|
- Ben Kürt Devleti kurulsun istiyorum. + Tabii niye olmasın? Şöyle yapacaksın: Önce bir insanın
Kürt olup olmadığını nasıl tespit ettiğini açıklayacaksın. Sonrasında da hemen
altına İsim – Soy İsim – Kimlik Numarası şeklinde Kürtlerin listesini
çıkaracaksın. Ondan sonrasına bakacağız. - Kürtlerin listesini çıkarmak mı? O nereden çıktı? Böyle
demeni beklemiyordum. O dediğin nasıl yapılacak onu tam bilmiyorum şimdi. Biraz
düşünmem lazım. Genelde böyle dedikten sonra konu yarım kalıyor ben de hep
isteyen ama verilmeyen insan pozisyonumu koruyordum. Hazırlıksız yakalandım. + Tamam. Düşün. Bulursan hemen haber ver. - Tamam. Düşüneceğim. Ama ben bir yöntem bulana kadar en
azından Kürtçe eğitim olsun. + Tabii niye olmasın? Şöyle yapacaksın: Kürtçe sözcüklerin
listesini çıkaracaksın. Aç önüne Kürtçe olduğu iddia edilen herhangi bir
sözlüğü, yanına da Farsça, Hintçe, Arapça ve Türkçe sözlükleri. Sonrasında Kürtçe
sözlük denilen sözlükte geçen ama bu 4 sözlüğün herhangi birinde geçmeyen sözcüklerin
listesini çıkar. Bakalım Kürt kelimesinin kendisi de dahil olmak üzere kaç
tane Kürtçe sözcük bulacaksın. - Hiç yok mu gerçekten? + Bilmem. İstek sahibi sensin. Sen tespit edeceksin.
Olmayacak şeyler için, sabah akşam, yalandan istiyorum diyorsun. Biraz üzerine gidip blöfünü
sarsınca da şaşıp kalıyorsun. Sürekli isteyen ama istediği verilmeyen insan
pozisyonunu korumak hoşuna gidiyor, değil mi? - Olabilir. Bana kalsın. + İyi peki sana kalsın. - Ama hiç olmazsa Kürt tarihi okutulsun okullarda. Buna da
mı karşı çıkacaksın? + Karşı çıkmak mı? Hiçbir şeye karşı çıkmıyorum. Sadece blöfünü
görüyorum. Kürt tarihi dediğin konuya gelecek olursak… Tekrardan: Tabii niye
olmasın? Şöyle yapacaksın: Tarihte yaşanmış hangi olayları, hangi tarihi
konuları Kürt tarihi başlığı altında okutabileceğimizin listesini, tarihçilerin
ittifak halinde “İşte bu Kürt Tarihinin konusudur” dediği konuların listesini
çıkaracaksın. Tamam? - Abi yine iş çıkardın. Her defasında iş çıkarıyorsun. Söylediğim
şeylerin üzerine gitme. Bunların olup olmaması umurumda değil. Olmasın zaten. Ben
isteyeceğim sen vermeyeceksin, hep bu pozisyonda kalacağım. Konu hep havada
kalacak ben de oradan yolumu bulacağım. Böylece hem hiçbir konuda sorumluluğum
olmamış gibi olacak, hem de yaptığım kötülüklere bahanem varmış gibi olacak. Sen
her defasında üzerine gidersen böyle, blöfümü bozarsın. Söylediklerimin üzerine
gitme. Olmasın zaten. İstemiyorum. Öyle havada kalsın. Kullanabildiğim kadar kullanayım bu durumu. Sömürebildiğim kadar sömüreyim. Yukarıdaki gibi konuşarak sadece blöf üzerine kurulu bu
muhabbetleri bir daha açılmamak üzere kapatamayacak kadar aciz, konulardan
bihaber insanların mikrofon şansı bulduğu, makamların büyük bir kısmını işgal
ettiği bir ülke iflah olur mu? Siz bunun cevabını düşünürken, ben biraz daha devam edeyim
diyaloğa. - Tamam. Ne dilbilimsel olarak Kürtçe diye bir dil, ne
