19 Şubat 2013 Salı

Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?

Nefsin 3 temel içgüdüsü vardır: Bunlardan birincisi, herkesten üstün, eşsiz bir noktaya ulaşmak ve bunun başkaları tarafından kabul edildiğini görmek yani bir nevi ilahlığa ulaşmak; ikincisi hayvanlarla ortak paylaştığımız yeme-içme, cinsellik gibi isteklerini doyurabildiği kadar doyurabilmek; üçüncüsü ise tembelliktir. 

Bir insanın, nefsinin birinci hedefini yenebilmesi için Allah’ın yüceliğini idrak ve takdir edebilmesi gerekir. Lafta değil, ibadet şuuru ile adım adım arttırdığı ilmi ile O’na hayran olabilmesi gerekmektedir. Ve evet Allah’ın yüceliğini takdir edebilecek bilgi birikime ulaşabilmek için de kendisini yenip ciddi bir mesai harcaması gerekir insanın. Bu şekilde ilmini artmış olacaktır ve en sonunda kötülerle de yan yana gelmemiş olacaktır. Çünkü insanın kötüler tarafından kandırılmamasını böylece zalimlerle yan yana gelmemesini sağlayan özelliği de budur. Tabii şunu da ekleyeyim, kötülerle yan yana gelmemek illaki onlarla karşı karşıya gelme anlamı taşımamaktadır.

Böylece insan Müslüman olmak için ilk adımı atmış olur. Fakat sonsuzluğu kazanabilmek için bu, tek başına yeterli değildir. Bir de kendisi kötü olmamalıdır insanın. Bunun için de nefsinin ikinci sırada saydığımız hedefi olan yeme-içme, cinsellik gibi içgüdülerini doyurabildiği kadar doyurma isteğini yenmesi gerekmektedir. Bunun için de dünyadan vazgeçmesi gerekir insanın. Bunu da ahirete iman ve ibadetlerin de bir bölümü ile sağlayabilir. Fakat dünyadan vazgeçme, tembelliği de beraberinde getirebilir. Yani nefs dünyadan vazgeçmeyi, tembellik içgüdüsüne hizmet noktasına getirebilir. Tembellik içgüdüsü ile mücadele için de fayda üretmelidir insan. Fayda üretme ise salih amel işlemenin bir bölümüdür. Salih amel işlemenin tamamı ise fayda üretme ve zalimlerle mücadeledir. Bunlar için de dünyaya çalışmalıdır insan. İnzivaya çekilmek makbul bir davranış değildir. Fakat dünya için çalışma dahi nefsani olarak dünyayı elde etmek için değil, ahireti kazanmak için olmalıdır. Bu uğurda dünyayı adalet ve huzurla doldurmaya çalışmalıdır insan. Tabii bunun için de ister istemez zalimlerle karşı karşıya gelecektir. Yani ahirete iman etmesi nedeniyle dünyayı kendi için elde etmekten vazgeçtiği hali ile dünyayı güzelleştirmek, zalimlerden arındırmak için çalışmalıdır. Tüm bunların sonunda da ne zalim olur ne de zalimlere destekçi olur. Bu da kişinin Müslüman olmayı başardığını ve sonsuzluğu kazanacağını gösterir inşallah.

Allah’ın varlığına inanma, inanmama diye bir şey Müslüman olma, olmama ile alakalı bir parametre değildir. Değildir çünkü yaratıldığını kabul etmeme diye bir şey yani başka bir deyişle Tanrıtanımazlık (Ateist Olmak), tanımı gereği mümkün değildir. Kimisi lafta yaratılışı kabul etmediğini söylese bile, varoluş gibi bir konuya kafa yoran herkes Allah’ın varlığına inanmaktadır. Zaten Allah’ın varlığına inanıp inanmama konusunda bir sınanma da yoktur. Dolayısıyla Allah’ın varlığına inanıyor olmanın Kafir olmama ile bir bağı da yoktur. Yani Allah’ın varlığına inanmak fazladan bir özellik katmaz insana. Kafirse, kafirliğini almaz. İblis Allah'ın varlığına inanmayı bırak, Allah ile birebirde muhataptı ve yaratılmışların arasında ilmi en yüksek olanıydı. Ama kafir oldu (Bakara/34). Yani Allah'ın varlığına inanıyor olma, insanın sınanma dünyasında bir şey başardığını göstermez. 

