcut iktidar.

Evet düşülen hatanın neticesinde kısa yoldan para kazanma telaşındaki kaçakçıların şarlatanlıkları ile muhatap olunuyor bu günlerde. Ne büyük zulüm! Sanki sıradan adi suçlu değillermiş gibi hareket etme fırsatı veriyorsun ki avamın da ihtiyaç duyduğu şey işte tam budur. Kendilerini değerli hissetmek ve bazı gerçeklerin üzerini örtmek için yaptıkları şarlatanlıklar televizyonlarda yayınlanır olmuş. Belki de günahlarını, suçlarını unuttular yada unutmaya mı çalışıyorlar tam emin değilim ama -tekrardan ifade edelim- burada en büyük hata, hayatta başarısız olduğunun farkında, yalnızlıktan korkan, bir yerlere ait olmaya çalışan avamın muhatap alınması.

Kimlik bunalımı yaşayan avam bazen sağda durur bazen solda durur; bir o tarafa vurur bir bu tarafa. Saygıya deli gibi muhtaçtır ki nedeni kendisine saygısının olmayışıdır. Aslında daha doğrusu saygı duyulacak hiçbirşeyinin olmadığının farkındadır. Birazcık ilgi ile, birazcık romantizm ile yaptıramayacağın şey yoktur.

Bu yazıda konu ettiğim meselenin iki kavram üzerinde geliştiğine şahit oluyoruz. Birincisi bazen sağa bazen sola vuran, kimlik bunalımı yaşayan, manipülasyona son derece açık avam ve bu avamın verdiği zararları gizlemek için yaptıkları şeyleri muhatap almak ile düşülen hata. Bu zamana has bir konuyu örnek vermem elbette bu meselenin bu zamana has olduğunu düşündürtmemeli, kimlik bunalımı yaşayan insanlar ve bunların verdikleri zararlar insanlık varolduğundan beri vardır ve insanlığın başlangıcından beri tekerrür eden bu mesele aynı diğerleri gibi Kur'an'da bildirilmiştir. Kalem 13'te. Ne ilginçtir insanların kafasında soru işareti bıraktığını gördüğümüz bu ayet aslında yaşanılan acı gerçeklerin kaynağını ve ne yapılması gerektiğini bize anlatıyor. ( Kalem - 13 Ayeti ile ilgili okuduğunuz başka yorumlar yorum sahibini bağlar)

10. Ayrıca, (6) yemin edip duran alçağa uyma,

6 - Lafzen, "Ve". Arkasından sıralanan manevî/ahlakî zaaf türleri, tabii ki, sadece, "arzu ve özlemlerine" hiçbir şekilde aldırış edilmemesi gereken insan tipinin örnekleri olarak anılmışlardır.

11.[yahut] iğrenç dedikodular yapan iftiracıya,
12.[yahut] iyiliğe mani olana, [yahut] günahkar zorbaya,
13.[yahut] ihtiraslarına esir olmuş zalime, (7) ve bütün bunların ötesinde [hemcinslerine] hiçbir faydası dokunmayana. (8)

7 - Utul terimi -atele fiilinden türetilmiştir: "[bir kişiye veya bir şeye] kaba ve zalimce bir şekilde davrandı"- kendisinde hem zulüm hem de ihtiras özelliklerini birleştiren kişiyi tanımlar; bu sebeple ikili bir karşılık bulmayı tercih ettim.

8 - Müfessirler, zenîm terimine birbirinden çok farklı yorumlar getirmişlerdir. Zenemeh isminden türetilmiş olan zenîm terimi, keçinin kulaklarının altında sallanan yumruları veya her iki gerdanı gösterir. Bu gerdanlar fizyolojik bir fonksiyona sahip olmadıklarından zenîm terimi, "lüzumsuz kimse" [veya "şey"] anlamında kullanılır (Tâcu'l-Arûs): başka bir deyimle, âtıl veya faydasız şey. Bu nedenle, yukarıdaki bağlamda bu terimin sosyal anlamda tamamen faydasız bir kimseyi tanımladığını kabul etmek, mantıkî bir varsayım olur.

Kalem Süresi 10 - 11 - 12 - 13

Tefsirde ifade edildiği gibi ve bizim de bir örneğine bu zamanlarda, yüzlerce örneğine ise tarih içinde şahit olduğumuz zenimlik(kimlik bunalımı), soy ile ilgili bir ifade değil; toplumların içinde hiçbirşeye faydası dokunmayan; ilimle, kendisini meşgul edecek şeylerle uğraşmadığı için kimlik bunalımının pençesine düşmüş ve çeşitli adi suç şebekeleri tarafından oyuncak edilmiş insanlarla ilgili bir ifadedir.

Burada ne ilginçtir ki Cenab-ı Hak zenimi zikrederken, ona [lafzen] uyma yani [lafzen] onu mahatap alma dediği de görülmektedir. Çünkü muhatap almazsan yaptığı hatayı görür ve ebedi cehennemden kurtulma şansı yakalayabilir. Öbür türlü, muhatap alındığını gördükçe zenimliğine daha da yapışacaktır.

Tefekkür edilirse inşallah bu ayetin çelişki uyandıracak bir ayet değil, tam aksine dünyadaki bütün zulümlerin ana kaynağına işaret eden ve o kaynağı nasıl etkisiz hale getireceğini gösteren bir ayet olduğu anlaşılır. Tabi anahtar nokta: tefekkür etmek.


Not: Bu ve bundan önceki yazılarımda defalarca söylediğim "hayatta başarısız olma"yı, sadece ve sadece ilim ve tefekkürle meşgul olamamaya bağlamaktayım. Ne dünyevi sıfatlar ne mal mülk ne de alınan/alınamayan diplomalar bizim için başarının kıstası değildir. Bu konu yanlış anlaşılmasın.

15 Temmuz 2011 Cuma

İslam Ümmetçiliğinin Temelleri

Gerçekleştiremediğim hayalim. Yıllardır yazmak istediğim ama ne yazık ki yazamadığım belki de hiç yazamayacağım davam.

Her yerde eksikliğinin neticelerini gördüğüm, Allah şahidimdir ki, düşünürken kendimi kaybettiren, içimde fırtınalar koparan hayalim.

- Türk müsün?
+ Evet
- Delilin ne?

Neye göre Türksün neye göre Arapsın? Neye dayanarak söylüyorsun? Delilin ne?

Sizler bu sorunun cevabını tefekkür ederken ben 2 farklı meseleye değineyim.


***********************

Bu yazıyı yazdığım şu günlerde, Türkçe olimpiyatları adı altında, anadili Türkçe olmayan insanlara Türkçenin öğretildiğinin sergilendiği bir tören düzenlenildiği konuşuluyor. Bu faaliyetin şölen havasında, canlı yayınlarla yapıldığını gözönüne alırsak, bu işe müdahil olmuş insanların, Türkçe öğretmenin marifet olduğunu düşünüyor ve düşünmemizi de istiyor olduklarını varsayıyorum. Bu vitrin çalışmasının, "himmet gecelerinde" para toplayan ve verenlerin karşılıklı bir bilinçaltı muhasebesi olduğunu görmek çok zor değil.

Burslu olarak -yani işin içinde yine para var- aldıkları çeşitli ülkelerin fakir insanlarına Türkçe öğretildiğini gördüğümde aklıma şu soru geldi yahu bir insan niye Türkçe öğrenmek istesin ki?

Ben İngilizce öğrenmek zorundaydım. Bunu çok istemiyordum ama zorundaydım. Niye? Çünkü akademik ve teknik yayınların tamamı İngilizce yazılıyor. Yani İngilizce olarak yayınlanmış ve yayınlanmaya devam eden devasa bir külliyat var. Yani gerek teknik ilim gerekse de iş için gerekli. Türkçe olimpiyatları diye reklamı yapılan ve takdir edilmeye beklenilen romantik söylemden gerçek hayata dönüldüğünde söylem sahipleri de "İngilizce yeterliliği olan eleman aranıyor" iş ilanı veriyor.

Yada Arapça hatta belki İbranice öğrenmek isterim çünkü Arapça ve İbranicede kutsal bir külliyat var. Yada tarihe meraklıysan Latince öğrenmek isteyebilirsin Eski Roma'da da ciddi bir uygarlık bulunuyor.

İyi de Türkçe'de ne var? Ne amacı olabilir bir insanın Türkçe öğrenmede? Türkçe bir yayın yok, çalışma yok. Hadi Osmanlı Uygarlığı desen, onun külliyetı da Osmanlıca. Okumaya, anlamaya imkan yok. İş imkanı desen, öyle uluslararası bir sektör zaten yok. Olamaz da zaten çünkü -dediğimiz gibi- uluslararası geçerliliği olan bir sektör için eşsiz akademik çalışma ve yayınlara ihtiyacın var. Onu da dünya üzerinde nerede olursan ol İngilizce yapıyorsun.

Bir de, öğretenlerin bahane olarak sunduğu "Türkiye'yi dünyaya tanıtma" yada "Türkiye'yi seven sayan insanlar yetiştirme" gibi sözlerine baksak, acaip bir durumla karşılaşıyoruz ki. O da bunu diyenin "Sen İngilizce'yi öğrenirken, İngilizlere karşı sevgi saygı mı besledin?" yada "Fransızlara karşı sevgi saygı beslememenin nedeni Fransızca bilmemek mi" Yada "Bir insan Türkçe öğrendi diye Türklere sevgi saygı besleyecek de, Yunanca öğrendiğinde de Yunanlara mı beslemeye başlayacak" sorularına ne cevap vereceği. Bir cevap verecek değil. En başta dediğimiz gibi mesele sadece yardım toplayanların "bakın faydalı işler yapıyoruz vitrinini göstermesi", (Dikkat!) yardım edenlerin de bu bahaneye "sadece müşteri bulmak için para vermiş insan" görünütüsü çizmemek adına yalan olduğunu bile bile inanmış gibi yapması.

(En başta sorduğum sorunun cevabını tefekküre devam edelim. Neye göre Türksün? Neye göre Yunansın? Elinde var mı bir genetik delil?)

Romantizm üzerine, Avam refleksler üzerine çok fazla yazı yazdım tekrardan tanımları ile uğraşmayacağım. Bunlara örnek olabilecek cinsten bir yapılanmanın ismi geçiyor yıllardır. Terör örgütü bile olmayı başaramamış uyuşturucu kaçakçısı bir örgüt, pkk.

Adi suçların binbir türlüsünü işlemiş insanlardan müteşekkil; kaçakçılıktan, uyuşturucudan iyi para kazanılması neticesinde palazlanmış bir oluşum. Birazcık kurcalayınca, bağıra çağıra söyledikleri şeylerin sadece boşluğun gürültüsü olduğunu anlıyorsun. E tabi, utancı slogan atmadan bastıramazsın.

-Şaka gibi- Lider(!) diye ortaya sürdükleri şarlatanların yazdıkları şeyleri birazcık zorlayınca patır patır dökülüyor. Söyledikleri şeyler hiçbir soruna cevap olmuyor. Çünkü ortada sorun yok.

Kendilerinin bile söylerken inanmadığı kurgu sorunlar(?) yaratıp bunlara çözüm(?) bulan insan imajı çizmeye çalışmaları. Avamın ucuz kahramanlığı. Kurgu ideolojilerin kurgu sorunlara kurgu çözümler.

Okulda dersten, öğrenmekten kaçanlar, hiçbir halt olamadığını anlayınca dağa çıkıp uyuşturucu kaçakçılarının köpeği olmuş da bunu saklamak için "anadilde" eğitim istiyoruz gibisinde, birşeylerin söyleminde bulundukları görüntüsü vermeye çalışıyorlarmış. Karşımdakine "Yok hayır istemiyorlar" deyince şaşırdı, "birşeyi istemek başka şey istediğini söylemek başka şeydir" dedim, biraz kafası karıştı. Tüm dünyada eğitimin dili İngilizce'yken bunların uyuşturucu kaçakçısı olduklarını gizlemek için uydurdukları kurgu isteklerin neyini, kim muhatap alıyor anlamıyorum. Avamın neyini kim muhatap alıyor yahu. Bu şarlatanların söylediklerini yazıp rezilliğini göstermek bile bizler için utanç verici. Diğer yazılarımıza hakaret etmek gibi.

Hayatta başarılı olamamış, eğitim seviyerleri son derece düşük vasıfsız insanların uyuşturucu tacirlerine köpek olması. Bu kadar. Ha tabi her köpek gibi onların da karınları sahipleri tarafından doyuruluyor. Onlar uyuşturucudan, haraçtan, hırsızlıktan paraları topluyorlar, sonra o paralar devasa silah şirketlerine yatırılıyor ve dinamo çalışıyor. Kapitalizmin dinamosu. Liberal dünyayı ayakta tutan romantik söylemlerle gaza getirilmiş soytarı sürüsü.

