|
Terör örgütlerinin alenen yaptıkları propaganda ve provokasyonlar herkesin malumu. Bunu tespit edip yargılamak hiç sorun değil. Ama örgütle ilintili belirli zamanlarda yapılan ve insanların sinir uçları ile oynanan üstü kapalı provokasyonlar ne olacak? Örneğin bir terör örgütünün kuruluş günü
olarak kabul edilen günde ya da örgütün ilk kan akıttığı zamanda yapılan ve
örgütün adının doğrudan söylenmediği kutlamalar ya da bir kaza sonucu
askerlerin şehit olması neticesinde yine doğrudan ilgili örgütle ilintili
herhangi bir vurgu yapmadan insanları tahrik etmek için yapılan sevinç gösterileri ne olacak? Bu yapılan
provokasyonlar yapanın yanına kâr mı kalacak? Eğer olur da yargılanmaya alınsa bile “canım
sıkıldı yaptım” demesi ile hiçbir sürecin yaşanmayacağını biliyor olmanın
verdiği rahatlıkla yapılan bu tahrikler için bir şey yapılamaz mı? Örgüt
propagandacılarının “Hem provokasyonumuzu yaptık hem de doğrudan örgüt ile
alakalı şeyler kullanmadığımız için elinizi kolunuzu bağladık” alçaklığını
aşamaz mıyız? Elbette aşabiliriz. Madem örgütle alakalı bir
şey kullanmadılar ama yaptıkları şeyi neden yaptıklarını da sonuna kadar hissettirdiler. O zaman biz de hislere daha
doğrusu “genel kanıya” bakarız. Kimlerin kanısı bu? Örneğin hakimler heyetinin…
Bu konuda gelecek başvurular için özel bir
hakimler heyeti oluşturulur. Ve doğrudan alenen delil olmadığı ama hemen
herkesin neyin ne olduğunu bildiği konu ile ilgili heyetin genel kanısı dikkate
alınır. Heyetin salt çoğunluğu “Evet bu yapılan şey terör örgütü
propagandasıdır” derse, karar Cumhurbaşkanı (ya da Başbakan), Adalet Bakanı ve
İçişleri Bakanının bulunduğu 3’lü heyete gönderilir. Üçü de onaylarsa yapılan
şeyin terör örgütü propagandası olduğu kabul edilir. Akabinde ilgili
eylemle ilgili neden bu sonuca ulaşıldığına dair gerekçeli karar halka açıklanır ve
cezalandırma süreci başlar. Peki cezalandırma olarak ne yapılacak? Alenen propaganda suçunda ne yapılıyorsa
aynısı yapılacak. (Tamamen terör örgütlerinin kullandığı genel
jargona uygun olarak yazıyorum. Onun için terör örgütü sempatizanlarından tam
destek bekliyorum.) 1. Mülksüzleştirilecekler. Mülk hırsızlıktı, değil mi? Güzel. Mal varlıklarına el konularak
mülksüzleştirilecekler. Mülkten kurtuluyorsunuz. Süper değil mi? Daha bitmedi. 2. Öz benliklerine(?) geri dönecekler(?) (Ne
demekse) Öz benliğinize(?) geri dönmek(?) istiyordunuz
değil mi? Güzel. Vatandaşlıktan da çıkarılıyorsunuz. Sevinç çığlığı atmamak için zor tutuyorsunuz kendinizi. Biliyorum. Ama durun. Dahası da var. 3. Dağa çıkarılacaklar. “Dağlara gel, dağlara” diye şarkılar
söylüyordunuz değil mi? Güzel. Dağlara doğru sınır dışı edileceksiniz.
Artık mağaralarda komünal, bölüşümcü bir hayat yaşayabileceksiniz. Tabii bölüşeceğiniz
şey ne olacak o da artık sizin probleminiz. Bitti. Şimdi rahatça sevinç çığlıklarınızı haykırabilirsiniz. Her şey sizin istediğiniz gibi oluyor. Sizler mülkten,
vatandaşlıktan ve şehir hayatından kurtuluyorsunuz. E şerefi ile namusu ile
yaşamak isteyen insanlar da sizden kurtuluyor. Not: Bu yazıyı muhtemelen “Terörle Mücadele
Yasası ve Yasal Hırsızlık” yazısının içine entegre edeceğim ama bir süre böyle
müstakil bir yazı olarak kalsın. |
31 Ağustos 2026 Pazartesi
Üstü Kapalı Terör Propagandasını Yargılamak
at 20:59 0 comments
Labels: Siyaset
15 Mart 2026 Pazar
Blöfçüleri Hayatın Gerçeğine Çekmek
|
- Ben Kürtlere eşit vatandaşlık verilsin hatta Kürt Devleti kurulsun istiyorum. + Bunları Kürtler için istiyorsun değil mi? - Evet. Kürtler için istiyorum. + Tabii, niye olmasın? Şöyle yapacaksın: Önce bir insanın Kürt olup olmadığını nasıl tespit ettiğini açıklayacaksın. Sonrasında da hemen altına İsim – Soy İsim – Kimlik Numarası şeklinde Kürtlerin listesini çıkaracaksın. Ondan sonrasına bakacağız. - Kürtlerin listesini çıkarmak mı? O nereden çıktı? Böyle demeni beklemiyordum. O dediğin nasıl yapılacak, tam bilmiyorum şimdi. Biraz düşünmem lazım. Genelde böyle dedikten sonra hedef alınıyorum. Böylece hem kendi takıldığım yerde "Bakın! Sizin için hedef alınıyorum" pozisyonuna hem de bir şeyler isteyen ama verilmeyen insan pozisyonuna geçiyordum. Hazırlıksız yakalandım. + Peki, düşün. Bulursan hemen haber ver. - Tamam. Düşüneceğim. Ama ben bir yöntem bulana kadar en azından Kürtçe eğitim olsun. + Tabii, niye olmasın? Şöyle yapacaksın: Kürtçe sözcüklerin listesini çıkaracaksın. Aç önüne Kürtçe olduğu iddia edilen herhangi bir sözlüğü, yanına da Farsça, Hintçe, Arapça ve Türkçe sözlükleri. Sonrasında Kürtçe sözlük denilen sözlükte geçen ama bu 4 sözlüğün herhangi birinde geçmeyen sözcüklerin listesini çıkar. Bakalım Kürt kelimesinin kendisi de dahil olmak üzere kaç tane Kürtçe sözcük bulacaksın. - Hiç yok mu gerçekten? + Ben bilmem. İstek sahibi sensin. Sen tespit edeceksin. Olmayacak şeyler için, sabah akşam, yalandan istiyorum diyorsun. Biraz üzerine gidip blöfünü sarsınca da şaşıp kalıyorsun. Sürekli isteyen ama istediği verilmeyen insan pozisyonunu korumak hoşuna gidiyor, değil mi? - Olabilir. Bana kalsın. + İyi peki sana kalsın. - Ama hiç olmazsa Kürt tarihi okutulsun okullarda. Buna da mı karşı çıkacaksın? + Karşı çıkmak mı? Hiçbir şeye karşı çıkmıyorum. Sadece blöfünü görüyorum. Kürt tarihi dediğin konuya gelecek olursak… Tekrardan: Tabii, niye olmasın? Şöyle yapacaksın: Tarihte yaşanmış hangi olayları, hangi tarihi konuları Kürt tarihi başlığı altında okutabileceğimizin listesini, tarihçilerin ittifak halinde “İşte bu Kürt tarihinin konusudur” dediği konuların listesini çıkaracaksın. Tamam? - Abi yine iş çıkardın. Her defasında iş çıkarıyorsun. Söylediğim şeylerin üzerine gitme. Bunların olup olmaması umurumda değil. Ben isteyeceğim sen vermeyeceksin, hep bu pozisyonda kalacağım. Konu hep havada kalacak ben de hep ulaşmaya çalıştığı davası olan insan pozisyonunda kalacağım, oradan da yolumu bulacağım. Böylece hem hiçbir konuda sorumluluğum olmamış gibi olacak, hiç kimse benden fayda beklemeyecek hem de yaptığım kötülüklere bahanem varmış gibi olacak. Sen her defasında üzerine gidersen böyle, blöfümü bozarsın. Söylediklerimin üzerine gitme. Olmasın zaten. İstemiyorum. Öyle havada kalsın. Kullanabildiğim kadar kullanayım bu durumu. Sömürebildiğim kadar sömüreyim. Yukarıdaki gibi konuşarak sadece blöf üzerine kurulu bu muhabbetleri bir daha açılmamak üzere kapatamayacak kadar aciz, konulardan bihaber insanların mikrofon şansı bulduğu, makamların büyük bir kısmını işgal ettiği bir ülke iflah olur mu? Siz bunun cevabını düşünürken, ben biraz daha devam edeyim diyaloğa. - Tamam. Ne dilbilimsel olarak Kürtçe diye bir dil, ne tarihsel olarak Kürt diye isimlendirilebilecek bir etnik kimlik olmamış olsun ama ben yine de kendime “Ben Kürt’üm” demek istiyorum. Diyemem mi? + Bu konuda çok fena ters psikoloji propagandası yedin ve bir de üzerine başkaları ile ters düştün ve inatlaştın değil mi? “Kürt’üm demekten korkuyor musun yoksa?”, “Kürt’üm demekten utanıyor musun yoksa?” diyerek seni çok fena kanalize ettiler, şimdi de dönemiyorsun, değil mi? Farklı olduğunu iddia etmek hem hoşuna gitti hem de haydutluğa ehliyet olarak gördün, bu şekilde bütün o propagandayı hoşuna gide gide yedin. Belki bu yüzden başın belaya da girdi. Şimdi de yaptıklarınla yüzleşmemek için kuyruğu dik tutmaya çalışıyorsun, değil mi? Neyse sorunun cevabına gelirsek: Tabii ki de diyebilirsin. Kime ne? Senin beyanın seni bağlar ama senin paşa gönlün hoş olsun diye de kimseden tarihsel olarak ispat edemediğin bir etnik kimliği kabul etmesini bekleyemezsin. Üstelik ispat edilmiş olsaydı bile, günümüzde o kimliğin bir insanda olup olmadığını nasıl tespit edeceğin de çözmen gereken apayrı bir sorun. Ama buyur de. Hatta konuştuğun dilin Farsçanın lehçesi olmadığını ispat edemiyor olsan bile ona “Kürtçe” de. Kime ne? - Ha iyi tamam. Ben de bunu duymak istiyordum. Çünkü insanlara bu konu üzerinden suçluluk duygusu yaşatacağım ki onları sömürebileyim. Üstüne bir de Avrupa’ya, Amerika’ya gidip, “Doğuştan gelen farklı bir özelliğim var ve bu özelliğim hedef alındı” diye uyutacağım onları. Bayılıyorlar böyle “Doğuştan gelen farklı bir özelliğim var ve o hedef alındı” hikayesine. “İyi. İspat et o zaman doğuştan gelen farklı özelliğini” demek akıllarının ucundan bile geçmiyor. Hemen atlıyorlar. Hem onları aptal yerine koyup deli gibi sömüreceğim hem de bizim örgüte tarih çıkarmış gibi olacağım. Bir taşla iki kuş vuracağım. + Ha sen ondan bu kadar zorluyordun. Ondan bu kadar yalan söylüyordun. Ben de diyordum “Kürtçe diye bir dil, Kürt diye isimlendirilecek bir etnik kimlik olsa ne olur olmasa ne olur?” Derdin oydu senin. Maalesef canım benim. Kürtçe diye bir dil olsa, Kürt diye isimlendirilecek bir etnik kimlik olsa bile izole kavimden ulus devlete geçiş diye bir şey yaşanmadığı için, “Neye göre Kürt’sün? Delilin ne?” sorusunun bir cevabı yoktur. Daha da ilginci zaten ne dilbilimsel olarak Kürtçe diye bir dil ne de tarihsel olarak Kürt diye isimlendirilecek bir etnik kimliğin ispatı henüz yapılamadığından o izole kavmin kendisini bulamıyoruz ki, bırak ulus devlete geçiş yaşandı mı yaşanmadı mı diye bakalım. Ayrıca ispatı yapılmış olsaydı bile örgütüne, o Narko-terör örgütüne tarih falan da çıkaramazsın. O taşeron örgüt, zamanında gaspçılık, hırsızlık, uğursuzluk yapan adi suçlular tarafından “Başımız belada, zaten batmışız, kaybedecek bir şeyimiz yok bari siyaset ile ilgileniyormuş gibi yapalım” diye 70’li yılların trendi olarak kurulmuş bir örgüttür. Örgütün eylemlerini gerçekleştirdiği bölgenin arazi şartlarından kaynaklı kontrolünün zor olması ve aynı zamanda da ilgili bölgede cehaletin ve kontrolsüz üremenin hâkim olması bu derece aşağıların aşağısı bir örgütün varlığını devam ettirebilmesini sağlamıştır. Ve cehaletin hem iktidara hem de muhalefete hakimiyeti ile de hayallerinde bile göremeyecekleri imkânlara ulaşmışlardır. Hatta o kadar ki, “kendilerinin daha öncekilerden farklı(!) olduğunu, -sanki suç varmış gibi- suç(!) işlemediğini” ispat etmek için konu bulmaya çalışan mikrofon şansı yakalamış hak etmediği konumları elde etmiş sorumsuz kişiler tarafından da örgüt mensuplarının bizzat kendilerini bile hayrette bırakacak anlam yükleme çabası yaşanmıştır bu süreçte. Tüm bunların sonucunda altı bomboş bu konu bu kadar uzamıştır. … Doğru sorular sorulmadığı için yıllardır gereksiz bir şekilde gündemi işgal eden olmayan bir sorun ile ilgili söylenecek şeyler bundan ibaret iken, adaleti tesis etmeye çalışan az sayıda insan hariç siyasete giriş nedenleri, hayatımda heyecan yok veya canım sıkılıyor veya iş güç yok bari siyasetle uğraşayım’dan tut da şirketin işlerini hallederim ya da güçlü, önemli insan görüntüsü veririm ya da kupon arazi ayarlarıma kadar geniş bir perspektife yayılmış insanların bu soruların sorulması gereken makamların çoğunluğunu işgal etmesinden dolayı bu konu hiç hak etmediği kadar uzamıştır. Ki bu sadece bir örnektir. Daha bir çok farklı alanda, çeşitli kisveler altında hayatını blöf yaparak geçirenler de bulunmaktadır siyaset sahnesinde. Daha önceki yazılarımızda defalarca işledik ama tekrardan not düşeyim: Mikrofon şansı yakalamış (ister iktidarda ister muhalefetteki) siyasetçi, yorumcu veya buna benzer medyatik insanların gerçekten fedakâr olan az bir kısmı hariç büyük bir kısmı sadece blöfçüdür. Eğer bir şeyleri “istediklerini” iddia ediyor ama o isteğin gerçekleşmesi halinde ne gibi bir fayda üretileceğini açıklayamıyorlarsa, sadece “istemediklerini” söyleyip bırakmak doğru olandır. - Ben şunu şöyle istiyorum, bunu da böyle. Ayrıca şunların da şöyle olmasını istiyorum. + Hayır istemiyorsun. Bitti bu kadar. Ha belki şöyle devam edebilir: - İstemiyor muyum? Nereden biliyorsun istemediğimi? + Nereden bileyim istediğini? İsteğin için ürettiğin faydaları ve o isteğine ulaşılırsa ortaya çıkacak faydaları somut bir şekilde açıkla, “isteme” fiilinin sende oluştuğunu kabul edelim. Değil mi? Ayrıca neden istediğini sen söylüyorsun ki? Yaptıkların söylesin. Bırak, ürettiklerine bakıp başkaları karar versin neyi isteyip neyi istemediğine. Arkadaşlar! Eğer bir insanın blöfçü olduğunu düşünüyor ve gereksiz yere gündemi meşgul etmesine engel olmak istiyorsanız, önce sakin bir şekilde kullandığı sözcüklerin tanımlarını sorun. Eğer gerçekten düşündüğünüz gibiyse o tanımlar gelmeyecektir. Ve hatta tanımları yapamıyor olmasını gizlemek için de daha fazla süslü sözcük kullanacaktır. Sorgulamaktan vazgeçesiniz diye... Büyük bir sabır göstererek onların da anlamlarını sorun. Bu şekilde konu kapanıp gidecektir. Ama tanım yapamadığı halde hâlâ daha kuyruğu dik tutmaya çalışıyorsa somut bir şeyler görmek istediğinizi söyleyin. Şu anda ürettiği somut faydaları, istediği şey olursa üretilecek ve kendisinin üreteceği somut faydaları açıklamasını isteyin. Yani hayatın gerçeğine çekin. Bu aşamaya geçtiyseniz ve eğer gerçekten blöfçüyse merak etmeyin bu onu son görüşünüz olacaktır. Ve bu konu bir daha açılmamak üzere kapanmış olacaktır. Sadece yukarıda verdiğim örnek bağlamında değil, genel olarak söylüyorum. Bir şeyleri isteme, bir şeyler yapacakmış ama izin verilmiyormuş iddiasında olan insanları gördüğünüz zaman iddia ettikleri şeylerin ne kadar yanlış ne kadar kötü ne kadar zararlı hatta ne kadar saçma olduğunu açıkça görüyor olsanız da tepki göstererek kendinizi yormanıza hiç gerek yok. Alternatif bir çözüm var. “Tabii, niye olmasın?” diyerek, hayatın gerçeğine çekip görev verin. Eğer blöfçüyse o konu kapanıp gidecektir. Ama eğer blöf değil de gerçekten olması gereken şeylerden bahsediyorsa açıklamayı da başaracaktır. E o zaman da hakkı teslim etmek gerekiyor. Örneğin, bakınız: - Yaralamadan, öldürmeye kadar ulaşan fiziksel zarar üzerine kurulu suçları, değil sadece işlendikten sonra adil bir şekilde cezalandırmayı, bu suçların işlenmesine fırsat dahi verilmemesi için yayınladığımız Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku çalışmalarına - Hırsızlık suçu için, suç işleyenin vücudundan parçalarla ödeme de dahil olmak üzere Geri Ödeme Üzerine Kurulu Cezalandırma Hukuku üzerine yaptığımız çalışmalara - Kontrolsüz Üremeye karşı yaptığımız Hadımlaştırma Yasası isimli çalışmaya - Anonim seçim sisteminin, günümüzde siyasetten kaynaklı bütün kötülüklerin anası olduğunu açıkladığımız çalışmalara - Ekonomik Krizlerin nedeni olan Yasal Hırsızlığı hedef alan çalışmalara - Hem içerik hem de yöntem olarak hali hazırda yürürlükte olan eğitim sisteminin yanlışlığını göstermek için encodeum kanalında yaptığımız çalışmalara Ve daha nicelerine... Naçizane. |
at 11:49 0 comments
Labels: Siyaset
22 Kasım 2025 Cumartesi
Devlet 2.0: Kişiye Özel Affetme Sistemi
|
Nasıl da başkasının canının yandığı konuda soğukkanlı soğukkanlı konuşuyor. E tabi yanan başkasının canı. “(…) Bu noktada, suçluyu cezalandırmayı düşünmek yerine onun neden suça sürüklendiğini araştırmalıyız. Mutlaka toplumsal ve psikolojik nedenler ortaya konulmalıdır. Bu aşamada, suçluyu suçlu olarak değil bir hasta olarak görmeliyiz. Bir hastaya nasıl ilgi ve şefkatle yaklaşmamız gerekiyorsa, belki de öyle yaklaşmamız gerekiyor. (…)” Ne kadar da sağduyulu ne kadar da soğukkanlı değil mi? İşte aynen böyle konuşan biri vardı bir kanalda. Bizzat şahidim: Bu
kişiye bir zaman önce Twitter’da başka bir konu üzerinden sert bir şeyler yazdı
biri. “Dikkat et. Senin canını yakarlar” gibisinden tehditvari bir cevap vermişti. Hani
nerde o, olaylara sağduyulu yaklaşan insan? Hani nerde o, olaylara soğukkanlı
yaklaşan insan? Kendi meselen olunca göremiyoruz onu, değil mi? Kendi canı mevzu bahis olunca, başkalarının acıları
üzerinden konuşurken ortaya çıkan o, “olaylara sağduyulu ve soğukkanlı yaklaşan
insan” görüntüsünden eser kalmıyor. Kendi meselesinde, “Bana böyle şeyler yazmanın altındaki
toplumsal ve psikolojik nedenleri araştırmalıyım. Sana bundan sonra ilgi ve
şefkatle yaklaşacağım” demiyor. “Dikkat et seni bilmem ne yaparlar” diyor. Hatırlarsanız, Devlet 2.0: Kişiye Özel Ek Cezalandırma Sistemi isimli yazımızda: Bu sistemle, insanlar var olduğunu iddia ettikleri ideolojilerine(!)
