11 Mart 2026 Çarşamba

Kürt Sorunu?

 - Ben Kürt Devleti kurulsun istiyorum.

+ Tabii niye olmasın? Şöyle yapacaksın: Önce bir insanın Kürt olup olmadığını nasıl tespit ettiğini açıklayacaksın. Sonrasında da hemen altına İsim – Soy İsim – Kimlik Numarası şeklinde Kürtlerin listesini çıkaracaksın. Ondan sonrasına bakacağız.

- Kürtlerin listesini çıkarmak mı? O nereden çıktı? Böyle demeni beklemiyordum. O dediğin nasıl yapılacak onu tam bilmiyorum şimdi. Biraz düşünmem lazım. Genelde böyle dedikten sonra konu yarım kalıyor ben de hep isteyen ama verilmeyen insan pozisyonumu koruyordum. Hazırlıksız yakalandım.

+ Tamam. Düşün. Bulursan hemen haber ver.

- Tamam. Düşüneceğim. Ama ben bir yöntem bulana kadar en azından Kürtçe eğitim olsun.

+ Tabii niye olmasın? Şöyle yapacaksın: Kürtçe sözcüklerin listesini çıkaracaksın. Aç önüne Kürtçe olduğu iddia edilen herhangi bir sözlüğü, yanına da Farsça, Hintçe, Arapça ve Türkçe sözlükleri. Sonrasında Kürtçe sözlük denilen sözlükte geçen ama bu 4 sözlüğün herhangi birinde geçmeyen sözcüklerin listesini çıkar. Bakalım Kürt kelimesinin kendisi de dahil olmak üzere kaç tane Kürtçe sözcük bulacaksın.

- Hiç yok mu gerçekten?

+ Bilmem. İstek sahibi sensin. Sen tespit edeceksin. Olmayacak şeyler için, sabah akşam, yalandan istiyorum diyorsun. Biraz üzerine gidip blöfünü sarsınca da şaşıp kalıyorsun. Sürekli isteyen ama istediği verilmeyen insan pozisyonunu korumak hoşuna gidiyor, değil mi?

- Olabilir. Bana kalsın.

+ İyi peki sana kalsın.

- Ama hiç olmazsa Kürt tarihi okutulsun okullarda. Buna da mı karşı çıkacaksın?

+ Karşı çıkmak mı? Hiçbir şeye karşı çıkmıyorum. Sadece blöfünü görüyorum. Kürt tarihi dediğin konuya gelecek olursak… Tekrardan: Tabii niye olmasın? Şöyle yapacaksın: Tarihte yaşanmış hangi olayları, hangi tarihi konuları Kürt tarihi başlığı altında okutabileceğimizin listesini, tarihçilerin ittifak halinde “İşte bu Kürt Tarihinin konusudur” dediği konuların listesini çıkaracaksın. Tamam?

- Abi yine iş çıkardın. Her defasında iş çıkarıyorsun. Söylediğim şeylerin üzerine gitme. Bunların olup olmaması umurumda değil. Olmasın zaten. Ben isteyeceğim sen vermeyeceksin, hep bu pozisyonda kalacağım. Konu hep havada kalacak ben de oradan yolumu bulacağım. Böylece hem hiçbir konuda sorumluluğum olmamış gibi olacak, hem de yaptığım kötülüklere bahanem varmış gibi olacak. Sen her defasında üzerine gidersen böyle, blöfümü bozarsın. Söylediklerimin üzerine gitme. Olmasın zaten. İstemiyorum. Öyle havada kalsın. Kullanabildiğim kadar kullanayım bu durumu. Sömürebildiğim kadar sömüreyim.

Yukarıdaki gibi konuşarak sadece blöf üzerine kurulu bu muhabbetleri bir daha açılmamak üzere kapatamayacak kadar aciz, konulardan bihaber insanların mikrofon şansı bulduğu, makamların büyük bir kısmını işgal ettiği bir ülke iflah olur mu?