***********************


(Konuyu okurken en baştaki sorunun cevabını tefekküre devam edelim inşallah)

Ana konumuza geri dönelim.

Şimdi yeni bir soru. İnsanları nasıl kimliklendireceğiz?

İnsanı diğerlerinden ayıran belli başlı özellikler vardır. Cinsiyeti, rengi, ebeveyni, dili ve dini.

Bunlardan dört tanesinin ayrımcılığını yapmak haram fakat bir tanesi helal ve insan fıtratına uygun olandır. O da din ayrımcılığı. Din insanın seçtiği yoldur(sadece İlahi dinler anlamında söylemiyorum, ateizm bile bir dindir sözünden hareketle bunu söylüyorum) ve kendi sorumluluğundadır. İnsanları seçtiği yol ile itham ederiz ve ayrımcılığını yaparız.Fakat insanın kendine seçtiği yol değişken olabilir. Bir gün birşeyin peşindeyken ertesi gün bırakabilir. Dolayısıyla din kimliklendirme için uygun değildir.(savaş hali hariç)

Cinsiyet'in genetik delili vardır ama sadece iki cins olduğu için belirleyici faktör olarak alamayız.

Rengin de genetik delil vardır ama bunu da belirleyici olarak alamayız.

Dilin genetik delili yoktur. Gene belirleyici olamaz.

Geriye tek birşey kalıyor o da ana-baba ve ismi. Bu kimliklendirme doğru ve sağlıklı olandır.

Şimdi en baştaki soruya geri dönelim ve cevabını verelim.

- Neye göre İngilizsin? Delilin ne?
- Neye göre Fransızsın?
- Neye göre Türk'sün?

El-cevab:
Konuştuğum dile göre Türk'üm.

(...)Renkler ve diller Allah'ın ayetlerindendir(...)
Rum - 22

Renginiz ırkınızı diliniz kavminizi gösterir. Renk sabittir. Dil ise değişkendir.

Toparlayalım.

a. Renginiz(siyah, beyaz, kızıl) ırkınızdır, ayrımcılığı ırkçılıktır. Haramdır.

Delil:

Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır
- Veda Hutbesi -

b. Diliniz(Türk, İngiliz, Arap) kavminizdir, ayrımcılığı kavmiyetçiliktir. Haramdır. Diliniz değiştikçe kavminiz değişir. Şu anda Türk'sün, günlük hayatında İngilizce konuşmaya başlarsan İngiliz olursun.

Delil:

HUCURAT 13. Ey insanlar! Bakın, Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık, (15) ve sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki birbirinizi tanıyabilesiniz. (16) Şüphesiz, Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip olanınızdır. Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.

15 - Yani, "her birinizi bir anne ve babadan yarattık" (Zemahşerî, Râzî, Beydâvî) -biyolojik orijindeki bu eşitliğin bütün insanlar için geçerli olan insan onurundaki eşitliğe yansıdığına işaret.

16 - Yani, hepinizin birbiriniz üzerinde hiçbir kalıtımsal üstünlüğe sahip olmadan tek bir insanlık ailesine mensup olduğunuzu bilesiniz (Zemahşerî). Bu, önceki iki ayette geçen, insanların birbirlerinin onurunu koruma ve gözetmeleri tavsiyesi ile bağlantılıdır. Başka bir deyişle, insanların "kavimler ve kabileler"e dönüşmesi, görünürdeki farklılıklarının ardındaki temel insanî birliği/birlikteliği anlama ve takdir etme eğilimini azaltmayı değil, tersine bu eğilimi arttırmayı amaçlamaktadır. Ve bunun karşılığında da bütün ırkçı, milliyetçi/kavmiyetçi veya kabilevî önyargılar (asabiyye) kınanmıştır. Kur'an'da zımnen, Hz. Peygamber tarafından ise daha açık bir şekilde kınanmıştır (bkz. 28:15, not 15'in ikinci bölümü). Ayrıca, Hz. Peygamber, insanların kavmî veya kabilevî geçmişlerini yüceltmeleri konusunda şunları söylemiştir: "Bakınız, Allah, atalarını yüceltmeye dayanan cahiliyye şirkinin kibrini sizden uzaklaştırdı. İnsan, ya Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde olan bir mümin, yahut çaresiz bir günahkardır. Bütün insanlar Hz. Âdem'in evlatlarıdır ve Hz. Âdem balçıktan yaratılmıştır" (Ebû Hureyre'nin rivayetiyle Tirmizî ve Ebû Dâvûd'da nakledilen Hadisin bir bölümü).


KASAS 15. Ve (Musa), halkının [şehirde olup bitenden] habersiz [evlerinde oturdukları bir gün] (13) şehre indi; ve biri kendi halkından, (14) ötekisi düşmanlarından olan iki adamın birbiriyle kavga ettiğini gördü. Kendi halkından olan kişi düşman tarafından olan kişiye karşı o'nu yardıma çağırdı; bunun üzerine Musa onu yumrukla devirip işini bitirdi. [Ama hemen sonra kendi kendine:] "Bu düpedüz Şeytan'ın işi!" dedi, "Doğrusu o [insanı] yoldan çıkaran apaçık bir düşmandır!" (15)

13 - Lafzen, "halkının (hiçbir şeyin) farkında olmadığı bir anda".

14 - Yani, İbranîler'den.

15 - "Şeytan'ın işi" ifadesiyle ilgili olarak bkz. 115:17 hk. 16. notun ilk yarısı. 16-17. ayetler göstermektedir ki, yukarıda anlatılan olayda Mısırlı değil, İsrailoğullarından olan adam suçludur (karş. sonraki not). Görünüşe bakılırsa Hz. Musa, olayda hangi tarafın haklı olduğunu anlamaya çalışmadan, kavmî insiyâkına kapılarak İsrailoğullarından olan adamın yardımına koşmuş; ama hemen sonra, sadece bir adam öldürdüğü için değil, fakat bunu kabilevî -ya da bugünkü deyimle- ırkî peşin hükümlerle yaptığı için ciddî bir suç işlemiş olduğunu fark etmiştir. Açıkça görülmektedir ki, Kur'an'ın Hz. Musa'nın kıssasının bu bölümünde asıl işaret etmek istediği husus budur. Bu konudaki Kur'ânî anlayışa Hz. Peygamber tarafından da her fırsatta dikkat çekilmiştir; o'ndan bu konuda rivayet edilen meşhur Hadisler'den biri şöyledir: "Kabilevî asabiyetle ortaya atılan kişi bizden değildir; kabilevî asabiyet yüzünden kavgaya giren bizden değildir; kabilevî asabiyet yüzünden ölen bizden değildir" (Cubeyr b. Mutim'den rivayetle Ebû Dâvûd). Kendisinden "kabilevî asabiyet"in ne olduğu konusunu açıklaması istendiğinde, Hz. Peygamber, "haksız oldukları bir konuda insanın kendi halkına/kabilesine arka çıkmasıdır" demiştir (a.g.e. Vâsile b. Eskaya dayanarak).

c. Ebeveyniniz soyunuzdur, ayrımcılığı soyculuktur. Haramdır.

Delil:
BAKARA 124. Ve [şunu hatırlayın:] Rabbi, İbrahim'i buyrukları ile sınadığında ve İbrahim de bunları yerine getirdiğinde (100) ona "Seni insanlara önder yapacağım!" demişti. İbrahim de sormuştu: "Benim neslimden de mi [önderler çıkaracaksın]?" [Allah] cevap vermişti: "Benim ahdim zalimleri kapsamaz."(101)

100 - Klasik müfessirler, bu buyrukların (kelimât, lafzî anlamı "kelimeler") neler oldukları konusunda birçok spekülasyona başvurmuşlardır. Ancak Kur'an onları belirlemediği için, burada kasdedilenin, sadece Hz. İbrahim'in Allah'tan aldığı her buyruğa tam bir teslimiyet içinde uyması olduğunu kabul etmek zorundayız.

101 - Bu pasaj, önceki iki ayet ile bağlantılı olarak okunduğunda, Allah tarafından "insanların önderi" kılınan Hz. İbrahim'in soyundan gelmeleri sebebiyle "Allah'ın seçilmiş halkı" olduklarına inanan İsrailoğulları'nın bu iddiasını reddeder. Kur'an, Hz. İbrahim'in yüce konumunun, fiziksel olarak o'nun soyundan gelenlere ve hele onların içindeki günahkarlara kendiliğinden benzer bir konum kazandırmayacağını açıklığa kavuşturur.

d. Hayat tarzınız dininizdir, ayrımcılığı caiz ve insan fıtratına uygun olandır.

diye başlayıp, anlatacağım bir kitap olacaktı İslam Ümmetçiliğinin Temelleri. Propaganda kitabı olarak değil. Belki günün birinde yazmayı başarırım ve dünyaya, başkasına zarar vermekten deli gibi korkan insanlara hediyem olur. Şimdilik kalbime gömdüğüm bir hayal.

19 Haziran 2011 Pazar

Oylarının Boşa Gitmesinden Korkanlar, Korkmayın!

İktidar Partisi, bir önceki dönemde, tezkereye rağmen çıkardığı kararname ile 6 hava 7 deniz limanını ABD'nin emrine açtı. En son okuduğumuz Irak'ta ölü sayısı 1.5 milyona vardığıydı.

Yandaşlarına çektiği peşkeşlerle kamuoyunda çok fazla ses bulamamış devlet içi binbir türlü haksızlığa imza attı.

Çıkarlarına muhalif olan insanları saçma sapan nedenlerle, yalanlarla, kimi zaman ise hiçbir neden göstermeden hapsetti.

Enerji sıkıntısı bahanesi ile geri dönüşü olmayan doğa katliamlarına imza attı.
Bkz : http://www.youtube.com/watch?v=YMZW8AFqXHw

(Not: Enerji nakil hatlarında gidilecek iyileştirmeler, çeşitli alternatif enerji çözümleri ile bu soruna bir çok farklı çözüm üretilebilecek iken bu iktidar, -hazır enerji sıkıntısı gibi şahane bir bahane ele geçmişken- zengini daha da zengin edecek ve kesinlikle zarar etmeyecek bir yola başvurması "liberal" dünya düzeninde bir figüran olduklarını açıkça görmemizi sağlıyor. Dünya üzerinde her ülke potansiyel olarak enerji sıkıntısı yaşamaktadır ve bu ülkelerin kaçı bu sorun karşısında böyle bir rezilliğe imza atmıştır. Videoyu baştan sona izlemenizi tavsiye etmekteyiz)

"Boğulan 600 Libyalı’yı kurtarmak isteyen TSK’ya Başbakan Erdoğan dur demiş!" isimli bir haber gündemde tutulmasa da internette dolaşmaktadır ki, doğru olduğunu düşünmek insanın kanını donduruyor. Bkz: http://www.google.com.tr/#hl=tr&q=Bo%C4%9Fulan+600+Libyal%C4%B1%E2%80%99y%C4%B1+kurtarmak+isteyen+TSK%E2%80%99ya+Ba%C5%9Fbakan+Erdo%C4%9Fan+dur+demi%C5%9F!&oq=Bo%C4%9Fulan+600+Libyal%C4%B1%E2%80%99y%C4%B1+kurtarmak+isteyen+TSK%E2%80%99ya+Ba%C5%9Fbakan+Erdo%C4%9Fan+dur+demi%C5%9F!&aq=f&aqi=&aql=&gs_sm=s&gs_upl=448401l448401l3l1l1l0l0l0l0l363l363l3-1l1&fp=522235aae4ae441&biw=1366&bih=559

Bir ülkenin polis teşkilatı tarihinde görülmediği kadarıyla bir iktidar(cemaat) adına hareket etmeye başladı ki, bu durumun sonucunda yaşanan kepazelikler cılız bir sesle de olsa ayyuka çıkmaya başlıyor.( Bir örnek olarak bknz: http://haber.gazetevatan.com/MOBESE_kayitlarini_sildiler_iddiasi_175079_7/175079/7/Haber )

Şifre skandalları, basit çıkar hesapları, gereksiz rant projeleri ile insanların parasının çarçur edilmesi vs... diye bu liste sayfalarca uzatılabilir. Eklenilebilecek o kadar çok şey var ki.

Hiç böyle bir listenin altına "Onaylıyorum" imzası atılabilinir mi! Ama kaç milyon kişi attı.

Öldürülen, evlerinden edilen masumlar... Yuvalarından, yaşam alanlarından edilen hayvanlar, talan edilen ormanlar... Asgari ücretle iş bulabildiğine, açlıktan ölmediğine şükreden insanlar...

Aman yarabbi!

Allah muhafaza buyursun bu veballerden. Biz şahitliğimizi gösterdik inşallah. Onlarla hiçbir bağımız yoktur. Allah kabul etsin inşallah bu cılız sesimizi.