uygun olarak kendileri için ek cezalandırma hukuku yazabilecekler, böylece hem eğer bir yerlerde samimi insanlar varsa onlar davalarını
yaşayabilecekler hem de blöfçüler çenelerini kapayacaklar ve büyük bir ızdırap
bitecek demiştik. Çünkü bir yerlerde böyle beylik laflarla, “şöyle sistem
istiyorum, böyle sistem istiyorum, şöyle olmalı, böyle olmalı” diye konuşanlara
“Yaz işte kendin için ek cezalandırma hukuku. Niye yazmıyorsun?” denebilecek. Başka
bir deyişle “Madem yeni bir düzen istiyorsun. O düzene göre kendin için yaz bir
cezalandırma hukuku. Yaşa o düzeni. Devlet 2.0, bunu sana sağlayacak.” denebilecek.
Peki bu sistemi başkalarının acıları söz konusu olunca sağduyu ve soğukkanlılık
timsali görüntüsüne bürünerek cezalandırma sürecini baltalamaya çalışanlara da
uyarlayamaz mıyız? Elbette yapabiliriz. Hadi işi ciddiye bindirelim. Devlet 2.0’da bireyler kendileri için affetme hukuku
yazabilecekler. Örneğin: “Eğer biri beni gasp ederse, tehdit ederse, bana tecavüz
ederse ya da beni yaralar ya da öldürürse, ona hiçbir şey yapılmasın. Ona hasta
muamelesi yapılarak ilgi ve şefkat gösterilsin. Zaten ben de her hafta onu
ziyaret edecek, temiz çamaşır götürüp kirlilerini de temizleyeceğim.” diyebilecekler.
Bu sözler suçtan önce yazılıp e-devlet üzerinden kaydedilmişse, ilgili şahsa karşı suç işleyen kişiye cezalandırma uygulanmayacak. Ve işte o zaman, bizler de, bunu yazan için ilgi açlığını başkalarının acıları
üzerinden tatmin etmeye çalışan biri değil, samimi bir insan diyeceğiz.
Tabii cehaletinde samimi. Örnekler üzerinden devam edelim. - “Örgüt kurup birilerini öldürülmüşse ne olmuş. Barışalım.
Barış her zaman iyidir.” + Sen zarar gören taraf değilsin ki nasıl barış sözcüğünü
kullanıyorsun? - “Affediyorum onu güzel kardeşim” + Neyi affediyorsun? - “Bomba koyup patlatmışları. Onları affediyorum”. + Kardeşim sen zarar gören taraf değilsin. Sen nasıl bu
konuya müdahil oldun? Affetme, barış gibi sözcüklerin senin ağzında ne işi var?
Ayrıca geçen gün canını sıkan bir şey olmuştu da ağız dolusu küfürler
ediyordun. Hatırladın mı? “Onu şöyle keserim, böyle biçerim” falan diyordun. Nasıl oldu da
bir anda soğukkanlı, sağduyulu insan görüntüsüne büründün öyle. - “Peki barışa karşı mısın?” + Canım, o kadar cahil, o kadar yetersizsin ki… O kadar birikimsizsin
ki... Ve bu haldeyken bu konulara girip çıkış yolu bulamayıp bunun sonucunda o
kadar anlamsız cümleler kuruyorsun ki! “Şöyle dese de yadırgasam. Galip gelsem. Kurtulsam şu
konudan.” diye saçma sapan yerlere çekmeye çalışıyorsun girdiğin konuyu. “Barış sözcüğünün tanımını yap” desem yapabilecek misin? Hayır yapamayacaksın. Hadi ondan vazgeçtim. Barış mı diyorsun sen? Tamam. Yaz kendin için barış hukuku işte. Hadi göreyim seni. Savun kendin için barış hukuku yazabileceğin Devlet 2.0 düzenini. Bu düzende diyebileceksin ki: “Eğer birileri bir yere bomba koyup patlatır da ölürsem. O teröriste hiçbir şey yapılmasın. Eğer bir yakınım ölürse de dava açmayacağım, peşine düşmeyeceğim. Hatta yakınımın katili o teröristi cezaevinde ziyaret ederek, temiz çamaşırlar götüreceğim. Evde yaptığım kekleri, börekleri götüreceğim. Hatta kişiye özel cezalandırma hukuku sistemine de başvurup, yakınımın katiline her hafta yemek ve çamaşır götürmezsem, götürmediğim her hafta için bana para cezası uygulanmasını sağlayacağım. Affediyorum onu. Barışıyorum onunla.” Yaz bunları görelim ne kadar samimiymişsin,
cehaletinde. Başka bir örneğe geçelim: “Nesiller boyu fakir olan, tek öncelikleri gördükleri diğer varlıklı aileler gibi yaşamak isteyen bir kesim var. Fakirlik bu kesimin DNA’sına kadar adeta işlemiş gibi. Dedelerinin babaları fakir, dedeleri fakir, babaları fakir, kendileri fakir. Zengin olduğunu gördükleri kesimden haraç isterken bunun hakları olduğuna inanıyorlar. Cezaları arttırmayla bu sorun bitmeyecektir.” Eee?? Sonra? "Hakları olduğuna inanıyorlar", sonra? Tamamla iddianı. Hakları mı oluyor? Hakları olduğunu kabul mü ediyorsun? İnanmayla bitiyor mu iş? Lafa bak, hakları olduğuna inanıyorlarmış. Söylenecek laf mı bu? İsterse "Gözümle gördüğüm her şey benim hakkım" desin. Sabahtan akşama kadar inansın. Sabahtan akşama kadar desin. Ne oluyor sonra? Hakkı mı değil mi? Eğer hakkı değilse ne yapmamız gerekiyor? İnsanları koruma adına bunlar için cezalandırma hukuku geliştirmemiz gerekiyor olabilir mi sence? Ayrıca birinin bir şeye inanıp inanmadığını nasıl bilebiliyorsun sen? Böyle bir şeyi iddia edebilecek özgüveni nereden buldun? Cezaları arttırmayla bu sorun bitmeyecekmiş. Gayet güzel biter de, bitirmeye çalışan kim yahu? İnsanın olduğu yerde her zaman suç olur. Amaç bitirme değil, adaleti sağlama. Bitmesi de mükafatı olur. Konuya çok uzak, çok. Yahu nereden başlayayım şimdi buna? Hepsi yanlış. O kadar yanlış ki, cümle cümle değil, sözcük sözcük, hepsi yanlış. Birincisi fakirlik(?) de dahil olmak üzere hiçbir şey suç işlemeye, bir masumun canını yakmaya gerekçe değildir. İkincisi, istediği kadar "çetecilik yapmak hakkım olduğuna inanıyorum" desin. Sabahtan akşama kadar inansın. Sabahtan akşama kadar söylesin. Ne olur, ha, ne olur? Ha, ne olacağını sana söyleyeyim mi? Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku'nda böyle bir şeye niyeti olduğu anlaşıldığı anda eylem gerçekleşmeden cezalandırma hukuku ile muhatap olur. Tamam? Detaylarını araştır bakalım, neymiş bu önleyici mahiyette cezalandırma hukuku. Üçüncüsü, demek zengin olmayı istedikleri için hırsızlık, uğursuzluk, çetecilik yapıyorlar. Vay be! Bu nasıl bir tespit böyle! Biz de spor olsun diye yapıyorlar zannediyorduk. İyi oldu söylediğin. Dünya üzerinde bir sürü boş şey var ama zengin(?) olmayı isteme durumunu herhangi bir suçun gerekçesi olarak sunma, hak(!) olarak görüldüğünü söyleme kadar boş bir şey olmasa gerek. Sana bir soru: Sence insanlar neden okuyor? Neden çalışıyor? Neden kendilerini geliştirmek için uğraşıyorlar? Zengin olmak ya da başka bir deyişle fakirliğe düşmemek ve bunu şerefli, namuslu bir şekilde gerçekleştirmek ve bu şekilde hayat sürmek için olabilir mi? Anladığım kadarıyla arkadaşımız insan yaşamını keşfetme aşamasında. Birisinin kendisine insanların dünya hayatına dair bütün çabasının fakirlikten kurtulma ya da başka bir deyişle fakirliğe düşmemek için olduğunu, bunu suç işleyerek ya da şerefli bir şekilde yapmanın bireyin kendi tercihi olduğunu anlatması gerekiyor. Yani çok çeşitli alanlarda fayda üreterek geçimini sağlayan insanlar da neden yapıyormuş bunu? Fakirlikten(?) kurtulma ya da fakirliğe(?) düşmemek için. Dünya hayatında zengin(?) olmayı istemek, nefes alıp vermeyi istemek gibi herkeste var olan bir şeydir. Onun için bu, hiç bir şey için özel bir gerekçe olamaz. Bir gerekçe olduğu söylenemez. Bu güne kadar ne saçmalıklarla karşılaştım ama suça haklı(!) gerekçe olarak zengin olmayı istemeyi gösterme, uzak ara bu güne kadar gördüğüm en saçma argüman olabilir. Bak bir de sana devlet aracının neden icat edildiğini anlatayım. Bazılarına aklını kullanarak şerefi ile namusu ile yaşamak zor geldiği için alçakça yollara başvurur ya. Hah işte bu yüzden devlet denilen şey icat edilmiştir ve cezalandırma hukuku hazırlanmıştır. Ayrıca şahıs "fakir(?)" olduğunu iddia ettiği kimselerin böyle bir şeyi hak olarak gördüğünü iddia ederek o insanlara nasıl hakaret ettiğinin de farkında değil sanıyorum. Ve ayrıca hiç kimse, kimin neye inandığını, neyi kendine hak olarak gördüğünü falan da bilemez. Kimsenin yağmacılık yapmayı kendine hak olarak gördüğünü de sanmıyorum zaten. Şahıs "sosyolojik yorum yapabiliyorum" görüntüsü vermek için gereksiz anlam yüklemiş. Yani aslında konu, bunları söyleyen şahsın, sosyolojik konularda yorum yapabilen insan görüntüsü verebilmek için kendi kendisine kimi insanların yağmacılık yapmayı kendine hak olarak gördüğüne inandığını iddia etmesinden ibaret, sanki doğru bir bilgiye dayanıyormuş gibi. Doğru bilgiye dayanmadığı için zaten, "inanma" gibi ispatlanması veya çürütülmesi mümkün olmayan bir şeyi iddia ediyor. Böylece, sosyolojik tespit yapabilen insan görüntüsü verebilmek için kurguladığı senaryosunu belirsizliğe çekerek ispatlamaktan, ispatının sorulmasından kurtulmuş oluyor. Tabii bunları bilinçli bir şekilde yaptığını da sanmıyorum. Tamamen içgüdülerine daha doğrusu İblis'in fısıldamasına uyarak yapıyor. Ama biz yine de kurallarına göre oynayıp cevap veriyoruz, cevap verilmedi denmesin diye. Yoksa bu argümanın saçmalığını göstermek adına şunu sormak bile yeterlidir: Tecavüz etmeyi de cinsel isteklerini doyurmak için yapıyor insanlar bunu da haklı(!) bir gerekçe olarak görüyor musun? Ya da sosyolojik bir tespitmiş gibi gözüksün diye tecavüzcülerin böyle gördüklerini iddia edecek misin? "Cinsel ihtiyaçlarını bir eş ile gideremeyen insanlar da tecavüz etmeyi kendilerine hak olarak görüyor. Cezaları arttırma ile bu sorunu bitiremeyeceksiniz." falan da diyecek misin? Yahu birileri bir şeyleri kendilerine hak olarak görse ne olur görmese ne olur? İstediği kadar görsün, kaç yazar? Söylenecek laf mı bunlar? Dördüncüsü, insan var olduğu müddetçe suç da olacaktır elbette. Bizler cezalandırmanın hem önleyici mahiyette hem de kısas temelli olması ile suçu neredeyse yok edeceğini söylüyoruz. Elbette tamamen yok edemeyiz, dediğim gibi insanın olduğu yerde suç mutlaka olur. Ama en aza indirgemek elimizdedir. Ama, "Cezaları arttırmayla bu sorun bitmeyecektir" diye sanki bildiği bir şey varmış gibi konuşmak ne demektir yahu? Mesele sorunu bitirmek değil zaten, sorunu en aza indirgeyip, kamu vicdanını da tatmin etmek yani adaleti sağlamak. Senin cezaları arttırma dediğin, bizim ise cezalandırma sistemini hem önleyici mahiyette hem de kısas temelli hale getirme dediğimiz şey ile hem bu sorun olabilecek en aza indirgenir hem de eğer suç işlenmişse de kamu vicdanı tatmin olur. Yani asıl amaç suçu bitirme değil zaten, adaleti tahsis etme. Beraberinde suçun azalması da ekstra mükafatıdır bu sistemin. Daha cezalandırma hukukunun amacını bilmiyorsunuz yahu. Beşincisi, hadi fakirliği(?) bir gerekçe olarak aldık diyelim, eğer bir insan fakirliği(?) bu kadar sorun ediyorsa, gitsin o fakir(?) hali ile illa ki üremek zorundaymış gibi üreyen anası babası ile yüzleşsin o zaman. “Madem durumunuz yoktu neden çocuk sahibi olmaya kalktınız?” diye sorsun. Buyursun yüzleşsin hayatının tek gerçeği ile. Tutan kim? Ayrıca her şey cezalandırma hukuku ile düzelir dedik ya. Sana bir haberim var: Kontrollü üreme için de hazırlanmış kanunlar var önleyici mahiyette cezalandırma hukuku içinde. Bir araştır bakalım, neymiş bu. Altıncısı, her şeyi geçtim, “fakirlik(?)” ne demek yahu? Tanımı ne bunun? Nerede başlar, nerede biter? Yedincisi, şu saçmalıkları duyan da şerefli, namuslu yani olumlu anlamda başarılı insanların hepsinin zengin(?) ailelerden çıktığını falan sanacak. Ayrıca yine
sormamız gerekiyor: Zenginlik ne demek? Sekizincisi, hayır bir de öyle saçma sapan bir anlam yüklemiş ki, sanki bu tip çetelerde takılanlar zaten sorumluluklarından kaçmak için bu tip arkadaş gruplarına girmiş değil de “Anadan babadan fakirim. Şu anda bunu sosyolojik olarak değerlendirip, çetelere giriyorum” diyorlarmış gibi. İnternet erişiminin bu kadar kolay olduğu ve internette hemen her konuda her türlü bilginin ücretsiz bir şekilde hazır olduğu, eğitim isteyen insanların çok rahat bir şekilde buna erişebileceği, bir meslek sahibi olup, uzmanlaşabileceği ve rahat bir şekilde de hayatını yaşayabileceği günümüz dünyasında böyle alt sınıf tespitlerin sırf “bakın sosyolojik konular hakkında konuşabiliyor ve sıra dışı yorumlar yapabiliyorum” amacı ile yapıldığını görmek zor olmamalı. Bu gibi insanlar "fakir(?)" sözcüğünü kullandığı için takdir toplayacağını bilir. Gerçekten de "fakir(?)" sözcüğünü duyan avam kesimler de ilgili şahsa istediğini verir ve takdirlerini sunarlar, aslında bu saçmalıklarla fakir(?) olan insanlara hakaret edildiğinin farkında bile olmadıkları o halleri ile. Fakir(?) olmanın suç işlemeye haklı(!) gerekçe diye sunmanın tarihin en saçma argümanı olduğu gerçeğini bir kenara koyup devam edersek, bu fakirlik(?) gerekçesinin çetecilerin suç işlemesine izin olduğu iddiasının doğru olması için çetecilerin internete erişememesi gerekiyor. Böyle bir şey var mı? Tabii ki de yok. Peki internete erişip ne yapıyor çeteciler? Sanal kumar başta olmak üzere kısa yoldan para kazanma yollarına sapma? Bilgisayar oyunları ile ömür tüketme? Abuk sabuk videolar ile boş boş vakit öldürme? Doğru mu? İnterneti faydalı bir şey için kullanmak belki aklının ucundan bile geçmiyor. Değil mi? Ayrıca haydutların "Madem fakirim haydutluk yapabilirim. Bu benim hakkım" şeklinde bir mantık geliştirdiği iddiasının doğru olması için bu yola girenin "Şimdi zengin oldum. Artık haydutluğu bırakıyorum" da demesi gerekiyor. Var mı böyle bir şey? Hayır yok. Demek ki herhangi bir "hakkı olduğuna inanma" gerekçesi ile değil tamamen yağmacılık içgüdüsü ile bu yola giriyormuş insanlar. Hatta şey demesi gerekiyor: "Zengin(?) olduğuma göre artık fakirler(?) benden