Siz bunun cevabını düşünürken, ben biraz daha devam edeyim diyaloğa.

- Tamam. Ne dilbilimsel olarak Kürtçe diye bir dil, ne tarihsel olarak Kürt diye isimlendirilebilecek bir etnik kimlik olmamış olsun ama ben yine de kendime “Ben Kürt’üm” demek istiyorum. Diyemem mi?

 + Bu konuda çok fena ters psikoloji propagandası yedin ve bir de üzerine başkaları ile ters düştün ve inatlaştın değil mi? “Kürt’üm demekten korkuyor musun yoksa?”, “Kürt’üm demekten utanıyor musun yoksa?” diyerek seni çok fena kanalize ettiler, şimdi de dönemiyorsun, değil mi? Farklı olduğunu iddia etmek hem hoşuna gitti hem de haydutluğa ehliyet olarak gördün, bu şekilde bütün o propagandayı hoşuna gide gide yedin. Belki bu yüzden başın belaya da girdi. Şimdi de yaptıklarınla yüzleşmemek için kuyruğu dik tutmaya çalışıyorsun, değil mi? Neyse sorunun cevabına gelirsek: Tabii ki de diyebilirsin. Kime ne? Senin beyanın seni bağlar ama senin paşa gönlün hoş olsun diye de kimseden tarihsel olarak ispat edemediğin bir etnik kimliği kabul etmesini bekleyemezsin. Üstelik o kimliğin bireylerde olup olmadığını nasıl tespit edeceğin de seni bekleyen ayrı bir sorun. Ama buyur de. Hatta konuştuğun dilin Farsçanın lehçesi olmadığını ispat edemiyor olsan bile ona “Kürtçe” de. Kime ne?

- Ha iyi tamam. Ben de bunu duymak istiyordum. Çünkü insanlara bu konu üzerinden suçluluk duygusu yaşatacağım ki onları sömürebileyim. Üstüne bir de Avrupa’ya, Amerika’ya gidip, “Doğuştan gelen farklı bir özelliğim var ve bu özelliğim hedef alındı” diye uyutacağım onları. Bayılıyorlar böyle “Doğuştan gelen farklı bir özelliğim var ve o hedef alındı” hikayesine. Hemen atlıyorlar. Hem onları aptal yerine koyup deli gibi sömüreceğim hem de bizim örgüte tarih çıkarmış gibi olacağım. Süper olacak.

+ Ha sen ondan bu kadar zorluyordun. Ondan bu kadar yalan söylüyordun. Ben de diyordum “Kürtçe diye bir dil, Kürt diye isimlendirilecek bir etnik kimlik olsa ne olur olmasa ne olur?” Derdin oydu senin. Maalesef canım benim. Kürtçe diye bir dil olsa, Kürt diye isimlendirilecek bir etnik kimlik olsa bile izole kavimden ulus devlete geçiş diye bir şey yaşanmadığı için, “Neye göre Kürt’sün? Delilin ne?” sorusunun bir cevabı yoktur. Daha da ilginci zaten ne dilbilimsel olarak Kürtçe diye bir dil ne de tarihsel olarak Kürt diye isimlendirilecek bir etnik kimliğin ispatı henüz yapılamadığından o izole kavmin kendisi bulunamıyor ki, bırak ulus devlete geçiş yaşandı mı yaşanmadı mı diye bakalım. Ayrıca ispatı yapılmış olsaydı bile PKK denilen Narko-terör örgütüne tarih falan da çıkaramazsın. PKK denilen şey, zamanında gaspçılık, hırsızlık, uğursuzluk yapan adi suçluların “Başımız belada, zaten batmışız, en azından kuyruğu dik tutalım” diye 70’li yılların trendi olarak taşeron bir örgüt kurmasından ibarettir. Örgütün eylemlerini gerçekleştirdiği bölgede arazi şartlarının kontrolünün zor olması ve ilgili bölgede de cehaletin ve kontrolsüz üremenin hâkim olması bu derece aşağıların aşağısı bir örgütün varlığını devam ettirebilmesini sağlamıştır. Ve cehaletin hem iktidara hem de muhalefete hakimiyeti ile de hayallerinde bile göremeyecekleri imkânlara ulaşmışlardır. Hatta o kadar ki, “kendilerinin başkalarından farklı olduğunu, suç işlemediğini” ispat etmek için konu bulmaya çalışan mikrofon şansı yakalamış hak etmediği konumları elde etmiş sorumsuz kişiler tarafından da örgüt mensuplarının bizzat kendilerini bile hayrette bırakacak anlam yükleme çabası yaşanmıştır. Tüm bunların sonucunda altı bomboş bu konu bu kadar uzamıştır.

