|
Bu sitedeki yazıları yazan kişi olduğumu bilmeyen ve hatta bu sitedeki yazılardan –büyük ihtimalle- haberi de olmayan birileri ile yazışarak yaptığım bir tartışmada, laf arasında, “Bir insanın Kürt olup olmadığını nasıl anlıyorsunuz ki?” diye sormuştum, nasıl bir cevap vereceklerini merak ederek. –Ki o birileri kendilerini Kürt olarak tanımlayan insanlar da değildi-. Not: İzmir’de –örneğin- Müslümanların sayısı azdır demiyorum. Belki en fazla İzmir’dedir. Allah bilir. Hatta şunu da demiyorum: bu tip, ispat edemeyeceği şeyi iddia edip insanlardan bir de kabullenme beklentisinde olan insanların sayısı en az İzmir’dedir. Belki öyledir ama bunu da söylemiyorum. Söylediğim şey: bunu, insanlar böyle zannettiklerinden İzmir’i bir kaçış yeri olarak görüyor olmaları. Bu haklı kaçışın altındaki bilinçaltı muhasebesinden bahsediyorum. |
7 Ekim 2014 Salı
Ümmetçilik Nedir? Ne Değildir?
at 07:10 0 comments
Labels: Genel
5 Mart 2014 Çarşamba
Yahudi ve Hristiyanlar Cennete Girecek Mi?
|
Hz. Adem’den beri insanların farklı zamanlarda muhatap olduğu aynı hak din her defasında cennete girmenin 3 şartı olduğunu söylemiş: Allah’ın yüceliğini takdir ve ahiret gününe iman edecek ve salih amel işlemiş olacaksın. Böylece zalim olmayacak, zalimlerle de birlik olmayacaksın. İman etmeyi, “iman ettim” demekten ibaret sananlara; yaşadıkları hayat ile iman etmediğini söyleyenlerin yaşadığı hayat arasında (bir iki ritüel haricinde) neredeyse hiçbir fark olmayanlara yeterli gelmiyormuş bu 3 vasıf. İtiraz ediyorlarmış. “Bu kadar az olmaz” diyorlarmış. “Az” diyorlarmış. Bu 3 özelliği sağlayabilmek öyle kolaymış gibi, başka şartlar da var diyorlarmış. Neden böyle diyor olabilirler? Acaba bu itiraz, iman etmenin “iman ettim” deyip de etliye sütlüye karışmadan, başını belaya sokabileceğini hissettiği hiçbir meseleye bulaşmadan yaşanılan bir hayat olduğunu sandıklarından dolayı olabilir mi? Dolayısıyla bu 3 vasfın da aynı kolaylıkta elde edilebilir olduğunu bilinçaltı muhasebelerinde zannetmelerinden kaynaklanıyor olabilir mi? Aslında kendi kolaycılıklarını hissediyorlar ve bundan rahatsız oldukları için itiraz ediyor olabilirler mi? Kur’an’da bu 3 vasfın yeterli olduğunu açıkça söyleyen iki ayet olduğu halde, -sanki bu 3 vasfı kendisi gerçekleştirebilmiş, başarabilmiş gibi- yetersiz diyenlerin başka şeyler de saymalarının nedeni bunlar olabilir mi? Not: Bu konunun bu derece büyük kavga haline dönüşmesi ve bazı insanlar tarafından aşağıda vereceğimiz iki ayetin vurgusuna bu denli büyük tepki gösterilmesinin nedeni -sanıyorum-, bu 3 özelliğin yeterli olduğunu vurgulayan grupların başka hesapları olduğunun ve aslında iyi niyetli olmadıklarının düşünülmesi. Yani bazı Müslüman gruplaşmalar, Yahudi veya Hristiyan gruplaşmalar ile işbirliği yapacaklar ve bunun için fetva arıyorlar endişesi var. -Haklı da olabilirler belki, bilmiyorum, ilgilenmiyorum- Ama ne yazık ki tam burada, mesele hallaç pamuğuna dönüyor. Çünkü araya ayetler girmeye başlıyor(gruplaşmalar tarafından ayetler kullanıldığı için –şu anda yaptığımız gibi- biz de müdahil olmak zorunda kalıyoruz), mesele din üzerinden ilerleyen ama bilinçaltında herkesin hissettiği diş geçirme kavgasına dönüyor. Sonucunda, -belki de- Müslümanlığın tanımını yapmaktan bile aciz(dinlerini akıl üzerine değil, küçüklükten beri alıştıkları ve bu durum işlerine de geldiğinden ses etmedikleri “kolaycılık”, “sorumluluktan kaçma” üzerine inşa etmeleri yüzünden -belki de hayatları boyunca- böyle bir tanım yapma kaygısı dahi gütmemiş) insanların, Yahudi ve Hristiyanların cennete girip giremeyeceğini tartıştıklarını görüyoruz. Diyorum ya, perde arkasındaki yenişme kavgası, perde önünde din kavgasıymış gibi lanse ediliyor, araya ayetler giriyor, sonucunda işin içinden çıkmak iyice zorlaşıyor diye... Ama bunların böyle yaşanması, çeşitli hesapların olması ya da olmaması insanların bu konuyu merak ediyor ve haklı olarak soru soruyor olmaları gerçeğini değiştirmez. O zaman biz, tüm bu yaşanan olayları dikkate almadan en baştan başlayalım anlatmaya. Bakalım bu 3 vasıf öyle kolay kolay elde edilebiliyor muymuş? İnsanoğlu ne refleksler gösteriyormuş istenen bu üç vasıf karşısında?