haraç isteyebilir. Bu onların hakları. Artık ben haraç vermeye başlayacağım." Bitmiyor ya bitmiyor. İddia her şeyiyle o kadar yanlış ki, yaz yaz bitmiyor. Bu kadar yeter deyip, burada bırakalım. Not: Fakirlik(?) ifadesi solculuk(?) denilen kurgu ideolojinin şiddete ehliyet için kullandığı kavramlardan biridir. Onun için bunu "şiddete haklı gerekçe" iması ile kullanan kim varsa onu ünlü ederler. Yani aslında fakirliği istismar ederler, istismar edeni de "Vay be, ne güzel konuştu" diye desteklerler. Yani aslında olay, bu güne kadar hiçbir konuda çözüm üretmeyi başaramamış, 3-5 slogandan ibaret olan kurgu sol(?) jargonun insanları şiddete teşvik etmek için fakirlik kavramını istismar edip aynı şekilde bu kavramı şiddete haklı gerekçe iması ile kullananları da takdir etmesinden ibarettir. Bunun takdir edildiğini görünce, kısa yoldan, hızlı bir şekilde takdir toplamak isteyen insanlar da sanki derin analiz yapıyor görüntüsü vermek için "fakirlik" kavramını bir gerekçe olarak sunarlar cümlelerinde. Ve ne yazık ki kendine solcu demek zorunda olduğu zannettirilmiş alt kesimden istediğini de alır bu yola başvuranlar. Bireyin kendi yanlış tercihleri dışında gelişen fakirliğin en önemli nedeni de adi suç şebekeleri ve özellikle devlet mekanizmasını ele geçirip yasal hırsızlık yaptıran insanlardır. Bunun çözümü de yine cezalandırma hukukundan geçer. Yani en temelde fakirlikten kurtuluş da önleyici mahiyette cezalandırma hukukundan geçer. Bunu da eklemiş olalım yazımıza. Genele hitaben söylüyorum, alakasız konularla ünlü olmuş kimi insanlar ne yazık ki, hiç alakalarının olmadığı konularda mikrofon şansı bulduğunda geri durmayıp, Şeytan’ın yaldızlı sözleri ile bezenmiş ama bir o kadar da altı bomboş yorumlara başlıyor, o sözleri söylediğinde takdir edileceğini zannederek. Dediğimiz gibi konunun gerçekliğini analiz edemeyen insanlardan hakikaten takdir de geliyor. Hatta bunu gördükçe daha da coşabiliyor. Fakat şunu unutmayın şu anda yaptığımız gibi bu gibi yaldızlı olduğu hissi uyandıran sözlerin altını biraz kurcalayın kocaman bir boşluk ile karşılaşacaksınız. “Genç neslin içinde kendini laik veya dindar olarak bir grubun içinde konumlandıramayan, sayıları da çok fazla olan genç insanlar hayata ve yaşadıkları topluma çok kinliler.” Şuna bak hele "kin" sözcüğünü de katmış işin içine. Hayatı boyunca bütün
sorumluluklarından kaçmışlar kin besliyorlarmış. Hayatı boyunca zordan kaçmışlar, "kalabalık olalım da temiz, namuslu, kendi halinde yaşayanları gasp edelim" diyenler kin güdüyorlarmış. Bunu dediği çeteci de “Aaa ben
kin besliyormuşum. Dur kin besliyormuşum gibi yapayım suratımı” diyor şimdi. Bu tip, hayatı
boyunca sorumluluklarından kaçıp, hiç çalışmamış, neredeyse tamamı en azından
sigara içen, suçun her türlüsüne batmışlar “kin besleme” diye bir şeye hakları olduğunu
düşünüyorlarsa, kin besleyecekleri kişiler: Önce bizzat kendileri, sonra aileleri, daha sonrasında ise kendilerini bu yola
sürükleyen arkadaş çevresi, öyle bir arkadaş çevresinden uzak durmadığı için yine bizzat kendisi ve hatta “Bakın ben fakirlik, kin gibi sözcüklerin geçtiği cümleler kurarak sosyolojik tespitler yapabiliyorum” görüntüsü vermek için yukarıdaki
gibi saçmalayarak onları suça teşvik eden bu tarz sözlerin sahipleridir. Ayrıca kimsenin kin güttüğü falan da yok. Şahıs, sosyolojik yorum yapabilen insan görüntüsü verebilsin diye kurguladığı senaryosunda altı bomboş derinlik yaratma çabasına devam ediyor bu sözlerle. O kadar. “Bence devlet kanuni tedbirlere tabii ki başvurmalıdır. Ancak bunun yanında maddi durumu kötü olan ailelerin çocuklarına hiç değilse öğrencilik yıllarında arkadaşlarına mahcup olmayacak oranda burs verilmelidir.” O kadar yetersiz, o kadar bilmiyor ki... Ama buna rağmen nasıl da sempati kazacağım diye o, konudan bihaber hali ile bu konulara girmeye çalışıyor! Fakirlik ve kinden sonra şimdi bir de eğitimi katmış işin içine. Ama mevcut müfredatın zaten 1800’lü yıllardan kalma olup kimseyi iş güç sahibi yapabilecek durumda olmadığının farkında bile değil. O kıt bilgisiyle bu konular hakkında atıp tutmaya başlamadan önce bir baksın bakalım var mı birileri, mevcut müfredatın hatalarını teker teker açıklayarak devrim niteliğinde dersler hazırlayıp insanların erişimine açan. Önce insanlara verilebilecek en büyük bursun bu devrim niteliğinde dersler olduğunu ve bunun da herkesin erişimine açıldığını bir görsün. Daha sonra da bu derslerin ne kadar az izlendiğini görsün. Ha ayrıca şunu da ekleyeyim birçok kişiye burs da veriliyor, yardım da yapılıyor. Biraz araştırırsa bunu da görür. Ama onun derdi bu değil, onun derdi sosyolojik tespitler yapabilen insan görüntüsü vererek hak etmediği sempatiyi toplamaya çalışmak. Onun için de hiçbir doğru bilgiye dayanamayan, eğitim ile alakalı bir yorum da eklemiş cümlelerinin arasına. Eğer o sempatiyi gerçekten hak etmek istiyorsanız, devrim niteliğindeki dersleri hazırlayıp yayına alın. Eğer bunu yapamıyorsanız da bunun yapamamanın dışında verilebilecek en büyük bursu verin. O da sadece çocukların değil, herkesin bu dersleri fark etmesini ve erişebilmesini sağlamaya çalışın. Bundan sonrası kendiliğinden gelecek zaten. Gelelim hem birinci hem üçüncü örnekteki şahısların cezalandırma hukukuna laf atmasına. Hiçbir söz,
suçlunun önleyici mahiyette cezalandırma hukukundan kaçmasını sağlayamaz. “Sen
suçlunun neden suç işlediğini araştırmaya koyul biz kısasını gerçekleştireceğiz”
denir. Çetecilik, terörizm başta olmak üzere örgütlü suçların tamamı sadece ve sadece önleyici mahiyette cezalandırma hukuku ile çözülür. Bu tip suçlarda suçun bireyselliği de dikkate alınmaz. Yani sadece suçu işleyen değil, suçu işleyenin bütün destekleyicileri de cezalandırma sürecine dahil edilir. Bu konulara böyle lakaytça girenler gidip bir araştırsınlar bakalım bu konuları kim, nerede açıklamış. Ayrıca insanların canının yandığı bu tip konularda sosyolojik tespit yapan insan görüntüsü vermek isteyen her kim varsa, sosyolojik(!) tespitlerini kendi üzerinden yapsınlar, başkaları üzerinden değil. Ha inanıyorsan
yaptığın o tespitlere onun da imkanının sağlandığı Devlet 2.0 Kişiye Özel Affetme Sistemini destekler ve
şöyle yazacağını beyan edersin: “Fakirler(?) bana zarar verir veya öldürürse
ona hiçbir şey yapılmasın. Eğer bir yakınıma yaparlarsa da şikayetçi
olmayacağım ve onu hapishanede her hafta ziyaret ederek halini hatırını
soracağım. Çünkü onlar fakir(?). Zengin(?) olmaya çalışıyorlar. Çok sıra dışı bir gerekçe bu.”. Bak sadece "Sen bu halinle, sosyolojik tespitler yapabilirmişsin, olaylara farklı yaklaşabilirmişsin gibi gözükmek için Şeytan'ın yaldızlı sözlerine başvuran, 'fakirlik kavramını kullanırsam pek itiraz eden olmaz beni takdir ederler' kurnazlığı yapan, bu kurnazlığı yaparken de ne kadar kötü şeylere anlam yüklediğinin farkında bile olmayan, hak etmediği ilgiyi elde etmeye çalışan birisin sadece" deyip bırakmadım. Önüne kişiye özel affetme sistemini getirdim. Hadi ispatla, "Bu konuda şöyle sosyolojik değeri varmış gibi gözüken yaldızlı sözler söylersem takdir edilirim. İtibar kazanırım" kurnazlığına kalkışan, tek derdi ilgi açlığını tatmin etmek olan biri olmadığını ve "bana veya yakınıma karşı suç işleyecek fakirleri(?) affediyorum" de. Yazının son bölümüne geçmeden önce, hemen kısaca bu konunun gerçek sosyolojik tespitini yapayım: Dünyanın belki de en tatlı şeyi olan aklını kullanmaktan, sorumluluklarından kaçma insanoğlunun doğasında var olan şeylerdir. Nefsinin hizmetine, şeytanın yoluna girmiş insan her şeyi kısa yoldan elde etmenin yoluna bakar. Çalışarak değil, çalarak mal elde etmeye çalışır. Başarıyla değil, sigara ve içki başta olmak üzere uyuşturucularla da mutlu olunduğunu görür. Kaba kuvvetle üstünlük yarışına da girer. Üstüne bir de cahil bir ailede doğmuş, büyümüş ve ailesinin ona çok da sahip çıkmıyor olması, ona doğruyu ve yanlışı öğretemiyor olması eklenir. Böylece o insanın yanlış arkadaş çevresinin etkisi ile yağmacılığa, haydutluğa meyletmesi neredeyse kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza çıkar. Bu noktada, onun bu yola girmesine engel olabilecek dış etken olarak sadece Cezalandırma Hukuku kalır. Eğer Cezalandırma Hukuku da neredeyse yok edilmişse, artık sadece vicdanı ile başbaşadır. Eğer orada da bir ahlaki duruşu yoksa bireyin, Cezalandırma Hukukunun kaldırılmasından aldığı cesaretle, "aslanlar gibi yatar çıkarız" diyerek her türlü suçu işlemeye başlayacaktır. Buna ek olarak, bu süreci desteklercesine, az önceki örnekteki gibi, "kısa yoldan takdir toplayacağım" diye haydutluğa sapmış insanlar için yapılan baştan sona yanlış, saçma sapan anlam yükleme çabası da bu haydutların cesaretlerine cesaret ekleyecektir. Konunun sosyolojik boyutu bundan ibarettir. Meselenin, fakirlik, zenginlik ile hiçbir alakası yoktur. Yukarıda 3 farklı örnek işledim ve bunlara binaen herkese söylüyorum: Cezalandırma hukuku hakkında konuşacaksanız, suç çeteleri hakkında yorum yapacaksanız, sadece kendinizi katarak konuşun. Ya da hiç açmayın ağzınızı. Piyasada bir şekilde adı duyulmuşlar, masumların canının yandığı konularda, onların canını yakanlar lehine atıp tutarken, ağızlarından çıkan her sözden önce, "Ben bunu söylüyorum ama sorsalar bu dediğimin arkasında durabilecek miyim?" diye iyice bir tartsınlar kendilerini. Ve bir zahmet, mümkünse, elde ettikleri ünlerini kötülerle mücadele, iyilere fayda için kullansınlar. Bu şekilde kullananlara da selam olsun. Şunu da fark ediyorum ki, artık çok sabır gösteremiyorum, bir şekilde ünlü olmuş kişilerin “Vay be ünlü oldum. Dur sanki bir ağırlığım varmış gibi gözüksün diye ciddi konular hakkında da konuşabilen insan görüntüsü vereyim. Hem de farklı insan görüntüsü vereyim. Bunun için yaldızlı sözcükler kullanayım. Hem böylece hızlıca takdir toplarım.” diye konulara girip şeytanın fısıldadığı yaldızlı kelimelerle konunun gerçekliğinden uzak cümleler kurmalarına. Biri gidiyor biri geliyor. Dur bakalım nereye kadar gidip gelecekler. Tabii herkes böyle değil. Böyle yapmayanlara bir kere daha selam olsun. Kin tutmanın nasıl bir şey olduğu ile ilgili çok bir bilgim yok. Onun için bu konu hakkında konuşabilecek durumda değilim. Sadece şunu söyleyebilirim ki, eğer kin tutmaya birilerinin hakkı varsa, o hakka sahip olanlar, faydalı şeyler üreten veya bu uğurda çalışan ya da en azından hayatını zararsız bir şekilde yaşamaya çalışan insanlardır. Ve o kin adamı çok çok fena yakar. O kini üzerimize çekmeyelim! Not: Biliyorum, bir önceki yazıyı duyururken "Bundan sonra artık başka çalışma yapmam. Devrim Dersleri - 2'ye geçeriz muhtemelen" demiştim. Ama yine bir çalışma yapmak zorunda hissettim kendimi çünkü gerçekten son zamanlarda yaşananlar tahammül edilir seviyede değil. Müdahale etmesem olmuyor. Ciddiye alıp yazdığımda da biraz kötü hissediyorum. Çünkü diğer çalışmaların yanında hoş durmadığını hissediyorum. Daha doğrusu ilk etapta öyle düşündüm bu yazı için. Ama şimdi baktığımda, bu konu iyi bir şeye vesile oldu sanırım. Şundan dolayı, bu çalışma ile daha önce hiç değinmediğimi fark ettiğim, adaleti bozmak, cezalandırmayı sulandırmak amacıyla istismar edilen başka bir kavram olan fakirlik konusunu işlemiş olduk. Bu konuyu işlemiş olmamızla da aslında büyük bir kızgınlıkla yazmaya başladığım yazı kavramsal bir noktaya evrilmiş oldu çok şükür. Ve bu hali ile içime de sindi. Devrim Dersleri - 2'ye kadar bir daha çalışma yayınlamayacağım demiyorum artık. Neyin, nasıl, ne zaman nasip olacağı belli olmuyor. Ama olursa yine evrensel konularda referans niteliği olan çalışmalarla devam edeceğiz inşallah, aynı öncekiler gibi. Yeni çalışmalarda görüşmek üzere... |
at 15:40 0 comments
Labels: Siyaset
3 Ağustos 2025 Pazar
Şeytan’ın Kontr-Cezalandırma Hukukuna Reddiye
|