Doğru sorular sorulmadığı için yıllardır gereksiz bir şekilde gündem işgal eden olmayan bir sorun ile ilgili söylenecek şeyler bundan ibaret iken, adaleti tesis etmeye çalışan az sayıda insan hariç siyasete giriş nedenleri, hayatımda heyecan yok veya canım sıkılıyor veya iş güç yok bari siyasetle uğraşayım’dan tut da şirketin işlerini hallederim ya da kupon arazi ayarlarıma kadar geniş bir perspektife yayılmış insanların bu soruların sorulması gereken makamların çoğunluğunu işgal etmesinden dolayı bu konu hiç hak etmediği kadar uzamıştır.    

Daha önceki yazılarımızda defalarca işledik ama tekrardan not düşeyim: Arkadaşlar, mikrofon şansı yakalamış (ister iktidarda ister muhalefetteki) siyasetçi, yorumcu veya buna benzer medyatik insanların gerçekten fedakâr olan az bir kısmı hariç büyük bir kısmı sadece blöfçüdür. Eğer bir şeyleri “istediklerini” iddia ediyorlarsa, sadece “istemediklerini” söyleyip bırakın. Bu kadar. Daha fazla uğraşmayın.  

- Ben şunu istiyorum.

+ Hayır istemiyorsun.

- Nereden biliyorsun istemediğimi?

+ Nereden bileyim istediğini? İsteğin için ürettiğin faydaları ve o isteğine ulaşılırsa ortaya çıkacak faydaları somut bir şekilde açıkla, “isteme” fiilinin sende oluştuğunu kabul edelim.

Durun size dinden yürümeye çalışan bir blöfçüden örnek vereyim.

- Hilafet diye bir şey istiyorum. Hilafet gelsin de kim getirirse getirsin.

+ Ne güzel. Peki hilafet ne demek ve ne yapacaksın hilafet dediğin şey gelince? Örneğin, hırsızlık yapmayı, vergi kaçırmayı falan bırakacak mısın? Vergi affı sunulunca ret mi edeceksin? Kötü alışkanlıklarından falan vaz mı geçeceksin? Ha? Söyle. Ne yapacaksın? Bir tane somut bir şey söyle. “Şu anda bunu yapamıyorum ama hilafet olursa bunu yapacağım ve bu durum şöyle bir fayda üretecek” de.

- İstiyorum kardeşim.

+ Hayır istemiyorsun. Sanki hayatta savunduğu bir şey varmış gibi yapmaya çalışıyorsun. Buna da dini alet ediyorsun. Hak dinin dünyaya bakan yönü adalettir. Oysa ki senin yaptığın belli başlı anahtar sözcükler kullanarak bir yerlere sinyal göndermek ki böylece senin için adaletsizlik yapılsın, değil mi? Ama sorun değil. Buyur ispat et istediğini, somut faydalar ile.

Buna benzer bir diyalogu elbette kurgu sol jargon üzerine de yapabiliriz.