tarihsel olarak Kürt diye isimlendirilebilecek bir etnik kimlik olmamış olsun ama ben
yine de kendime “Ben Kürt’üm” demek istiyorum. Diyemem mi? + Bu konuda çok fena ters
psikoloji propagandası yedin ve bir de üzerine başkaları ile ters düştün ve
inatlaştın değil mi? “Kürt’üm demekten korkuyor musun yoksa?”, “Kürt’üm
demekten utanıyor musun yoksa?” diyerek seni çok fena kanalize ettiler, şimdi
de dönemiyorsun, değil mi? Farklı olduğunu iddia etmek hem hoşuna gitti hem de
haydutluğa ehliyet olarak gördün, bu şekilde bütün o propagandayı hoşuna gide
gide yedin. Belki bu yüzden başın belaya da girdi. Şimdi de yaptıklarınla
yüzleşmemek için kuyruğu dik tutmaya çalışıyorsun, değil mi? Neyse sorunun
cevabına gelirsek: Tabii ki de diyebilirsin. Kime ne? Senin beyanın seni bağlar
ama senin paşa gönlün hoş olsun diye de kimseden tarihsel olarak ispat edemediğin bir etnik kimliği kabul etmesini bekleyemezsin. Üstelik o kimliğin bireylerde olup olmadığını nasıl tespit edeceğin de seni bekleyen ayrı bir sorun. Ama buyur de. Hatta konuştuğun dilin Farsçanın lehçesi olmadığını ispat edemiyor olsan bile ona “Kürtçe” de. Kime ne? - Ha iyi tamam. Ben de bunu duymak istiyordum. Çünkü insanlara
bu konu üzerinden suçluluk duygusu yaşatacağım ki onları sömürebileyim. Üstüne
bir de Avrupa’ya, Amerika’ya gidip, “Doğuştan gelen farklı bir özelliğim var ve
bu özelliğim hedef alındı” diye uyutacağım onları. Bayılıyorlar böyle “Doğuştan
gelen farklı bir özelliğim var ve o hedef alındı” hikayesine. Hemen atlıyorlar.
Hem onları aptal yerine koyup deli gibi sömüreceğim hem de bizim örgüte tarih
çıkarmış gibi olacağım. Süper olacak. + Ha sen ondan bu kadar zorluyordun. Ondan bu kadar yalan
söylüyordun. Ben de diyordum “Kürtçe diye bir dil, Kürt diye isimlendirilecek
bir etnik kimlik olsa ne olur olmasa ne olur?” Derdin oydu senin. Maalesef
canım benim. Kürtçe diye bir dil olsa, Kürt diye isimlendirilecek bir etnik
kimlik olsa bile izole kavimden ulus devlete geçiş diye bir şey yaşanmadığı
için, “Neye göre Kürt’sün? Delilin ne?” sorusunun bir cevabı yoktur. Daha da
ilginci zaten ne dilbilimsel olarak Kürtçe diye bir dil ne de tarihsel olarak
Kürt diye isimlendirilecek bir etnik kimliğin ispatı henüz yapılamadığından o izole
kavmin kendisi bulunamıyor ki, bırak ulus devlete geçiş yaşandı mı yaşanmadı mı
diye bakalım. Ayrıca ispatı yapılmış olsaydı bile PKK denilen Narko-terör örgütüne
tarih falan da çıkaramazsın. PKK denilen şey, zamanında gaspçılık, hırsızlık,
uğursuzluk yapan adi suçluların “Başımız belada, zaten batmışız, en azından kuyruğu
dik tutalım” diye 70’li yılların trendi olarak taşeron bir örgüt kurmasından
ibarettir. Örgütün eylemlerini gerçekleştirdiği bölgenin arazi şartlarından kaynaklı kontrolünün zor olması ve aynı zamanda da ilgili bölgede cehaletin ve kontrolsüz üremenin hâkim
olması bu derece aşağıların aşağısı bir örgütün varlığını devam ettirebilmesini