Cehennem sözcüğünün kökenini göz önüne alan kimi insanlar der ki, cehennem derin bir kuyu demektir. Düştüğün bir kuyuda sonsuza kadar kavrulma... Bir insan nasıl olur da böyle bir yere gitmeyi hak etmiş olabilir? Hiç ama hiç bitmeyecek bir azabı hak edecek ne yapmış olabilir? (Not: Sonsuz azabı hak edenler ve -tartışmalı olarak- kurtulma ihtimali olanların kimler olduğu konusu "Neden Kafirler İçin Sonsuz Cehennem Var?" yazısının en sonunda bir alt başlık olarak açıklanmıştır.) Bunu anlamak aslında günümüzde o kadar kolay ki. Çünkü günümüz dünyasında ülkelerin yönetimini ele geçirmiş o kadar çok Süfyan örneği var ki, kanlı canlı. Tabii böyle bir örneğin bir insanın burnunun dibinde olması onun için bir şans mı yoksa lanet mi, siz karar verin. Süfyan mı kim? Kimse değil, sıfattır. Seçmen yapılmış kitlelerin çoğunluğunun oyunu alarak iktidarı elde etmiş ve akabinde Cezalandırma Hukukunu kaldırarak suçlulara ve adi suç şebekelerine yol vermiş, bunun sonucu olarak da iktidarını ele geçirdiği ülkeyi tüm dünyadaki suçlular için cazibe merkezi haline getirmiş, muhtemelen kendisi de bir adi suç şebekesi lideri olan her kim varsa hepsinin ortak sıfatıdır. Adlaşmış sıfatıdır. Ama burada bir haksızlık yapmayalım. Yaptığımız tanım sonucunda Süfyan’ı sadece bir kişi ile özdeşleştiriyormuşuz gibi gözüksek de bütün suç sadece bir kişinin üstünde değildir. Eğer bu konuyu gerçekten açıklamak istiyorsak, Süfyan’ı belirleyip akabinde bütün suçu ona yükleyerek bunu yapamayız. Tüm yaptıklarına kimisi gönüllü kimisi gönülsüz destek vermiş suç ortaklarını da anlatmalıyız. Belamlarını, onu iktidara getirerek bir şey başardığını zanneden anonim oy kullanan seçmenleri, hatta adına Cumhuriyet denilen anonim oy kullanma düzeninin bizzat kendisini, muhalefetmiş gibi duran ama kendi efsanesini yaratmaya çalışan elde ettiği makamı hak etmediği için Süfyan’ın yediği haltlara bırak karşı çıkmayı marifetmiş gibi bir de “ben olsaydım daha fazlasını yapardım” diyerek el arttıranları, kendi gibi adi suç şebekesi olan diğer siyasi(!) parti tabelalarını başka bir deyişle aday Süfyanları ve hatta onu indirmek isteyip ama bunun için ahmakça yollara sapan diğer bazı seçmenleri… Ha bu arada, siyasi parti demişken, siyasetin tanımı nedir? Bilir misiniz? En son nerede tanımını okudunuz? Yazıyı bırakıp hatırlamaya çalışın. Bir şey geliyor mu aklınıza? Her gün televizyonlarda gördüğünüz, gündemi meşgul eden tabela avamlarından tut da anonim seçim sistemi denilen garabetin rahatlığı ile bunlara oy veren (neyin oyuysa artık o!) seçmen yapılmış kalabalıklara kadar, siyasetin tanımını yapabilecek bir kişi bile bulabilir misiniz? “Bunun tanımını şurada okumuştum” diyebilecek sadece bir kişi? Var mı böyle bir tanıdığınız, “bu kişi bunu yapabilir” diyebileceğiniz biri? Peki, bu satırları okuyan sen, tam şu anda olduğun yerden siyaset sözcüğünün en son nerede tanımını okuduğunu söyleyebilir misin? Söyleyemiyor olsan da sorun değil. Tanımını yapsan da yeter. Yapabilir misin tanımını? Şu anda olduğun yerden. Eğer ki, ne en son nerede tanımını okuduğunu söyleyemiyor ya da tanımını yapamıyor ya da bunları yapabilecek bir kişi bile aklına gelmiyorsa neden oy veriyorsun? Neden vermeyesin ki değil mi? Anonim oy verme düzeni var ve ne kayıt tutuluyor ne kimse sorumlu tutuluyor. Değil mi? Neyse… Siyasetin anlamına bakarsanız karşınıza “devleti yönetmek” ya da “devleti yönetme sanatı” gibi bir şey çıkacaktır. Devlet aracına da en temelde Cezalandırma Hukuku için ihtiyacımız olduğunu düşünürsek, Siyaset için söyleyebileceğimiz hayatın gerçekliğine uyan en gerçekçi tanım “cezalandırma hukuku geliştirme sanatı” olacaktır. O zaman Siyasetin çağrıştırması gereken şey Cezalandırma Hukuku, Siyasetçinin çağrıştırması gereken şey ise Cezalandırma Hukuku geliştiren insan olmalıdır. İnsanın suç işlemesine engel olacak mahiyette, yani Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku geliştiren insandan daha değerli kim olabilir ki bu dünyada? Onun için dünyanın en önemli insanlarıdır, işini layıkıyla yapan siyasetçiler. İblis ile mücadele edenlerdir. Peki siyaset kurumunu işgal edip, bırak cezalandırma hukuku geliştirmeyi cezalandırma hukuku geliştirmesi gerektiğinin farkında bile olmayan insanlar? İşte onlar bir insanın olabilecek en aşağılık halidir. O zaman kuralımızı yazarak ana konumuza giriş yapalım. Kural: Siyaset sahnesi olarak adlandırılan yerde gözüküp, gündemi meşgul etmiş üstüne bir de maaş almış ama Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku hakkında çalışma yapmamış herkes Şeytan’ın askeridir. Bu kişilerin çocukları başta olmak üzere birinci dereceden tüm yakınlarına söylüyorum: Yakınınızın bu sıfatını kabullenmek zorundasınız. Özellikle çocukları için söylüyorum. Ebeveyninizin bu sıfata sahip olması sizin ayıbınız değildir ama gerçekle yüzleşemiyorsanız bununla yüzleşememek sizin ayıbınız olacaktır. Onun için mutlaka hayatınızda en azından bir kere ve en azından kendinize “Benim birinci dereceden şu yakınım siyaset sahnesi denilen yerde bulundu, her türlü imkanından yararlandı, para kazandı, yedi içti, ilgi odağı olup gündemi meşgul etti ama bir kere bile ağzından önleyici mahiyette cezalandırma hukuku ile alakalı bir şey çıkmadı. Zaten böyle bir görevi olduğunun farkında mıydı, onu bile bilmiyorum. Cezalandırma Hukukundan bahsetmeyip de siyaset sahnesinde gündemi işgal eden herkes sadece Şeytan’ın askeridir. İşte ben de kendisine verilen tek bir hayat şansında gidip de Şeytan’a asker olmayı başaracak kadar aşağıların aşağısına düşmüş bir kişinin birinci dereceden yakınıyım” diyeceksiniz. Böylece onların ateşi size bulaşmasın. (En doğrusunu Allah bilir.) Onlarla aynı yere varmama konusunda bir yol açmış olun. Bunu açıkça söyleyemiyorsan bile en azından kendi kendine söyle. Ama mutlaka bir kere dürüstçe söyle. Neden bunu yapmanın çok önemli olduğunu anlatabilmek için, neden Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku geliştirme adına çalışma yapmamış bir siyasetçinin(!) dünyanın en alçak insanı olduğunu anlatmamız gerekiyor. Dünyada işlenen suçların ve çekilen acıların tamamını düşünün! Tehditler altında hayat sürmeye çalışanları, katledilenleri, malları gasp edilenleri, tecavüze uğrayanları… Hepsini düşünün. İşte tüm bu acıları, neredeyse tamamına yakınını önleyecek olan şey Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukukudur. Tüm bu suçların işlenmesini teşvik edecek şey, hatta normal bir insanı dahi yoldan çıkaracak şey ise Cezalandırma Hukukunun rafa kaldırılmış olmasıdır. Onun için siyaset makamı, bir insanın insanlar arasında ya en yukarıda ya da en aşağıda olacağı makamdır. Arası yoktur. İşte, eğer ki babanız ya da ananız ya da başka bir yakınınız, siyasette bir makamı işgal etti, ilgiyi üzerine çekip gündemi meşgul etti ve üstüne bu şekilde karnını da doyurdu ama bu süre boyunca önleyici mahiyette cezalandırma hukuku hakkında hiç konuşmadıysa; daha fenası, böyle bir görevi olduğunu dahi bilmiyorduysa; en fenası ise Cezalandırma Hukukunu yok eden iktidarın bir parçası oldu ya da muhalefette olup karşı çıkması gerekirken “biz daha fazlasını yapardık” diyerek böyle bir iktidara destek çıkanlardan olduysa; o insan dünyadaki bütün kötülüklerin hepsinin azmettiricisi, suç ortağı durumuna düşmüştür. Nerede her ne suç işleniyor olursa olsun hepsinin ortağı durumundadır. Aşağıların aşağısıdır. İşte İblis’in askerliği de buradan geliyor. Çünkü varoluştan kıyamete kadar işlenmiş ve işlenecek olan bütün suçlara ortak olacak olan yegâne varlık Şeytan’ın ta kendisidir. Onun için Cezalandırma Hukuku geliştirmeyip siyaset makamını meşgul edenler Şeytan ile özdeşleşmiş durumdadırlar. İblis’in askeri durumundadırlar. Bu noktada bu durumdaki insanların yakınları şöyle bir soru sorabilir: “Tamam hadi ben böyle bir insanın yakınıyım. Peki benim o yakınımı seçenler? Onu, o konuma getirenler? Hadi benim yakınım önleyici mahiyette cezalandırma hukuku geliştirmesinin farkında bile değil, peki siyasetçi(!) diye oy verdiği kimselerden ana beklentisinin cezalandırma hukuku olması gerektiğinin farkında bile olmayan yani cehaleti paçalarından akan ve bunun farkında bile olmayan seçmen yapılmış kalabalıklar? Hayatta hiçbir davalarının, ilkelerinin, prensiplerinin olmayışını ‘herkesi kucaklıyoruz’ lafı ile örtmeye çalışanlardan ya da hiçbir davanın olmadığı yerlere girip de çıkamayanların lider diye sundukları çapsızların imza attığı rezilliklere itiraz edemiyor oluşlarını “lidere sadakat şerefimizdir” gibi bizzat kendi ağızları ile şereflerinin ne olduğunu söyledikleri böylesi bir söz ile örtmeye çalışanlardan medet umanlar? Tüm bu insanların da bir şey yapması gerekmiyor mu? Onlar ne oluyor?” Onlar da Şeytan’a asker olmuşlara seçmen oluyorlar. Siyasetçi olduğunu sanıp da oy verip beslediği ve bir de üstüne bunlardan medet umma gibi bir utanca imza atan acınacak durumdaki insanlar oluyorlar. Onun için onlar da Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku vadetmeyene oy vermiş, onu o konuma getirmiş bir insan olduklarını kabullenecekler. Tabi öncesinde bir zahmet seçmen olarak beklentisinin Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku olması gerektiğinin bilincinde olacaklar. Peki ülkelerin yönetimini ele geçirmiş Süfyanlara geri dönersek, Süfyan’ın buradaki konumu nedir? Süfyan, işlenen bütün suçlara ortak olma bağlamında, İblis’in yoluna girmiş, İblis’e yoldaş olmuş, onunla özdeşleşmiş tüm bu insanların en rütbelisidir. Çünkü o bırak yan gelip yatıp da cezalandırma hukuku geliştirmemeyi, var olan Cezalandırma Hukukunu kaldırmış insandır. Herkesten farklı yapan özelliği budur. Şeytan’ın tasarlayıp hayata geçirdiği adına modern(!) denilen dünya düzenine uyum sağlama adına ülkenizde Cezalandırma Hukukunu kaldırma işine kim ön ayak olduysa, kim bu işe liderlik ettiyse işte o Şeytan’ın en rütbeli askeri Süfyan’dır. Bir yandan Süfyan’a, ona birinci dereceden yoldaşlık eden etrafındakilerle, muhalefet olacağına destek olanlara bakıyorum, yaşadıkları zevki sefayı; bir yandan da, hak etmediği konumu elde etmiş cahil şovmenler ile, akraba bağı ya da arkadaş gazı ile örgütlere girip boğazına kadar pisliğe batmış ve battığı için gerçeklere gözlerini kapatmış profesyonel yalancıların ağızlarından çıkanlara bakarak kafasında kurgu bir terminoloji oluşturmuş ve bunun gerçekliğine de inanmış, seçmen yapılmış, bir çoğu fakirlikten kırılan kalabalıklara. Tüm bunlara baktığımda, kimi insanların dünyayı kazanıp fakat ahireti kaybettiği, kimi insanların ise hem dünyayı hem ahireti kaybettiği gerçeği aklıma geliyor. Şeytan’ın Cezalandırma Hukukunu kaldırtarak inşa ettiği Modern Dünya Düzeninde, gerçeklere gözünü kapamamış olanlar hariç, kalan diğer insanların ahvali bu şekilde olduğu umulur. (En doğrusunu Allah bilir). Biz bunlardan olmayalım inşallah… “Peki İblis, tamamına yakını yok edilen Cezalandırma Hukukunun yerine ne koydurdu?” diye sorarsanız. Cevap: Suçluyu koruyan, yücelten Kontr-Cezalandırma Hukukunu koydurdu. Yani Cezalandırma Hukukunu kaldırıp fakat buna mukabil, örneğin bireysel silahlanmanın önünü de açıp, herkes kendi güvenliğini kendi sağlasın bile demedi. Cezalandırma Hukukunu suçluyu koruyan, kutsayan bir hale getirdi. Kendini korumaya çalışanı, tedbir alanı cezalandıran cezalandırma(!) hukukunu kabul ettirdi, yaldızlı sözlerinin yardımıyla. “Suçlular da insanlardır ve onlar suça sürüklenmişlerdir” gibi sanki derin anlamı olan sosyolojik tespitler yapıyormuş gibi gözükerek, konuyu suçlunun hiç suçu yok noktasına getirmeye çalıştı. Başarılı da oldu. "Suçlular aslında hastadır. Suçlulara aynı hastalara yaklaştığımız gibi şefkatle, ilgiyle yaklaşmalıyız." dedi. Suç işlemenin neredeyse ödüllendirildiği bu sisteme itiraz bile gelmedi. "Suçluya, maktule yaptığının aynısı yapılamaz" dedi. Kabul edildi. "Suç için zaman aşımı getirelim. Eğer belli bir süre içinde suç tespit edilemezse, yapanın yaptığı yanına kâr kalsın" dedi. Bu da kabul edildi. "Suç işleyene kadar herkes masumdur, önce bir suç işlesin ondan sonrasına bakarız" dedi. Tamam dendi. "Hırsızdan çaldığı geri alınamaz" dedi. Olur dendi. Sadece, cezalandırıldığını dahi anlayamayacak kadar zekâ yaşı düşük insanlar için geçerli olması gereken ceza-i ehliyetin olmaması durumunu, neredeyse en ufacık rahatsızlığı olana dahi uygulattı. Buna bile itiraz gelmedi. "Sen nasıl 'ülkemde suç işleme potansiyeli yüksek kaçakları istemiyorum' dersin? Güvenliğin ile ilgili fikrini nasıl paylaşırsın? Al sana 2 yıl hapis" dedi. Cezalandırma hukukunun güvenlik isteyen masumlar için çalışıyor olmasına kimse ses çıkartmadı. - 18 yaşın altındakiler çocuktur, masumdur. + Suç işleyebilen hiç kimse ne çocuk ne de masum değildir de, merak ettiğim bir şey var kim belirledi bu 18 yaşı? Neden 19 değil ya da neden 17 değil? - Evrensel Hukuk Normları. + “Evrensel Hukuk Normları” ha? Hakikaten çok yaldızlı, çok ikna ediciymiş. Kim belirledi diyorum sana. - Evrensel Hukuk. + Yahu kim belirledi diyorum. "Evrensel Hukuk" diye bir laf çıkıyor ağzından. Adamın adı Evrensel, soyadı Hukuk mu? Kim belirledi 18 yaşı? "Bilmiyorum" desene. "Kalabalığa uyuyorum" desene. Hiçbir soruya cevap veremediği halde, üstelik zararı kendisine de dokunan İblis’in bu kurallarını büyülenmiş bir şekilde savunur bir halde buldu insanlar kendilerini. İyi de İblis bu kadar insanı bu duruma getirmeyi nasıl başardı? Hiç durmadan ama bir an bile durmadan yapmasına izin verilen tek şeyi yaparak: Yaldızlı sözler fısıldayarak. “Eğer bunları böyle savunursan, ilerici, çağdaş, aydın olursun.” Hayatta taviz vermediği tek prensibi aklını kullanmaktan kaçmak olan insanların çoğunluğu da bu durumu sorgulamadı bile. Şeytan’ın yaldızlı sözlerine bakarak taraf olmaya ne yazık ki dünden razı insanlar da neyi neden savunduğunu bilmez halde, kimsenin zorlaması olmadan savunmaya kalktı aslında zararı kendisine de dönen bu Kontr-Cezalandırma Hukukunu. Hem sorgulamadan uymanın hem de savunmanın “ilerici olmak, aydın olmak, çağdaş olmak” olduğunu zannettiği için kimin hangi mantıkla yazdığını bilmediği, üstüne her gün bizzat zararını da gördüğü Kontr-Cezalandırma Hukukunu böyle böyle kabullenmiş oldu. Sorsan ilerici ne demek, çağdaş ne demek, aydın ne demek cevap veremez hali