Neyse…

Arkadaşlar! Blöfçülerle gereksiz yere vakit kaybediyorsunuz. Belli başlı anahtar sözcükler kullanarak ilgi çekmeye çalışan blöfçülere sinirle tepki göstererek ya da onları bir şekilde gündemleştirerek sadece onlara hizmet etmiş, kendinizi de gereksiz yere yormuş oluyorsunuz.

Etkisiz hale getirmek istiyorsanız, sakin bir şekilde kullandığı sözcüklerin tanımlarını sorun, kuyruğu dik tutmak için daha fazla anahtar sözcük kullanıyorsa onların da anlamlarını sorun. Bu kadarı yetecektir ama hâlâ daha kuyruğu dik tutmaya çalışıyorsa somut bir şeyler görmek istediğinizi söyleyin. Şu anda ürettiği somut faydaları, istediği şey olursa üretilecek ve kendisinin üreteceği somut faydaları açıklamasını isteyin. Bu aşamaya geçtiyseniz ve eğer gerçekten blöfçüyse merak etmeyin bu onu son görüşünüz olacaktır. Ve bu konu bir daha açılmamak üzere kapanmış olacaktır. Yani konuşanın yalandan konuştuğunu göstermek için çaba harcamaya, üzerinize görev almanıza gerek yok. Görevi karşınızdakine verin, eğer blöfçüyse o konu kapanıp gidecektir. Ama eğer blöf değil de gerçekten olması gereken şeylerden bahsediyorsa açıklamayı başaracaktır. O zaman da hakkı teslim etmek gerekiyor tabii ki de.

Örneğin, bakınız:

- Yaralamadan, öldürmeye kadar ulaşan fiziksel zarar üzerine kurulu suçları, değil sadece işlendikten sonra adil bir şekilde cezalandırmayı, bu suçların işlenmesine fırsat dahi verilmemesi için yayınladığımız Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku çalışmalarına

- Hırsızlık suçu için, suç işleyenin vücudundan parçalarla ödeme de dahil olmak üzere Geri Ödeme Üzerine Kurulu Cezalandırma Hukuku üzerine yaptığımız çalışmalara

- Kontrolsüz Üremeye karşı yaptığımız Hadımlaştırma Yasası isimli çalışmaya

- Ekonomik Krizlerin nedeni olan Yasal Hırsızlığı hedef alan çalışmalara

- Hem içerik hem de yöntem olarak eğitim sisteminin yanlışlığını göstermek için encodeum kanalında yaptığımız çalışmalara

Ve daha nicelerine... Naçizane.

Not: Bu başlığı hem farklı yazılara dağılmış bir şekilde daha önce işlediğim ve bir daha da bu konuyu gündemleştirmeyeceğimi söylediğim hem de bu konunun sitedeki diğer çalışmaların yanında hoş durup durmadığına karar veremediğim için, sitede çok fazla barındırmayabilirim. Şu anda çok kararsızım. Encodeum’un sıkı takipçileri okuduktan sonra karar vereceğim ya kaldırmayı ya bu haliyle bırakmayı ya da belki daha da genişletmeyi.

3 Mart 2026 Salı

Devrim Dersleri - 2: Yazılımın Temelleri

Hiç daha önce, detaylarına hâkim olmadığınız bir konuyla alakalı bir soru sorulduğunda kendi kendinize çıkardığınız sonucu sanki teyit ederek edindiğiniz doğru bir bilgiymiş gibi, gayet kendinizden emin bir şekilde cevap namına söylediniz mi? Hatta belki soru sormaya bile gerek kalmadan, ilgili konuya tamamen hâkim olduğunuzu ya da sanki başkasının bilmediğini bildiğini gösterme adına durduk yere yaptınız mı bunu?

“Evet yaptım. Ve bunu çok yapıyorum” diyorsanız, bilgisayar bilimlerinde yapılanı görmeden kendinize bu kadar haksızlık etmeyin derim. Çünkü doğası gereği bilgisayar bilimleri, kendi kendine sonuçlar çıkarıp bunu başkasına doğru bir bilgiymiş gibi anlatmanın, muhtemelen, en fazla yaşandığı alandır, tabii ki de siyaset dışında. Neden doğası gereği?