Hak ehli olma noktasında insanın başarması gereken şey, Allah’ın yüceliğini idrak edebilme, Ahirete inanma ve salih amel işlemedir.

Şimdi tüm bu anlattıklarımızı daha iyi anlayabilmek için insanı ve etkileşime girdiği varlıkları bir şekil üzerinde gösterip, teker teker inceleyelim. (Şekilde 2 parça eksiktir. Devrim Dersleri - 4'te şekil tamamlanacaktır. Aşağıdaki hali bu konuyu anlamak için yeterlidir.) 

Şeytan:
Nisa 120. Şeytan onlara vaadlerde bulunur ve onları boş özlemlerle doldurur. Ama Şeytan'ın onlara vaad ettiği her şey sadece akıl çelmekten başka bir şeye yaramaz.
Şeytan yalnızca mantık kurmaya çalışır, aklınla uğraşır. Sana bir şey istetemez. İsteyen nefs'tir. Şeytan hem ilahlığa ulaşma mücadelesindeki insana, bu hedef için yol gösterir hem de nefsin istekleri sonucunda oluşacak olan ahlaki ikilemde nefsine uymasını sağlamaya çalışır. "Bu son", "boş ver tövbe edersin"(Fatır/5) diyerek seni telkin eder.

İlham:   

Şura 51. Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla(kalbine ilham ederek), yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir.

Burada Allah'ın bir kuluna ilham etmesi, bir peygamberin Cebrail(as) vasıtasıyla aldığı vahiy gibidir. Bu vahiy tipinin, Cebrail(as) vasıtası ile alınandan farkı, bunu alırken insan vahiy aldığının farkında değildir.

Akıl:

Mantık kurma işini yapar. İnsan ile kıyaslanamayacak kadar ilkel olarak hayvanlarda da vardır. Onlar da mantık kurabilirler. Örneğin Pavlov'un Köpek Deneyi.

Zekâ:

(Not: Devrim Dersleri - 2 sürecinin başlamasından sonra gelen güncelleme) Devrim Dersleri - 2: Yazılımın Temelleri: Kod videosunda anlattığımız gibi aletleri birbiri yerine kullanabilmemizi sağlar. Sadece insana bahşedilen bir nimettir (Bakara/31). Hayvanlardan da alet kullanabilenler vardır. Belli başlı nesneleri amaçları doğrultusunda kullanabildikleri gözlemlenebilmektedir. Ama bu aletleri birbiri yerine kullanabileceklerini, kendilerini geliştirebileceklerini göstermez. Onun için teknoloji üretemezler. Beyinlerine yüklenen sabit bir bilgi sonucunda belli başlı aletleri amaçları doğrultusunda kullanırlar aynı bir robot gibi. İlginçtir Kur'an'da da zaten bal arısına yuva edinmeleri vahyedildiği söylenir (Nahl/68). Yani yapmaları gereken beyinlerine yüklenmiştir ama o işlevi adım adım daha ileriye götürecek yetenekten bahsedilmez. Yani zekâdan. 

Nefs:

Yalnızca ister. Başka hiçbir şey yapmaz. Devamlı olarak ister. İstediği şeyler dünyevidir. Seni devamlı olarak huzursuz eder. Doyurdukça daha da büyür ve bir sonraki istediği daha da şiddetli olacaktır. Sorumluluklarından kaçar, kolaycıdır. Rekabetçidir, kıskanır ve başkalarının başarısızlığı ile avunur. Tabii bu da insanı cehenneme karşı cesur yapar. Ayrıca cinsiyeti ve cinselliği vardır.

Nefsin ulaşmaya çalıştığı birinci hedefi, ilahlığını iddia edebilmektir. Ama bunun alenen yapılması -ki alenen yapanlar da olmuş- itici bir görüntü çizeceğinden yani ters tepeceğini bildiğinden, yine kendisini korur, çoğunlukla, bu nihai hedefini, ilahlığın(şirkin) bir alt basamağı olan saygınlık ile tatminine devam etmeye çalışır. Elbette saygınlık kötü bir şey değildir. Ama bu saygınlığın sizin fedakarlıklarınız, çalışmalarınız yani nefsinizi yenmeniz sonucu gerçekleşmesi gerekir. Bunları gerçekleştirebilen insanların da aslında saygınlık diye bir hedefi olmaz. Dolayısıyla saygınlık isteği ya da beklentisi belki az bir istisna hariç hep hak etmediği saygınlığı elde etme isteği ile ilintilidir. Hak etmediği saygınlık için de etrafa ıstırap olur durur. Bunlar ilahlık yolundaki insanların davranışıdır. İkinci hedefi ise hayvani içgüdülerini doyurmak, üçüncüsü ise tembelliktir, dedik yazının başında. 