En baştan beri sadece 3 şey istenmiş insandan (Allah’ın yüceliğini takdir etme, ahiret gününe iman etme ve salih amel işleme), insan ise en
baştan beri bu 3 şeyi sorumluluk sahasından çıkarabilmek için elinden geleni
yapmış.
Yahudi olarak bildiğimiz insanlara gelmiş Hak Din. Yukarıdaki
üç vasıf tekrarlanmış. Olmamış. Ahirete inanmak zor gelmiş kimi Yahudilere, -günümüz dünyasında
kendine “inanan” diyen kimi insanlar gibi de değil- hiç rol yapmadan doğrudan
söküp atmışlar ahiret inancını. En azından dürüst davranmışlar yani.
Elbette tarih içinde yaşamış ya da günümüz Yahudilerinin hepsi için geçerli değildir bu durum. Yahudilerin bazıları aynen bu şekilde ahiret inancını kabul etmese de, diğerleri ahiret inancını muhafaza etmişlerdir. Ayrıca bu refleksler, “Yahudilere aittir” diyerek de kimse kaçamaz.
Hepsi bize, insanoğluna aittir. Görmek istersek, etrafımıza ufak bir bakış
atmamız yeterli.
İnsanoğlunun bu refleksi vuku bulunca tekrardan gelmiş Hak
Din, bu defa Hristiyan olarak bildiğimiz insanlara. Onlar, ahiret inancını
muhafaza etmişler ama bu sefer de Allah inancını ve sorumluluk almayı
sulandırmışlar.
Ali İmran 64. De ki: "Ey geçmiş vahyin izleyicileri! Sizinle bizim aramızdaki şu ortak ilkeye (49) gelin: Allah'tan başka kimseye kulluk etmeyeceğiz, O'ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız ve Allah ile birlikte insanları rab edinmeyeceğiz." (50) Ve eğer yüz çevirirlerse de ki: "Şahit olun ki biz kendimizi O'na teslim etmişiz!" 49 - Lafzen, "sizinle bizim aramızda adil (olan) bir kelimeye". Esas anlamı "kelime" veya "söz" olan kelimeh terimi, çoğunlukla felsefî olarak "öneri" veya "ilke" anlamında kullanılır.
Zaten Allah’a ve ahiret gününe imanı kabul edememe
noktasında şunları yapar insanoğlu:
Hiç görmediği Allah’a fedakârca, dünyadan vazgeçerek yönelmek zor gelir. Allah’a inanmayı "dünyevi isteklerini yerine getiren" büyük bir güce inanma noktasına getirir. Ve ondan nefsinin isteklerini ister. Bazen de bu davranışını bir adım ileriye götürerek onun
yansımaları olduğunu iddia ettiği, kutsallık atfettiği, olağanüstülük beklentisi
ile yanıp tutuştuğu, görüp dokunabildiği kimi zaman insan, kimi zaman sembol olan putlara tutunur ve onlara kutsallık
atfetmeye ve onlardan istemeye başlar insan. Bazen de kendi kahramanlığının peşine düşer insan. Bazen de doğrudan insanı hayvandan ayıran en önemli özellik olan iyiyi ve kötüyü ayırt etme kabiliyetini bertaraf ettiğini açıkça göstererek, tamamen nefsani istekleri için yaşar insan. Biri varken diğeri yoktur diyemem. Muhtemelen birini yapıyorsa diğerlerini de ara ara yapacaktır.
Her durumda da ahirete inanmak diye bir şey olamaz. Görünürde Allah'a inanma olur ama ahirete inanma olmaz. Allah'ı varlığını reddetmese de ahireti kabul etmesi diye bir şey olamaz az önce anlattığımız yollardan birine girmiş insanın. Çünkü, az önce de dediğimiz gibi, insanoğlu Allah’a inanmayı en azından, "dünyevi isteklerini yerine getiren" büyük güç haline getirebilir yani Allah’a inanma sorumluluğunu nefsine uydurabilirken, ahiret inancında böyle bir yol bulamaz ve reddetmekten başka bir seçeneği kalmaz.
-İyi ama insandan neden bu 3 vasıf isteniyor?
Bir insan Allah’ın yüceliğini idrak ederek üstünlük yarışından yani kafirlikten vazgeçer. Ahiret gününe
inanarak da dünyadan yani müşriklikten vazgeçer. Dünyadan vazgeçmesi çalışmayacağı anlamına gelmesin diye hemen peşi sıra Salih amel işlemekten bahsedilmiştir. Çünkü nefsin bir de tembellik içgüdüsü vardır ve dünyadan vazgeçiş ile nefs tembellik içgüdüsüne yol bulabilir. Bunun için ahirete inanacak dolayısıyla dünyadan vazgeçecek ama dünyayı adalet ve huzur ile doldurmak için çalışmaktan vazgeçmeyecek. Zalimlerle de mücadele içine girecek. Tüm bunlar için bilgi birikime ve insanın kendisini terbiye etmiş olmasına ihtiyacı vardır. Bunun için de bilgi birikimimizi arttırır ve ibadet ederiz. Yani ne zalim ne de zalimlere destekçi oluruz.
Şimdi işin en önemli noktasına ve ne yazık ki ehli
olmayanlar tarafından yapılan tartışmalar yüzünden içinden çıkılmaz hale
getirilen “peygambere iman” meselesine gelelim.
Peygambere nasıl iman edilir? Allah’ı göremiyoruz, yüceliğini, sürekli arttırma gayreti içinde olduğumuz bilgi birikimimiz ile takdir ediyoruz. Ahiret gününün mahiyeti hakkında bir şahitliğimiz yok, iman
etmek zorunda kalıyoruz. Ama peygamberler insanlardı. Ona nasıl iman edilir ki?