Çünkü bilgisayar bilimlerinde uzmanlaşma tamamen bilgi birikim üzerine dayanır, beden gücüne ya da aile bağlarına ya da ne bileyim, fiziksel görüntüye değil. Ve çalışan bir mekanizmayı ortaya çıkarmanın da korkunç bir bilgi birikim istiyor olmasından kaynaklı en fazla soru sorulan ve aynı oranda cevap verilmeye çalışılan yani yardımlaşmanın, etkileşimin olduğu alan da burasıdır. Onun için çıkardığı sonucu doğru bir bilgiymiş gibi söyleme doğal olarak en fazla bu alanda görülür.

Elbette cevabını bilmese de iyi niyetli bir şekilde çıkardığı sonucu cevap namına verebilir insan. Yanlış da olabilir bu cevap ama illaki yanlış olacak diye bir kural da yoktur elbet. Büyük ihtimalle doğru da çıkıyordur. Doğru ise ne güzel yardımcı da olunmuştur. Fakat bazen insanlar bilmediğini söylemek yerine, soru sorulmasını “daha fazlasını bilen” insan görüntüsü verme fırsatı olarak görüp, çıkardığı sonucu doğru bir bilgiymiş gibi söyleyebilmektedir, doğru mu yanlış mı olduğunu umursamadan. Ya da aslında kendisinin de anlamadığı, daha önceden verilmiş ama aslında yanlış olan cevabı, aynı öncekilerin yaptığı gibi kendisinden son derece emin bir şekilde tekrarlayabilmektedir. Bu gibi bir durum için elbette iyi niyetten bahsedemeyiz ama sorun bu değil. Çünkü ne olursa olsun, ister iyi niyetli olunsun, isterse de olunmasın eğer verilen bilgi yanlışsa ve bu doğru gibi söylenmişse, her iki durum için de cevap arayan insanların yanlış yönlendirildiği gerçeği değişmez.

Sonucunda da bu kadar farklı kaynaktan aynı yanlış cevabı duyan insan da sorunun kendisinde olduğunu, herkesin anlamayı başardığı şeyi kendisinin anlayamadığını düşünebilmektedir, büyük bir moral bozukluğu ile. Bunun sonucunda da ya vazgeçen olmaktadır ya da verilen hatalı cevaplar karşısında anlamış gibi yapan insan topluluğu bir kişi daha kazanmaktadır. Hatta, o da zamanla o hatalı cevapları tekrarlayarak başkalarını yanlış yönlendirecektir, belki. Ama sanıyorum o topluluk bu fakiri kazanamadı, çok şükür.

Devrim Dersleri – 2: Yazılımın Temelleri serisinin hikayesi şöyledir:

1999 sonu 2000 başı... Her mahalleye birer ikişer internet kafe açılmış ve biz de ilk defa klavyenin tuşlarına dokunmuşuz, web sitesi tıklamayı öğreniyoruz. Paralelinde de Matrix filmi çıkmış onu izlemişiz. Kendi aramızda da hacker efsaneleri anlatmaya başlamışız. Ve bu gazla üniversiteye başlamış, programlama dersine de girmişiz. Gizemli bir hacker olmamız an meselesi artık derken, hoca kara tahtanın önünde bir grup sayıyı küçükten büyüğe sıralamayı gösteriyor. Bu ne yahu?

Aslında işin özü oydu ama bunu görebilmek bile ne mümkündü o dönemde. Kara tahta önünde hiç kategorize etmeden yapılan anlatım tekniği sebepli, anlatılanları anlamak ne kadar zordu. Daha yolun çok başında olduğumu ve yolun çok uzun olacağını anlamıştım.