sağlamıştır. Ve cehaletin hem iktidara hem de muhalefete hakimiyeti ile de hayallerinde
bile göremeyecekleri imkânlara ulaşmışlardır. Hatta o kadar ki, “kendilerinin başkalarından
farklı olduğunu, suç işlemediğini” ispat etmek için konu bulmaya çalışan
mikrofon şansı yakalamış hak etmediği konumları elde etmiş sorumsuz kişiler
tarafından da örgüt mensuplarının bizzat kendilerini bile hayrette
bırakacak anlam yükleme çabası yaşanmıştır. Tüm bunların sonucunda altı bomboş
bu konu bu kadar uzamıştır. Doğru sorular sorulmadığı için yıllardır gereksiz bir
şekilde gündem işgal eden olmayan bir sorun ile ilgili söylenecek şeyler bundan
ibaret iken, adaleti tesis etmeye çalışan az sayıda insan hariç siyasete giriş nedenleri, hayatımda heyecan yok veya canım sıkılıyor
veya iş güç yok bari siyasetle uğraşayım’dan tut da şirketin işlerini
hallederim ya da güçlü, önemli insan görüntüsü veririm ya da kupon arazi ayarlarıma kadar geniş bir perspektife yayılmış
insanların bu soruların sorulması gereken makamların çoğunluğunu işgal etmesinden
dolayı bu konu hiç hak etmediği kadar uzamıştır. Daha önceki yazılarımızda defalarca işledik ama tekrardan
not düşeyim: Arkadaşlar, mikrofon şansı yakalamış (ister iktidarda ister muhalefetteki)
siyasetçi, yorumcu veya buna benzer medyatik insanların gerçekten fedakâr olan az
bir kısmı hariç büyük bir kısmı sadece blöfçüdür. Eğer bir şeyleri “istediklerini”
iddia ediyorlarsa, sadece “istemediklerini” söyleyip bırakın. Bu kadar. Daha
fazla uğraşmayın. - Ben şunu istiyorum. + Hayır istemiyorsun. - Nereden biliyorsun istemediğimi? + Nereden bileyim istediğini? İsteğin için ürettiğin
faydaları ve o isteğine ulaşılırsa ortaya çıkacak faydaları somut bir şekilde
açıkla, “isteme” fiilinin sende oluştuğunu kabul edelim. Durun size dinden yürümeye çalışan bir blöfçüden
örnek vereyim. - Hilafet diye bir şey istiyorum. Hilafet gelsin de kim getirirse getirsin. + Ne güzel. Peki hilafet ne demek ve ne yapacaksın hilafet dediğin şey gelince? Örneğin, hırsızlık yapmayı, vergi
kaçırmayı falan bırakacak mısın? Vergi affı sunulunca ret mi edeceksin? Kötü
alışkanlıklarından falan vaz mı geçeceksin? Ha? Söyle. Ne yapacaksın? Bir tane
somut bir şey söyle. “Şu anda bunu yapamıyorum ama hilafet olursa bunu yapacağım
ve bu durum şöyle bir fayda üretecek” de. - İstiyorum kardeşim. + Hayır istemiyorsun. Sanki hayatta savunduğu bir şey varmış gibi yapmaya çalışıyorsun. Buna da dini alet ediyorsun. Hak dinin dünyaya bakan yönü adalettir. Oysa ki senin yaptığın belli başlı anahtar sözcükler kullanarak bir yerlere sinyal göndermek ki böylece senin için adaletsizlik yapılsın, değil mi? Ama sorun değil. Buyur ispat et istediğini, somut faydalar ile. Buna benzer bir diyalogu elbette kurgu sol jargon üzerine de
yapabiliriz. Neyse… Arkadaşlar! Blöfçülerle gereksiz yere vakit kaybediyorsunuz.