Duyduk ki, şahitlik edenlerin hocaları, hocaefendileri, arkadaşları; kendilerine tabi olanları, yakın olanları yönlendirmiş, hatta oylarınız boşa gitmesin diyenler olmuş. O hocalarınıza, arkadaşlarınıza söyleyin hiç merak etmesinler oylarınız kesinlikle boşa gitmedi. Hiç korkmayın! Açıkça gösterdiğiniz şahitliğiniz ile bulunduğunuz yer tam anlamıyla belli oldu.

Evde oturarak, hergün işe gelip giderek, herkes gibi bir hayat sürmeye çalışarak olayların akışından bağımsız olduğunu, bu meselelerle sınanmadığını sananlar!

Herkesin birbinden hakkını almak için yakasına yapıştığı Din Gününde kendinize geldiğinizde, elinize yüzünüze bulaşmış kanları, veballeri gördüğünüzde bu meselelerden ne kadar beri durulabildiğini anlayacaksınız inşallah.

(Not: Son bir iki yazımda konu ettiğim bu mesele -çok feci bir gerçeği işleyerek- bu blog sayfasında son bulmuştur. -Ama bu blog sayfasında-)

12 Haziran 2011 Pazar

Avamın İlkel Refleksleri - 2

Birincisi burada. Bu ikinci yazıda ele almak istediğim iki önemli mesele var uzun zamandır karşıma çıkan.

1-) Haklı Söz Karşısında Sözün Sahibini Hedef Almak:


İblis: "Senin kudretine and olsun ki, onlardan sana içten bağlı olan kulların bir yana, hepsini azdıracağım" dedi. Allah: "Doğrudur; işte Ben hakikati Söylüyorum, sen ve sana uyanların hepsi ile cehennemi dolduracağım." Sad, 82-85
Bir tartışma olur, adam yanlış yoldadır. Siz izahat yaparken bak şöyle de bir söz var deyip, cevap veremeyeceği ve hakkı teslim etmesi gerekeceği noktaya taşırsınız şahsı. Bir anda; "o sözün sahibi şöyle böyle" diye cevap gelir. İşte bu avamın haklı söz karşısında sözün sahibini hedef almasıdır.

Aklımızdan birşeyi çıkarmayalım eğer bir insana bir durumu izah ettiniz hala daha hakkı teslim etmiyorsa, edemiyorsa, direniyorsa hiç uğraşmayın çünkü mutlaka o meselede bir çıkarı vardır. Mesela bir önceki yazıda mevcut durumda iktidar olan parti hakkında uyarı yaptım ve bu partinin insanları felakatlere sürüklediğine değindim hatta o meseleyi çok çok daha uzun bir şekilde, her noktayı analiz ederek de yapabilirdim. Ama gerek yoktu çünkü avam olmayana(yani çıkarı olmayana) bu kadarı da yeter. Bu söylenelerle ilk karşılaştığında, reaksiyonu kabul etmek değil anlamsız bir şekilde karşı çıkmak ise karşınızdakinin, hiç uğraşmamak gerekiyor çünkü mutlaka ama mutlaka bir çıkarı vardır.

Bu refleksi analiz edemezseniz konunun bir anda değiştiğini ve hiç içinde olmak istemeyeceğiniz bir tartışmada bulursunuz kendinizi. Yada örneğin bir konu hakkında konuşuyorsunuz. Meseleye bir ayet ve yorum getirecekseniz bunun için şöyle dediniz. "Muhammed Esed mealinde bu meseleye şöyle yaklaşmış..." derken bir anda "Ama Muhammed Esed şöyleymiş, böyleymiş" diye bir karşı çıkışla karşılaşırsınız. Konu bir anda Muhammed Esed olayına tıkanıp kalır, avam da hakkı teslim etmekten kendini kurtarmış olur. Rahatlar. Çünkü hakkı teslim etse çıkarına uymuyor, teslim etmese bilinçaltı muhasebesinde çıkarı olduğu için hakkı teslim etmeyen insan durumuna düşeceğinin farkında ki bunun ne kötü sıfatlar ile anıldığını söylemeye gerek yok. Dolayısıyla bu zor süreçten avam kendini kurtarmış olur.

Peki ne yapılabilir? Açıkçası ilgilenmek zorunda değilsiniz. Hatta dediğim gibi ilk reaksiyonunu ölçmek yeterlidir. İlk seferde hakkı teslim etmiyorsa mutlaka çıkarı vardır ve hiçbir zaman da hakkı teslim etmeyecektir. Hiç uğraşmaya gerek yok. Ama şahısın hatırı varsa uyarmak istiyorsanız: "Sen o kadar mı biliyorsun, o kötü bir insan değil daha beter bir insan, hatta dedikleri başka yerden çalıntı belki ama alıntıladığım söz doğru, onun kötü bir insan olması yada olmaması, denilen sözün hakikatini değiştirmiyor. Bak Allah, Kur'an'da şeytanın sözünü aktarmıştır"

(Not: Bu işlediğim birinci reaksiyonunda avam için söylediğim "hakkı teslim etmiyorsa, mutlaka bir çıkarı vardır" çok derin bir mesele, İslam'da kafirin tanımının da bu olduğunu düşünüyorum. Bunu uzun zamandır etraflıca düşünüyorum ve bu konu hakkında detaylı bir yazı yazmak istiyorum. Ayrıca bu meselede bahsettiğim "hakkı teslim edemiyorsa mutlaka bir çıkarı vardır" okuyucuyu acaba karşımdakinin ne çıkarı var düşüncesine sevk etmemeli. Tam tersine "mutlaka bir çıkarı vardır, ilgilenmeye gerek yok" düşüncesine sevk etmeli. Öbür türlüsü ayıp araştırmaya girebilir.)

şimdi ikincisi.

2-) Olaylara Müdahil Olmuş Olmak:

Bir sitede rastgeldiğim bir yazıda sunucu olduğunu sandığım bir bayan kendisi için "Başarılıyım ve kıskanılıyorum" demiş. Daha öncede değinmiştik, bu dünya düzenini ayakta tutan tek şey insanların bir gün kolay yoldan para kazanacağına dair umudunun olmasıdır. Onun için komünist Çin'den Kapitalist Amerikaya kadar her ülkede piyango, faiz, borsa var ve her ülkede "ünlü olma yarışmaları" düzenleniyor. Başka türlü insanların adaletsizliklere isyan etmesini engelleyemeyeceklerinin, var olduğu sadece bir kabulden ibaret olan "güçlerini" muhafaza edemeyeceklerinin farkındalar.

İşte tam bu noktada o hep dillendirilen "popüler kültür"ün tanımını da buradan alabiliyoruz: "Kolay yoldan para kazanmış veya kazanma umudu ile yaşayan insanlar"

Bu dünya düzeninde kolay yoldan para kazanma "özgürlüğün" var. Yani bu dünya düzeni "liberal"dir. Kapitalist Amerika'dan, komünist Çin'e kadar her ülke liberal'dir. Yani özgürlükçüdür. Neyin özgürlüğü? Bir gün kolay yoldan para kazanabilirsin özgürlüğü. Ve tüm dünyada kolay yoldan para kazanmış insanları, toplumların gözünün içine içine sokarlar ki insanlar umutlarını kaybetmesinler ve isyanlar vuku bulmasın. Kolay yoldan para kazanmayı "başarmış" insanlar, ve işin acı yanı onları hakikaten "kıskanan" insanlar. Popüler Kültür Kolonisi.

Kolay yoldan para kazanma özgürlüğü dışında başka hiçbir özgürlüğü sunmayan "liberalizm" yani "özgürlükçülüğü" sanki bir ideolojiymiş yada bir fikirmiş gibi sunmaya çalışan insanlar türedi son zamanlarda. Ve ne yazık ki bu avam kitle olaylara müdahil olmuş olma derdinde, çeşitli hareketlerle gündemde kalmaya çalışıyorlar ki son zamanlarda gördüğüm kadar ile "Darbeciler yargılansın" diye bir söylem içindeler. 28 Şubat darbecileri, 1980 darbecileri yargılansın gibisinden şeyler söylüyorlarmış.

Önce darbe denilen durumları inceleyelim sonrasında bunları avamın olaylara müdahil olmuş olma reaksiyonuna bağlamaya çalışalım.

a. 28 Şubat Darbesi: Bir 28 Şubat darbesi muhabbetidir almış başını gidiyor. Bu ülkede 28 Şubat'ta darbe falan olmadı. sadece bir rütbeli personel tank yürüttü, ki bu durum Silahlı Kuvvetler'in aldığı bir karar olmadığı, o rütbelinin kendi keyfi uygulaması olduğu çıktı ortaya. Fakat ne olduysa ondan sonra oldu. Erbakan'ın hiç teşvik vermediği medya patronlarından, gelirlerini kıstığı faizcilere, haketmediğinden daha fazlasını elde etme peşindeki hocaefendilere(!) kadar hepsi ağız birliği yapmışcasına "asker haklı siz haksızsınız", "ordu darbe yaptı, Erbakan başarısız", "Hükümet gitsin" vs. gibi sözlerle propagandaya başladılar. Ardından, bir yoruma göre, Cumhuriyet tarihinin en hırsız hükümeti kuruldu ve binbir çeşit felaket ile bu memleket insanı yüzyüze kaldı. O zamanlar bırakın bu propagandalara karşı çıkmayı bunları yapanlar şimdi 28 Şubat darbeciler yargılansın diyorlar. Olmamış darbeyi oldu gibi göster, propagandasını yap ondan sonra da darbeciler(?) yargılansın diye bir daha ortaya çık. Pişkinliğin bu kadarına pes. Eee, yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış.

b. 1980 Darbesi: O yılları bilmem fakat bilenlerden duyduğum, ülkenin kan gölüne dönmüş olduğu, kahvehanlerin otomatik silahlarla tarandığı, fikir mikir namına hiçbir şeyin olmadığı sadece şiddet ve kan davalarının memleketi perişan ettiği, asayişin yok olmuş olduğu idi. Ve asker bu duruma müdahele etmiş. Müdahelenin şekli nasıldı bilemem. Ama müdaheleden sonra olayların bıçakla kesilir gibi kesilmesi, müdahelenin çok da haksız olmadığını gösteriyor.

Daha önceki darbelere değinmeyeceğim, herhangi bir araştırmam yada müşahitliğim yok.

Şimdi tekrardan başa dönersek, kendilerine bir dava arayan avamların şu anda "trend" bu diye "hadi darbelere karşı olmuş olalım" diye ortaya çıkması. Fakat 28 Şubat destekçisi hocaefendilerin(!) adamları ile kol kola dolaşmaları avamın dediğine itibar edilmemesi gerçeğini, sadece olaylara müdahil olmuş olmak için ortaya çıktığını bizlere gösteriyor.

Zaten darbeye marbeye "şu anda" karşı çıkmak risk alacak mesele de değildir. Bunun da farkındalar. Mutlaka avam bilinçaltında bunun muhasebesini yapar. Yani darbecilik kötüdür sıfatı vardır ve hali ile buna karşı çıkmış görüntüsü vermek iyidir anlamına geleceği düşünülmektedir. Üstelik bu olaylar olurken hiç ses çıkarmamış olmaları başlı başına bir felaket.

Darbecilere karşıyız falanız filanız diyenlere itibar edilmemesi tavsiye olunur. Kendilerine tavsiyemiz eğer darbecilere karşı iseler hayatta dava namına bir bunu bellemişler ise, şu anda iktidar olan partinin kimler tarafında nasıl kurulduğunu, kimlerin finanse ettiğini, 28 Şubat'ta kimlerin Erbakan'a nasıl karşı çıktığını ne iftialar düzdüğünü görüp ilgili kişiler hakkında konuşsunlar yada sussunlar.

Bu meseleye gene örnek olabilecek cinsten bir durum geçenlerde bir kişi çıkmış şöyle demiş:
"Erbakan, ilgiyle herkesi dinler. Fevkalade. Ama icraata (tatbikata) gelince kendi bildiğini okur, kimsenin dediğine bakmaz."
Çok muğlak bir ifade, örneğe muhtaç. Yani şu meselede şunlar söylenmiş idi fakat Erbakan bunları dinledi ama yapmadı diyerek, olayın ne olduğu kimin ne söylediği, Erbakan'ın bunun üzerine ne yaptığı açıkça örneklendirilmeli. Eğer örneklendirilmemişse karalamadan öteye gitmez bu ifade.