ile sadece pozitiflik hissederek ikna oldu insanoğlu. Dikkatlice bir düşünürseniz, “Eğer bunları böyle savunursan ilerici, çağdaş, aydın gibi yaldızlı sözler seni bulur” diye büyüleyerek insanlara bunu savundurtanın Şeytan’ın ta kendisi olduğunu anlayacaksınız. Şimdi gelelim Süfyanlarını nasıl iktidara getirdiği konusuna. Her şeyi en rütbeli askerleri, Süfyanları için hazırlaması gerektiğini bilen Şeytan ilk olarak anonim oy vermenin mantıklı bir şey olduğunun benimsenmesi için fısıldadı yaldızlı sözlerini adım adım kuracağı Dünya Düzeninde. Onun için önce herkesin seçmen yapılıp üstüne kayıt tutulmayan yani seçmene sorumluluk yüklenmeyen anonim seçim sistemi, Kontrolsüz Cumhuriyet için söyledi yaldızlı sözlerini. Bu en ama en önemli aşamaydı onun için. Çünkü Süfyan gibi bir karakter anca herkesin seçmen yapılıp üstüne bir de cezalandırma sürecinin dışına alınmış anonim oy vermenin kural olarak benimsendiği bir dünya düzeni sayesinde yol bulabilirdi kendisine. Anonim oy vermenin mantıklı bir şey olduğunun benimsenmesi konusundan bahsedelim biraz. Çoğunluğu ahlaksız olan bir toplumda, çoğunluğun oyuna güvenmek! Ne kadar da mantıklı bir şey bu! Gerçekten süper bir sistemmiş bu! Ahlaksız değilse bile, nasıl olsa anonim oy var diyerek Şeytan’ın tuzağına düşmenin de bu kadar kolay olduğu bir düzen için güzellemeler yapmak. Söylenebilecek olumlu hiçbir yanı olmayan, üstelik Cumhuriyet öncesi dünya ile, Cumhuriyetlere geçişin gerçekleştiği dünya kıyaslaması yaptığında “Cumhuriyet ile şu sorun ortadan kalktı” diye gösterilecek tek bir gerekçenin olmadığı bu düzen için güzelleme yaptırmayı sadece İblis başarabilirdi. İyice düşünün. Bir kendinize gelin. O zaman kendi kendinize “Vay be ne yapıyormuşum ben!” diyeceksiniz. “E Saltanatlık devam mı etseydi o zaman?” diyebilirsiniz, bu noktada. Elbette encodeum’un sıkı takipçileri Saltanatlık gibi bir şeyi savunmadığımı, lafı elektronik oylama sistemine getireceğimi biliyordur. Sadece, oraya getirmeden önce, bu düzenin hiçbir şekilde beklentileri karşılamadığını ve artık bunu kabullenilmesi gerektiğini gözünüze sokmaya çalışıyorum. Daha önce “Neden Cumhuriyet Rejimi Başarısız Oldu?” isimli videoda anlattığım gibi bu sistemin kurucuları kötü niyetli değildi ama artık bunun hiçbir derde derman olmadığını da görmek gerekiyor. Teknolojinin bu kadar ilerlediği günümüz dünyasında artık elektronik devlet sistemi üzerinden oy kullanmaya geçilmesi ve bunun neticesinde verdikleri oylar ile seçmenlerin cezalandırmaya tabi olmaları gerekmektedir. Neyse, kaldığımız yerden devam edelim. Ne diyorduk? Ha evet anonim oy kullanılan sistemin iyi bir şey olacağının benimsetilmesinde. Bu aşamadan sonra, İblis, askeri Süfyan’a bir parti kurdurdu, parti kurup, gücü elde ettiğinde ne kadar mutlu olacağını fısıldayarak. Yağmacılık, başka bir adı ile komisyonculuk yapmak da ödülü olacaktı. Sadece yapmak mı? Hayır, aynı zamanda başkalarına yaptırmak olacaktı da işin içinde ve bu çok da işine gelecekti. Çünkü adama ihtiyacı vardı. Ortada bir dava olmadığı için bu şekilde adam bağlayabilirdi. Suç ortaklığı üzerinden kurdukları bağı da dava arkadaşlığı diye pazarlayabilirdi. Komisyonculuğa yol açma ile cezalandırma hukukunun kaldırılması birbirini tamamladı ve bu şekilde kurduğu parti başarıdan(!) başarıya(!) koştu. Peki ne yaptı Süfyan, partisini kurup, herkesin seçmen yapılıp üstüne seçim sisteminin de kayıtsızlık, cezasızlık üzerine oturtulmasının sayesinde iktidarı elde ettikten sonra? Ne yaptığını söylemem için hangi ülkede yaşadığınızı bilmeme gerek yok. Teker teker yazalım. Siz, kendi yaşadığınız ülkeye bakın ve doğru ya da yanlış deyin. Az önce de anlattığımız gibi, Süfyan Cezalandırma Hukukunu neredeyse yok etti. Aslında Cezalandırma Hukukunu, Kontr-Cezalandırma Hukuku haline getirdi desek daha doğru olur. Komisyonculuğu da yasalara uydururarak ekonominin göbeğine oturttu. Süfyan’a muhalif olduğunu söyleyip, aslında İblis’in başka bir askeri olan sözde muhalefet ise Cezalandırma Hukukunun yok edilirken karşı çıkması, muhalefet etmesi gerekirken aman kötü bir görüntü vermeyeyim diye ses çıkarmayıp hatta belki el arttırıp “Ben olsam daha fazlasını yapardım” dedi. Böylece Kontr-Cezalandırma Hukuku hayata geçirildi. Beraberinde de komisyonculuk ekonomisi. İblis, seçilmişin, “Af(!)” adı altında adaleti bozabileceğini de ekledi Kontr-Cezalandırma Hukukuna. Süfyan da bunu sonuna kadar kullanarak “Af(!)” adı altında suçluları salmaya başladı. Yine sözde muhalefet “af(!)” adı altında suçluların salınmasına karşı çıkması, muhalefet etmesi gerekirken aman kötü bir görüntü vermeyeyim diye ses çıkarmadı hatta yine el arttırıp “Ben olsam daha fazlasını salardım” dedi. Medyada yer işgal edenler ise, suçluların insanlara yaşattıkları acılar ile karşılaştığında, “İyi ya, bugün de konuşacak konu çıktı. Onu anlatır sonra da ‘böyle bir şey olur mu ya?’ der, risk almadan, bugünkü mesaiyi de bu konuyla kapatırız” dedi. Günlerce ölümle tehdit edilip ve sonunda gerçekten katledilenlerden tecavüzlere; hükümet eliyle yapılan hırsızlık, haksızlıklardan insanların yağmalanan mallarına kadar insanların acıları hakkında konuşup, ama bunların tek çaresi olan Kontr-Cezalandırma hukukunun kaldırıp yerine Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku getirilmesi konusu hakkında hiçbir şey konuşmadan, yaşanan acıları anlatıp anlatıp en sonunda “Böyle bir şey olur mu ya!” diye konuyu bağlayıp yoluna devam eden mi daha ahlaksızdır yoksa o suçları işleyen mi, karar vermek zor. Yanlış anlamayın, bütün bu suçların önlenmesini sağlayacak olan şeyin önleyici mahiyette idam cezası temelli cezalandırma hukuku olduğunu biliyor da bunu gizliyor değil bunlar. Bunun böyle olması gerektiğini bile bilmeden konuşanlardan bahsediyorum burada. Süfyan için çalışan ne kadar geniş bir çevre var, değil mi? İblis, yaldızlı sözleri ile ne kadar çok kişiyi hizaya sokmuş, değil mi? Peki, hepsi bu kadar mı? Değildir mutlaka ama ben burada bırakıp, İblis’in, Süfyani düzenin devamı için alttan gelen aday Süfyanlar için işlettiği bir teknikten bahsetmek istiyorum: Öfke Yönlendirme Manipülasyonu. Her insanda fıtrat(adalet terazisi) olduğu için Süfyanlara karşı bir nefret oluşur elbette. İblis bunu bildiği için bu nefreti, küçük Süfyanları için yönlendirmeye çalışır. Süfyan’a karşı biriken nefreti küçük Süfyanların lehine kullanmaya çalışır. İşte bu Öfke Yönlendirme Manipülasyonudur. Öfke Yönlendirme Manipülasyonunun tanımını şöyle yapabiliriz: Bir suçluya ya da bir adi şebekesine karşı biriken haklı nefreti, başka bir suçlunun ya da bir adi suç şebekesi nin kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmesidir. Onun için sözde muhalefet, aday Süfyan destekçileri, küçük Süfyan’ın her çıkan pisliğinden sonra Süfyan’ı hatırlatarak, Süfyan’a karşı biriken nefret ile gözlerin körelmesini ve alttan gelen Süfyan adayının yaptıklarının görmezden gelinmesini sağlamaya çalışırlar. Ve ne acıdır ki, aslında muhalefet olma iddiasındakilerin bu şekilde yaptığı şey, muhalefette oldukları için istedikleri gibi bol keseden kullanabilecekleri “hak, hukuk, adalet” söyleminden, başka bir suçlu ya da adi suç şebekesi için kendilerini vazgeçirmiş duruma düşürmeleridir. İnanılmaz bir şey bu, muhalefettesin diye hiçbir şey yapmıyorsun, oturduğun yerden devamlı olarak eleştiriyorsun, muhalefettesin diye kimse sana hesap sormuyor, karışmıyor ve sen tutuyorsun, aday Süfyan için yapılan öfke yönlendirme manipülasyonunu yiyor ve tüm “hak, hukuk, adalet” söyleminden vazgeçmiş duruma düşüyorsun. İşte, insanların, hayatta hiçbir kutsalı olmayan, cahil, hırsız şovmenleri savunmaya kalkarak “hak, hukuk, adalet, dürüstlük” hakkında konuşma hakkını kaybetmiş olmaları, partilerini terör örgütlerine teslim ettikleri için de o terör örgütleri hakkında konuşma haklarından vazgeçmeleri; üstelik tüm bunları muhalefetteyken yapmak gibi korkunç bir akılsızlığa imza atmaları, İblis’in Öfke Yönlendirme Manipülasyonunu tuzağına düşmüş olmalarından kaynaklanmaktadır. “Nasıl olsa Süfyan var ve ben de ondan nefret ediyorum o zaman bunların hepsini yapabilirim. Hesap soran olursa da Süfyan’ın adını kullanır, onu ön plana çıkarır yani ben de öfke yönlendirme yapar, konuyu kapattırırım” özgüveni. Burada şunu not etmem gerekiyor: İktidarı elde etmiş suç şebekeleri iyi insanları susturmak için onları haksızca hapsedebilir. Ama aynı zamanda ülkenin yargısı gerçekten elde ettiğini hiçbir şekilde hak etmemiş, sahtekâr, hırsız, dolandırıcı, cahil şovmenleri de yakalayıp tutuklayabilir. Aynı zamanda terörle mücadele de edebilir. İyi insanlara yapılan haksızlığı vurgularken, eğer devlet mekanizmasının hakikaten yapması gereken şeyleri konuya eklerseniz, batırırsınız. Kötüler kendilerini aklamak için zaten iyilere yapılan haksızlıkları dile getirerek araya kaynamaya çalışıyor. Kendileri hakkındaki suçlamaları gargaraya getirmeye çalışıyorlar. Bu yola saparsanız, kendi kalenize gol atmış olursunuz. Öfke yönlendirme manipülasyonu bağlamında bu konuya da dikkat etmeniz gerekiyor. Bu notu da ekledikten sonra, şimdi de Süfyanların ve aday Süfyanların komisyonculuğu, yani yasal hırsızlığı nasıl kullandığı ile ilgili bir ekleme yapmak istiyorum. Süfyan herhangi bir davasının olmamasını ve olmadığı haliyle nasıl olacak da seçmen kitlesi yaratacağı ile ilgili problemi dağıttığı gereksiz ihaleler, gerekli ihaleler içinse araya sokturduğu ihale komisyoncuları ve dağıttığı gereksiz kadrolar ile aşar. Süfyan ile komisyonculuk ayrılmaz bir bütündür. Bu şekilde suç ortaklığına dayalı kemik seçmen kitlesi yaratmış olur. (Bunların daha detaylı açıklamasını “Neden Ekonomik Kriz Olur?” videosunda izleyebilirsiniz.) Elbette bu yöntemin aynısını yerel yönetimleri elde etmiş Süfyan adayı küçük Süfyanlar da kendi çaplarında uygularlar. Zaten az önce bahsettiğimiz Öfke Yönlendirme Manipülasyonuna da ortaya çıkan bu tip yolsuzluklarını örtmek için ihtiyaç duyarlar. İster ülke genelinde ister yerelde her dağıtılan gereksiz ihale, kadro vs. ile patlayan enflasyon altında ezilen seçmen yapılmış halk yığınları bunlardan medet umar halde bekler dururlar. Hak etmediğini elde etmiş bomboş karakterlerin yarattıkları bomboş gündemler ile oyalanıp dururlar. Bu bomboş gündem meselesine bir örnek verelim: “Bak şimdi anayasanın ilk 4 maddesi falan diye, çeşitli maddelerini hedef alıcam. İnsanlar tahrik olacak bana cevap verecek. Gündem olucam. İlgiyi üzerime çekicem. Hedef alınıyormuşum gibi olacak. Hem bu niteliksiz, faydasız halimle ilgiyi çekicem hem de bu halde olup da neden ilginin üzerime odaklandığını neden maaş aldığımı insanlar sorgulamayacak. İnsanların haklı tepkilerini hedef alınıyormuşum noktasına çekicem, sanki bir şeyler yapmak istiyor ama izin verilmiyormuşum gibi olacak. Onun için de zaten istediğim şeylerin özellikle “olmayacak şeyler” olmasına dikkat ediyorum, için için “inşallah ciddiye almazlar da blöfüm ortaya çıkmaz” diye de dua ediyorum ki hep isteyen ama verilmeyen pozisyonunu, aslında çok şeyler başaracak ama izin verilmiyor pozisyonunu koruyayım. Böyle böyle günleri geçiriyor ve hiçbir şeye bir gram faydası dokunmadan bir hayat yaşıyor ve bunu da göstermemiş oluyorum ve tabi hesabıma bedavadan yatan parayı da afiyetle yiyorum. Gündemde kalıyor olmak da üstüne ballı kaymak oluyor.” Şimdi bunları yazarken uzun zaman önce, 2011 gibi, Ümmetçiliğin Temellerini yazmaya başladığım günler aklıma geldi. Ümmedizm. Sonuna -izm getirilebilen isme sahip bir düzen oluşturmuş olacaktım. İşin özünde Müslümanları bir araya getirecektim. Daha doğrusu bu devasa söylemle ortaya çıkacaktım. Üstelik işin içinde dini kavramlar da olduğundan yaptığım kutsallık da kazanacaktı. Diğerlerine benzemeyecekti. Hiç kimse beni tutamazdı. Muhteşem bir şeydi bu. Hadi başlayayım derken aklıma tek bir soru geldi ve daha başlamadan yolumu değiştirdim: Bir insanın Müslüman olup olmadığını nasıl anlayacaktım ki Müslümanları bir araya getirecektim? Bunun bir cevabı yoktu ki, bir araya getirme konusunu konuşmaya başlayayım. İşte tam bu noktada bir tercih yapmam gerekiyordu. Ya bu soruyu görmezden gelip, blöf yapmaya başlayacaktım, hatta bu soru insanların aklına gelmesin diye de süslü cümlelerin sayısını arttıracaktım. Yani kutsal olanı istismar etmiş olacaktım. Ya da dürüst olup yolumu değiştirecektim. Yani kutsal bir yola girecektim. Ben yolumu değiştirdim ve gerçekten somut delilleri ile birlikte insanlara faydadan başka bir şey sağlamayan kült bir içerik çıkmış oldu naçizane. Hem de ümmetçilik kavramını delilli, somut bir şekilde adalet kavramına bağlamayı başardık, çok şükür. Çünkü anlattığımız her şey gerçek dünyanın gerçek sorunlarına gerçek çözümler içeriyordu, slogansız bir şekilde. Bu şekilde insanlar okudu, anladı ve benimsedi. İşin ilginci şu an için daha yayınlamayıp kenara koyduklarıma bakıyorum ve gerçekten bir ideolojinin çıkmış olduğunu görüyorum. Devrim Derslerinin sonunda da inşallah buna siz de tanık olacaksınız, evrenin çalışma mekanizması