Belli başlı anahtar sözcükler kullanarak ilgi çekmeye çalışan blöfçülere sinirle
tepki göstererek ya da onları bir şekilde gündemleştirerek sadece onlara hizmet
etmiş, kendinizi de gereksiz yere yormuş oluyorsunuz. Etkisiz hale getirmek istiyorsanız, sakin bir şekilde kullandığı sözcüklerin tanımlarını sorun, kuyruğu
dik tutmak için daha fazla anahtar sözcük kullanıyorsa onların da anlamlarını
sorun. Bu kadarı yetecektir ama hâlâ daha kuyruğu dik tutmaya çalışıyorsa somut
bir şeyler görmek istediğinizi söyleyin. Şu anda ürettiği somut faydaları,
istediği şey olursa üretilecek ve kendisinin üreteceği somut faydaları açıklamasını isteyin. Bu aşamaya
geçtiyseniz ve eğer gerçekten blöfçüyse merak etmeyin bu onu son görüşünüz olacaktır. Ve bu konu bir daha
açılmamak üzere kapanmış olacaktır. Yani konuşanın yalandan konuştuğunu göstermek için çaba harcamaya, üzerinize görev almanıza gerek yok. Görevi
karşınızdakine verin, eğer blöfçüyse o konu kapanıp gidecektir. Ama eğer blöf değil
de gerçekten olması gereken şeylerden bahsediyorsa açıklamayı başaracaktır. O zaman da hakkı teslim etmek gerekiyor tabii ki de. Örneğin, bakınız: - Yaralamadan, öldürmeye kadar ulaşan fiziksel zarar üzerine kurulu suçları, değil sadece işlendikten sonra adil bir şekilde cezalandırmayı, bu suçların işlenmesine fırsat dahi verilmemesi için yayınladığımız Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku çalışmalarına - Hırsızlık suçu için, suç işleyenin vücudundan parçalarla
ödeme de dahil olmak üzere Geri Ödeme Üzerine Kurulu Cezalandırma Hukuku
üzerine yaptığımız çalışmalara - Kontrolsüz Üremeye karşı yaptığımız Hadımlaştırma Yasası isimli çalışmaya - Ekonomik Krizlerin nedeni olan Yasal Hırsızlığı hedef alan çalışmalara - Hem içerik hem de yöntem olarak eğitim sisteminin yanlışlığını
göstermek için encodeum kanalında yaptığımız çalışmalara Ve daha nicelerine... Naçizane. Not: Bu başlığı hem farklı yazılara dağılmış bir şekilde daha
önce işlediğim ve bir daha da bu konuyu gündemleştirmeyeceğimi söylediğim hem de bu konunun sitedeki diğer çalışmaların yanında hoş durup
durmadığına karar veremediğim için, sitede çok fazla barındırmayabilirim. Şu
anda çok kararsızım. Encodeum’un sıkı takipçileri okuduktan sonra karar vereceğim
ya kaldırmayı ya bu haliyle bırakmayı ya da belki daha da genişletmeyi. |
11 Mart 2026 Çarşamba
Kürt Sorunu?