İnternete ulaşmanın pek de kolay bir şey olmadığı, ulaşılsa bile günümüzde erişilebilen bilgi birikiminin milyonda birinin dahi olmadığı o yıllarda, internet kafelerde bir şeyler okumaya çalışıyorduk. Ama C ile biraz biraz kod yazmaya da başlamıştım. Konsoldan kullanıcının 2 sayı girmesini istemek ve toplamını konsola basmak... C Programlama dili ile ilk böyle başladık programlamaya. Koşullamalar yazmam gerektiğini anlamıştım en azından. Sonra C++ diye bir şey duyduk. Allah Allah farkı neydi ki? “C++ dili nesneye yönelik bir dildir”. Cevap buydu. Peki nesneye yönelik dil ne demek, nesne ne demekti?

Bir hocaya sordum. Mantığını sorduğumu anladı, geçiştirdi. Zaten dünya üzerinde kime sorsam geçiştirecekmiş. Çünkü bunu anlamanın yolu zekâ kavramını anlamaktan ve zekânın nesne kavramı ile bağını keşfetmekten geçiyordu ki -biraz da yanlış isimlendirilen- nesneye yönelik programlama denilen programlama tekniğini zekânın tam tanımlarını vererek ve o tanımlarla uyumlu olacak şekilde anlatan, sanıyorum tarihteki ilk çalışma Devrim Dersleri – 2: Yazılımın Temelleri: Kod adı ile encodeum kanalında 2026 yılında yayınlanmış oldu.

Sormaya devam ettim. Programlama bildiği düşünülen başka bir kişiye sordum bu nesneye yönelik programlama denilen şeyi. Efsane bir cevap vermiş o zaman: “Hani, görsel programlama var ya”, kullanıcı arayüzü olan Windows uygulamalarından bahsediyor, “İşte nesneye yönelik programlama o” dedi. Şimdi düşündüğümde, “Vay canına neyi nereye bağlamış” diyorum. Doğru kabul etsem ve yıllarca üzerine gitmesem, sözde hem nesneye yönelik programlamanın hem de kullanıcı arayüzü hazırlamanın ne demek olduğunu anlamış gibi yapacağım ben de. Bir iki kişi ile daha konuştum onlar da ezbere cevap verdi. Baktım anlayamıyorum, konuyu erteledim. Vazgeçmedim ama erteledim. Ta ki 2006 yılına kadar. 2006 yılından sonra internet bağlantısına kavuşmam ve sonrasında da korkunç bir okuma sürecine girmem ile bir şeyler belirmeye başladı. Tam mantığını ise “COM” diye kısaltılan Component Object Model konusunu anlamam ile çözmüş oldum.

Hatta şöyle olmuştu: Bir gün yolda yürüyorum aynı zamanda bu konuyu düşünüyorum: “Bir fonksiyona bir arayüzü parametre olarak geçiriyoruz. O arayüzün metodunu fonksiyon içinde çağırıyoruz. Ve çalışma zamanında, o arayüzden türetilen hangi nesne gelirse gelsin kod o nesnenin metodunu çağırmış oluyor. Çünkü derleyici her sınıf için ‘v-table’ denilen fonksiyon işaretçilerini içeren bir tablo hazırlıyor. Ve aslında fonksiyona onu geçirmiş oluyoruz, sınıfın verileri ile birlikte. Yani nesnenin geçirildiği o fonksiyon, aynı arayüzden türeyen nesnelerin içindeki fonksiyon işaretçileri üzerinden dinamik metot çağırımı ile nesneleri birbiri yerine kullanmış oluyor. Derleyici metot çağırımı için metodu adrese bağlama işini derleme anında yapmıyor. Dinamik olarak yapıyor dolayısıyla çalışma zamanında gelebilecek farklı nesneleri birbiri yerine kullanmış oluyor. ‘Birbiri yerine kullanma’ mı dedim az önce?  Aaa bir saniye, zekâ da alet kullanabilme yeteneğiydi. Ha nesneler ile zekâyı gerçeklemişler yahu. O zaman zekâ da aslında alet kullanma değil, aletleri yani nesneleri birbiri yerine kullanma yeteneği. Hah tamam şimdi oldu” demiştim o zaman. Bütün taşlar yerine oturmuştu.