İlginç olan şudur ki, Nefsin bu 3 temel isteği kimi zaman çatışma yaşar. Örneğin kendini sınırsız doyuran bir insanın güzelliğini dolayısıyla başkaları tarafından beğenilmeyi kaybedeceğini anlaması neticesinde, yemek yeme konusunda kendisini frenler. Burada aslında nefsi yenmek yoktur. Bir isteği için diğerinden vazgeçme vardır. Nefsi yenmek çok zordur. Çünkü onu yenmek demek isteğini ne ise ondan hakikaten vazgeçebilmek demektir. O isteğin yerine başka bir isteği koymak değil.

Nefs bir kere tadını aldı mı unutmaz. Onun için aklı örten, bağımlılık yaratan maddeleri hiç tatmamak doğru olandır. "Bir deneyeyim, tercihimi yaparım" gibi bir şey bir insanın bu konu ile alakalı yapabileceği en büyük akılsızlık olacaktır. Nefs öyle kolay kolay hükmedebileceğin, sözünü dinleyecek bir şey değildir. Bir şeyin tadını aldı mı bırakmaz.

Kur'an-ı Kerim'in üslubuna bakıldığında, nefs'in birden fazla manada kullanıldığı görülmektedir. Burada açıkladığım nefs, temel anlamında zikredilen, Yusuf süresinde geçen, Hz. Yusuf'un söylediği: "Halbuki (ben) nefsimi temize çıkarmıyorum. Muhakkak ki nefis, mutlaka kötülüğü emredicidir"(Yusuf/53) dediği nefstir. Yani kötülüğün hiç bitmeyen kaynağı olan şey. Oysa ki Fecr/27-30'da "Ey mutmain (huzura eren) nefis! Râzı olmuş ve kendisinden râzı olunmuş olarak Rabbine dön. (Sâlih) kullarım arasına katıl ve cennetime gir" denilerek, cennete girecek mutmain olan nefsten bahsedilmektedir.

Burada nefsten kastedilen şey, Nefsin birinci içgüdüsü ilahlık isteğinden vazgeçmiş. İkinci içgüdüsü(yeme-içme, cinsellik) için de herhangi bir puta ihtiyacının kalmadığının farkında olan ve tembellik içgüdüsünün de bir anlamı kalmadığı nefs olabilir. Burada nefs mutmain olmuş durumdadır. Dolayısıyla insanın istekleri kıskançlıktan, azgınlıktan, haddi aşmaktan kaynaklanmayacak. Bu ilk açıklamam.

Ya da burada nefsten kastedilen şey, vicdanına(fıtratına) teslim olmuş, teslim olabilmeyi başarmış akıl ve kişilik olabilir. Yani insanın zatı (AllahuAlem). Dolayısıyla nefs kelimesi, asli manası olan kötülüğün hiç bitmeyen kaynağı olarak zikredildiği gibi, insanın zatı yani kişiliği için de zikredilmiş olur.

Bu durum tartışmalı. Muhtemelen birinci açıklamam doğrudur, naçizane. Fakat her iki açıklama üzerinden, "Neden cennet tasvirleri dünyevi(nefsani) sembollerle ifade ediliyor" sorusuna ya da "Orada, nefslerinin çektiği ve gözlerin hoşlandığı her şey vardır"(Zuhruf/71) mealindeki ayet üzerinden sorulabilecek "Madem nefs kötülüklerin kaynağı, neden bu ayetlerde nefsten ve isteklerinden bahsediliyor?" sorusuna bir cevap verebiliriz. Çünkü, evet cennette kötülüklerin kaynağı nefs olmayacak çünkü nefsin birinci içgüdüsü tamamen yok olacak, ikinci içgüdüsü bağlamında da bir puta yönelme olmayacak, üçüncü içgüdüsü de anlamını yitirecek. 