Mesela şöyle olsa, yukarıda örneğini verdiğimiz gibi hiçbir şekilde "risk almaya cesareti omayan bir kaç kişi" ki bunlara avam diyoruz. Sırf uzaktan olaylara müdahil olmuş olmak için Erbakan Hoca'yı meşgul etmeye kalkmış olsa. Erbakan da gönülleri kırılmasın diye, hallerini bildiği halde bile, nezaketen dikkatli bir şekilde dinlemiş fakat yine de olay hakkında doğru kararı vermiş olsa. Bu nedir? Bu bir alimin hareketidir. Yoksa karşısındaki yeni bir fikir ile gelmişse hakkı teslim edecek sözler söylemişse elbetteki istişare sonrası karar o yönde alınır. Ama sadece olaylara müdahil olmuş olmak isteyen ve bunu risk almadan gerçekleştimenin peşindeki avamın lafına itibar edilmez. Zaten itibar edilecek bir laf etmesine de imkan yoktur. Edebilse zaten avam olmaz.

5 Mayıs 2011 Perşembe

Şahitliğimizi Gizlemiyoruz ( Bakara - 283 )

Düzen niye değişmiyor?

Çünkü toplumun kendisi üretmeyi bilmiyor.

Yani üretmeyi bilmeyen toplum, üretmeden para kazanılacak pek de bilgi birikimi, kafa yorgunluğu gerektirmeyen işlerde "çalışmak(!)" istiyor. İşte bunun için devlet aracı üretmeyi bilmeyen oluşumların yandaşları tarafından ele geçirilmeli.

Tabi ki de ele geçirilmeli. Büyük paralar başka nerede var? Üretmeyi öğrenme zorluğuna katlanmadan para kazanma nerelerde var?

Örn. sadece dükkanın güzel bir yerde olduğu için para kazanmak. Bunu elde etmek devletten geçer. İhale almalısın, devletten geçer. Sınavları geçmelisin, bu da devletten geçer. Yaptığın ahlaksızlık araştırılabilir, araştıracak olan da devlet aracıdır, onu ele geçirirsen ört-bas edebilirsin. Daha da uzatabiliriz. ( Bunu karşılık tanıdığımız mühendisler var, fabrikalarda haftanın 6 günü oturmaları yasak bir şekilde sadece 1000 liraya çalışıyorlar. Yani temel hayati ihtiyaçlarını alabilecek kadar para veriliyor)

Elbette üretmeyi bilmeyen, üretmeyi öğrenenmemiş insanlar devlet aracına karşı çok büyük bir iştah içindeler.

Mevcut durumda mecliste siyasi partilerin genel başkanların geçmişlerine bakın, üretim açısından son derece vasıfsız insanlar olduklarını göreceksiniz. Sonrada mensuplarına bakın gene çoğunlukla hiç üretmemiş, daha doğrusu üretmeyi öğrenememiş insanlardan müteşekkil olduğunu göreceksiniz.

Yani üretmeyi bilmeyen bir toplumun aynası.

İktidarda AKP var, yaptıkları hakızlıklar, adaletsizlikler ve attıkları iftiralar ile şu memleketi berbat etmiş durumdalar(ki öyle de olacaktı zaten). Hatta artık pişkinliğe vurmaya bile başladılar. Onlara alternatif olarak sunulan CHP ve MHP hakkında, özellikle MHP hakkında hiç konuşmayayım. Başlarken lafı uzatmayacam dedim kendi kendime.

Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihinde üretimden gelen, ve üretmiş, üretmeyi öğrenmiş olan tek isim Necmettin Erbakan'dı. Elbette üretmeyi bilmeyen bir topluma on gömlek fazla idi. Eşyanın tabiatına uygun olarak, üretmeyi bilmeyen, üretmeyi bilenin değerini bilemedi.

İhanet edenler, kötü propaganda yapmaya çalışanlar sonzuzlukta karşılığını görecekler. O kısım kapandı. Geri dönüş yok.

(...)Ve şahit olduğunuz şeyi gizlemeyin; zira, onu gizleyen kalben vebal altındadır; (...)
BAKARA 283
Sene 1995, Erbakan Hoca Türkiye'de başı çekerken ve hakikaten kalıcı ve İslam davasına uygun hizmetler için çalışıyorken, şöyle diyordu bir hoca:
Ben Cebrail aleyhisselâmı çok severim. Onun mübarek ismi geçtiği zaman, gözlerim yaşarır; burnumun direği sızlar. Tabii ki mübarek yüzünü rüyada bile görmediğim bir melektir. O gelse de Türkiye'de bir parti kursa, onun partisini bile desteklemem
23 Kasım 1995

Hazır Erbakan Hoca yapılan propogandalar(ki bunlar çoğunlukla göz boyamaktan ibaretti, boyanmanın kaçmaya vesile olacağını görenler için büyük bir fırsattı) sayesinde gözden düşürülmüş ve hala daha açıkça görülebilinecek herhangi bir davası, ilkesi olmayan (kendilerine yakın olduğunu bildikleri) bir parti iktidardeyken, üstelik seçimler yaklaşırken aynı Hoca şöyle diyor:
İnanan bir insanın -kendi ruh ve mana köklerinin yeniden neşv ü nema bulması niyetiyle- inandığı istikamette oyunu kullanması, üzerine bir vecibedir; bu görevini yerine getirmeyen bir insan günaha girmiş olur.
http://herkul.org/bamteli/index.php 23 Mart 2009

Yukarıdaki sözde "oy vermemek günahtır" diye ayet(delil) vermeden fetvası verilmiş ya, o mesele ile ilgili ayet yukarıdakidir.

Neyse...

Şimdi meselemize girelim.

Şahitliğimiz şu yöndedir:

Özellikle seçim afişlerinde gördüğüm kadarı ile ekonomi üzerinden politika geliştirmeyi başarmış (Erbakan ekolü olmalarında kaynaklanıyor olsa gerek) tek siyasi parti olan Saadet Partisi dışında hiçbir partiye oy verilmemesi, kalben dahi sempati beslenmemesi ahiretiniz için önemle tavsiye olunur.

"Hakim de kiralayacaksin, avukat da kiralayacaksın" diyen bir "ticari örgütlenmenin" başındaki insanın egolarını tatmin etmekten, yandaşlarına çıkar sağlamaktan; kapitalizmi, haksızlığı insanlara farklı şekilde sunup bunun üstüne ek olarak şirketlerinin çıkarlarını korumaktan başka hiçbir iş yapmamış, üretmeyi bilemeyen insanlardan müteşekkil AKP'ye bırakın oy vermeyi, sempati beslemek dahi tüm veballere ortak olmaktır. ( Ekonomik adaletsizlikler, skandallar, yolsuzluklar, yasaklar bir yana Irak işgali unutuldu değil mi! )

Akp dışında, boşluğun gürültüsü MHP, BDP ve CHP'den de aynı şekilde uzak durmanızı ahiretiniz için tavsiye etmekteyiz.

Peki Saadet Partisi vaad ettiklerini yapamazsa? Vebal onlara kalır. Biz dedikleri doğrultusunda şahitliğimizi onlardan yana kullandık. Bundan sonra sıra onlarda.

Bakın, diğerleri olursa aynı şey devam edecek. Devletteki ihalelerin, bedava işlerin başına bu sefer başka adamlar gelecek. Mesele, o "bedava işi" ortadan kaldırmak. O bedava iş, bedava ihale durduğu müddetçe; üretmeyi bilemeyen insanlar onu elde etmek için elinden geleni farklı kimlikler ile yapacak. Ve sen yine hiçbir şeyin değişmediğini söyleyecek ve düzenin neden değişmediğinden dert yanacaksın.

Değişime kapı aralayabilecek vasıfta tek siyasi oluşum olarak Saadet Partisini görmekteyiz. Benim şahitliğim bu yöndedir. Şahitliğini gizlemek ve daha beteri yanlış yerde kullanmak insanın sozsuzluğunu perişan edebilir. Edebilir değil edecek. Sonsuzluğun yanında hiçbir şeyin kıymeti yok.



Not: Elbette, doğrudan siyasetten kaynaklanan, dünyadaki tüm sorunların temelinde herkese 1 oy hakkı veren seçim sistemi var. Bunu uzun zaman önce yazdığım bir yazıda açıklamaya çalışmıştım. Bunu da hep akılda tutmak gerekiyor.

Ayrıca yazı içinde kullandığım 2 kavrama açıklık getirmem gerekiyor. Bunlardan birincisi "üretmemiş olmak", ikincisi "üretmeyi öğrenmemiş olmak". Bir insanın üretip üretmediğini yargılamak kimsenin harcı değildir. Bu insanın kendi tercihidir. Ama bir insanın üretmeyi öğrenmekten kaçması üzerine konuşmak yanlış değildir. Bunu kendisini ilgilendiren bir tercih olarak görmemekteyim çünkü bu durumun zararı kendisi ile sınırlı kalmayacaktır.

Yani bu yazıyı yazana göre, birey üretmeyi öğrenmek ile mükelleftir bundan kaçış yargılanabilir ama öğrendikten sonra ne yaptığı yargılanamaz.

25 Şubat 2011 Cuma

Ahlak Dersi Vermek vs. Haksızlığa Karşı Çıkmak (Bakara - 44)

Konuya 2 yazıyı karşılaştırarak başlayacağım. Yazılardan birincisi bu blog'a ait, ikincisi ise o yazıyı okuyup -anladığım kadar ile- hoşuna gitmiş, tespitler konusunda hakkı teslim etmiş bir yazara ait.*

Encodeum'daki yazı şu:
Makyaj Yapma: İçgüdüsel(Fıtri) Olarak İmanlıyı Taklit Etme
http://encodeum.blogspot.com/2008/10/makyaj-yapma-igdselftri-olarak-imanly.html

Önce tesadüfen bir forum sayfasında karşılaştığım ve çeşitli yerlere kopyalanmış, ufak bir google araması ile ana kaynağına ulaştığım yazı işe şu:
Kızlar biraz utansa ya keşke
http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=3608

Encodeum'daki Makyaj yapma yazısı içinde Bilim ve Teknik'ten alıntılar yaparak ilginç bir sonuca ulaşmak bir tespitti. Yazı içgüdüsel bir hareketin doğasını İslamiyet ile nasıl bağdaştığını ifade ediyor ve en sonunda diyordu ki:

Birçoklarımız dahildir bu meseleye. "Ben modern birey değilim" diye düşünmemekte fayda var
Ne demeye çalışmışım? Mealen, bu yazıyı okuduktan sonra gidip de kimseye ahlak dersi vermeyin. Çünkü bu yazı öyle birşeye meylettirebilir fakat bu yazı aynı diğerleri gibi sadece ilginç bir tespit içeriyor, öyle birşey için değil, ve ahlak dersi sonucunda biliyorum ki kendinizi zor durumda bulacaksınız. Çünkü ahlak dersi vermeye kalkmak saatli bombayı kurmaya benzer. Kısaca bu yazı sizi zor durumda bırakmasın demeye çalışmıştım. Şimdi ikinci yazıda ne yazılmış ona bakalım:
(...) Derdimi biraz daha somut anlatmak gerekirse, hangi mevzu olursa olsun herhangi bir erkekle çekinmeden konuşabilen kızlara iyi gözle bakmıyorum nerdeyse. Yani biraz çekinin kardeşim, biraz pembeleşse keşke o kılsız-tüysüz yanaklarınız. (...)

Ahlak dersi vermek çok tatlıdır. Bir çok günah gibi... İnsanın nefsinin o kadar hoşuna gider ki karşı tarafa ne yapıp ne yapmaması gerektiği ile ilgili ders vermeye kalkmak. Bir o kadar da karşı tarafa zulüm olabilir. İşte burası saatli bombanın kurulduğu an. Karşı taraf sana patlamaya hazırdır. Ve ahlak dersi verdiğin konuda en ufacık tavizinin yakalanması, rolleri değiştirir ve artık sen ders alan konumuna geçersin. Hem de bu sefer ki seninkinden daha sert olabilir. "Sen gelmiş bana böyle diyordun, şimdi böyle yapıyorsun vs. vs. vs." diye başlar ve tabir-i caizse ahlak dersi verme konumundan fırça yeme konumuna düşersin.

Ne yazık ki yaşamak zorunda olduğum coğrafyada, bir din görevlisi şöyle bir ifadede bulunmuş:

"(...)Sorunun odağında kim var? Kadın var. Kardeşim sen dekolte giyinirsen bu tür çirkinliklerle karşılaşman sürpriz olmayacaktır. Tahrik ettikten sonra sonucundan şikayet etmen makul değildir.(...)"

demiş. Ve saatli bombayı kurmuş. Hadi biz patlatalım:

Erkeğin tesettürü, göbekten diz kapağının altına kadar hiçbir şekilde bacak ayrımını belli etmeyecek şekilde giyinmesidir. Önceki nesillere boşu boşuna şalvarı icat etmemiş. Ve onu boşu boşuna giymemiş. Şalvar dışında bir erkeğin giydiği ister kumaş ister kot hiçbir giysi tesettür yerine geçmez. (- Ama şimdi herkes böyle dolaşıyor. - Daha önce de başka konuda söyledim. Bir şeyi çok kişinin yapıyor olması hükmü değiştirmez). Yukarıda sözlerin sahibi din görevlisinin bunları söylerken üzerinde kumaş pantolon olması ne kadar ironik bir durumdur. Şöyle olsa ya, bilmem kaç yaşında yaşında cinsel ilişkiye girmek isteyen bir teyze bu din görevlisine yaklaşıp inceden bir tacize başlasa. Din görevlisinin söyleyebilecek lafı olacak mı.