Fakat süreç burada değil, çok ilginç bir yerde bitti.

Askere gittim 2009 Aralık’ta. Bir sabah içtimadayız. Sağ olsun, tabur komutanımız askerlere nasihat ederken zekânın o zamana kadar ilk defa duyduğum farklı bir tanımını söyleyip, ardından kendi çıkardığı yanlış sonucu ekledi sözlerine. Şu minvaldeydi söyledikleri: “Arkadaşlar zekâ çevreye uyum sağlama yeteneğidir. Burada ortama, arkadaşlarınıza uyum sağlayacaksınız”. 

Muhtemelen zekânın tanımını bir yerde okudu. O tanımın orijinalinde geçen “environment” ifadesinin Türkçeye “çevre” olarak çevrilmesini birçok insan gibi yanlış anlayarak bunun arkadaş çevresi, insanın bulunduğu ortam olduğunu falan sandı ve bunu doğru bilgiymiş gibi insanlara aktarıyordu. Elbette kötü niyetli değildi ama insanları yanlış yönlendiriyordu. Ama bir kişi hariç, yine bu fakir. Ben o anda, zekâ için söylenen “çevreye uyum sağlama” tanımını, “aletleri birbiri yerine kullanma yeteneği” tanımı ve nesneye yönelik programlama kavramları ile eşleştirip, ikinci uyanmayı yaşamıştım. Ve o tanımı da izlemiş olduğunuz gibi, 2026 yılında yayınladığımız Devrim Dersleri – 2: Yazılımın Temelleri: Kod isimli videoya eklemiş oldum.

İşte, “Bu ders neden bir devrim dersi?” diye soracak olursanız, “Bu ve bunun gibi açıklamaları içerdiği için devrim dersidir” derim.

Zaten encodeum çatısı altında yayınlanan çalışmaların kalitesinin ne seviyede olduğunun farkında olan encodeum’un sıkı takipçileri, mevcut Matematik müfredatının yanlış olduğunu anlattığımız Devrim Dersleri – 1: Matematiğin Temelleri isimli çalışmadan 13 yıl sonra, Yazılımın Temelleri serisinde yazılım ile ilgili klasik bir anlatım yapmayacağımızı tahmin etmişlerdir. Sıra dışı bir şeyler beklemişlerdir.

Peki, bu kadar mı yazılım konusu ile ilgili yapacaklarımız?

Bu kadar olur mu yahu! Daha yeni başladık. Yolumuz uzun. Daha, bitirmemin yıllar sürdüğü bu devasa şekli adım adım tamamlayacağız inşallah. 

Yazılımın Temelleri

Belki de 1. Devrim Dersi serisi ile tarihin en önemli Matematik dersi ortaya çıktı, naçizane. Eğer öyleyse, bu 2. Devrim Dersi serisi ile de, inşallah başarabilirsek, tarihin en önemli yazılım dersi serisini çıkarmayı planlıyoruz.

Senior Developer’dan tut da Software Architect’e kadar bir dolu unvanı olup da temel konularda eksikleri olan, bir şeylerin oturmadığının farkında olan ama soramayan, belki eksikleri olduğunun farkında bile olmayan arkadaşlar varsa merak etmesinler, bu seri ile sessiz sedasız hepsini işleyeceğiz inşallah, mantıklarını anlata anlata.

Hatta, eksiğinizin olup olmadığı hususunda hemen şimdi ufak bir test de yapabilirsiniz kendinize. Şöyle: Az önce ilk bu konuları öğrenmeye başladığım zamanlarda, edindiğim bir bilgi olarak, C++ Programlama Dilinin C Programlama Dilinden farkı bağlamında C++ dilinin nesneye yönelik bir programlama dili olduğunu söyledim, C değilmiş gibi. Siz de okudunuz ya. Eğer bu bilgiyi yadırgamadıysanız, evet, bu temel konularda eksikleriniz olduğunu gösterir. Çünkü doğru bir bilgi değildi o. Daha doğrusu, yanlış bir yönlendirme içeriyordu.