Ya da ikinci açıklamamıza uygun olarak kişilik ve bizim hayran olabilmemizi sağlayacak aklımız olmaya devam edecek. Yani Kur'an'ın nefs olarak bahsettiği diğer şey, zatımız. Ve artık isteme fiilini bunlar gerçekleştirecek olabilir. Böylelikle istekler yine olacak ama bunlar kıskançlık, azgınlık ve haddi aşma üzerine değil, hayran olma üzerine kurulu olacak. (Allahualem)

Tekrardan vurgulayayım, muhtemelen birinci açıklamamız doğru.

Nefsin bir özelliği daha var. Onu anlatabilmem için Ruh'u anlatmam gerekiyor. Ruh'u işleyelim. Nefs konusuna bir kere daha değineceğiz.

Ruh:   
Şahsi fikrime göre, 
insanı oluşturan parçalar arasında, anlaması, açıklaması en zor olan konu budur. Hatırımda kaldığı kadarıyla, yıllar evvel okuduğum bir kitaptan alıntı yaparak başlayayım: "Aşk Ruhun sıfatıdır. Ruhun da cinselliği ve cinsiyeti yoktur. Onun için aşık olduğunu çıplak düşünemezsin. Ve karşı cins için duyduğumuz aşk elde edene kadardır elde ettikten sonra aşk sandığın his seni ruhen yalnızlığından kurtardığı için duyduğun şükran duygusudur ama aşk değildir." Aşk dünyayı ve ona bağlı kavramları, insanın nazarında sıfırlayan Ruh'un yegane sıfatıdır. Örneğin aşık olduğunuzda yemeden içmeden kesilmeniz bundandır. Ya da aşık olduğunuzla beraberken sadece sen ve o varmış gibi olması ya da aşık olduğun ile bir adada yalnız kalma isteği bundandır. Dünyadan vazgeçiş. Nasıl ki nefs, adım adım her isteği ile seni dünyayı sınırsızca elde etmeye ve bir de ilahlığa götürmeye çalışıyorsa, Ruh da insanı adım adım -götürebileceği en son nokta olan- aşık olduğun için kendini feda etmeye götürür. Şehadetin bu kadar kıymetli olmasının nedeni bu olsa gerek. Feda etmek, kendine ait ne var ise. Önce zamanını, paranı(maddiyatını) ve son olarak da canını. Beklentisiz feda edebilmek. 
 
Aşk ve fedakarlıktan başka Ruh'a ait olduğunu düşündüğüm bir özellik daha var ki o da utanma. Bu konuda kendimce sunabileceğim delil şöyle olabilir: Hayvanlar gülebilir mi? Çıkardıkları bazı sesleri gülme olduğunu varsayan yazılar bulabilirsiniz internette. Ama ben güldüklerini sanmıyorum. Biz niye gülüyoruz? Düşündüğümde iki neden geliyor. Birincisi farklı geldiğinden yani gerçekten komik olduğundan, ki bu biraz da karşı tarafa takdiri belli etmeyi içeriyor. İkincisi utandığımızdan. Bu da bel altı esprilere neden her zaman gülündüğünü açıklar. Komik geldiğinden değil, sadece utandığımızdan. Hayvanların gülmemesinin nedeni de budur diyebilirim. Hayvanlar, takdir edecek zekaya sahip olmadıklarından komik olana, Ruh'a da sahip olmadıklarından utandıracak şeylere gülemezler. Bunları göz önünde tutarak utanmanın Ruh'un sıfatı olduğunu kabul ediyorum. Bir nokta daha var ki, o da gülmenin ilk nedeni olarak takdir etmeden bahsettim ya bu da beraberinde, hayran olmayı şükran olmayı, hayrete düşmeyi getirmez mi! Yani Allah yüceliğini idrak edebilecek durumda olabilmeyi... 

İşte tüm bunlar Ruh'a ait kavramlar olsa gerek. (En doğrusunu Allah bilir) 

Kişilik:
Şeytan, herkeste aynı şeytan, Ruh aynı Ruh, nefs aynı nefs, akıl aynı akıl. İnsanı oluşturan ve etkileşim halinde olduğu parçalar, yukarıda saydıklarımdan ibaret olsaydı, herkes aynı olmaz mıydı? Oysa ki, kimi asabi, kimi duygusal, kimi karşı cinse çok düşkün, kimi paraya vs... Yani herkesin baskın çıkan farklı farklı özellikleri var, şeytan ve nefsin herkese farklı yaklaşabildiği. Ona kişilik diyoruz. Yani şeytanın ve fıtratın insan aklına girişi ve yine aklın, nefse yada Ruh'a yönelişi hep kişilik süzgecinden geçiyor olmalı. Ek olarak, kendimizi ifade ederken, "ben" dediğimiz şeyden kastettiğimiz de burası olsa gerek.