Ahlak dersi verme durumunda, çelişkili gözükmemek için taciz edilirken sus pus oturmaya düşme. Yazık...

Başa saralım ve bu durumu genişletilmiş; söylenmeye çalışılan orjinal haline getirerek sorgulayalım:

Bir insanın nefsani isteklerini artırıcı davranışta bulunursan, karşılığını alırsın, bunu alırken de ses çıkaramazsın. Nefsani istekler nelerdir:
- Yemek
- Cinsel ilişki
- Para
- ...

Din görevlisi sadece erkeğin karşı cinsi arzulaması olan kısmında kadına ahlak dersi vermiş. Oysa ki tutarlı olmalı aynı şekilde yemek noktasında da "Kardeşim sen lokantada, şurda burda yemek yersen elbette önündeki yemeğin gelinip alınması süpriz olmayacaktır" diyebilmeli. Yada "Kardeşim sen ortalık yerde cebindeki parayı çıkarırsan o parayı çalarlar, çalındıktan sonra şikayet etmen makul değildir" diyebilmeli. Ve hatta tutarlılığı bozmama noktasında, nefsin cinsel istekleri kısmında kendisinin yaptığı gibi sadece, "kadından tahrik olan erkek" modeline hak vermekle kalmamalı, bunun yanısıra "erkekten tahrik olan kadına" da hak vermeli. Ve hatta "erkekten azan erkek" modelini de incelemeli, madem ahlak dersi verme işine girdi bu tip mide bulandırıcı konuyu dahi cevaplamalıdır. Öyle kaçma yok. Hem de bunların üstüne tekrardan en başa dönüp dekolte derken neyi kastettiğini, neyin dekolte neyin dekolte olmadığını neye göre belirlediğini de izah edebilmeli. Ve daha çeşit çeşit nefsani istekler ve bunların doğuracağı bir sürü soru...

Bir kere ahlak dersine bulaştın mı kaçışın yok.

Tespit yapmak zor, ahlak dersi vermek çok kolay ve çok tatlıdır. Herkes bunu yapmayı biliyor. Ben de -örneğin- Makyaj yapma yazısından sonra bunu yapmayı elbette biliyordum ama yapmadım ve yapmadığım gibi o yazı okunup da böyle bir hataya düşülmesin diye özellikle not eklemiştim. Ama ne hikmettir ki "Kızlar biraz utansa ya keşke" diye başlık atmış yazar bizim yazımızdan referansla ahlak dersi vermeye kalkmış ve haksızlık yapmış. Hah bak şimdi, ahlak dersi vermek başka haksızlığa karşı çıkmak başkadır. Bu karıştırılmamalı. Keza bu yazıyı incelerseniz, yazının içeriğinin ahlak dersi verenlerin yaptığı haksızlığı ortaya dökmek ve nasıl da zor durumda kalacaklarını göstermek olduğunu görebilirsiniz, yoksa ahlak dersi verenlere dahi ahlak dersi vermek değildir bu yazı. Birisi birisine haksızlık yapıyorsa, ona karşı çıkmayı ahlak dersi olarak görmek ahlak dersi vermek kadar hatalıdır. Zulme ortak olmak, dilsiz şeytan olmaktır. Bu konu karıştırılmasın lütfen.

Eğer ahlaki bir meseleden konuşacaksanız bunu kendi üzerinizden konuşmanız gerekiyor. Örneğin din görevlisi şöyle deseydi olabilirdi: "Ben kumaş pantolon giyip dolanıyorum, birisi gelse beni taciz etse konuşmaya hiç hakkım yok". Ama öyle dememiş,.. Başkasının meselesi ile ilgileniyor aynı yukarıda "Kızlar biraz utansa ya keşke" diye başlık atmış yazarın "erkekle çekinmeden konuşabilen kızlara iyi gözle bakmadı"ğını söyleyip daha buna benzer ifadelerde bulunması gibi... Başkasının şahsi meselesi ile ilgilenme ise haksızlık oluyor bize de karşı çıkmak düşüyor.

Şu zamanlarda kendisini "müslüman" kimliği ile tanıtan kimilerinin, tıkandıkları her yerde ahlak dersi vermeye kalkmalarının sanki haksızlığa karşı çıkıyorlarmış gibi göstermeleri göz boyamadan ibarettir. Neyin haksızlığa karşı çıkma neyin ahlak dersi vermek olduğunu bilen insanların elbette kanmayacağı bir mesele. Unutmayalım:
Siz, insanlara iyiliği emrederken, kendinizi unutuyor musunuz? Oysa siz kitabı okuyorsunuz. Yine de akıllanmayacak mısınız? (Bakara Suresi, 44)




Not: Çeşitli kereler encodeum'daki yazıların doğrudan doğruya kopyalanarak yada doğrudan olmasa da içindeki ifadelerin ve tespitlerin ışığında yazılmış yazılara rastlıyorum ve bu durumun kesinlikle problem olmadığını söylemek isterim. Yanlış anlaşılmasın diye bunu söyleme ihtiyacı hissediyorum ki, buradaki tespitlerin kullanılması benim açımdan hoş bir durum ve kesinlikle kaynak gösterilmiş mi gösterilmemiş mi diye bir sorunum yoktur. Genelde insanlar böyle şeyleri sorun edebilirler ve benim de ettiğim düşünerek bunu yazdığımı düşünebilirler ama değil, gerçekten yazının ana başlığına örnek olacak bir mesele olduğu için "Kızlar biraz utansa ya keşke" yazısını burada konu ettim.
Ha tabi şu da var kimi yazarların bu tip bir durumu sorun etmesine de hak veririm çünkü ticari kaygılar olabilir yada emeğin haksız kullanımı olarak düşünülebilir. Anormal bir noktaya yazınızı çekmediğiniz sürece benim için hiç problem değil.

16 Ocak 2011 Pazar

Bilinçaltı Muhasebesi

İnsanın harcamak için sahip olduğu üç şeyi vardır:
1-) Canı
2-) Malı
3-) Zamanı

İbadet ederken bunlardan en az birini geri dönüşsüz olacak şekilde kaybetmemiz gerekiyor. Ki bunu Allah rızası için yapmış olalım. Cihad için can; zekat için mal; namaz için zaman.

Cihad ve zekat konusunda bu kadar çekingen davranan insanoğlunun namaz konusunda neden cengaverleştiği sorusunun cevabını da burdan alabiliyoruz. Çünkü insan canı veya malını harcamada cimri zamanını harcamada ise müsriftir. Yani böyle insanın namaz kılması ibadet şuurundan dolayı değil farkında olmadan yaptığı iç muhasebede(içgüdüsel muhasebe) zaten harcamaktan çekinmediği birşeyin gideceğinin farkına varmasından kaynaklanıyor.

İslamiyeti tebliğ vazifesini yerine getirdiğini iddia eden veya öyle olduğu sanılan, öyle olduğu için itibar gören insanların konuşmalarını namaz eksenli yaptıklarını görmek zor değil. Biraz da ahlak dersi. Nehy-i anil münker emri bil maruf yapmış oluyor. Karşısındaki de "iman"(!)a gelmiş oluyor. Namazla hidayet buluyor. Yani iki taraf da görevini yapmış olmuş oluyor. Vicdan azabı dinliyor. Şunu söylemek isterim ki burada bu iki kesimi uyarmak isteyen insanlar sözlerinde bir tarafın öbürü tarafından kandırıldığını söylüyor. Hayır, yanlış! Burada mağdur yok. Kimse kimsiyei kandırmıyor adam zaten namazla işin bitmesini istiyor, kaybetmek istemiyor, başını belaya sokmak istemiyor. Biraz sonra detaylı bir şekilde anlatacağımız gibi burada mağdur yok. İnanın bana herkes hesabını biliyor. Herkesin hesabanı biliyor olması sorun değil de bunu "görevlerimi de yapmış oluyorum" çerçevesinde aktarması problem. Bu yazımızın da konusu.

Başlamadan önce...

Bu blog sayfasında yazdıklarıma örnek verirken dizi, belgesel vb. gibi görsel metaryeli referans vermeye çalışmamdaki neden aynı anda ikimizin(yazar+okuyucu) aynı olaya tanık olmamazı sağlamak. Bunu niye söylüyorum. Çünkü bu yazıda bol miktarda, bu coğrafyada, bu zamanda yer almış insanların isim ve yazılarını vererek devam edeceğim. İnanın bu derece önemli bu meselede ortaya konuşmak doğru değil.

1-)CİHAD:

Şöyle yapalım... Empati ile karşımızdaki gibi düşünelim. Ne diyebiliriz ki insanları bu vazifeden vicdan azabı duymadan kaçırabilelim. Doğrudan İslam'da cihad yoktur gibi sert bir ifade ile girsek, insanlar "ya bu sapık, yanlış vs." der bizden uzaklaşır. Amacımıza ulaşamayız. O kadar ayet hadis var. Bunlardan uzak durduğumuz gibi bir izlenim oluşmamalı ki ürkütmeyelim. Aslında bu ayetlerden uzak durmaya da gerek yok. Ayetlerle destekleyemeyeceğimiz yani aslında dinle alakası olmayan kendi fikirlerlerimizi aktarırken bu ayetleri koyarız hem ayetlerden kaçmamış oluruz hem yazı zengin gözükür hem de en önemlisi dini(!) bir yazıymış izlenimi verir. Tamam, ayetlerden kaçma işini hallettik ama ne yazmamız gerekiyor. Yazabileceğimiz tek bir şey var. O da yaptığımız herşeyin bir nevi cihad olduğunu aktarmak. Bunu örneklendirmek için başvurulabilecek bir numaralı isim tabi ki Fethullah Gülen'dir. Ben de öyle yaptım önce içimden üşengeç bir tavırla "ya şimdi nerden bulacam cihad hakkında sözlerini kitaplarından araştırma yapmam lazım" dediysem de kendisi beni çok yormadan hemen ilk aramamda şak diye karşıma çıkardı bulmayı umduğum şeyi. Evet, Cihad hakkında kitabı var ve tahmin edin İ‘lâ-yı Kelimetullah veya Cihad kitabının Cihadın Çeşitleri alt başlığındaki ilk cümlesi ne:

Cihad-ı asgar (küçük cihad), sadece cephelerde eda edilen bir cihad şekli değildir. Bu şekilde bir anlayış, cihad ufkunu daraltmak olur. Cihadın yelpazesi, şarktan garba kadar geniştir. Bazan bir kelime, bazan bir susma, bazan sadece yüzünü ekşitme, bazan bir tebessüm, bazan bir meclisten ayrılma, bazan da bir meclise girme, kısacası, yaptığı her işi Allah için yapma ve bu yolda sevgi ve öfkeyi O'nun rızasına göre ayarlama, bütünüyle İslâmî cihadın şümulüne girer.(...)
http://tr.fgulen.com/content/view/12413/3/


Ne tatlı bir kelime oyunudur o. "Ufuk daraltmak". Neyse..
Kitabın en başı da zaten şu meşhur küçük cihad - büyük cihad kavramına ayrılmış:


(...)Allah yolunda verilen kavga, içe doğru ve dışa doğru olmak üzere iki cephede cereyan eder. İçe doğru verilen mücadeleyi, insanın kendi özüne erme gayreti, dışa doğru verilen mücadeleyi de başkalarını özlerine erdirme ameliyesi olarak tarif edebiliriz. Bunlardan birincisine "büyük cihad", ikincisine de "küçük cihad", denir ki
http://tr.fgulen.com/content/view/12411/3/
(...)


Yok hayır denmez. (Ufak bir dip not: Peygamber'e atfedilen “Küçük cihattan büyük cihada döndük. Büyük cihad, nefisle mücadeledir” sözü uydurma hadistir)Şu cihaddir. Bu cihaddır. Şurada şuna yapmak da cihaddır vs vs vs...
Yani cihad dışında herşey cihad.

İlginç bir nokta daha var ki, cihad için binbir çeşit alternatif bulan insanlar, namaz için kesinlikle böyle birşey yapmazlar. Neden? Çünkü Nehy-i anil münker emri bil maruf yapan dinine bağlı insan görüntüsü verrirsin böylece diğer dediklerin de hemen terslenmez. Yani çıkarınla çatışmayan meselede sert ve tavizsiz görüntü çizmek çıkarınla çatışan konuda vereceğin taviz cümlelerinin vizesi olur. Namazla, ibadet sorununuz olmadığı halde bu insanların namazı tavsiye etmesinden rahatsızlık duyuyorsanız bu bir önceki cümlede yazdığım farkında olduğunuz yada olmadığınız iç muhasebenizden kaynaklanıyor.