içinde ortaya konabilecek tek ideolojinin nasıl bir şey olduğuna. Encodeum çatısı altında bugüne kadar gördükleriniz sadece ön izlemeler… İyi de şimdi neden, ancak Allah'ın hüküm vermesi ile edinilebilen Müslüman olup olmama durumunun anlaşılmasının imkansızlığından bahsettim? Biraz sonra alt başlık olarak Kafirlik Yasasını anlatmaya başlayacağız, o zaman anlaşılacak bunu neden böyle yaptığımız ama önce bugüne kadar neler yaptığımızdan, tamamı olmasa da en azından bir kısmından bahsedeyim. - Kontrollü Cumhuriyetin ne olduğunu anlattık. Anonim oy kullanmaya gereksiz anlam yüklendiğini, bu sistemin hiçbir derde derman olmadığı gibi, zaten herhangi bir derde derman olma gibi bir hedefinin de olmadığını özellikle belirttik, gerek yazı gerekse de video olarak yayınladığımız çeşitli çalışmalarda. Onun için olması gereken şeyin Kontrollü Seçim Sistemi olduğunu söyledik. - Kontrolsüz Üremenin felaket olduğunu ve hatta bunun bir felaket olmasının bir doğa kanunu olduğunu anlattık. Çözümün, Kontrollü Üreme olduğunu söyledik ve bunun nasıl yasalaştırılacağını da açıkladık. - Ekonomik Krizlerin, enflasyonun seçilmiş hükümetin ya da seçilmiş yerel yönetimlerin yaptığı yasal hırsızlık yöntemlerinin sonucu olarak ortaya çıktığını anlattık. Hırsızlığın cezalandırılmasının geri ödeme prensibine dayandırılması gerektiğini, eğer para ile yapamıyorsa kişinin vücudundan parçalarla yapması gerektiğini anlattık. - Kişiye Özel Ek Cezalandırma Hukukundan bahsettik. "Herkes kendi inancına, yaşam tarzına, var olduğunu iddia ettiği ideolojisine uygun kendine e-devlet üzerinden ek cezalandırma hukuku yazabilir olmalıdır" dedik. Örneğin recm cezası denilen zina edenlerin taşlanarak öldürülme konusu. Eğer "zina edenler taşlanarak öldürülsün" diyorsan, zinanın tanımını yapıp, e-devlet üzerinden kendin için ‘eğer zina ettiğim tespit edilirse, taşlanarak öldürülmem gerçekleşsin’ diyebileceksin, dedik. Bunun blöfçüleri susturacağını da söyledik. - Dünyadaki bütün sorunların Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku ile çözüleceğini, şu anda yaşanan sorunların tamamının da ortadan kaldırılan cezalandırma hukuku sebebiyle olduğunu anlattık. Olması gerekenin Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku olduğunu da çeşitli yazılarda anlattık. Kısaca açıklayacak olursam, bu cezalandırmanın temelinde "Tehdit oluştuğu anda idam gerçekleşir" prensibi bulunur. Suçlunun can yakması beklenmez. Ayrıca bir insanın toplamda 4 suç işleme hakkı vardır. Dördüncü suçu ne olursa olsun idam gerçekleşir. Tabi, yaptığımız çalışmalar bunlardan ibaret değil değil ama bu konunun anlaşılması için bu kadardan bahsetmek yeterli. “Şeytan’ın Kontr-Cezalandırma Hukukuna Karşı yapılması gerekenleri anlatmaya devam edelim” diyerek şimdi de gelelim Kafirlik Yasası ile İblis’i can evinden vurmaya. (Bu yasayı ayrı bir yazı olarak değil, bu yazının alt başlığı olarak açıklayacağım.) Nefs ne diyordu? “Ben farklıyım. Ben eşsizim. Ben tekim. Ben en üstünüm”. İblis ne diyordu, bunu desteklemek için: “İnsanlar mozaiktir. Mozaiğin parçalarıdır”. Biz ne diyorduk? Ah keşke ispat edebildiğin bir farkın olsa. Ah keşke ortada delilli bir mozaik olsa. Hadi gelin bunu hedef alalım. Kafirlik Yasası: Dünya tarihine bakın. İdeoloji diye pazarlanan hikayelerin, uğruna savaşılan konuların büyük bir kısmının; insanların, ispat edemeyeceği şeyi iddia ettiği “Ben x’im” muhabbetine dayandığını göreceksiniz. Bunu ilk, “Ben ateşten onlar topraktan” diyerek İblis gerçekleştirmiştir ve seçmen yapılmış İblis’e uymuş kalabalıklar da bu geleneği devam ettirmişlerdir ama bir farkla. O fark da, Şeytan “ben ateşten onlar topraktan” derken doğru söylerken, farklı olduğunu iddia eden kalabalıklar “Neye göre farklısın? Delilin ne?” sorusuna cevap bile verememektedir. İşte biz de, Kafirlik Yasası ile, nefsin (Bu sefer İblis’in değil), elde hiçbir ispatı olmadığı halde, haykırdığı “ben farklıyım” yalanını Cezalandırma Hukuku ile karşı karşıya getireceğiz. Not: Gerçekten farklı ve üstün olan insanlar vardır elbet. Fakat bu insanlar farklı olduklarını iddia etmezler. Farklılıkları, üstünlükleri yaptıkları ile anlaşılır diğer insanlar tarafından. Kural: Kendisinin veya bir başkasının bir şey olduğunu iddia eden, iddia ettiğini ispatlamakla mükelleftir. Cezası? Para cezası olabilir. Belki bir seçimlik seçmen olma hakkının elinden alınması da olabilir. Önleyici Mahiyette İdam Cezasında demiştik ya herkesin üç suç işleme hakkı var, dördüncüsünde idamı gerçekleşir diye. Bunu, her iddia ettiğini ispatlayamayışında bir hakkını yitirecek kapsamına almamak gerekiyor ilk etapta. Çünkü insanlarda unutma durumu var. Belki daha sonra, bu bir kültür olarak yerleştikten sonra bu noktaya getirilir. O zaman “Ben Müslüman’ım. Ben Hristiyan’ım. Ben Yahudi’yim. Ben aleviyim. Ben ehli sünnetim. Ben ateistim. Ben deistim. Ben solcuyum. Ben sağcıyım. Ben sosyalistim. Ben komünistim. Ben liberalim. Ben Kürt’üm vs. …” diyecekler ya da bunların “Sen’li” versiyonunu, “Sen x’sin” gibi, kullanacaklar, “Neye göre x'sin? Delil sun” dendiğinde ne diyeceklerini iyi düşünler. Çünkü Adil Dünya Düzeninde, Cezalandırma Hukuku ile karşı karşıya gelebilirler. Farklı olduğunu iddia eden herkes neden farklı olduğunu ispat etmekle mükellef olacak, Adil Dünya Düzeninde. “İyi ama bu düşünce özgürlüğüne karşı bir hamle olmuyor mu?” Yo. Ne düşünürsen düşün bana ne. Sabahtan başla akşama kadar "Ben şuyum. Ben buyum." diye düşün dur. Beni ilgilendirmez. Ama kendinle ilgili bir şeyi benim kabul etmemi istiyorsan delil sunmak zorundasın. “Ama ‘hiç kimse düşüncesinden dolayı kınanamaz’ deniyor?” O herkesin iyi niyetli olduğu fantastik bir dünyada geçerlidir. Gerçek dünyada değil. Kendisi ile ya da başkası ile ilgili ispat edemeyeceği bir şeyi iddia etmek düşünce özgürlüğü kapsamında hoş görülmesi gereken bir şey değildir. O zaman konudan bağımsız olarak soruyorum: "Hiç kimse düşüncesinden dolayı kınanamaz" sloganında geçen düşünceden kastettiğin şey ne? Bir insanı öldürmeyi düşünmek de ne bileyim gasp etmeyi, tecavüz etmeyi düşünmek de düşüncedir. “Hiç kimse düşüncesinden dolayı kınanamaz” yaldızlı sözünü söyleyen, düşünce için bir sınır çizmiş mi? Kaldı ki zaten kimse kimsenin ne düşündüğünü bilemez. Burada kastedilen düşüncenin başkalarına açıklanması, ikna edilmesi durumu. İnsanlar aklında geçen kötü şeyleri, kandırmak için ya da zarar vermek için başkalarına söylerken kınanamayacak mı yani? Yine her zamanki gibi altı bomboş ve tabi ki de aynı zamanda yaldızlı bir laf daha. Al sana mevcut Kontr-Cezalandırma Hukukunun Şeytan tarafından fısıldandığına bir delil daha. Üstelik işin bir de şu boyutu var: bu dediğine kendin uyuyor musun? Örneğin, kontrolsüz üremenin had safhada gerçekleştiği ve kontrolün de kaybedildiği ülkelerden yasa dışı yollarla gelen ve suç işleme potansiyeli de oldukça yüksek insanların gelişlerinin engellemesi gerektiğini dile getireni bile hapsetmeye çalışıyorsun, ama düşünce özgürlüğü lafı ağzından düşmüyor. Bu çelişkiyi nasıl açıklayacaksın? Ayrıca, Kontr-Cezalandırma Hukukunu görebiliyor musunuz? Suç işleyen veya suç işleme potansiyeli yüksek insanlar hakkında konuştuğun anda Kontr-Cezalandırma Hukuku hemen çalışıyor ve seni hapsediyor. Hem düşünce özgürlüğünü savunan insan görüntüsü verecek diye yaldızlı cümlelerin tamamını kuruyor, ama işine gelmediğini hissettiği en ufacık sözde, üstelik sonuna kadar haklı ve doğru olsa bile, bir anda çirkinleşiyor ve o yaldızlı sözleri söyleyen o "ilerici, çağdaş, aydın" insandan eser kalmıyor. Konumuza geri dönersek, iddia ediyorsan, -ki böyle şeyleri neden iddia etsin insan, başkaları tarafından kabul edilsin diye-, ispat etmekle mükellefsin. Bu yasa ile birlikte herkes, “ben farklıyım” diye haykırmadan önce 2 defa düşünecek, sorarlarsa ne delil sunacağım diye. Bitirelim. Bugüne kadar yaptığımız çalışmalarla, İblis’in kurduğu Kontr-Cezalandırma Hukuku merkezli mevcut dünya düzeninden, Adil Dünya Düzenine geçişi temellendirmeye çalıştık. Finali de Devrim Dersleri Serisinin sonunda yapacağız inşallah. O günlerin gelmesi umuduyla… Turpların büyükleri hâlâ heybede. Not: Az önce verdiğim örneklere Kürt olduğunu iddia etmeyi
eklediğim için, genel anlamda kavim kavramını da hedef aldığımı düşünebilir ve bunun
sonucunda “Listeye ’Ben İngiliz’im’, ‘Ben Fransız’ım’, ‘Ben Türk’üm’ vs. demeyi
de ekleyecek miyiz?” diye bir soru sorabilirsiniz. Siz sormadan ben cevabını vereyim: Hayır. Çünkü,
örneğin Türk olmayı incelersek, Türklük hem dilbilimsel hem de tarihsel olarak varlığı
ispatlanabilen bir etnik kimliktir. Yani dilbilimsel olarak Türkçe diye bir dil,
tarihsel olarak da Türk diye isimlendirilebilecek bir etnik kimlik vardır. Buna
ek olarak da Atatürk, takdire şayan bir tanım yaparak “Türkiye
Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” diyerek izole Türk kavmini
ulus devlet haline ve bunun sonucunda da Türklüğü hukuki statüsü olan
bir kimlik haline getirmiştir. O yıllarda bunu düşünmüş olmasının gerçekten çok şaşırtıcı olduğunu belirtmek isterim. Günümüzde ise bu tanımın biraz daha değiştirilmiş
versiyonunun, "Türk Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes
Türk'tür" diyen Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 66. Maddesi olarak karşımıza çıktığını
görmekteyiz. Tüm bunları göz önüne aldığımızda Türk olmanın, hem dilbilimsel ve
tarihsel delilleri olan bir etnik kimliği hem de hukuki statüsü bulunan ulus-devlet
vatandaşlığını simgeleyebilir olduğunu görmekteyiz. Ha keza İngiliz olma,
Fransız olma vs. de aynı statüdedir. Fakat Kürt diye bir kavmin varlığı ne tarihsel
ne dilbilimsel olarak ispatlanamadığı gibi, ispatlanmış olmuş olsaydı bile
izole kavimden ulus devlete evrilme diye bir şey yaşanmadığı için “Kürt olma” iddiası,
iddia sahibinin beyanından öteye geçememektedir. Tüm bunların sonucunda, “Senin beyanın seni bağlar” ve
“Bir şey kendisine delil olmaz” prensipleri gereğince, “Neye göre Kürt’sün, delilin
ne?” sorusunun hiçbir cevabı olmadığı için Kürt olma iddiasını da listeye eklemiş oldum.
Yoksa genel olarak etnik kökenleri hedef aldığım için değil.
Ayrıca şunu da eklemek isterim: Kürt olduğunu iddia etmek
zorunda olduğunu zannedenlere baktığımızda bunun ya akraba bağı ya da arkadaş
gazı kaynaklı olduğunu görmekteyiz. Akraba bağı kaynaklı olarak Kürt olduğunu
iddia edenlerin, çoğunlukla, suça bulaşmış yakınlarına arka çıkma çabası
nedeniyle bunu yaptıklarını görürken, arkadaş gazı ile bunu iddia edenlerin “Kürt’üm
demekten korkuyor musun? Utanıyor musun?” şeklinde ters psikolojinin etkisi altında
kaldıklarından dolayı bunu yaptıklarını görmekteyiz. Tabii, Kürt olma iddiası
karşımıza sadece bu şekilde çıkmıyor. Bunu kendisi için iddia edenlerin yanı sıra,
başkaları için iddia edenlerin de bulunduğunu görüyoruz. Başkasının “Kürt”
olduğunu iddia etmeye çalışanların, bunu neden yaptıklarına baktığımızda ise “Kürt
olmanın zamanında hedef alındığı” yalanına inanmış olduklarını ve kendilerinin de o suçu işlemediğini gösterme çabası içinde olduklarını görüyoruz. Yani olmayan
suçların suçluluk duygusunu yaşadıklarını ve bu psikolojinin etkisi ile kendilerinin
iyi insan olduklarını gösterme amacıyla sürekli olarak “Kürtlere x yapıldı”
şablonu ile başkalarının yalanlarına yalan ekleme çabası içinde bulunduklarını
görüyoruz, ne “Bahsettiğin insanlar neye göre Kürt, delili ne?” ne de “X olarak
bahsettiğin kötülüğün yapıldığına delilin ne?” sorularına cevap veremez halleri
ile. |
at 14:06 0 comments
Labels: Siyaset
6 Ekim 2024 Pazar
Devlet 2.0: Kişiye Özel Ek Cezalandırma Sistemi
|
“Hayatta savunduğu bir şey varmış, istediği bir düzen var ve bunu gerçekleştirebilirmiş ama gerçekleştirmesine izin verilmiyormuş” pozisyonu ile gündemi meşgul eden dava(!) adamlarının herhangi bir ideolojilerinin olmadığını, daha da ötesi, dünya tarihinde, bugüne kadar, ortaya konmuş herhangi bir ideolojinin var olmadığını anlattık sayısız kere yazılarımızda. “O zaman, bırak dava adamlığını, dünya tarihinde henüz ortaya
konmuş herhangi bir ideoloji yoksa, neden insanlar bu derece dava adamı,
ideoloji sahibi, bir şey savunan insan görüntüsü vermeye çalışıyor?” derseniz… Bu yola başvurmalarındaki birinci neden, bu yola başvuranların suç işleyerek hayat süren kriminal tipler olmaları ve dava, dava adamlığı gibi ispatsız, belirsiz konulara odaklanıldıkça işledikleri suçların gündemden düşecek olmasıdır. Zaten bu konular üzerinden insanları bol miktarda tahrik etmelerinin nedeni de budur. “Dava, dava adamlığı gibi konuların dışına çıkmasınlar da ne söylerse söylesinler. Yeter ki arkadaki çarkı konuşmasınlar.” … İkincisi ise, adalet mekanizmasından kaçabilmek içindir. Bunun
için, devletin çalışma mekanizmasını bozabilmeli, bozabilmek için de ilgili
şahsın bir siyasi parti tabelasına girmesi ya da bizzat tabelayı kurması
gerekmektedir. Bu da kuru kuruya olamayacağına göre, vitrine koyacağı bir
davaya ihtiyacı olacak, onun için de “bir şey savunan insan” görüntüsü vermeye başlayacaktır.