Fıtrat:
Fıtrat ile ilgili, Kur'an'da tek bir ayet vardır ve o da Rum 30. ayette geçen "Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult" dediği ayettir. Peki nedir Fıtrat?

Fıtrat adalet terazisidir. İnsana doğruyu ve yanlışı ayırt ettiren şeydir. Sınanma dünyasında kendisine doğruyu söyleyen, Allah'ın insana eklediği koddur. Fıtrat İblis'in yaptığı şeyin tam tersini yapar. Akla girer ve İblis'in telkinleri ile mücadele eder.

Eğer insanı diğer tüm canlılardan ayıran ve sorumlu kılan, iyi ile kötüyü ayırt etmesini sağlayan fıtrat hiçbir zaman yalan söylemez, yanlış yapmaz, adaletten sapmaz ise her insan neyin iyi neyin kötü, neyin adil olduğunu bilecek durumdadır.

Eğer bir insan fıtratına uymuyorsa, ya tamamen körleşmiştir yani iyi ile doğruyu ayırt edemeyen hayvandan bir farkı kalmamıştır -ki Kur'an'da bu tip insanlar için kullanılan hayvan gibidirler ifadesi bunun içindir- ya da hastadır.


Bunlar insanı ve etkileşim halinde olduğu tabiatını oluşturan parçalar ve işleyişleri idi. Bu haliyle fazla berrak değil mi? Bence fazla berrak. Çünkü gerçeklik bu kadar berrak değil, daha karmaşık.

Peki eksik olan ne?

Yukarıda dedim ya, nefsin bir özelliği daha var, onu anlatmadan önce Ruh'u anlatmam gerekiyor diye. İşte o, yukarıda eksik olan, insan doğasını karmakarışık hale getiren özelliği, Ruh'a ait ne varsa nefsin onu taklit edebilme yeteneği yani çıkarını fedakarlığıymış gibi gösterebilmesi, ilahlık isteğini mütevaziliğiymiş gibi gösterebilmesi, şehvetini, saplantılarını aşkmış gibi gösterebilmesi... İnsanın artık bu farkları anlayamayacak kadar körleşmesi. Ve en sonunda yaptığı kötülüklere, günahlarına dahi dini(kutsal) çıkarımlarda bulunmaya başlaması yani günahkarlıktan sapıklığa geçişi...

Günahkar olma ile sapık olma arasında fark nedir? Sapıklık günahkarlığın özel bir durumudur. Sapıklık, günaha girerken kendine dini(kutsal) çıkarım yaparak seni uyarabilecek hiçbir şeyi bırakmamandır. Tabiri caizse fıtratının ağzını kapamandır. Yani girilen günahın büyüklüğü ile alakalı değildir sapıklık. Girdiğin en küçük günahta bile sapık olma ihtimali vardır.

Dindarlık eğer fedakarlık üzerine kuruluysa doğru dindarlıktır. Müslüman (Hak ehli) olmayı başardıktan sonra kıymetlidir. Müslüman olmadan dindar olmak, günümüz toplumunda, aslında insanlık tarihinde çokça görülen ve görülmeye devam eden bir durumdur. Müslüman olmadan dindar olmak yani tefekkür etmeden, ilimle uğraşmadan dindar olmak da zaten nefsin kolaycılığının yansımasıdır.

Müslüman olma dışında, şemadaki bütün ifadeleri açıkladık; Müslüman olma en sona. Şimdi bir örnekle devam edelim.