Yukarıda değindiğim şekli ile cihad meselesinde bir tarafın diğeri tarafı kandırdığını düşünüyorsanız fena halde yanılıyorsunuz. Hayır kandırılmıyor, insanlar zaten böyle şeyler duymak istiyor ve buna sımsıkı sarılıyor. Bu kesinlikle kanma değil.

2-)ZEKAT:

Fethullah Gülen'le devam edelim. Fethullah Gülen'in başarısı hakkında çok çeşitli yorumlar vardır. Yandaşları bunu engin(!) hoşgörüsü, Allah'ın yardımı vs.. gibi ifadeler ile anlatırken çeşitli karşıt gruplar bunu dış güçlerin yardımı şeklinde anlatmaktadırar. Nasıl oldu da bu kadar insan dini bilgisi vasatın biraz üstünde olan bir cami hocasının peşine düştü. Nasıl oldu da bu kadar insanı örgütleyebildi? Mesela yukarıda ifade ettiğim gibi cihad gibi insanların çıkarlarına zarar veren meselerde insanların vicdanlarını dini ifadelerle susturmaya yarayacak ifadeleri söylemiş olmak yeterli olabilir mi? Olamaz, bunu yapan başkaları da var. O zaman neden ne?

Neden, bu güne kadar kimsesinin -haya edip de- yapmadığı birşeyi yapmak. Bu güne kadar hiç kimsenin tenezzül etmediği ve tenezzül etmemesi gerektiğini bildiği birşeyi yapmak:

Ümmed-i Muhammed içinde bulunup buna rağmen kendi aralarında alışveriş edilebilecek firmalar listesi dağıtmak.

Sadece İslamiyet için değil herhangi bir oluşum mensupları tarafından dahi yapılmaması gereken bir hayasızlık.

Bu ümmedin yada herhangi bir oluşumun tarihinde gördüğü, görebileceği en büyük fitneyi başlatmak... Ve tabi bunu gören diğer İslami cemaatlerden kimileri de aynı şeyi yapmaya başladılar. Ve o oluşum paramparça!

Hıristiyanlığı, sosyalizmi yada herhangi bir oluşumu paramparça etmek mi istiyorsanız, ufak bir cemaat oluşturun -aynı saadet zincir gibi- biz birbirimizden alışveriş edeceğiz deyin işi oluruna bırakın en fazla 5 sene sonra o oluşumun paramparça oluşunu kahvenizi yudumlayarak izleyebilirsiniz.

Dinle ilgilenmediği halde, birbilerinden alışveriş yaptıklarını bildikleri için bu cemaatin sohbetlerinde boy gösteren insanlar biliyorum. Aynı zamanda üniversitelerde, devlet dairelerinde birbirini kayıran, iş ayarlayan bir oluşum elbette sayısını artırmakta geç kalmayacaktı.

Bir sonraki aşama ise Liselerde, üniversitelerde okuyup yardıma muhtaç insanlara el atıp yardım etmek. Normalde İslami kaide şudur: Yardıma ihtiyacın varsa yardım istersen, yardım edebilecek durumdaysan yardım edersin ama kimseyi borçlu bırakmadan.

(Bizzat şahit olduğum şeyleri yazıyorum). Bu oluşumda yardıma ihtiyacın olup olmadığı önemli değildir. Yardım almak ile mükellefsin. Neden? Çünkü kendini borçlu hissettirmek zorundalar. Bu şekilde saadet zincirinde kendilerinden alışveriş edecek müşterilerin devamını sağlıyorlar. Yani ünivesitedeyken sana sözümona zekat(!) veriyorlar. Çünkü ileride onlara müşteri olarak geri döneceğinin farkındalar.

Burada tek birşeye acıyorum. O da şu ki. İnsanın tercih etme hakkı vardır. Bir yerlerde olmayı, bir şeylere inanmayı, birşeyler yapmayı tercih edersin. Durumları o kadar kötü durumda olan insanlar var ki işte bu tercih etme haklarını satmış duruma düşüyorlar ki işte buna gerçekten üzülüyorum. Yazık.

Yine ana konuya dikkat çekelim. Burada kandırılan hiç kimse yok. Zekat alan halinden memnun, veren de verdiği kişiler zamanla kendisine müşteri olarak geleceğini bildiği için memnun. Geleceğe yatırım. Zekatların en güzeli. Hem zekatı vermiş oluyorsun, hem de kaybetmiyorsun.


Zekat ve Cihaddan sonra Nefs-i Emmare'ye Teşekkür yazısında değindiğim konulara örnek olabilecek cinsten yaşadığım bazı olaylara değinmek istiyorum.

Daha önce bir yazımda daha söylemiştim -marifet olarak söylemiyorum, olayların akışı bu sonucu doğurdu- hiçbir oluşuma hiçbir zaman bağlanmadım. Din ile alakalı hiçbir gelirim olmadı, dini bir çevreye mensup da olmadım hiçbir zaman. Şimdi böyle olunca, çok sonraları farkettim ki yıllar öncesinde anlam veremediğim olaylar aslında çok anlamlıymış.

İnsan kendini nasıl bilirse herkesi de öyle bilirmiş ya ben de herkesi din ile ilgi duyduğu, merak ettiği, tercih ettiği için ilgileniyor zannediyordum. Ama herkesi. Ve o yıllarda birçok kişinin söylediği sözlere anlam veremiyordum.

1-) Birisini tanırdım - çok zaman önce-, İslam konusunda astığı astık, kestiği kestik, bu kişinin aynı zamanda garip bir olayı vardı. Şu anda piyasada olmayan bir siyasi lidere kesinlikle laf ettirmiyor ve övüyordu. Allah Allah? İlginçti. Ama aynı zamanda bize herhangi bir cemaat mensubu olduğunu da çaktırmıyordu. Yıllar sonra o kişinin bir cemaat mensubu olduğunu öğrendim ve o yıllarda o cemaatin toplu olarak bir siyasi partiyi desteklediğini öğrendim. O yıllarda anlam veremediğim olay sonradan ortaya çıkmıştı. Adamın çıkarı varmış, çaktırmadan, tarafsız bakmış da karar vermiş gibi yapıyormuş.

2-) Gene yakın zamanda birisi ile bir muhabbet oldu. Adam iyi bir dini eğitim almış, hadis okumuş, kelam okumuş falan... Dini konularda öyle tavizsiz olduğunu gösteren bu kişinin şu anda mevcut durumda iktidar olan AKP'yi desteklemesine imkan yok. Ama adam mesele o parti olunca bir anda tavır değiştiriyor. Taşları yerine oturtamıyorum, anlam veremiyorum. Sonradan öğrendim ki AKP'li bir belediyede iş ayarlamışlar buna orada çalışıyormuş. Baştan söylesene şunu.

3-) Gülen cemaati yazarlarının kötü yada provakatör manasında yada benzer bir ifadelerle bir cemaat örneği vereceği zaman koro halinde ağızlarından ilk aczimendi kelimesi çıkar. Niye? Çünkü zamanında aczimendi lideri Fethullah Gülen'e kafir demiştir. İşte böyle, geri plandaki çıkar eksenli nefsani nedenleri bilmezsen meseleleri anlamlandırmakta da zorlanırsın.

4-)Youtube'da bir videoya rastlamıştım çok önceleri. (Şimdi linkini bulamadığım)Video'da Brezilyalı mı, Arjantinli mi bir bayan yanında da Fethullah Gülen'in cemaatinden başörtülü bir kadın var. O bayanı müslüman yapmışlar. Kadın anlatıyor. Anlatmaya başlarken ne zaman anahtar cümleyi söyleyecek diye bekliyordum. Pek de hayal kırıklığına uğratmadı beni kısa bir zaman sonra gözyaşları içinde şu cümleyi söyledi:"O kadar iyiler ki benimle herşeylerini paylaştılar". O cümleden sonra hemen sayfayı kapattım. Zaten ağlayan insanları pek sevmem, nedense pek izleyemem de. (Burada da bir bilinçaltı muhasebesi olsa gerek. Neyse...)

Keşke ağlayan abla birgün muhtaç olmadığı hali ile İslamiyet'i araştırıp tercih etmiş olsaydı.

Bilinçaltı muhasebesi çok çok karmaşık çalışır. Arka planda yapılan muhasebe, kötü birşeylerin olduğunu sana hissettirir ve kendini içgüdüsel olarak uzak tutarsın, yada çıkarına yarayacak şeylerin iyi olduğunu düşünürsen biranda yönelirsin. Fıtratına uygun muhasebeden sonra insanoğlu tercih yapıyor olsa gerek. İyiysen iyi, kötüysen kötü.

Mekanizma karışık tefekkürünü okura bırakıyorum ama bu yazı burada bitmez...

13 Ocak 2011 Perşembe

Karl Marx ve Artık Değer Teorisi ( Haram Olan Paranın Kendisidir )

Tanrı erkek ve kadın için bir ağaç yarattı ve "O ağaçtan meyve yemeyin" dedi. Bir yılan kadını ziyaret etti ve ağaçtan meyve yemesini teklif etti. Kadına elmanın ona bilgelik kazandıracağını söyledi. Çok ikna ediciydi....

Ve insanoğlu o zamandan beri bunun bedelini öder. Her şeyin sebebi ihtiyacımız olmayan bir şeyin bizi cezbetmesiydi.

Hustle, 2.sezon 2.Bölüm

İnsanlar, en başta, ihtiyaçlarını gidermek için üretmişler alet kullanarak. Ve ürettiklerine ürün yada mal demişler. Bir zaman sonra ihtiyacı olan herşeyi üretemeyeceğini zanneden insanoğlu kendi ürettikleri ile başkalarının ürettiklerini mübadele etmeye başlamış. Malın metalaşması. Ve en sonunda satmanın cazibesi ile büyülenmiş.

Kullanım amaçlı üretmek başka mübadele amaçlı üretmek başka şeydir. Aristo kullanım amaçlı üretime ekonomi derken, mübadele amaçlı yapılan üretime Kremetistik olarak adlandırmıştır.

İhtiyacı olduğu için değil, diğer ürünlerle mübadele yapabilmek için üretmeye başlayan insanoğlu bir sorunla karşı karşıya gelmiş o da metaların biriktirilmesi. Bir balığı ne kadar süre çürümeden tutabilirsiniz yada buğdayı. İşte bu sorun evrensel metayı doğurmuş: Para.

İlk önce hiç değişmeyen, paslanmayan kendi maddesi bir değer içeren bir maddeyi kullanmışlar ki bu altın. Fakat daha sonra bu işi daha da pratik hale getirmek için kendi içinde hiçbir değer içermeyen süslü kağıtlara geçilmiş. Aynı Karl Marx'ın "kralın ünvanı toplumsal kabulden ibarettir" sözünde ifade ettiği gibi, toplumsal olarak değeri sadece bir kabulden ibaret olan kağıt paralara. Bu kağıt para yığınları ile de sermaye tarih sahnesinde boy göstermiş ve bunun neticesinde -bizim de yazımızın konusu - aynı Newton'un yerçekimini farketmesi gibi- Marx'ın farkettiği Artık Değer Teorisi:

"Makineler Artık Değer Üretemez"

Buna biraz sonra geleceğiz, nerde kalmıştık. Ha evet biriktirilebilen meta, paranın sonucunda oluşan sermaye'de.

Sermaye biriktirmiş insan, üretim araçlarını elde etmeye ve bunları başkasına belli bir ücret karşılığında kullandırmaya başlamış ki bu da kâr'ın çıkışına neden olmuş.
Kâr'dan önce anlamamız gereken bir şey var o da fiyat. Fiyat meselesinde sorun şu değiş tokuş yapılacak meta'nın fiyatı nasıl belirlenebilir ki bir araba kaç elbise eder bilebilelim.

Aristo metaların hiçbir şekilde eşitlenemeyeceğini savunur. Örn. araba ile elbisenin nitelikleri kullanım alanları farklı. Nasıl olacak da bunları neye göre eşitleyeceğiz der. İnsanların eşit olamayan şeyleri mübadele etmeye karar verdiklerini söyler ki Marx bunların eşitliğini çok güzel bir ifade ile açıklar:
Emek Zaman. Bir ürünü üretmek için harcanan faydalı zaman ürünün fiyatını belirler. Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Bir saatte üretilen sandalye ile bir saatte üretilen bilgisayar aynı fiyatta mı? Yanılgıya düşüren şudur ki : Bir saatte üretilen bilgisayar yoktur. Bir bilgisayar üretmek için bilmem kaç yıl ilkokul-lise-üniversite okumak üstüne yıllarca tasarım ve test yapmak gerekir. Bir şeyin üretilmesi onun sadece fiziksel haline büründürülmesi değildir. Onu o hale getirmek için insanın bilgi birikimine sahip olmasıdır. Zaten fiziksel hale getiren de makinelerdir fakat değer katan insandır. Şimdi Artık Değer Teorisine başlayalım.