Suç işleyerek yaşayan kriminal insanlar için, işledikleri suçları yasal bir
zemine oturtmak ya da cezalandırma sürecinden kaçabilmek için devlet
mekanizmasını ele geçirmek tarifi mümkün olmayan bir nimettir. Ki elde
ettikleri oranda kitapta yazan bütün suçları işlediklerine şahit oluyorsunuzdur
ülkenizde. Onun için bu tip insanlar, “bir davası olan dava adamı” rolü oynayarak
tabela partilerinde yer bulmaya çalışır ya da bizzat öyle bir tabela kurarlar. Her
şey yolunda giderse, filmin sonunda, ideoloji sahibi olma muhabbetleri ile
sadece karşı tarafın dikkatini dağıtmakla kalmaz, aynı zamanda ideoloji sahibi
insan olma iddiası ile girdiği, suç şebekesinden farksız siyasi parti tabelası
üzerinden, devlet mekanizmasını ele geçirip cezalandırma sürecinden de kaçabilmiş
olur. Bir taşla iki kuş… Neydi o söz? Ha hatırladım. “Fikirlerimden dolayı baskı
altındayım” falan filan… Şimdi gelelim üçüncü kuşa. Üçüncüsü ise, bakarlar ortada işledikleri suçları gizleyebilecekleri
durum kalmamış, o zaman suç işleme ehliyeti aldıkları algısını oluşturmak için başvururlar
“savunduğu bir şey olan adam” rolüne. Bunun için de “bir şeyler istiyor ama
verilmiyor”, “istediği(!) bir düzen var, o olursa çok faydalı, başarılı olacak
ama onu gerçekleştirmesine izin verilmiyor” pozisyonunda olduğunu düşündürtmeye
çalışır. Ve en sonunda da “E madem izin verilmiyor ben de suç işlerim” diyerek,
suç işlemeye ehliyet aldığının algısını oluşturmaya çalışırlar. İşte onun için
devamlı olarak bunlardan -ist’li, -mist’li sıfatlar duyuyorsunuz. Ya da
doğuştan gelen farklı bir özelliği olduğu iddialarını… Her noktasında
belirsizlik, ispatsızlık bulunur tüm bu muhabbetlerin ana fikrinde. Özetle, “savunduğu bir dava, istediği bir düzen var” pozisyonu
ile, Bir, insanların bu noktaya odaklanmasını sağlayarak işlediği
suçları arka plana atmaya çalışır. İki, parti tabelalarına girerek adalet mekanizmasından
kaçmaya çalışır. Üç, eğer suçları arka plana atamıyorsa da suç işlemeye
ehliyeti olduğunu düşündürtmeye çalışır. Ne kadar can sıkıcı bir durum değil mi, kontrolsüz seçim
sistemi yüzünden tüm bunlarla muhatap oluyor olmak? Ama merak etmeyin size güzel bir haberim var. Sizi bunlardan kurtarayım mı? Bir anda piyasadan yok
olsunlar. O zaman hadi gelin bunların söylediklerini somutlaştıralım.
İşi ciddiye bindirelim. Madem dava adamlarıymışlar, herkes kendisi için, kendi
davasına uygun ek cezalandırma hukuku yazabilir olsun. Şöyle: Daha önce yazdığımız - Suç işlemeye engel olmak için: Önleyici Mahiyette İdam
Cezası ve Kontrollü Üreme Yasası, - Yine de suç işlenmiş ise: İşlenen suçun mahiyetine en
yakın cezalandırma sistemi, herkes için sabit kalmak şartı ile; herkes kendisine ek
cezalandırma sistemi yazıp, kaydedebilsin. Örneğin “Ben kitaplı dinleri yaşamak istiyorum” diyen: “Zina
ettiğim tespit edildiğinde beni dövün ya da beni taşlayarak öldürün” şeklinde
e-devlet üzerinden girdi oluştursun ve bu şekilde kendi belirlediği ek
cezalandırma sistemine tabi olsun, eğer taşlama diye bir cezalandırmanın varlığına inanıyorsa. Bunu başkaları için değil, kendi için istesin. Ya da kendine solcu(?) (solcu da ne demekse artık) diyen:
“Ben işçileri çok seviyorum. Örneğin madenciler için adalet istiyorum. Eğer
devlet tarafından madenciden alınan vergi ile hesabıma yatan erken emeklilik
parasını harcadığım, hele ki gece kulüplerinde içkiye harcadığım ya da sigara içtiğim
tespit edilirse Kalaşnikof ile kafama sıkılarak idamım gerçekleşsin ve tam o
sırada da arkada Goran Bregovic’ten Kalaşnikof şarkısı çalsın” desin ve
belirlediği ek cezalandırma hukukuna tabi olsun. Başkaları için değil, kendi için istesin. Ya da ırmağının akışına ölen tayfa: “Eğer benim ‘barış,
kardeşlik’ adı altında terör örgütlerine selam verdiğim ya da selam verene oy
verdiğim, desteklediğim tespit edilirse, ya da ülke yağmalanırken sesimin
çıkmadığı tespit edilirse, dar ağacında idamım gerçekleşsin” desin ve
belirlediği ek cezalandırma hukukuna tabi olsun. Ya da “Ben Atatürk’e oy veriyorum” diyen tayfa: “Eğer
verdiğim oy ile Atatürk’e küfredenleri, ya da terör örgütü yandaşlarını meclise
soktuğum tespit edilirse, beni denize dökün. Açıklara götürüp beni denize atın,
bu şekilde boğulmam sağlansın” desin ve belirlediği ek cezalandırma hukukuna
tabi olsun. Hadi görelim bakalım ortada bir dava var mıymış ve kim ne kadar dava adamıymış. Ama yanlış anlamayın sakın, bu örnekler, dava adamı iddiasındakilerin aslında ne olduklarını göstermek adına yazdığım mizahi şeyler değildir. Böyle gözükmesi, ilgili şahısların bir kısmının belki büyük bir kısmının -bilmiyorum- karikatür olmasından kaynaklanmaktadır. Yoksa ben gayet ciddiyim. “İlgili şahısların bir kısmı belki büyük kısmı” dedim çünkü herkes böyle değildir. Haksızlık yapmayalım. Canla başla mücadele eden, fedakâr insanlar da bulunmaktadır. Hatta bunu yaptıkları için, bunu yapmasına engel olmak için gereksiz yere hapse atılan insanlar da bulunmaktadır. (Not: Bir örnek olarak söylüyorum. Bizler öyle mübarek insanlar değilizdir ama mesela ben bile kendim
için “Sigara, içki kullandığım ya da kumar oynadığım tespit edilirse 40 sopa
vurulsun” yazabilirim. Mesela…) Yani bu, sadece “Madem dava adamısın göster bakayım kendin
için belirlediğin cezalandırma hukukunu” diyerek dava adamı olma iddiasındaki
suçluları, başkalarını kandırmaya çalışan insanları susturmaya yaramayacak,
belki binde bir çıkan samimi insanların kendileri için cezalandırma hukuku
belirlemesini de sağlayacak. Kişiye özel ek cezalandırma hukuku mutlaka olması gereken
bir uygulamadır. Herkes kendisi için ek cezalandırma hukuku yazabilir bunu da
e-devlet üzerinden girebilir olmalıdır. Buraya kadar her şey çok basit. Fakat bu
uygulamanın önünde bir engel olacaktır. Aslında hayata geçirilmesine engel
değil de sadece ilk etapta yüzde yüz verimle çalışmasına engel olacak bir şey. O
da şu: Kişinin kendisi için ek cezalandırma hukuku yazması, kendisi için suç
icat etmeyi, o da icat edilen suçların tespit edilmesi sorununu beraberinde
getirecektir. Bu sorun, günümüzde zaten evrensel olarak herkes tarafından suç
olarak kabul edilen örneğin hırsızlık gibi suçlar için geçerli olmayacaktır. Örneğin
birisi: “Hırsızlık yaptığım tespit edilirse, mevcut cezalandırma hukukunun
üstüne şu da bana uygulansın” dediğinde bir sıkıntı çıkmayacaktır. Hırsızlık
evrensel bir suçtur. Tespit edilmesinde zaten bir sorun yoktur. Ama örneğin birisi: “Günlük şu ibadetimi yapmadığım tespit edilirse, şöyle bir cezalandırma uygulansın” diyebilir. Burada o kişinin bu suçu işleyip işlemediği tespit edilebilmelidir. İşte bu, bu sistemin uygulanabilirliğini artırabilmek için çözülmesi gereken bir sorunudur. Çözümü de zor değildir aslında. Eğer yolların, sokakların kamera ya da hava araçları sistemi ile izlenmesi artırılır ve yapay zekâ algoritmaları da suç tespitinde kullanılabilirse zamanla bu sorun da çözülecektir. Elbette yüzde yüz çözüm bulmak çok zordur ama söylediğimiz sistemin zamanla verimi de artacaktır. Onun için Kişiye Özel Ek Cezalandırma Sistemi, ilk etapta tam verimli çalışmasa da olur. İlk etapta, hemen hemen her hukuk sisteminde suç olarak belirtilmiş, hırsızlık, katillik, tecavüzcülük gibi suçlar için bireyin kendisi için yazdığı ek cezalandırma uygulanmaya başlanır. Ek olarak, gelişen teknoloji ile birlikte, şahısların kendileri için belirlediği suçların tespiti, hiç kaçırılmadan yapılamasa da yine de %100'e yakın bir değerde yapılmaya başlanır ve böylece Devlet 2.0’a geçilmiş olunur. Hem de bu sistem, dava adamlığı iddialarını, ispat
edilebilir bir zemine oturtarak, gereksiz gündem olmaya çalışan insanların
ortadan kaybolmasını sağlar. Çünkü artık dava adamlığı lafla, sloganla değil, bireyin
kendisi için yazacağı Cezalandırma Hukuku ile olacaktır. Yani artık insanlar
dava adamı olduklarını iddia etmeyecekler, yazıp kaydettikleri Cezalandırma
Hukuku ile ispat edeceklerdir. Biz de zaten, eğer o günler nasip olursa, Devrim Dersleri –
5’in sonunda kuracağımız dünya tarihinin ilk ideolojik siyasi partisinde, bu
işin parçası olmak isteyenlerin kendisi için Cezalandırma Hukuku yazmasını
mecbur edeceğiz, ön şart olarak. Son olarak şunu ekleyeyim. Burası önemli: Birey icat ettiği suçu yazarken onun nasıl tespit edileceğini de yine kendisi yazacaktır. Sadece suçu yazıp bırakmayacak, tespiti konusunda da yapay zekaya yol gösterecektir. Yazılımcı jargonu ile yazarsak, suçun kendisi ve suçun tespiti için yazılanların yapay zeka tarafından onaylanması için otomatize bir süreç(pipeline) oluşturmak çok önemlidir. Bu daha ileri aşamanın konusudur belki ama sürecin tamamen otomatize edilmesi çok önemlidir. İlk etapta ülkelerin adalet bakanlıkları tarafından manuel bir onay mekanizması kurulabilir. Tamamen otomatize edilmiş onay süreci de Devlet 3.0 olur. |
at 14:59 0 comments
Labels: Siyaset
8 Eylül 2024 Pazar
Rant Çeteleri ile Mücadele Rehberi
|
Yasal Hırsızların “bir şey savunuyormuş” gibi gözükmek için insanları tahrik edip, akabinde tepki görmesi zanaatlarının icrasıdır. Çünkü tepki görmek, insanların gözünde tepki görenin hedef alındığını düşündürtür ve bu da o hırsız ile ilgili “hayatta savunduğu bir şey var” algısını oluşturur. Böylece sadece sıradan basit bir yasal hırsız olduğu gerçeğini gizlemiş olur. Örneklerle gidelim. İlk örneğimiz devasa bütçeleri, uçsuz bucaksız harcamaları ile hükümet beslemesi olan bazı “din görevlileri(!)” olsun. (“Din görevlisi(!)” de ne demekse artık). Ne olduğunu, nerenin beslemesi olduğunu unutup, “Kardeşim sende bu kadar paranın ne işi var? Bu para kimin parası?” sorularına hiçbir cevap veremeyeceği hali ile “namus”, “ahlak” gibi sözcükleri kullanarak insanların kötü olduğunu ima edip birilerine sataşması ve akabinde bu konuda tepki alması, böyle birinin bu cümlenin başında saydığımız sıfatların hepsini gizlemesini sağlar. Çünkü tepki gördü ya sanki savunduğu bir şey varmış gibi oldu. Bunun yanında, “Namus, ahlak gibi sözcüklerin senin ağzında ne işi var!” denmekten daha öte hiçbir sözü hak etmedikleri o halleri ile zamanında büyük işlere imza atmış, savaşlar kazanmış, ülke, devlet kurmuş, tırnağı olamayacağı insanlara terbiyesizce laf atıp ve bu konuda da tepki görmeleri ile de tekrardan insanları ana konudan uzaklaştırmayı başarmış olurlar. Üstelik terbiyesizlik yapmaya çalıştıkları insanların büyük bir fedakarlıkla kurulmasına vesile oldukları ülkenin bütün nimetlerinden faydalanarak yaparlar bunları. (Aynı, zamanında, IŞİD’ten kaçan PKK’lıların, TSK’nın sağladığı güvenlikten faydalanmak için Türk sınırında kuyruğa girmeleri ama her fırsatta “ezildim, sömürüldüm, asimile oldum” türküsü söylemeleri gibi…) Bu davranışları sadece “din görevlisi(!)” sıfatındaki insanlardan değil, dini kimliği varmış gibi yapmaya çalışan birçok hükümet beslemesi yasal hırsızdan görebilirsiniz. Kabahatleri ile oturmaları gerekirken, bırak oturmayı; söküğünü dikemez, hayatın gerçeğinde bilim teknolojiden, tarım hayvancılığa kadar hiçbir alanda en ufacık bir katkısı olmayan o halleri ile, din ile ilgileniyormuş gibi yapıp, din sosuna batırılmış cümleler kurarak birilerine sataşmaya çalışırlar. O din sosuna batırılmış cümleler de zaten, dini değeri olduğu için değil, birilerine sataşarak iş yapıyormuş görüntüsü vermek için kurulur. Ne yazık ki bu davranışlarından dolayı kimi hükümetler tarafından gerçekten beslenmektedirler de. Şimdi ikinci örneğimize geçelim. Encodeum’un sıkı takipçileri iyi bilirler. Türk, İngiliz, Fransız gibi ulusların, zamanla izole kavimden ulus devlete evrildiklerini… İzole kavim oldukları zamanlarda örneğin “Neye göre Türk, İngiliz, Fransız’sın?” sorusu “Konuştuğum dile göre” denilerek cevaplandırılabilirken, teknoloji devrimi ve uluslararası firmaların ortaya çıkışı ile birlikte hemen herkesin en az 2 dil konuştuğu günümüz dünyasında artık bu cevabın da yeterli olmadığını… Günümüz ulus devletlerinde örneğin “Neye göre Türk’sün?” sorusunun, “Vatandaşlık bağıma göre Türk’üm” şeklinde cevaplanabilir olduğunu ve bunların hiçbirinin Kürt için geçerli olmadığını daha önceki çalışmalarımızda açıklamıştık. Çünkü izole kavimden ulus devlete evrilişin, var olduğu iddia edilen Kürt kavmi için gerçekleşmediğini, onun için “Bir insanın Kürt olup olmadığını nasıl anlıyorsun? Neye Göre Kürt’sün? Delilin ne?” sorularının bugün hiçbir cevabının olmadığı gibi bundan sonra da hiçbir zaman olamayacağını da eklemiştik. Daha da ilginci, bahsettiğimiz izole kavimden ulus devlete evrilişin “Kürt” için gerçekleşmeme nedenin Kürt diye isimlendirebilecek bir kavmin tarihsel olarak hiç var olmaması olabileceğini söylemiş… Farsça “Kürt”, “Ekrat” gibi kelimelerin tarihsel metinlerde etnik kimlik olarak kullanılmadığını… Bunu desteklercesine, var olduğu iddia edilen Kürtçe dilinin, dilbilimsel olarak müstakil bir dil olarak ele alınmasının ise çok zor olduğunu da özellikle vurgulamıştık. Kürt tarihi diye bir şey çıksın diye yapılan dezenformasyonları, tahrifatları bir kenara koyduğunda ne tarihsel olarak Kürt diye isimlendirilebilecek bir kavmin varlığı, ne dilbilimsel olarak Kürtçe diye isimlendirilebilecek bir dilin varlığı ikna edici bir şekilde ispat edilemiyorken… İspatlansa bile, dediğimiz gibi “Neye göre Kürt’sün?” sorusunun ne bugün ne yarın, hiçbir zaman bir cevabı olmayacakken… Ama eğer ispatlanamıyorsa da -ki eldeki verilerle öyle gözüküyor-, bırak “Neye göre Kürt’sün?” sorusunun ne bugün ne yarın, hiçbir zaman bir cevabının olamayacağını, bugüne kadar içinde Kürt sözcüğünün geçtiği cümlelerin tamamı boşa düşecekken… Zaten günümüz global dünyasında da bunların hiçbir önemi kalmamış, “olsa ne olur olmasa ne olur” noktasına ulaşmışken, “Neden Kürt kelimesini bir etnik kimlik olarak kullanmak için insanlar kendini zorluyor? Ve ispatla dense hiçbir şekilde ne tarihsel olarak varlığını ne dilbilimsel olarak dilini ne de kendisi için “Kürt’üm” ifadesini kullanıyorsa kendisinin, ne başkası için “Kürt” ifadesini kullanıyorsa o başkasının var olduğu iddia edilen “Kürt” kavmine mensup oluşunu ispat edemeyecek ve kendini de “iddia ettiğini ispatlayamayan” insan durumuna düşürecekken neden bu davranışı sergilemeye çalışıyorlar?” derseniz… Bunu yapan birinci grup; bir, doğrudan bir çıkarı olmayıp, “olmayan suçların suçluluk duygusunu yaşayan” saf insanlardan ve iki, eğer kendine Kürt demek zorunda olduğunu zannedenler doğuştan gelen