Nefsin Ruh'u taklit etmesi veya başka bir ifade ile dünyevi kavramları uhrevi konularmış gibi aktarmasına en güzel örnek tasavvuf kitaplarıdır. Uzun süre tasavvuf kitapları okumuş ve istifade ettiği konular da olan bir insan olarak şunu söyleyebilirim, bu külliyatının büyük çoğunluğunun altında göreceğiniz tek şey güç gösterisi ve makamlardır. Sözde dünyevi makamları reddetmiş olacağız derken, bin bir çeşit sözde uhrevi, gerçekte dünyevi makamlar uydurulmuş tarih içinde. Yani insanın makam sevgisi ve kolaycılığına aceleciliği de eklenmiş, daha hazır olunmadan kahramanlığa soyunulmuş ve sonucunda da bir taraftan sıkayım derken öteki taraftan patlamışlar. Dünyevi makamları reddetmiş olmanın bile, dünyevi bir makam, saygınlık aracı olduğunu bilinçaltı muhasebelerinde anlayıp, yine makamlardan vazgeçememişler. Başından beri söylediğim gibi, işin kötü yanı o ya, o makamları bir de, uhrevi makamlar yani "dini" bir şey zannetmişler. Zannettirmişler. Çoğunluğu kurgudan ibaret olan kıssalarda, her zaman galip gelen, keramet(olağanüstülük) gösteren, hep hazır cevap kahramanlar oluşturmuşlar. Yani farkında olmadan uzaklaştıklarını iddia ettikleri nefslerinden, uzaklaşamamışlar üstüne nefsin en büyük zevki olan "saygı duyulmayı", "hayran olunmayı" bu işin merkezine oturtmuşlar. Bugün de dünyada, tasavvuf iddiasındaki tarikatların büyük bir kısmında yaşananlar çoğunlukla bundan ibarettir. Bu hikayeleri okuyup o hikayelerdeki hayal kahramanlarının görünüşlerini taklit eden, ettiği için de saygı gören ve göreceğinin de farkında olan kimi nefsi emmareler.

Makamlardan başları dönenler sadece tasavvuf kitapları yazan kimi insanlar mı! "Halk kahramanı" olmaya kalkmış, galeyancı, insanların başını belaya sokmaktan başka hiçbir işe yaramayan avamların sayısı da hiç az değil. Sözün özü kendine ne derse desin, ister Müslüman ister değil avam hep aynı avam.

Hala daha konu başlığını cevaplamadık. Nedir İslam? Neden Hak dindir? İmanlı olmak, Hak dinin bir parçası, Müslüman olmak nedir?

İslamiyet hak dindir çünkü bize aklımızı kullanmamızı emreder, mantığını kurabil ki iman etmiş sayılasın der. -Akıl sadece mantık ile çalıştığı için- meselelerin mantığını çözebilmek için ilmin üzerimize farz olduğunu söyler. Her çeşit ilim... İmanın ilim ve tefekkür sonucu hayrete düşürecek yaratıcı için olmasını; çıkar hesabı üzerine kurulu olanın zaten doğru bir yöneliş olamayacağını söyler. İşin kolayına kaçmaya kalkma der... Daha öncekilerin çektiklerini çekmeden cennete girebileceğinizi mi zannediyorsunuz, der. Sana dünya hayatı vaat edilmiyor; aceleci olma, dünyevi sonuçlar çıkarma ve dünyevi sonuçlar bekleme der. Allah'ın lütfundan iste der, dünya için yani kıskançlığından dolayı değil. Adil ol, haksızlık yapma der. İhtiyacın kadarını al, gerisini feda et. Bunu yap ki dünyevi arzuların yok olsun, cesur olabilesin... Dünya hayatının geçiciliğini vurgular; lafzen onun zevklerine önem verme ki, kendini feda edebilesin der. Önce zamanını feda et, ilimle tefekkürle geçir, ürettiğin ne varsa insanların yararı için yap, varsa maddi durumun onu da feda et; masumun, ihtiyaç sahibinin adaleti için mücadele et ve gerektiğinde zaten canını da feda edeceksin, der... Bu imtihan dünyasında her konuda, önce kendi hayatında adaletli olmak, adaleti sağlamak senin görevin der. Bunun yolu ise dünyevi zevklerden vazgeçip Fıtratınla ve Ruhunla hareket etmende yatar der... Kısacası yukarıdaki şemayı, bunları tefekkür edip, mantığını çözmemizi anlatır. İşte o mantığı çözebilmek delilleri fark edebilmek, fark edebilecek seviyeye gelmekten geçiyor. Yani Allah'ın yüceliğine iman etmekten...