Ya da şöyle diyelim: nasıl reddedilir? Basit, bir insan sadece Allah’a inanır ama Allah’ın kitap
verdiğini kabul etmez dolayısıyla -yaşarken görmüş olsa
da görmemiş olsa da- peygamberi kabul etmez ise reddetmiş olur. Eğer kutsal kitapları kabul eder ise o zaman doğrudan
peygamber kavramını da kabul etmiş demektir. Dolayısıyla peygamber demek Kutsal Kitaplar
demektir. Kutsal kitap da insana, Allah’ın yüceliğine ve ahiret gününe iman ile salih amel
işlemeyi şart koşuyorsa şu kapıya çıkacağız demektir: Bu 3 vasfı
kabul eden, -istese de istemese de- peygamberler ile aynı istikamete girmiş demektir. Bu durumda kutsal kitapları
yani peygamberleri reddetme gibi bir durumu istese de olamaz demektir.
Yani eğer peygamberlerin tebliğ ettiği sözleri(kutsal
kitapları) kabul ettiysen, zaten o zaman doğrudan peygamberleri de kabul
etmişsin demektir. Kutsal kitapların hepsinde ne yazıyordu: Allah’ın yüceliğine ve ahiret
gününe iman edip, salih amel işlemeli insanoğlu. Bu mantıklı geldi mi? Tamamsa, peygamberi de kabul ettin işte. Bitti, bu kadar. Tüm
peygamberler ve tebliğ ettikleri sözler (Allah’ın öğütleri) buydu. Hangi çağda
yaşamış, hangi Resul ile muhatap olmuşsan ol, karşına çıkacak şey buydu. Kabul
etmişsen yani mantıklı gelmişse “peygambere iman etmişsin”, gelmemişse “peygambere
iman etmemişsin” demektir. Yani “peygamberin zatına iman” diye özel bir iman çeşidi
olmadığı gibi “peygamberin zatına iman etmeme” gibi bir şey de yoktur. Mesele kutsal
kitaplar ve orada söylenen Allah’a ve ahiret gününe iman meselesidir. Yani cennetin
kapılarını açacak sadece 3 vasfın olduğunu kabul etme meselesidir.
İman edebilmenin sonucu risk alabilmedir. Fedakârlık
yapabilmedir. Kendi şahsi kavgan değil, hiç tanımadığın, ilişkinin olmadığı
gerçek mazlumlar için gerekirse tek başına, kimseye güvenmeden, beklenti içinde olmadan
mücadele edebilme demektir. (Elbette bunların taklitçileri de bol miktarda
bulunmaktadır. Kendi kavgasını sanki kendi kavgası değilmiş gibi gösterenlerden
bahsediyorum.)
Böylesi büyük bir değişim de Allah’a ve ahiret gününe iman ve
salih amel ile olur. Yani insan, Allah’a ve ahiret gününe iman ederek hayatında
büyük bir değişim yaşar. Yaşamamışsa, istediği kadar “ettim” desin(ki bu etmeden
“ettim” lafı da, daha önce söylediğimiz gibi: “nasıl olsa risk almadan
yaşıyorum, eğer Allah ve ahiret hayatı varsa başım belaya girmesin” nefsani
kaygısından ileri gelir. Dini bir şey değil, nefsanidir) iman ettiği yoktur.
Ama bir insan Allah’a ve ahiret gününe iman edip yani tüm
peygamberlerin söylediği şeyi yapıp, büyük bir değişim yaşadıktan sonra, kutsal
kitap kavramı ile özdeşleşmiş peygamber kavramını değiştirip sadece şahsi
olarak düşünsek, “peygambere iman” ile
ne gibi bir değişim yaşayabilir ki? Peygamberler şu anda yaşıyor da değil.
Kutsal kitap kavramı ile özdeşleşmemiş peygamber kavramı için ekstradan ne
yapılabilir ki…
- Ama Kur’an’da özel olarak Peygambere iman üzerine vurgular
var. Bunlar niye var?
Bravo. Harika bir soru. İşin ilginci sadece peygambere değil, meleklere bile iman etme
üzerine ifadeler var. Mesela Nisa 136’da: “ve melâiketi-hî(Onun melekleri), ve
kutubi-hî(O’nun kitapları), ve rusuli-hî(O’nun
resullerini) inkâr ederse…” şeklinde. Sen Allah’a ve ahiret gününe inanmışsın, sonucunda
dünya hayatının geçiciliği karşında belirmiş ve doğruları söylediğinden çok büyük
riskler alarak yaşıyorsun zaten, diyelim. Bundan sonra, meleklere karşı hiçbir
sorumluluğun da yokken, meleğe iman etsen ne etmesen ne?
Diyorum ya, meseleleri tümden yanlış anlamış insanlar, bir
de yanlış anladıkları şeyler üzerinden “tartışmaya” da kalkıyorlar ve meseleyi
içinden çıkılmaz hale getiriyorlar diye.
Allah’ın bizden melek ve peygamberlere iman etmemizi
söylediği şey: Onların sadece Allah’ın kulları olduğu gerçeğidir. Dolayısıyla rabler edinmememiz
gerektiğidir.
Çünkü Allah’a inanmanın hayatta riskler aldıran şey olduğunu
bilinçaltında fark eden insan, bundan kaçmak için karşısında hiçbir sorumluluğu
olmadığı melek ve peygamberi bile rab edinmeyi göze almıştır.
Al-i İmran 80. O, melekleri ve peygamberleri tanrı edinmenizi emretmez: (63) [zaten] kendinizi Allah'a tam teslim ettikten sonra hiç O sizi hakikati inkâra davet eder mi?