İnsan bir ürünü üretirken, şekillendirirken yaratıcılığını kullanır. Ve o ürünü farklı kılan işe yarar hale getiren insanın zekasıdır. Bunu yaparken kullandığı aletlerin o ürüne kattığı hiçbir değer yoktur. Dolayısyla üretim araçlarını elinde bulunduran ve ürünün üretilmesine hiçbir katkıda bulunmamış sermaye sahibinin üretilen üründe hiçbir hakkı yoktur. Kısacası şudur: Sermaye sahibinin kârı işçinin emeğinden çaldığıdır. Bir ürünün üretilmesi sonucunda emek sahibinin 10 Lira alması gerekiyor iken 9 Lira alıyorsa işte bu 1 Lira artık değerdir. Ve makine çalıştırmak böyle bir değer üretmez. Bu meseleyi Marx'ın, sermayenin çelişkisi ve rekabet üzerine yaptığı tespitleri ile madde madde açıklamaya çalışalım.

1-) Bir sermaye hayatta kalabilmek istiyorsa rekabet edebilmelidir. Bunun için üretim gücünü artırması yani makineleşmesi lazım. Fakat makineler üretilecek metaya bir değer katamazlar . Ve herkes o makineleri elde edebilir. Ve bu durum sana kâr getirmez. Örneğin, bende giysi üreten makineler var. Bu makinelere girdi olarak pamuk, yün, iplik, elektrik vs. verdim ve ürünün maliyeti bana 10 lira oldu. Ben bunu 15 liraya satmaya kalksam, aynı makineleri alan ve hali ile aynı şekilde üretim yapan başkaları da bunu rekabet ederek 14'e satacaklar ben 13'e indirecem, diğeri 12'ye, daha sonra 11, 10.50, 10.20 diye üretim fiyatına yaklaşacak. Kendim emek sahibi olup bu ürüne birşey katmazsam makineleşmek bana kâr getirmeyecek. Ve batacağım.

2-) Makineleşmek beni batırdı. O zaman ürüne değer katabilecek insanlar bulmam gerekiyor. Ve onlarla pazarlık edip maaşları tutabildiğim kadar düşük tutmam gerekiyor. Bunu yapıyorum ve az bir üretimle de olsa kâr elde edebiliyorum belki ama bu seferde insan makine gibi çok üretim yapamayacağından rakiplerim ile rekabet edemiyorum. Ve gene batıyorum.

3-) Üstelik çalıştırdığım insanlar, fabrikadan çıktıktan sonra dışarıda benim ürünümü alacak müşteri olacak. Fakat ben onlara sadece kendi temel beslenme ve ulaşım ihityaçlarını karşılayabilecek kadar ödeme yapmıştım. Dolayısıyla metalarımı satabilecek müşteri de bulamayacağım. Gene batacağım.

Özetlersek:
Makineler artık değer üretemezler, sermaye sahibi makineler çalıştırarak rekabet edebilir ama kâr elde edemez. Batar.
İnsan çalıştırırsa bu sefer kâr elde eder ama rekabet edemez. Yine batar.

Şöyle bir katkı da yapabiliriz
Sermaye sahipleri makine çalıştırırsa, istihdam sağlanamaz, insanlar işsiz kalır ve ürünlerini satabilecek müşteri bulamazlar. Batarlar.
Sermaye sahipleri insan çalıştırrken kâr elde edebilmek istiyorsa insanlara temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar maaş vermeli, bu durumda yine metaları satabilecek müşteri bulamazlar. Yine batarlar.

Tek cümle ile özet şu: Makineleşirsen rekabet eder, kâr elde edemezsin, insanları çalıştırırsan kâr elde edebilir ama rekabet edemezsin.

Marx'a hakkını teslim etmek lazım, dahice tespitler.

Soyut emek, emeğin yabancılaşması, fetişizm, meta-para döngüsü gibi daha pek çok kavramı çok yalın ve okuyucuyu yormadan anlatan bazı kaynaklar tavsiye etmek isterim.

Benim de bu yazıyı yazmadan önce okuduğum kitaplar. Okumanız yukarıda yazılanları çok daha anlamlı kılacaktır:

- Kapital Manga Cilt: 1, Yordam Kitap
- Kapital Manga Cilt: 2, Yordam Kitap
- Kapital - Yeni Başlayanlar İçin, David Smith, Versus Kitap
- Marksist İktisat El Kitabı, Yordam Kitap
- Marx'ın Kapitali, Marx'ın Sözcükleriyle Kapital Özeti, Otto Rühle, Tarih Bilinci Yayınevi

Öyle bir kalabalık içinde yaşıyoruz ki, buralarda, bazı kişiler vardır ki onlar sadece kötü olarak bilinir ve sadece kötü olarak bilinmesi istenir. Neden kötüdür, neden böyle bilinmesi gerektiğini, bunu empoze edenler bile bilmezler. Marx'ı okuyup, mantığını çözdüğünüz zaman farkedeceğiniz birşey daha var ki konu hakkında ne kadar cahil insanların, o cahil cesareti ile nasıl koca koca başlıklar atıp ne dediğinin bile farkında olmadığıdır. Marx'ın literatürüne hakim olduktan sonra, çok eskiden kendilerine sağcı diyip, bu aralar kimi zaman sağcı kimi zaman liberal(?) kimi zaman ise müslüman kimliği ile çıkıp sanki literatüre hakimmiş gibi kusura bakmayın ama nasıl da beş para etmez şeyler yazıp çizdiklerini göreceksiniz. Sanki böyle birşey istenmiş, böyle bir vazifeleri varmış gibi. Bu kadarla bırakacam bu yazılarla ilgili daha fazlasını konuşmaya değer bile bulmuyorum.

Şimdi....
Buraya kadar dikkat ederseniz, yazıda Marksist yada Marksizm gibi ifadeler kullanmaktan özellikle kaçındım. Çünkü bu ifadeler kendisine solcu diye nitelendiren insanların düştükleri yanlıştır. Marx'ın yukarıda saydığım ve daha fazlasına çeşitli kitaplardan ulaşabileceğiniz tespitleri, bir fikir yada ideoloji değil bir kanundur. Yerçekimi kanununu farketmiş Newton için nasıl "fikirlerine katılıyorum yada katılmıyorum" gibi bir ifadede bulunulamıyorsa aynı şekilde Marx için de fikirlerine katılıyorum yada katılmıyorum diye bir ifadede bulunamazsınız. Yerçekimi ya vardır ya yoktur, Artık Değer Teorisi ya vardır ya da yoktur.

Şimdi konumuza geri dönelim.
Marx buraya kadar sermayeyi, emek gücünü, emek zamanı hatasız bir şekilde açıklamıştır. Fakat doğan sorunları nasıl çözücez sorusuna tatmin edici bir cevap verememiştir. Veremediği gibi, belki biraz da tabir-i caizse hırsıza yol öğretmiştir. Uluslararsı firmalar boşuna uzak doğuda sadece yemek parasına binlerce işçi çalıştırmıyor.

Marx bütün sorunun sahiplenme içgüdüsünden kaynaklandığını söylese de, birşeylere sahiplenmeden de üretim yapamıyorsun. Sahiplenmeyi yok edecek ne bir yöntem ne de bir silah da yok. Bu kısım herkes için muamma ben de bunun tefekkürünü okura bırakıyorum.

En başta anlattığım konu ile alakalı bir soru ile devam etmek istiyorum.

Peki Marx dediklerinde hatasızsa nasıl oluyor da sermaye sahipleri iflas etmiyor? Nasıl oluyorda üretmemiş bu kadar insan bugün de karnını doyurabildi?

Marx'ın kurduğu denklemde bir eksik var, bu bir hata değil ama eksik. O da şu ki: Artık değeri sadece insanlar değil, günes de üretir. Varlığını kanıksadığımız güneş dünyayı öyle bir besliyor ki, toprağa bir atıyorsun, bin veriyor. Ve bu, bütün ayıpları örtüyor. Eğer ki toprağa bir atıp bir alsaydık, Marx'ın farkettiği denklem kendini anında gösterecek ve kesinlikle üretmeden karın doyurma diye birşey olmayacaktı. Fakat dünyayı besleyen güneş, denklemi pratikte gözlemlenemez hale getiriyor.

Son olarak başta müslümanlara olmak üzere kısa kısa notlar

1-) Para ile alışverişin kendisi ribadır yani faizdir. Ve kağıt para ile alışveriş haramdır.
- "E ama herkes şimdi böyle alışveriş yapıyor"
Çok kişinin yapıyor olması hükmü değiştirmez. Trilyon tane sıfır gene sıfır eder.

2-) Peygamber zamanında alışveriş için altın kullanılırdı.

3-) Hani yarım doktor candan yarım hoca dinden eder ya... Paranın haramlığını bilemeyince yani sorunun kaynağını bilmeyen hocalarımızın(!) "Enflasyon oranında faiz haram değildir" gibi ucube ifadelerinden uzak durmanız gerekmektedir. Para ile alışverişin haram olduğunu tespit edemezsen, işte böyle "E ama borç verdim zamanla verdiğim paranın alım gücü değişti. Fark almazsam ben zarar ediyorum alırsam faiz oluyor" kısır döngüsüne takılır kalırsın. Paranın alımgücü zamanla değiştiği için para ribanın ta kendisi oluyor zaten.

4-) Finans kurumu adı altında açılmış kâr(!) payı dağıttığını iddia eden kurumların söylediklerinin hepsi yanlıştır. Buraya kadar okuduysanız finans kurumlarının söylediklerin incelemeye gerek olduğunu düşünmüyorum.

5-) Kendisine solcu, sosyalist, marksist, komunist vs... diyenlere bir uyarı, Marx'ın ifade ettiği şey üretmeyi bilenler ile bilmeyenler arasındaki mücadeledir. Üretmeyi, tasarlamayı öğrenmek ise çok büyük bir iştir, Marks'la alakası yoktur. Başta Artık Değer Teorisi olmak üzere Marx'ın bir düzene oturtarak aktardığı şeyleri bilmek başka, üretmeyi bilmek başka birşeydir. Herkesin nefsine zor gelen üretmeyi bilmeye Marx'ın tespitlerini okumuş olmak ile ulaşmış sayılmazsınız.

5 Aralık 2009 Cumartesi

Nefs-i Emmare'ye Teşekkür

Görseniz şaşırırsınız, çocuğu ebeveynleri nasıl zorluyor derslerinde başarılı olması için. Şu anda hazır olmadığı konular için bile özel ders aldırıyorlar. Öğrendim ki komşunun çocuğunu geçmesi lazımmış.

Ebeveyn belki başarısız olmuşsa hayatta, istediği gibi bir hayat yaşayamamışsa çocuğu üzerinden giderecek bu başarısızlığını. İleride de "ben senin için bu kadar emek verdim" diyecek. Yani fedakarlık yaptığını söyleyecek.

Çıkarını fedakarlığınmış gibi göstermek.

Üstelik sadece çıkarını fedakarlığıymış gibi gösterme değil yaptığı üstüne bir de kendi çıkarın için yaptığını başa kakmak. Hem çıkarını fedakarlığınmış gibi göster hem de başa kak.

******

Bernard Shaw'a ait bir sözdür: "Her alçağın son sığınağı vatanseverliktir"

Ulusseverlik, milletseverlik, yurtseverlik, halkseverlik, vatanseverlik, severlik, severlik, severlik... Kim ne halt karıştırsa çıkarı için, hemen birşeylerin severi olduğunu duyuyorsun. Sevmenin uygulanmasının mümkünatı ve anlamı olmayan, tanımını dahi bilmediği kavramların severi olduğu söyleniyor. Tanımları bilse zaten severi olduğunu söylemez. Sevme fedakarlık ile eşdeğer olduğundan, çıkarını gizlemek için sevgi kelimesine sığınıyor.

Çıkarını fedakarlığınmış gibi göstermek.

******

Kolay yoldan para kazanma yolları: Loto, piyango, kumar, faiz, borsa...
Her tür yemeği, içkiyi tatma özgürlüğü.
Her tür cinsel zevki yaşama özgürlüğü.

İşte modern dünyanın vadettiği. Kolay yoldan kazanamıyor olsan da, her tür yiyeceğe ulaşamıyor olsan da, cinselliğini doya doya yaşayamıyor olsan da, en azından umudun var bu dünya düzeninde. Bu umudu kaybetmek dahi istemiyor insan. Modern dünya özgürlüğü vadederken, birşeyden vazgeçememizin de gerektiğini gösteriyor. Huzur.