at 17:58 0 comments
Labels: Siyaset
3 Mart 2026 Salı
Devrim Dersleri - 2: Yazılımın Temelleri
|
Hiç daha önce, detaylarına hâkim olmadığınız bir konuyla alakalı bir soru sorulduğunda kendi kendinize çıkardığınız sonucu sanki teyit ederek edindiğiniz doğru bir bilgiymiş gibi, gayet kendinizden emin bir şekilde cevap namına söylediniz mi? Hatta belki soru sormaya bile gerek kalmadan, ilgili konuya tamamen hâkim olduğunuzu ya da sanki başkasının bilmediğini bildiğini gösterme adına durduk yere yaptınız mı bunu? “Evet yaptım. Ve bunu çok yapıyorum” diyorsanız, bilgisayar
bilimlerinde yapılanı görmeden kendinize bu kadar haksızlık etmeyin derim. Çünkü
doğası gereği bilgisayar bilimleri, kendi kendine sonuçlar çıkarıp bunu
başkasına doğru bir bilgiymiş gibi anlatmanın, muhtemelen, en fazla yaşandığı alandır, tabii ki de siyaset dışında. Neden doğası gereği? Çünkü bilgisayar bilimlerinde uzmanlaşma tamamen bilgi
birikim üzerine dayanır, beden gücüne ya da aile bağlarına ya da ne bileyim, fiziksel
görüntüye değil. Ve çalışan bir mekanizmayı ortaya çıkarmanın da korkunç bir
bilgi birikim istiyor olmasından kaynaklı en fazla soru sorulan ve aynı oranda
cevap verilmeye çalışılan yani yardımlaşmanın, etkileşimin olduğu alan da burasıdır.
Onun için çıkardığı sonucu doğru bir bilgiymiş gibi söyleme doğal olarak en
fazla bu alanda görülür. Elbette cevabını bilmese de iyi niyetli bir şekilde çıkardığı sonucu cevap namına verebilir insan. Yanlış da olabilir bu cevap ama illaki yanlış olacak diye bir kural da yoktur elbet. Büyük ihtimalle doğru da çıkıyordur. Doğru ise ne güzel yardımcı da olunmuştur. Fakat bazen insanlar bilmediğini söylemek yerine, soru sorulmasını “daha fazlasını bilen” insan görüntüsü verme fırsatı olarak görüp, çıkardığı sonucu doğru bir bilgiymiş gibi söyleyebilmektedir, doğru mu yanlış mı olduğunu umursamadan. Ya da aslında kendisinin de anlamadığı, daha önceden verilmiş ama aslında yanlış olan cevabı, aynı öncekilerin yaptığı gibi kendisinden son derece emin bir şekilde tekrarlayabilmektedir. Bu gibi bir durum için elbette iyi niyetten bahsedemeyiz ama sorun bu değil. Çünkü ne olursa olsun, ister iyi niyetli olunsun, isterse de olunmasın eğer verilen bilgi yanlışsa ve bu doğru gibi söylenmişse, her iki durum için de cevap arayan insanların yanlış yönlendirildiği gerçeği değişmez. Sonucunda da bu kadar farklı kaynaktan aynı yanlış cevabı
duyan insan da sorunun kendisinde olduğunu, herkesin anlamayı başardığı şeyi
kendisinin anlayamadığını düşünebilmektedir, büyük bir moral bozukluğu ile.
Bunun sonucunda da ya vazgeçen olmaktadır ya da verilen hatalı cevaplar karşısında
anlamış gibi yapan insan topluluğu bir kişi daha kazanmaktadır. Hatta, o
da zamanla o hatalı cevapları tekrarlayarak başkalarını yanlış yönlendirecektir, belki.
Ama sanıyorum o topluluk bu fakiri kazanamadı, çok şükür. Devrim Dersleri – 2: Yazılımın Temelleri serisinin hikayesi
şöyledir: 1999 sonu 2000 başı... Her mahalleye birer ikişer internet
kafe açılmış ve biz de ilk defa klavyenin tuşlarına dokunmuşuz, web sitesi
tıklamayı öğreniyoruz. Paralelinde de Matrix filmi çıkmış onu izlemişiz. Kendi
aramızda da hacker efsaneleri anlatmaya başlamışız. Ve bu gazla üniversiteye
başlamış, programlama dersine de girmişiz. Gizemli bir hacker olmamız an
meselesi artık derken, hoca kara tahtanın önünde bir grup sayıyı küçükten büyüğe
sıralamayı gösteriyor. Bu ne yahu? Aslında işin özü oydu ama bunu görebilmek bile ne mümkündü o
dönemde. Kara tahta önünde hiç kategorize etmeden yapılan anlatım tekniği
sebepli, anlatılanları anlamak ne kadar zordu. Daha yolun çok başında olduğumu ve
yolun çok uzun olacağını anlamıştım. İnternete ulaşmanın pek de kolay bir şey olmadığı, ulaşılsa
bile günümüzde erişilebilen bilgi birikiminin milyonda birinin dahi olmadığı o
yıllarda, internet kafelerde bir şeyler okumaya çalışıyorduk. Ama C ile biraz
biraz kod yazmaya da başlamıştım. Konsoldan kullanıcının 2 sayı girmesini
istemek ve toplamını konsola basmak... C Programlama dili ile ilk böyle
başladık programlamaya. Koşullamalar yazmam gerektiğini anlamıştım en azından.