Yani peygamberler ve melekler hususunda iman edilecek 2 şey
var:
Meleklerin ve peygamberlerin “getirdikleri” yani Kutsal
Kitaplar ve Melekler ve peygamberlerin sadece “Allah’ın kulu” olmaları. Peygamberlere ve meleklere karşı sorumluluğumuz budur.
- O zaman hadis külliyatını ret mi edeceğiz?
Ben tarihi bir vesika olarak istifade ediyorum. Ama tabii ki
de Kuran’a, akla, mantığa ve yaşanmış tarihin, hayatın gerçeklerine aykırı
olmamak kaydıyla… Bir insan “peygamberin sözleri” olarak anlatılan hadisleri
kabul etmediğini, böyle bir şeye ihtiyacı da olmadığını beyan edebilir. Ama her ayeti bağlamıyla anlaşır olan bir Kitabı anlayabilme konusunda çok sıkıntı yaşayacak ve yanlış sonuçlar da çıkaracaktır büyük ihtimalle. Onun için böyle bir külliyatı elinin tersi ile itmek hiç akıllıca olmadığını da not düşmek isterim.
- "Ama Kur’an’da onlarca ayette Allah’a ve Resulüne "iman edin",
"tabi olun" denmektedir. Burada neden Allah kendisi ile birlikte Resul’e tabi
olun diyor?"
Bir güzel soru daha. Eğer bir önceki yazımız, Kur'an'da Mucize Kavramı yazısını okuduysanız bu ayette insanları soru sormaya itebilecek belki tek şeyin ayetin neden "Allah'a itaat edin" dediği kısmı olabileceğini görebilirsiniz; neden "Resul’e itaat edin" kısmı değil. Çünkü peygamberin tebliğ yaptığı insanlar, -kendilerince- ne Allah’a
inanmada ne de itaat etmede sorun yaşıyorlardı. -Kendilerince- inançlı ve dindardılar.
Kıyamete kadar her insanın yaşamaya devam edeceği tek bir sorunu yaşıyorlardı. O da, -hem yukarıda hem de bundan önce çeşitlik yazılarda defalarca anlattığımız
gibi- Allah’a imanı, “dünyevi isteklerini yerine getiren ilah” haline
dönüştürmüş olmaları ve ahiret inancını da kabul etmemeleriydi. Onun için salih amel de yapamıyorlar (yaptıkları her şey aslında kendileri içindi, aynı bugün yaşayan
insanlar gibi), bütün amelleri boşa gidiyordu. Onları bu yoldan koparacak tek
şey de Allah’ın Resulü idi. O da tek bir ana fikri iletiyordu: Allah’a ve ahiret
gününe iman edin ve salih amel işleyin. Ama kendilerini hak yolda gördükleri için, tebliğ yani "peygamber" istemiyorlardı. O peygamberin kendilerinden daha üstün olduğunu kabul edemiyorlardı. Allah'a inanıyorlar ama o muhatap oldukları kişinin Allah'ın Resulü olduğunu kabul edemiyorlardı. Aslında yaşanan aynı her insanda olduğu gibi Allah'ın yüceliğine ve ahiret gününe imana karşı koymak iken görünürde kendilerinin hak yolda olduklarını söyleyerek ilgili peygambere karşı çıkıyorlardı. Yani o yıllarda yaşayan putperestlerin zaten bir yaratıcıya
inanma ve itaat noktasında bir itirazları yoktu. Sadece (kıyamete kadar her
daim olacağı gibi) çıkarları ile çatışsın istemiyorlardı. Peygamberler de her
defasında çıkarları ile fedakârlık yapma arasında tercih yapmaları gerektiğini
söylüyorlardı imtihanın gereği olarak. Bu da ağır geldiğinden peygamber kavramı ile mücadele ediyorlardı. Yani doğrudan Allah inancı ile değil, peygamber kavramına itiraz üzerinden yapıyorlardı inkarcılıklarını. Hz. Peygamberin yalan söylediğini, Allah tarafından gönderilmediğini iddia ettikleri için Allah, Hz. Peygambere itaat edilmesini buyurmuştur Kur'an'da. Bunun için Allah, insanların doğru yolda
olmadığını, daha da kötüsü doğru yolda olduğunu zanneden insanlar olduklarını söylüyor ve
kendilerine doğruları tebliğ eden peygamber ile daha fazla uğraşmamalarını
söylüyordu. Ki bu durum hala daha geçerli. Yani bu ayetler sanıldığı gibi
durduk yere peygambere gelmiş değildir. Ya da İslam karşıtlarının bakış açısı ile peygamberin
kendisine insanların dünyevi anlamda itaat etmelerini sağlasın diye yazdığı ayetler
değildir. Peygamberlere itaat, bozuk
inançları düzeltebilecek yegâne insan olan peygamberlerin misyonlarına
itaatti. Dediğimiz gibi o misyonu doğrudan muhatap almak istemeyen, Allah'ın yüceliğini idrak ve adalet gününe iman etmek istemeyen inkarcılar peygamber kavramı ve Peygamberlerin şahsı ile uğraşma yolunu seçmişlerdi. Allah'a ve adalet gününe iman etmeme inatlarını Peygamber ile uğraşarak gizlemeye çalışıyorlardı. Kendilerinin Allah inancına sahip hak din üzere olduğunu sanan ve Hz. Peygamberin de yalan söylediğinin propagandasını yapan ve bu şekilde sorumluluklarından kaçmaya çalışan insanlara Kur'an: “Kim Resûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!(Nisa/80)” diyor. Bu itaat şahsi bir itaat değildir. Hz. Peygamber'in, insanlardan istediği hiçbir şahsi talebi olmamıştır ki bu da Resullerin özelliği olarak Kur’an’da zaten zikredilir: “Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir”(Yasin/21). Meselenin özü budur.(Allahualem)
Toparlayarak, bitirelim:
1-) Cennete girmenin sadece 3 şartı vardır. Allah’a, ahiret gününe iman ve salih amel işlemek. Bu üç şartı küçük görenler –en doğrusunu Allah bilir- zaten bu üç şartın yerine getirememişler olsa gerek. Allah’a ve ahiret gününe iman ile insanın hayatı tamamen değişir. Değişmelidir. Eğer ki hayatında büyük bir değişim yaşamadı ise insan zaten bu şartları yerine getirememiş demektir.