Güvenlik için neler neler yapıyor insanlar. Hırsızlığın her türlüsü, tecavüz, yağmalama. Yakalansa bile verilen cezanın yeterli olmayacağınıı biliyor insan. Bu sefer kendi adaletini kendi aramaya kalkıyor. Her taraf çetelerle dolu.

Yani özgürlük; adaletsizlik ve huzursuzluğu da beraberinde getiriyor.

Modern hayat nasıl özgürlük vadediyorsa, adaletten vazgeçmen koşulu ile. Din ise adalet ve huzur vadeder, yukarıda saydığım özgürlüklerinden vazgeçemen koşulu ile.

Fakat ne ilginç tercihini özgürlükten yana kullananlar, hiç yukarıda saydığım gerekçeleri değinmeden; ilerici, bilmsel, aydın gibi sıfatların neticesinde bu tercihi yapmış gibi gösteriyor kendini. Yada birşeylere borçlu olduklarını ve gelecek nesiller için yani başkası için yaptığını söylüyor...

Yani mesele kendi nefsani çıkarları ama sanki başkaları için faydalı olacak kavramlar için yapıyorlarmış gibi gösteriyorlar.

Çıkarını fedakarlığıymış gibi gösteriyor.

******

Herhangi bir oluşuma yakın bazı insanların yazılarını okurken, sadece 2 kelimeyi okuyormuşum gibi hissederdim: "Sen aptalsın". Hissederdim dedim çünkü artık okumuyorum.

Aptal yerine koyuyor, sanki o oluşumla bağlantısı yokmuş, tarafsız bakmış da karar vermiş gibi yazıyor. Sözde eleştirisi bile ince bir övgü barındırıyor. Aynı t.v.'de "en sevmediğiniz özelliğiniz nedir" diye sorulan bir bayanın "En sevmediğim özelliğim.. Hmm... Çok dürüst bir insan olmam" demesi gibi.

Tarafsız bakmış da karar vermiş gibi yapmak.

******

"Ben bu konunun alimi değilim ama...", ama'dan sonra konun fetvasını duyuyorsun. "Ben bu konunun alimi değilim" cümlesindeki egoyu görebiliyor musunuz?

Kimsenin kendisini eleştirmesini istemiyor. Yani kimsenden "sen bu konun alimi değilsin niye bu konu hakkında birşeyler söylüyorsun" gibi bir cümle duymak istemiyor. Onun için bunu bir savunma mekanizması olarak söylüyor. Denilen şeyde samimi olunsa zaten o cümlede "ama" olmaz.

Kibiri mütevazilikmiş gibi göstermek.

******

Çıkarını fedakarlığıymış gibi gösterenler.
Kibirini mütevaziliğiymiş gibi gösterenler.
Tarafsız bakmış da karar vermiş gibi yapanlar.
Başkasının başarısızlığı ile avunanlar vs. vs. vs...

Ne zaman görsem tepem atsa da gene de hepsine çok teşekkür ederim çünkü olmasalardı bu blog sayfası da olmazdı.

7 Kasım 2009 Cumartesi

Ümmed-i Muhammed'in Onuru Yoktur

Dönüp küçüklüğüme baktığımda aklıma gelen birkaç şeyden bir tanesi Cüneyt Arkın filmleridir. Her filmden sonra etrafa uçan tekme, döner tekme atmaya çalıştığım çocukluk dönemimde nasıl da kendimi kaptırırdığımı hatırlarım. Onun için bu filmleri izlememem için özel çaba da harcanırdı evde. Şanslıydım, tek kanallı yıllarda çok da mümkün olamıyordu.

İlginçtir, şimdi izlerken bizi güldüren, dalga geçirten kamera, çekim, senaryo, kurgu hatalarının hiçbirisi nedense gözüme çarpmazdı. Belki yaşım küçük olduğundan belki de hiç kimsenin çarpmıyordu o yıllarda. Hayran hayran gözlerimi ayırmadan izlerdim.

Ana okulundayken bir gün -tabi benim bu filmlerden sonra nasıl bir dönüşüm geçirdiğimi bilmediklerinden- sınıfta videodan bir tanesini izletme gafletinde bulunmuştu öğretmenlerimiz. O günden geriye 3 sahne hatırlıyorum. %100 konsantrasyonla pûr dikkat filmi izleyen bir çocuk. Filmden sonra öğretmenlerinin sınıftan çıkmasını bekleyen bir çocuk. Öğretmenleri sınıftan çıktıktan 2 dakika sonra diğer tüm arkadaşları "Aaa.. İmdaaaat.." diye dışarı kaçmaya çalışan bir çocuk. Evet, yine dönüşüm geçirmiştim ve masadan masaya atlıyordum. Keşke o filmlerin etkilenilecek yanları dövüş sahneleri ile sınırlı kalsaydı.

Ben her normal (ve olması gereken) çocuk gibi filmlerin karate sahnelerini izleyip hareketleri taklit etmeye çalışırken, ne yazık ki başkaları filmlerin bir diğer yanı olan diyalogları benimseyip sosyal hayatlarında da kullanmaya başlamışlardı.

"Biz onurumuz için ölür, ailemiz için kavga eder, bilmemnemiz için bilmemne yaparız..." gibi cümleler duyduğumu hatırlarım küçüklüğümde. Üstelik bunu yaşı büyüklerin yanısıra yaşı son derece küçük olanların, daha ölmenin ne demek olduğu hakkında fikir sahibi dahi olamayacak durumdaki çocukların söylediğini hatırlarım. Onlar büyükleri taklit ediyordu. Ne ilginçtir, filmlerdeki büyükler de dışarıdaki filmleri ve diyaloglarını taklit ediyordu daha doğrusu ithal ediyordu. İşte "onur" kelimesinin İslam topraklarına girişinin hikayesi bu şekilde başlıyor.

Özellikle yakın tarihte, içi boş ama dışı şaşalı cümleler kurmak isteyenlerin sıklıkla kullandığı "onur" diğer bir çok şey gibi dışarıdan ithal aslen Fransızca bir kelimedir. (Fr. honneur, TDK sözlüğünden kontrol edebilirsiniz).

Bir çok kelime ithal edilmişse de 'onur'un diğer tüm kelimelerden büyük bir ayrıcalığı vardı çünkü onur apayrı bir dünya anlayışını da beraberinde getiriyordu. Sekulerizm.

Peki nedir bu 'onur', hangi eksiği gidermek için kullanılıyordu batı'da da batılılaşmaya çalışan birey hemen üzerine giyiyordu.

Özellikle Fransız ihtilalinden sonra oluşan seküler dünyada, propogandacılar, insanların yaşamından dinin çekilip alınmasının aynı anda insanların fedakarlık yapmak, -daha özel olarak- ölmek için hiçbir nedenlerinin de kalmaması anlamına geldiğini farketmişlerdi. Hiçbir şey kalmıyor, doyura bildiğin kadar doyur kendini, alabildiğin kadar tat al hayattan, hiç kimseyi düşümek zorunda değilsin diyen mantığı yenmenin bir yolu bulunmalıydı. Çünkü kendi değiştirdikleri yada uydurdukları dinler ile insanları kendi çıkarları için çalıştırıp, köleleştirip, üzerlerinden rant elde edip ve hatta savaşlara sürükleyebiliyorlardı. Şimdi ise sekülerizm var ve hiç kimsenin -dediğim gibi- fedakarlık yapmak yada daha özelde ölmek için hiçbir nedeni yok idi. Dini insan hayatından çıkaran ve 'özgürlük' vadeden insanlar, işin kendi çıkarları ile çatışacak noktaya ulaştığını farkedince, kitleleri, kendi çıkarları doğrulusunda yönlendirebilmek için aslında yeni bir din icad etmişler: 'romantizm'. İnsanları duygusallaştırıp; eğer fedakarlık yaparsa kendilerinin kahraman olarak görüleceğinin empoze edildiği, eğer fedakarlık yapmazlarsa 'hain' olarak yaftalanacağı yeni bir dünya dini. İşte onur kelimesi bu romantik dindeki bir piyondur.

Onur için tdk'nın sunduğu ilk tanımı kabul etmesem de ikinci tanım tam anlamıyla kelimenin anlamını yansıtıyor: "Başkalarının gösterdiği saygının dayandığı kişisel değer" Dikkat edin, başkalarından yani insanlardan yani kuldan dünyada saygı görme... Kendine hayran bırakma... Küçük şirk.

Dünya için yaşama, saygı görmek için yaşama, kendini küçük düşürmeme ve işte bunun "onurlu yaşam" olarak isimlendirilmesi. Kötü olan tanım değil, kötü olan insanların manipule edilip bu tarz yaşamın bir meziyetmiş gibi gösterilmesi.

Biz Efendimiz ve sahabelerin zamanında yaşadıkları olayları konuştuğumuzda onları hep kahraman olarak anlatıyoruz. Ama o yıllarda durum hiç de öyle değildi. Onlar o zamanda onurları ayaklar altına alınmış, hakaret edilmiş, işkencelerden, zulümlerden geçmiş bir hayat yaşıyorlardı. Kimse de övmüyordu, herkes dışlamıştı. Dışlanmış bir hayatı yaşamanın zorluğuna kaç kişi katlanabilir. Katlanılabilse dünya böyle mi olurdu şimdi? O insanlar neden 'onurlu' bir hayatı seçmediler? Neden davalarını bırakıp itibar görecekleri, karınları huzur içinde doyacakları bir hayatı seçmediler? Onurları yerine neyi seçtiler de böyle oldu?

Şereflerini!

Ümmed'in onuru değil, şerefi vardı. Yani dünyası değil ahireti vardır. Onur nasıl dünyada gördüğün değer, saygınlık ise; Şeref ise bunun tam tersi Allah katında gördüğün itibar ve değerdir.

Her yerde hem dünyayı hem de ahireti istediğini söyleyen insanlar var. Aslında sadece dünyayı istiyor da "dünya işlerimde problem çıkarmayacaksa ahiret de olsa fena olmaz" diyor. "Ama önce dünya"!

Yani onurlu bir hayatı seçiyor.

Bu seçimle alakalı bir örnek: Büyük bir miktarda para var tam karşıda. Onu çalabilecek durum da var. Eğer ki bir insan onurlu ise şu muhasebeyi yapar:

1-) Yakalanma ihtimali ağır basıyorsa:
"Ben bu parayı alırsam hırsız damgası yerim itibarım sıfır olur. Herkes kınar dışlar beni" der ve almaz. Ama bu, parayı almanın sahibinin hakkını yeme ve dolayısıyla ona zulüm yapma hesabı değildir. İnsanın yine kendini düşünmesidir.
2-) Alıp o diyardan uzaklaşabilme ihtimalini görüyorsa:
"Alırım bu parayı giderim uzaklara, orada rahat, huzurlu, "onurlu" bir hayat yaşarım" der ve onu durduracak hiçbir şey kalmaz.

İşte onurlu hayat budur. Tabi şu da var, modern dünyanın dayatması "onurlu" hayatı seçip üstüne fedakarlık yapmaya kalkmak ise bireyin kendisi ile çelişmesinden başka da birşey değildir.

Şerefli hayatta ise bu hesapların hiçbirisi yoktur. "Bu para hakkım değil ve karşımdakine zulümdür". Dikkat edin artık insanın, onuru için değil, başkası için hareket etmesi var yani fedakarlığı.

Ne yazık ki bazı insanlar; geçmiş alimler, mücahitler için şu anda söylenen kahramanlık övgülerinin cazibesine kapılıp, öyle anılabilmek için İslam davasının içinde yer almaya çalışıyorlar. Ve başlarına kötü haller gelmeye başladığında -örn toplum tarafından kınanma, dışlanma, ortalık yerde rezil edilme, belki hapse girme, belki de öldürülme...- bir anda kendilerini kaybediyorlar yada davayı bırakıp ortalıktan kayboluyorlar. İşte bu, onurunu bir kenara koymadan İslam davasına girme lüksünü yaşamak isteyenlerin, yani kendi aklınca hem şerefli hem onurlu olabileceğini zannedenlerin düştüğü durumdur. Sonuç hüsran.

Dünya üzerinde hiç kimse hiç bir zaman hiçbir yerde hem onurlu, hem şerefli olmamıştır olmayacaktır.

-siz'li tabiri ile, bir insan ya onursuzdur, ya da şerefsizdir. İkisi arasında bir tercih yapacaktır istisnasız her insan. Her insan yapmıştır her insan yapacaktır. Hiç kimsenin ayrıcalığı yok. Böylelikle ahiretteki yerler belli olacaktır inşallah.

Eğer ki ümmed-i Muhammed'in onuru yok şerefi var ise, o vakit sadece şereften yana tercihini kullananlar ümmed-i Muhammed'e dahildir demektir.
Dahil olabilenlere selam olsun.