Müslüman Olmanın Tanımı:

Bir insan Allah'ın varlığına inanarak Müslüman olamaz. Allah'ın varlığına inanma, inanmama üzerine bir sınanma yoktur. Kafirler de müşrikler de inançlıymış. Bir insan ibadet ederek de Müslüman olamaz, kafirler de müşrikler de dindarmış. Bir insan peygamber kavramına inanarak da Müslüman olamaz. Her dinin hatta müşriklerin de kabul ettikleri peygamberler varmış. Zaten peygambere iman, diğer iman kavramlarından çok farklı bir kulvardadır çünkü iman edilmesi istenen diğer kavramlar görülemeyen şeyler iken, bir peygamber geldiği zaman birinci dereceden muhataplarının gördüğü bir insandır. Dolayısıyla burada iman edilmesi istenen şey "peygamberin varlığı" değil, söylediklerini doğru olduğuna imandır yani bir "dine" imandır. O din ile aynı şeyleri söylüyorsan zaten o dine inanıyorsundur. Bu durumda Peygambere iman diye özel bir iman tipinden bahsetmenin çok bir anlamı yoktur. Yani bir din ile aynı kulvardaysan, ki o dinden haberin olmasa bile, o dini ve o dinin peygamberini kabul etmişsindir zaten. Ayetlerde geçen Allah'a ve peygamberine iman edin denmesinden kasıt elbette peygamberin getirdiğine iman edindir. Peki peygamberin getirdiğinde ne vardı ki, Müslümanı diğerlerinden ayırt ediyordu?

Müşrikler de Allah'a inanıyorsa, onlar da ibadet ediyorsa, her dinin mensubunun iman ettiği bir peygamberi yada daha genel ifade ile önderi varsa; iman etmenin ve Müslüman olabilmenin anahtar noktası nedir?

Burada bir insanın iman etmeyi başarması gereken, Allah'ın varlığı değildir, Allah'ın yüceliğidir. Bunun için de ciddi bir bilgi birikime ve tefekküre ihtiyacı vardır insanın.

Müslüman: Allah'ın yüceliğini idrak ve takdir edip, Ahirete iman eden ve salih ameller işleyen kişiye denir. Bir insan Allah'ın yüceliğini takdir ederek kafirlik ile, Ahirete iman ederek dünya hayatında vazgeçme ve dolayısıyla Müşrik olma ile, salih amel işleyerek de tembellik ve zalimlik ile mücadele eder. Allah'a iman ederek yani Allah'ın yüceliğini takdir ederek Nefsin İlahlık içgüdüsüne karşı gelir ve bu uğurda namaz kılar(Allah'ın yüceliğini zikreder). Ahiret gününe iman ederek, Nefsin hayvani dürtülerine karşı gelir ve bu uğurda oruç tutup, zekat verir. Salih amel işletmenin yarısı olan fayda üretmeyle de nefsin tembellik içgüdüsüne karşı gelir. Bunların hepsinin toplamı ile de zalimlerle karşı karşıya gelir ki salih amel işlemek de fayda üretme ve zalimlerle karşı karşıya gelmenin toplamıdır. Salih amel işlemenin diğer ibadetlerden farkı sınırların tamamen insana bırakılmış olması olsa gerek. Tüm bunların neticesinde de ne zalim olur(Araf/41) ne de zalimlere destekçi olur(Hud/113).

Bitirelim...

Bir insanın bir yaratıcıya yönelmesi, hatta yöneldiği yaratıcının kişinin dünyadaki isteklerini yerine getiren bir güç olarak düşünmesi çok sık rastlanan bir durumdur. Ve bu durum bırak kişinin dünyevi çıkarları ile çatışmasını, hiçbir fedakarlık yapmak zorunda olmadan, dünyası için yaşamaya devam edebileceği anlamına gelir. Böyle bir inanç için canla başla ibadet bile edebilir. İbadet etmesi hatta görünürde fedakarlık yapıyormuş gibi gözükmesi de aslında bu çıkar hesabından kaynaklanır. Çıkarını fedakarlığıymış gibi göstermesi. Bir nevi dünyevi isteklerini yerine getirene borç ödemek gibi. Onun için bir insan dünyevi çıkar için ibadet ederek de Müslüman olamaz. Allah'ın yüceliğini idrak edip, iman bağlamında da ahiret gününe iman edip, salih amel işleyerek Müslüman olur ki bunu başardığının göstergesi de zalim olmamak ve zalimlere destekçi olmamaktır. 

Not: Şekilde ve yazıda insana ait 2 parça eksik durumdadır. Bu konunun en detaylı açıklamasını Devrim Dersleri - 4'te yapacağız. 

0 comments :