Sonra C++ diye bir şey duyduk. Allah Allah farkı neydi ki? “C++ dili nesneye
yönelik bir dildir”. Cevap buydu. Peki nesneye yönelik dil ne demek, nesne ne
demekti? Bir hocaya sordum. Mantığını sorduğumu anladı, geçiştirdi.
Zaten dünya üzerinde kime sorsam geçiştirecekmiş. Çünkü bunu anlamanın yolu
zekâ kavramını anlamaktan ve zekânın nesne kavramı ile bağını keşfetmekten geçiyordu
ki -biraz da yanlış isimlendirilen- nesneye yönelik
programlama denilen programlama tekniğini zekânın tam tanımlarını vererek ve o
tanımlarla uyumlu olacak şekilde anlatan, sanıyorum tarihteki ilk çalışma Devrim Dersleri – 2: Yazılımın Temelleri: Kod adı ile encodeum kanalında 2026 yılında yayınlanmış oldu. Sormaya devam ettim. Programlama bildiği düşünülen başka bir
kişiye sordum bu nesneye yönelik programlama denilen şeyi. Efsane bir cevap vermiş o zaman: “Hani, görsel programlama var ya”, kullanıcı arayüzü olan Windows
uygulamalarından bahsediyor, “İşte nesneye yönelik programlama o” dedi. Şimdi düşündüğümde,
“Vay canına neyi nereye bağlamış” diyorum. Doğru kabul etsem ve yıllarca
üzerine gitmesem, sözde hem nesneye yönelik programlamanın hem de kullanıcı
arayüzü hazırlamanın ne demek olduğunu anlamış gibi yapacağım ben de. Bir iki kişi ile
daha konuştum onlar da ezbere cevap verdi. Baktım anlayamıyorum, konuyu
erteledim. Vazgeçmedim ama erteledim. Ta ki 2006 yılına kadar. 2006 yılından
sonra internet bağlantısına kavuşmam ve sonrasında da korkunç bir okuma
sürecine girmem ile bir şeyler belirmeye başladı. Tam mantığını ise “COM” diye
kısaltılan Component Object Model konusunu anlamam ile çözmüş oldum. Hatta şöyle olmuştu: Bir gün yolda yürüyorum aynı zamanda bu
konuyu düşünüyorum: “Bir fonksiyona bir arayüzü parametre olarak geçiriyoruz. O
arayüzün metodunu fonksiyon içinde çağırıyoruz. Ve çalışma zamanında, o
arayüzden türetilen hangi nesne gelirse gelsin kod o nesnenin metodunu çağırmış
oluyor. Çünkü derleyici her sınıf için ‘v-table’ denilen fonksiyon
işaretçilerini içeren bir tablo hazırlıyor. Ve aslında fonksiyona onu geçirmiş
oluyoruz, sınıfın verileri ile birlikte. Yani nesnenin geçirildiği o fonksiyon, aynı arayüzden türeyen nesnelerin
içindeki fonksiyon işaretçileri üzerinden dinamik metot çağırımı ile nesneleri
birbiri yerine kullanmış oluyor. Derleyici metot çağırımı için metodu adrese
bağlama işini derleme anında yapmıyor. Dinamik olarak yapıyor dolayısıyla
çalışma zamanında gelebilecek farklı nesneleri birbiri yerine kullanmış oluyor.