ortak bir özelliğe sahip olup, o özellikleri hedef alınmış, kahramanını arayan bir grup olarak gözükürlerse, onlar da bunların aradığı kahraman olurlar belki diye umut taşıyan Woke kültürünün ucuz kahramanlarından oluşmaktadır. Ayrıca bu ucuz kahramanlar bu konuyu sinematografik cümle kurmak için bir fırsat olarak da görürler. Dur hemen biz de bir tane sallayalım: “Kürtlerin verdiği bağımsızlık mücadelesine saygı duyuyorum.” Kesinlikle böyle bir cümle ile karşılaştığınızda karşı tarafla senkronize olmayın. Hemen sormaya başlayın. Kürtler derken kimleri kast ediyorsun? Kast ettiğin kişilerin Kürt olduğunu nasıl anladın? Bağımsızlığın tanımı nedir? Bağımsızlık mücadelesi nasıl verilir? Kast ettiğin kişiler ne yapıyor da iddia ettiğin bağımsızlık mücadelesini vermiş sayıyorsun. Somut bir örnek verir misin? “Kürtler dediğim şunlar ve onlar da şu işi yaptılar. İşte bu, bağımsızlık mücadelesidir” şeklinde… Kimlerin Kürtler olduğunu açıklayıp, bağımsızlık mücadelesinin tanımını da yapıp, verildiğini ve saygı duyduğunu söylediğin o mücadele için de somut bir örnek verdikten sonra, bize Kürtler dediğin kişilerin şu anda neyi yapamadığını, var olduğunu iddia ettiğin mücadeleyi kazandıktan sonra neyi yapmaya, neyi başarmaya başlayacaklarını da söyler misin? Bunların hepsini bitirdikten sonra da senden saygı duymanın tanımını rica edeceğim. - “Ya ne yaptın sen. Bıraksana, şöyle ağız tadıyla derinliği varmış gibi olan bir iki tane sinematografik cümle kurup piyasa kasalım. Sal beni abicim. Sal beni.” İyi, peki. Bir tane daha sallayalım. Bunu da siz kendiniz yapın. “Asimilasyon ve soykırım süreçleri yaşamış Kürt halkının acılarını paylaşıyor, var olma mücadelesini saygıyla selamlıyorum.” Şimdi ikinci gruba geçelim. İkinci grup ise bu Narko-Terörizmin yarattığı ranttan doğrudan çıkarı olanlar, cebini dolduranlardır. Bunlar, bu konuya odaklanıldıkça arka planda dönen rantın gizleniyor olmasından oldukça memnundurlar. Narko-terörizmin sonucu olarak ortaya çıkan rantın bir kısmını, ne işe yaradıkları, neden maaş aldıkları hakkında hiç kimsenin bir fikrinin olmadığı, örgüt kadrosundan milletvekili olmuş, bedavadan kazandıkları paralar ile aldıkları pahalı markalı takım elbiseleri giymiş kravatlı teröristler yer. Bunlar, az önce anlattığımız gibi “Kürt” sözcüğünün etnik kimlik olarak alınmasındaki sıkıntıların hiçbirini açıklama zahmetine katlanmadan, her fırsatta Kürdistan sözcüğünü cümle içinde geçirerek, insanların sinir uçlarına dokunurlar ve tepki alırlar. Bu konuda tepki alarak, az önce de dediğimiz gibi, arkada dönen rantı gizlemiş olurlar ve üstüne bir de “savunduğu bir şey olan insan” görüntüsü verirler. Bu 2 gruptan hariç dönen rantı yiyen bir başka grup ise, hayatta kendini ispat edebildiği hiçbir başarısı olmayıp, kendisinin “Kürt” olduğu söylenmiş ve o da sorgusuz sualsiz kabul etmiş ve başka insanlardan farklı olduğunu düşünerek şeytani mutluluk yaşayan insanlardır. Bu şekilde “Kürt”, “Kürdistan” sözcüğü cümle içinde geçtiği zaman kendileri hakkında konuşulduğunu, kendilerinin gündem olduğunu zannederek tatmin olurlar. Bu biraz da manevi ranttır. Hatta, “Kürt”, “Kürdistan” gibi sözcükleri geçirenlerin gördükleri tepkileri üzerlerine alınarak taraf bile olurlar. Bunun sonucu olarak ikinci grupta anlattığımız rantçıya borçlu olduğunu düşünmeye başlarlar. Artık bu grup, bir üst paragrafta anlattığımız grup için her şey için kullanılabilecek bir rant haline dönüşmüş olur. Bir başka grup ise mücadele etme iddiasında olduğunu öne sürüp, dağda haydutluğa ehliyet aldığını düşündürerek dağda, mağarada, köyde her türlü suçu işleyenlerdir. Kimisi de şehirde her türlü hırsızlığı yapabileceğini iddia eder. Elektrik çalar, mafyalaşıp insanları gasp eder vs… Bu rantçıların hepsi, işledikleri suçları, katilliklerini, yağmacılıklarını, hırsızlıklarını konuşmanızı değil; “Kürt”, Kürdistan” gibi sözcükleri cümle içinde geçirerek tepkinizi bu konularda harcamanızı isterler. Bu konularda kal ne dersen de, ne tepki gösterirsen göster, onun için önemli değildir. Yeter ki bu konuların dışına çıkıp, hayatın gerçeğinde basit bir yağmacı, hırsız, katil olduklarını işleme. Diğer örneğimize geçmeden, konu dışı olarak şunu not etmek isterim: İzole kavimden, ulus devlete evrilişin bir sonraki aşaması “Kontrollü Üreyen Uluslar vs Kontrolsüz Üreyen Uluslar” şeklinde olmalıdır. İnsanlar, Kontrollü Üreyen bir aileye, bir ulusa ait olup olmadığına göre kendilerini sıfatlandırmalı ve koydukları yasalar ile kontrollü üremeye geçmiş ülkeler kontrolsüz üremeye devam edenlere karşı set çekmeli, sınır güvenliğini sağlamalıdır. Bu tip hayatın gerçeğine ait, insanların can ve mal güvenliğine ait konularda; işgüzarlık yapmaktan, ilgi çekmeye çalışmaktan başka hiçbir şey yapmayan Woke kültürü ve onun ucuz kahramanları dikkate alınmamalıdır. Bir diğer örneğimiz ise solculuk iddiasının arkasındaki ranttır. Bugüne kadar hiçbir yerde tanımı yapılmamış solculuk muhabbeti de aynı diğerleri gibi bir yasal hırsızlık yöntemidir. İnsanların boş beleş bir şekilde ayırt edilerek karşı karşıya getirilip üzerlerinden rant elde etme çabasıdır. Kendisini bu sıfatla anan, “sol dernek” adı altında açılmış yerlerde takılan niteliksiz, vasıfsız, hayatta hiçbir konuda hiçbir şeye faydası dokunmamış ve o halleri ile kendilerinin ve oraya gelen çömezlerin farklı olduğunu, başkalarının başka bir -ist kendilerinin başka bir -ist olduğunu söyleyen o cahil tipleri gidin bir görün. Görün, arkada döndürdükleri dolapların fark edilmemesi için altı bomboş sloganlarla nasıl ortalığı bulandırdıklarını, gündemi meşgul etmeye çalıştıklarını. Es kaza birisi yanlışlıkla hedef alsın. Ortalığı ayağa kaldırırlar "beni hedef aldırlar" diye. Onlar da rantları ortaya çıkmasın diye, “Düşünceleri(!) var” ve “O düşünceleri(!) hedef alınıyor” algısının oluşturup, sizin de o çerçevenin içinde kalmanızı istiyorlar. Bunlara küfür etmekten tutun da yanılmış ve solculuk diye bir ideolojinin var olduğunu kabul etmiş halinizle “Gerçek(!) solculuk bu değil” demeye kadar, ne söylerseniz söyleyin zarar veremezsiniz. Hatta tam tersi bu çerçevede kaldığınız için memnun edersiniz. Altı bomboş, olmayan ideolojilerini hedef alıp, arkada döndürdükleri dolabı kurcalamaya başladığınız zaman gerçekten iş yapmış olursunuz. Gerisinin bir önemi yok. (Şunu not etmek isterim: Bir şey savunan insan görüntüsü vermeye çalışan bu tip rant çetesi mensuplarını biraz sorguladığınızda çok hızlı bir şekilde döküldüklerini göreceksiniz. İşte, döküleceklerini anladıkları tam o anda, bir refleks olarak, "istiyorum", "seviyorum", "önem veriyorum" gibi, doğrulama yanlışlama imkanı olmayan yüklemleri içeren cümlelerin ağızlarından çıktığına şahit olacaksınız. Örneğin "Özerklik istiyorum" gibi... Allah Allah? Öyle bir istek beliriyor içinde öyle mi? "Evet şu anda canım özerklik istedi". Ya da başkalarından "İşçileri seviyorum" gibi... İşçi ne demek, işçiyi sevmek ne demekmiş öyle? "1918 yılında yaşanmış bir olaya çok önem veriyorum" gibi... Ha yani farklı gözükeceğim diye, tepki görücem böylece ilgi görücem diye uğraşmıyorsun. İşini gücünü, hayattaki sorunlarını bıraktın, 1918 yılında yaşandığı iddia edilen bir olaya önem vermeye başladın. Doğru mu anladım! Neyse... Burada anlattığımız rant çetelerinin tamamı başkalarını kandırmaya çalışan insanlardır. Ve bu niyetteki insanlar da her zaman belirsizlik ister. Onun için, üzerine gittiğinizde, eninde sonunda varacağı nokta belirsizlikten başka bir şey olmayacaktır. Buna, kaçak dövüşmeye başlaması da diyebiliriz. İşte tam o anda o belirsizlik içeren cümlelerle senkronlanmamalısınız. Yapmanız gereken; ilgili kişinin kurduğu cümleler içinde gözükmeye başlayan belirsizliklerin hayatta savunduğu hiçbir şeyin olmadığını gösterdiğini, kendisine o lafları kim ezberlettiyse onların en iyi ihtimalle akılsız en kötü ihtimalle dolandırıcı olduğunu ve onlardan uzak durması gerektiğini anlatmaktır.) Bir başka örnek olarak özellikle Anadolu’nun doğusundaki bazı tarikatlara gidin. Anormal servetlere ulaşmış, “Allah dostu” diye sundukları cehaleti paçalarından akan adamları görün. Övülecek hiçbir şeyi olmayan bu tipleri övmek için nasıl şirkin içine battıklarını, Nekrofilinin dibine vurduklarını görün. Görün, bu şekilde nasıl da arkada dönen rantı gizlediklerini. Olur da bir yerde es kaza ufacık bir işe yarasınlar ortalığı ayağa kaldırırlar "bizim şeyhimiz işe yaradı" diye. Bunları da hedef almaya kalktığınızda, din sosuna batırılmış hallerini hedef alırsanız, ya da ne bileyim, dini hiçbir değeri olmayan o giydikleri giysilerini falan hedef alırsanız onların istediklerini vermiş olursunuz. Onlar da zaten konunun bu noktada kalmasını, arkadaki rantın hedef alınmamasını istiyorlar. Rantçılar, yasal hırsızlar sizin tepkinize muhtaçtır. Böylece hayattaki tek vasıfları ve tek kırmızı çizgileri olan yasal hırsızlıklarını, yağmacılıklarını gündem dışı bırakırlar. Bunlara istediğin kadar tepki gösterin, hatta istediğin kadar argo kelimeler kullanın vız gelir tırıs gider. Yeter ki her ay hesabına yatan hak etmediği paraya dokunmayın; haydutluğunu, gaspçılığını, hırsızlığını kurcalamayın. Yasal hırsızlığını konuşmadıktan sonra, Cezalandırma Hukuku hakkında konuşmadıktan sonra söyleyeceğin hiçbir söz onu tahrik etmeyecektir. Tetiklemeyecektir. Hatta senin sinirlenişin ve onun sakinliğini koruması, belki konunun özünü bilmeyenin gözünde “efendiliğini(!) korumak” gibi bile anlaşılabilir. Öyle berbat bir düzende yaşıyoruz ki, neden karnının doyduğunu, neye faydasının dokunduğunu, neden hesabına para yattığını sorguladığında -çok affedersiniz- alçak bir yasal hırsız olan adam, takım elbisesi üzerinde verdiği pozu ile saygın bir insan rolü oynamaya çalışıyor yüzsüz yüzsüz. Sen de konuyu bilmeyenin gözünde agresif bir insan oluyorsun. Onun için bu tip rant çeteleri ile muhatap olup, mücadele eden insanlara çok saygı duyduğumu ve belki bu hayatta yapılacak en kutsal işi yaptıklarını düşündüğümü söylemek isterim. Bu rehberi yazma nedenim de işte o insanlardır. Bitirelim. Yasal hırsızlık sahte cennettir. Dünyada bu sahte cenneti yaşayanların ateş ehli olduğu varsayılmalı (En doğrusunu Allah bilir), onun için bunlarla yan yana gelmemeye azami dikkat edilmelidir. Kravatlı teröristlerden, hükümet yalakası din görevlilerine… Bunların gerçek yüzlerini ortaya dökmek mi istiyorsunuz? Sadece parayı konuşun. Neden karnının doyduğun... Ne vasfı olduğunu... İnsanlığa faydası olacak ne gibi çalışma ortaya koydu da hangi yüzle ağzını açtığını... Konuyu dağıtmak, ana konudan uzaklaştırarak gündemi meşgul etmek için ne konu açarlarsa açsınlar, hiçbir şekilde senkronize olmadan, “Bırak sen onu. Sen neden maaş alıyorsun? Onun cevabını ver” deyin. Başka da bir tepki göstermeyin. Onların tek derdi seni o ispatsız, o belirsiz konularda tutmaktır. Bütün yasal hırsızlar dolandırıcıdır ve dolandırıcılar belirsizlik isterler. Ve arkada dönen rantı fark etmemeniz, o boş beleş konularda kalmanız, dışarı çıkmamanız için sizi tahrik ederek sadece o konularda kalmanızı sağlamaya çalışırlar. Çünkü o konularda kaldıkça isterseniz küfredin, yine ona hizmet etmiş oluyorsunuz. Ve son olarak şunu söyleyeyim. Bu tuzağı kuran yasal hırsızların sadece bir kısmı bunu bilinçli yapıyorlar. Geriye kalanları o kadar cahil, o kadar şuursuz ki hakikaten bir şey savunduğunu ve savunduğu şeyin hedef alındığını falan sanıyor. Örneğin daha önce hiç “Neye göre Kürt’sün? Delilin ne?” sorusunu duymamış, gerçekten kendisinin farklı olduğunu zannedenlerden, ya da ciddi ciddi kendisinin Müslüman olduğunu düşünüp, İslamiyet’in kılık kıyafet dini olduğunu sanıp bunun hedef alındığını ve bunun çok çok önemli olduğunu, çöldeki insanlar gibi, insanlar kafalarına sarık takıp dolaşsalar Dünyadaki bütün sorunların çözüleceğini, insanlığın kurtulacağını falan zanneden insanlardan bahsediyorum… Bunlar gerçekten cahildir ve gerçek yasal hırsızları taklit etmeye çalıştıklarından öyle konuşurlar. Muhtemelen hırsız bile değillerdir. Garibandır. Bu noktada işler bir kat daha zorlaşır. Çünkü bu tip ispat edemeyeceği şeyleri iddia ederek bu konular üzerinden iddialara kalkışanlar bunu gerçekten kötü olduğu için mi yoksa kandırılmış oldukları için mi yapıyorlar bunu tespit edip, ona göre tavır takınmak gerekiyor. Birinci gruptaysa kurtulma şansı düşük, ikinci grupta ise kurtulma şansı daha yüksektir. Bilginize… Bu rehber, adil bir dünya düzeninde yeri olmaması gereken: - Altı bomboş farklılık iddialarını - Bu iddiaların propagandası ile birlikte ortaya çıkan adi suç şebekeleri ve terör örgütlerini - Cezalandırma Hukukun yok edilmesinden aldıkları cesaretle işledikleri bin bir çeşit suçları - Suçun işlenmesine engel olması gereken devlet mekanizmasının adi suç şebekeleri tarafından ele geçirilmesine olanak sağlayan kontrolsüz seçim sistemi ve bunun sonucunda ortaya çıkan yasal hırsızlık yöntemlerini - Hem terör örgütlerine insan sağlayan yegâne şey olan, hem de yağmacılığı ve çeteciliği ortaya çıkaran, hem de kontrolsüz seçim sistemi ile birleşerek kötülüğün çoğunluğu oluşturmasını ve dolayısıyla iktidarı elde etmesini sağlayan kontrolsüz üreme gibi konuları işlediğimiz son çalışmadır. Bir daha bu tip konularda yazı yazacağımı ya da video hazırlayacağımı zannetmiyorum. Çünkü sanıyorum bu son yazı ile birlikte, Cezalandırma Hukukunun yok edildiği Şeytan tarafından kurulmuş mevcut Dünya Düzenini tüm yönleri ile işlemiş ve Cezalandırmada Adaletin sağlandığı adil bir Dünya Düzeninin nasıl olması gerektiğini de tüm yönleriyle anlatmış olduk ve geriye de bir şey bırakmamış olduk. Suç ve suçlu ile mücadele devletin adalet ve güvenlik kurumlarının göreviyse de suç şebekelerinin propagandası ile mücadele onların görev tanımlarının biraz dışında kalmaktadır. Umarım encodeum çatısı altında yayınladığımız bu çalışmalar ile bu açığı kapatmış ve Adil Dünya Düzeni savaşçılarına da büyük, kült bir içerik bırakmışızdır, naçizane. Bu çalışmalar genele yayıldıktan ve aklı başında, mantıklı, adil insanlar tarafından benimsendikten sonra, fırsat olursa -yazılımcı jargonu ile- Adil Dünya Düzenini canlıya da alırız. Bundan sonra, o gün gelene kadar inşallah, aynı eskisi gibi, bilimsel, teknik konularla ya da inanç ile alakalı evrensel niteliği olan çalışmalarla devam edeceğiz. Görüşmek üzere… |
at 13:53 0 comments
Labels: Siyaset