Not: Gözünün önünde binlerce masum ve vatansever insan; yalan, iftira ve hatta terör örgütü mensuplarının gizli tanıklıkları(!) ile hapse atılırken gıkı çıkmamışların; eline mikrofonu aldığında ise “araya araya bulsam izini, izinin tozuna sürsem yüzümü” diye edebiyat parçalayanların; burnunun dibinde yüzbinlerce Müslüman katledilirken seyredip -hatta belki destek olup- ama sıra Hz. Peygamberin savaşlarına geldiğinde ballandıra ballandıra anlatanların; -sanki bugün risk alamamışlar o gün risk alabileceklermiş gibi- lafa gelince “onun için, bunun için ölürüm” diye atıp tutup, hayatın gerçekleri ile karşılaştığı her noktada yan çizenlerin dikkatine, diyelim. 2-) Peygambere iman, Kur’an’da, 2 farklı boyutu olan bir vurgudur. Birincisi, peygamberlerin sadece “Allah’ın kulu olduğuna inanma”, onları rabler edinmeme emridir. Meleklere iman da bu kategoridedir. İkincisi ise, Allah’a zaten inandığını, hak yolda olduğunu zannedenlere ve onlara neden yanlış yolda olduğunu tebliğ eden peygamberi susturma adına peygamberin yalancı olduğunu söyleyenlere söylenen “tabi olma” emridir. Yukarıda da dediğimiz gibi, Allah’ın peygambere “tabi olmayı” emretmesi, kendine –haşa- ortak yaptığı veya ikileme inancına sürüklediği için değildir. Tebliğ yapılan insanların zaten kendilerinin Allah inancına sahip olduğunu söyleyip, kendilerini uyaracak birine ihtiyaçlarının olmadığını vurgulayarak peygamberin yaptığı tebliğin etkisini azaltmaya çalışmalarından ileri gelmektedir. Kendini hak yolda gören(ki insanların çoğunluğu böyledir) ve kendisini uyarı yapan birine ihtiyacı olmadığını iddia ederek saldıranlar olduğu için Allah, kendinin hak yolda görenlere, Resul’e itaati vurgulamıştır. Yani "Biz zaten Allah'a inanıyoruz, Allah niye tebliğ için seni görevlendirsin ki!" diyen insanlara söylenecek tek şey olan -lafzen- "Hayır, siz benim yolumda değilsiniz, sizin eğip büktüğünüz şeyleri düzelten Resule tabi olun" emridir. Bu şahsi, dünyevi bir tabi oluş değil, dediğimiz gibi, -lafzen- “yanlış yapıyorsunuz, tebliğ yapan elçiye uyun” şeklinde bir emirdir. Yapılan tebliğ de Allah’ın ayetleridir. Dolayısıyla peygambere imandan anlayacağımız tek şey Allah’ın ayetleridir. Peygamberler herkes gibi insan oldukları ve vefat ettikleri için zaten şu anda “zatına iman” etme diye bir şey olamaz. Peygamberleri ya görürsün ya da görmezsin. Görürsen iman edeceğin şey Allah’ın ona gönderdiği kitaba imandır. Görmemişsen de budur. Yoksa günümüzde nereye bakarak peygamberler hakkında bir yargıya ulaşacağız? Peygamberler tarihsel insanlar oldukları için onların yaptıklarını anlatan (hadis) kitaplar olmuştur. Evet, ama bunlar da zan üzerinedir. Musa(as) ile Allah arasında pazarlık yaptığı söylenen bir peygamberi ben kabul etmiyor, sen kabul ediyorsan hangimiz peygambere iman etmiş oluyoruz? 3-) Peygambere itaat emri, hadis-i şerif külliyatını kabul etme emri olamaz. Kulların yıllar sonra yazacakları, zan üzere olacak ve içinde bir sürü hatalı sözler de barındıracak bir çalışmaya tabi olmayı Allah emretmez. Eğer öyle olacak olsaydı, hadisler 200 sene sonra yazılmaya başlanmazdı. Dediğimiz gibi tarihi bir vesika olarak istifade etmekteyiz. İstifade edilmesini tavsiye de etmekteyiz. Ama “ben hadislerin hiçbirini kabul etmiyorum, doğrudan sadece Kur’an ile amel ederim” diyenlere de saygı duyarım, o da bir yöntemdir. Ama işlerinin çok çok zor olduğunu da tekrardan vurgulamak isterim. 4-) Peki, Yahudi ve Hristiyanlar cennete gidecek mi? Kendisine Yahudi diyenlerin bazıları, ahiret inancını kabul etmediklerinden; Hristiyan diyenlerin de bazıları Allah inancını istikametlerinden ayırdıklarından dolayı, hayır, gidemeyecekler. Kendilerine "Yahudi" ya da "Hristiyan" diye isim taktıkları için değil. -Ama kendisine Müslüman diyenlerin de bazılarında bu vasıflar gözüküyor? Aynen öyle. Demek ki kendisine Müslüman diyenlerin de bazıları gidemeyecek. En başta söylediğimizi tekrar ederek bitirelim: Tüm peygamberlerin tebliğ ettiği ve bizden de tabi olunması istendiği ama insanoğlunu kaçmak için elinden gelen her şeyi yaptığı, cennete girişin anahtarı olan şeyler 3’tür: Allah’a, ahiret gününe iman ve salih amel işlemek. Kendisine Yahudi, Hristiyan ya da Müslüman desin, -ne isim takarsa taksın- bu 3 devasa özelliği sağlayanlar üzülmeyecekler, sağlamayanlar ise... Allah bilir... Not: Allah'a iman, Allah'ın yüceliğini idrak ve takdir etmedir.