Durun, bir meydan okuma yapayım o zaman, heyecan katsın Devrim Dersleri – 2 sürecine. İki soru:

1. İlk soru şu olsun: C ile C++ programlama dilinin farkı nedir? (İpucu: İşletim Sistemi çekirdeğinin çalışma mekanizması ve programlama dillerinin neleri soyutladığı konularına bakın.)

2. Sınıf içine koyduğumuz erişim belirleyicileri ne işe yarar? Hani “public”, “protected”, “private” erişim belirleyiciler var ya. En temel konulardan... Bunlar ne işe yarar? (İpucu: Bu ders için yayınladığımız şekilde nereye koyduğumuza dikkat edin.)

Siz bunların cevaplarını düşünürken ben bir de bu konunun teolojik boyutuna gireyim. Çünkü buraya kadar anlattıklarımız, bu konunun teknik kısmıydı. Bu konu o kadar derin ki, işin bir de teolojik boyutu var. Şimdi biraz da konunun o boyutunu konuşalım.

Hatırlarsanız, “Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?” yazısında insanı oluşturan teolojik parçaları ve yine etkileşim halinde olduğu teolojik varlıkları çizmiş ve 2 parçanın eksik olduğunu söylemiştik. O parçalardan biri zekâ idi. Zekâyı ekleyememiş olmamın nedeni, o yazıyı yayınladığım zaman henüz 2. Devrim Dersini yayınlanmamış olmamdı. Devrim Dersleri – 2 sürecini başlattığımıza göre artık ekleyebilir ve üzerine konuşabiliriz. Yazının linkine tıklayarak şeklin en güncel haline ve zekâ kavramının teolojik açıklamasına ulaşabilirsiniz.

Sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada akıl ve zekâ sözcüklerinin birbiri yerine kullanıldığını ve böyle bir genel bir kanı oluştuğunu görüyorum. Hayır bu doğru değildir. Zekâ ve akıl birbirinden farklı 2 kavramdır. Hem az önce linkini verdiğimiz yazıda gördüğünüz gibi hem de ikinci Devrim Dersi serisinin ilk çalışmasında işlediğimiz gibi zekâ aklın dışında farklı bir işleve sahip ayrı bir parçadır. Akıl mantık kurma işini yapar. Dolayısıyla insanınkine kıyasla çok basit olsa da hayvanlarda da akıl vardır. Onlar da mantık kurabilirler (Örneğin: Pavlov'un Köpek Deneyi). Zekâ ise alet kullanabilmemizi hatta aletleri birbiri yerine kullanabilmemizi sağlar. Bu ise sadece insanda vardır. Onun için akıl ve zekâ sözcüklerini birbiri yerine kullanılamayacak 2 farklı şeyi temsil etmektedir.

İngilizcede zekâ için “Intelligence” sözcüğü kullanılırken, akıl için “Mind”, “Reason” gibi sözcükler kullanılıyor ama bunların hepsi çok fazla birbiri yerine de kullanılıyor. 

Akıl için İngilizce sözcük kullanmamamın nedeni Mind veya Reason sözcüklerinden birini kullanma konusunda kararsız kalmam ve Intelligence sözcüğünün de bu manada kullanılıyor olmasıdır. O zaman buradan bir sonuç daha çıkıyor ki, sanırım encodeum çatısı altında anlattıklarımızı sadece Türklere değil, tüm dünyaya anlatmamamız gerekiyor.

Bitirmeden önce, “Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?” yazısında gördüğünüz şekilde eksik olan son parçayı soracak olursanız, o da inşallah Devrim Dersi – 4’te.