|
at 12:38 0 comments
Labels: Dini
10 Şubat 2014 Pazartesi
Kur'an'da Mucize Kavramı
|
Eğer Peygamberlerin başkalarına, özellikle kendisinin peygamberliğini kabul etmeyenlere, olağanüstülükler gösterdiğine inanan biriysen… Dini ağırlıklı eğitim vermeyen liselerin Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinde dahi sınav sorusu olarak sorulan Hz. Peygamberin doğumunda yaşanan mucizelerin tamamının uydurma olduğunu söylesem… (Kisra'nın sarayı sarsılmış, sarayın on dört tane balkonu bu sarsıntıdan yıkılıp düşmüş, Mecusilerin 1000 yıldır hiç sönmeden yanmakta olan ateşi sönmüş, Sâve (el-Kastallânî'de "Taberiyye") gölünün suyu çekilmiştir.) Ya da çoğunlukla kimi tasavvufi ve Peygamberi olağanüstülükle öveyim de yalan da olsa sevap olur mantığı ile kaleme alınmış kitaplarda geçen - Taş üstüne basınca taşta mübarek ayağının izi kalırdı. Kum üzerinde yürürken hiç iz yapmazdı. - Peygamber beşikte iken beşiğini melekler sallardı. Beşikte iken konuşmaya başladı. - Güneş ve Ay ışığında yürürken gölgesi yere düşmezdi vb. gibi olağanüstülük rivayetlerinin tamamının asılsız olduklarını söylesem… Ne düşünürsün? Vahiy tecrübesi yaşayan bir nebinin görevi nedir? Allah’ın Cebrail(as) vasıtasıyla kendisine ilettiği sözleri(ayetleri) kavmine iletmektir. Geçmiş zamanlarda kavimler azgınlıkları ile yoldan çıkıyorlardı. Başkalarına yalan söyleyerek, onların mallarını çalarak, onları kandırarak, sömürerek hatta onlara işkence ederek bir hayat yaşıyorlardı. Bunları yaparken Allah'ın adını kullanarak yaptıklarına ehliyet aldıklarını iddia edenler de vardı. Tüm bunların neticesinde Allah onları uyarması için bir Nebi yolluyor ve sözlerini (ayetlerini) iletiyordu. Bununla muhatap olan ilgili kavmin bazı mensupları da kendisinin Allah tarafından gönderildiğinin ispatı bağlamında mucize (ayet) istiyorlardı. Neden mucize (ayet) istiyorlardı? Yukarıda kandırma suçundan, çalma suçundan, işkence suçundan bahsettim ama “Onlar yaratıldıklarına inanmıyorlardı ya da Yaratılmayı reddediyorlardı. Her şeye kudreti yeten bir Yaratıcının varlığını ret edip tesadüfen yaratıldıklarına inanıyorlardı” demedim. O zaman onlar da yaratıldıklarını ve olağanüstü bir Yaratıcı kavramını kabul eden insanlardı. Eğer böyleyseler ilgili Peygamberin getirdiği sözlerin (ayet) yeterli olmaması ve mucize (ayet) istemelerinin nedeni ne olabilir? Az önce de dediğim gibi o kişinin peygamberliğini kabul etme konusunda direnmek. Bir insanın peygamberliği kabul etmesi demek o kişinin kendisinden üstün olduğunu da kabul etmesi demektir. Kafir olan yani başkalarının kendisini en üstün, eşsiz görmesini isteyen bir insan için bunu kabul etmek pek kolay olmayacaktır. Hele bir de bu kafir kişi kendi için dini çıkarımlar da yapıyor ise… Yani kendisini alim, hoca, Yaratıcının seçtiği özel kul olarak da görüyor ise… Kafir olmak bunların hiçbirisine engel değildir. Dine yani inanca ve aynı zamanda ibadete yönelmek insanın kafirliğini almaz. Zaten Allah’ın varlığına inanma inanmama noktasında bir sınanma da yoktur. Sınanma üstünlük yarışındadır. Tüm bunların neticesinde kavimlerinden bazıları kendilerini Hak yola davet eden o peygamberin peygamber olduğunu ispat için mucize (ayet) istediler. Yani şov yapmasını istediler. Not olarak şunu ekleyeyim: Peygamberlerle birebirde muhatap olan insanların mucize istemelerinin ana nedeni bu olsa da, mucize beklentisinin bir gerekçesi de Allah'ın yüceliğine iman edebilmesi için insanın ciddi bir bilgi birikime sahip olma zorunluluğunu bilinçaltında hissetmesi olduğunu söyleyebiliriz. Yani Allah'ın yüceliğine, (varlığına değil, varlığa iman etme ile ilgili bir sınanma yoktur), iman edebilme durumu ciddi bir bilgi birikim ve tefekkürün sonucudur. Bunun için aklını kullanarak ve çok çalışarak insan, evrenin ve insanın fiziksel olarak çalışma mekanizmasını ve insanın Ruhsal anlamda Allah ile nasıl bir etkileşimde olduğunu çözmüş olmalıdır. Ama mucize olursa bunlarla uğraşmaya, aklını kullanmaya hiç gerek kalmaz. Değil mi! Ne diyorduk? Ha, evet. "Kendilerine peygamber gönderilen kavimler, o peygamberin peygamber olduğunu ispat için mucize (ayet) istediler. Yani şov yapmasını istediler." Ve Allah ilgili Nebilerinden bazılarına mucize (ayet) değil ama delil (ayet) göstermesine izin verdi. Bu deliller (ayet), ilgili kafirlerin istediği gibi doğaüstü olaylar (ayet) değildi. Fakat ilgili Peygamberin kendilerinden daha üstün olduğunu ispat eden bir icat, bir söz, bir yetenek, bir derde şifa, özel bir bilgi, belki bir zekâ gösterisi (ayet) idi. Fakat doğaüstü bir olay (ayet) değildi. Bu konunun bu şekilde yaşanması yani o peygamberin kendilerinden daha üstün olduğunu görmeleri ise bırak ilgili kişilerin o peygamberin peygamberliğini kabul etmesini onları daha da kıskanç daha da saldırgan yaptı. Eğer delil anlamında ayet değil de doğrudan inkarcıların istediği gibi doğaüstü bir mucize anlamında ayet verilseydi ne olacaktı? Bir bahane bulup muhatap oldukları Peygamberin onlardan daha üstün olduğunu yine kabul etmeyeceklerdi. En'am 109. Kendilerine bir mucize (ayet) gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler. De ki: “Mucizeler ancak Allah’a aittir.” Ama mucize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız? Burada "Allah adına yemin ettiler" ifadesine bakarsak, mucize (ayet) beklentisinin Allah'ın varlığına inanma için değil, ilgili kişinin Peygamberliğine inanma için istendiği görülebilir. Buradan şu sonucu çıkabiliriz: İnkarcıların sadece delil bağlamında ayet görmeleri onları azdırmıştı, eğer mucize bağlamında görmüş olsalardı da yine bir yolunu bulacak ve kabul etmeyeceklerdi. Ama inkarcıların şahit oldukları şey hiçbir zaman doğaüstü bir olay değildi, sadece delillerdi. Dediğimiz gibi de o deliller onları daha da azdırmıştı. Zaten inanacak olsalar dahi, o inancın hiçbir işe yaramayacağı da bildirilmiştir, Enam 168. ayette. Biraz sonra göstereceğiz. Sonsuzlukta (Allah katında) bu azgınlığın görülmesinin sonucu olarak, son Peygamber Muhammed(as)’a bu tarz bir delil (ayet) verilmediği bildirilmiştir. Müşriklere göstermesi bağlamında mucize anlamında ayet zaten verilmemiştir, hiçbir peygambere verilmediği gibi. Aynı zamanda delil bağlamında ayet de verilmemiştir. Hakikaten Peygamberin kavmi ile yaşadığı şey, çölde çok sert bir şekilde gerçekleşen sözlü ve fiziki mücadelelerdir. Kendisinin peygamber olduğunun kabul edilmesi için fazladan yaşanmış veya verilmiş herhangi bir doğaüstü olmayan sıra dışı bir olay, keşif, nimet kayıt altında değildir. Hz. Peygambere verilen tek şey sadece Cebrail(as) ile iletilen sözler bağlamında ayetlerdir. Şu ana kadar yazdıklarımıza ayet sözcüğünü 3 farklı anlamda kullanmış olduk. Özetlersek: Birinci anlamıyla ayet: Sözler. Cebrail(as) vasıtasıyla alınan sözler anlamındadır. Bu sözler ilgili Peygamber tarafından muhataplarına iletilir. İkinci anlamıyla ayet: Mucizeler. Başkalarının şahitliğine kapalı ve fakat Peygamberlerin yaşadığı doğaüstü durumlardır. En temelinde, yaşadıkları vahiy tecrübeleri birer mucizedir. Genel anlamda doğaüstü olaylar Peygamberlerin ve hatta daha genel anlamda Resullerin özelidir. Kendi başlarına ya da kendi aralarında yaşasalar da başkalarının şahitliğine kapalıdır. Bu ayet türü, aynı zamanda inkarcıların ilgili peygamberden göstermesini istediği doğaüstü olay anlamındadır da diyebiliriz. İlgili Peygamberin peygamber olduğunu, kendilerinden üstün olduğunu ancak bu şekilde kabul edeceklerini söylemişlerdir. Fakat hiçbir zaman şahit olamamışlardır. Üçüncü anlamıyla ayet: Deliller. İlgili Peygambere verilen inkarcıların da şahit olduğu, olağanüstü olmayan nimet anlamındadır. Doğaüstü değildir. Bu sıra dışı bir yetenek, bir keşif, bir şifa, bir zekâ gösterisi ya da özel bir bilgi olabilir. Bu tip bir ayet ile, o peygamber, muhataplarından daha üstün olduğunu göstermiş olur. Şimdi bu dediklerimize deliller getirelim: 1. (Allah’ın varlığına tabii ki de inanan fakat Peygamberi ve onun getirdiklerinin Allah’tan olduğuna inanmayan) İnkarcıların bir insanın getirdiği sözlerin (ayet) peygamberlik için, aslında daha doğrusu kendilerinden daha üstün olduğunu kabul etmeleri için yeterli olmadığını, bunun için doğaüstü bir gösteri yapması gerektiğini söylemelerinin delili:
2. Allah’ın hiçbir şekilde bir Peygambere, kendisinin peygamber olduğu inanılsın diye olağanüstülük göstertmediğinin delili: En’am 158. Yoksa onlar, meleklerin kendilerine görünmesini mi bekliyorlar yahut [bizzat] Rabbinin veya O'ndan bazı [kesin] işaretlerin (ayetlerin)? [Ama] Rabbinin [kesin] işaretlerinin (ayetlerin) ortaya çıkacağı Gün iman etmenin, daha önce inanmamış yahut inandığı halde bir hayır yapmamış olan kimseye hiçbir yararı olmaz. De ki: "Bekleyin [öyleyse Ahiret Gününü, ey inançsızlar:] bakın, biz [mümin]ler de bekliyoruz!" En'am 158. ayet bu mucize (ayet) denilen olağanüstülüklerin sınanma kavramı ile bağdaşmayacağını açıkça söyler, İsra 94 de destekler. Çünkü İsra 94. ayette inkarcıların gördükleri şeyin, ölümlü bir elçiden başka bir şey olmadığı söylenir. Ayrıca az önce gösterdiğimiz En'am 109. ayette de görüldüğü gibi inkarcılara bir şekilde bir doğaüstülük gösterilmiş olsaydı dahi yine bir bahane bulup o peygamberin peygamber olduğunu kabul etmeyecekleri söylenmiştir. 3. Son peygamber Hz. Muhammed(as)’e nimet bağlamında ayet verilmediğinin delili: İsra 59. Bizi, ayetler göndermekten alıkoyan tek şey, öncekilerin bu ayetleri yalanlamış olmasıdır. Nitekim Semûd kavmine, uyarıcı, aydınlatıcı bir belirti olarak bir dişi deve vermiştik. Onlar ise, (bu deveyi boğazladılar ve) bu yüzden zalim oldular. Oysa biz ayetleri ancak korkutmak için göndeririz. Hz. Peygamber hem Allah'ın sözleri bağlamında ayet almıştır, hem de tabii ki de bu vahiy tecrübesini mucizevi olarak yaşamıştır. Fakat İsra 59'daki ayetten kast edilen nimet bağlamında ayet olmalıdır. Yani son peygamber Hz. Muhammed'e ne nimet bağlamında bir ayet ne de -hiçbir peygambere de verilmediği gibi- başkalarının şahit olacağı cinsten doğaüstü bir olay bağlamında bir ayet verilmiştir. Eğer ilki(nimet) verilmiş olsaydı bu inkarcıları daha da saldırganlaştıracaktı, eğer ikincisi(mucize) verilmiş olsaydı bir yolunu bulup Hz. Peygamberi yine inkar edeceklerdi. Ama olur da inanacaklar olsaydılar bile bunun bir değeri olmayacaktı. “Peki, aynı İsra 59'da Semud kavmine verildiği söylenen dişi deve de dahil olmak üzere, daha önceki Peygamberlere verildiği söylenen mucizeler nasıl şeyler oluyor?” diye soracaksanız... Ben o ayetlerin müteşabih olduğuna inananlardanım. Al-i İmran 7. ayette de söylendiği gibi Kur’an, hem anlamı açık net sözleri (ayetleri) hem de yoruma açık, temsili anlatıma sahip sözleri (ayetleri) içermektedir. Ben, bu yoruma açık, mecazi söz kavramının, daha önceki peygamberlere "kendisi ile mücadele edenlere göstermesi için verilen ayetler" konusunu yorumlamada yol gösterici olması gerektiğini düşünenlerdenim. Ve bu ayetlerin doğaüstü gösterileri değil, yine akıl yolu ile değerlendirilecek ve değerlendiren insanı hayran bırakacak delilleri kastettiğini düşünüyorum. Tekrardan vurgulayayım: Elbette her peygamberin Cebrail(as) vasıtası ile ayet alması bir mucizedir. Bunu yanı sıra kendilerine verilen özel ilimler, hâller de vardır. Vahiy tecrübesi yaşamayan ama Resul hükmündeki insanlar dahi bu tip doğaüstü olaylar yaşayabilir. Bunlar da mucize kapsamındadır. Fakat bu tarz insanlar ile mücadeleye girişenler bu tip şeylere şahit olamazlar. Onların şahit olduğu ayetler, muhatap oldukları Peygamberin kendilerinden daha üstün olduğunu gösteren çeşitli nimetler, deliller anlamında ayetlerdir. Doğaüstü gösteriler değildir. Semud kavmine gelen dişi deve, Hz. Musa'nın asasının yılana dönüşmesi gibi olaylar yoruma (tevile) açıktır. Bu noktada Zemahşeri, Razi, Muhammed Esed gibi kaynaklara bakılabilir. Bunu günümüze uyarlayarak bir örnek vermek isterim. Örneğin 20. yüzyılın başında bir Peygamber gelmiş olsa ve onun bizden üstünlüğünü göstermesi açısından ona Kuantum Mekaniği bilgisi verilmiş olsa ve bunu insanlığa açıklayan ilk insan o olmuş olsaydı, bunun karşısında onu inkara şartlanmış insanların bazısı onun bu özelliğini kıskançlık vesilesi yaparak daha da saldırganlaşacakken kimisi de bu ilmi istismar ederek örneğin Atom Bombası yapmak için kullanacak ve zalimlerden olmuş olacaktı. Eğer günümüzde, o peygamberden sonra bir peygamber daha gelmiş olsaydı ona, belki de Allah bu durumu örnek göstererek kendisinden önce yaşamış bir Peygambere "zerre"nin ilmini bir ayet (nimet) olarak verdiğini ve onların bunu kullanarak zalim olduğunu söyleyecekti, kendi söz söyleme sanatına uygun olarak. (Allahualem) |
at 03:26 0 comments
Labels: Dini