‘Birbiri yerine kullanma’ mı dedim az önce?
Aaa bir saniye, zekâ da alet kullanabilme yeteneğiydi. Ha nesneler ile
zekâyı gerçeklemişler yahu. O zaman zekâ da aslında alet kullanma değil,
aletleri yani nesneleri birbiri yerine kullanma yeteneği. Hah tamam şimdi oldu”
demiştim o zaman. Bütün taşlar yerine oturmuştu. Fakat süreç burada değil, çok ilginç bir yerde bitti. Askere gittim 2009 Aralık’ta. Bir sabah içtimadayız. Sağ olsun, tabur komutanımız askerlere nasihat ederken zekânın o zamana kadar ilk defa duyduğum farklı bir tanımını söyleyip, ardından kendi çıkardığı yanlış sonucu ekledi sözlerine. Şu minvaldeydi söyledikleri: “Arkadaşlar zekâ çevreye uyum sağlama yeteneğidir. Burada ortama, arkadaşlarınıza uyum sağlayacaksınız”. Muhtemelen zekânın tanımını bir yerde okudu. O tanımın orijinalinde geçen
“environment” ifadesinin Türkçeye “çevre” olarak çevrilmesini birçok insan gibi
yanlış anlayarak bunun arkadaş çevresi, insanın bulunduğu ortam olduğunu falan
sandı ve bunu doğru bilgiymiş gibi insanlara aktarıyordu. Elbette kötü niyetli değildi ama insanları
yanlış yönlendiriyordu. Ama bir kişi hariç, yine bu fakir. Ben o anda, zekâ
için söylenen “çevreye uyum sağlama” tanımını, “aletleri birbiri yerine
kullanma yeteneği” tanımı ve nesneye yönelik programlama kavramları ile eşleştirip,
ikinci uyanmayı yaşamıştım. Ve o tanımı da izlemiş olduğunuz gibi, 2026 yılında
yayınladığımız Devrim Dersleri – 2: Yazılımın Temelleri: Kod isimli videoya
eklemiş oldum. İşte, “Bu ders neden bir devrim dersi?” diye soracak olursanız, “Bu ve
bunun gibi açıklamaları içerdiği için devrim dersidir” derim. Zaten encodeum çatısı altında yayınlanan çalışmaların
kalitesinin ne seviyede olduğunun farkında olan encodeum’un sıkı takipçileri, mevcut
Matematik müfredatının yanlış olduğunu anlattığımız Devrim Dersleri – 1: Matematiğin Temelleri isimli çalışmadan 13 yıl sonra, Yazılımın Temelleri serisinde yazılım ile ilgili klasik bir anlatım yapmayacağımızı tahmin etmişlerdir. Sıra dışı
bir şeyler beklemişlerdir. Peki, bu kadar mı yazılım konusu ile ilgili
yapacaklarımız? Bu kadar olur mu yahu! Daha yeni başladık. Yolumuz uzun. Daha, bitirmemin yıllar sürdüğü bu devasa şekli adım adım tamamlayacağız inşallah. Belki de 1. Devrim Dersi serisi ile tarihin en önemli Matematik dersi ortaya çıktı, naçizane. Eğer öyleyse, bu 2. Devrim Dersi serisi ile de, inşallah başarabilirsek, tarihin en önemli yazılım dersi serisini çıkarmayı planlıyoruz. Senior Developer’dan tut da Software Architect’e kadar bir dolu unvanı olup da temel konularda eksikleri olan, bir şeylerin oturmadığının farkında olan ama soramayan, belki eksikleri olduğunun farkında bile olmayan arkadaşlar varsa merak etmesinler, bu seri ile sessiz sedasız hepsini işleyeceğiz inşallah, mantıklarını anlata anlata. Hatta, eksiğinizin olup olmadığı hususunda hemen şimdi ufak bir test de yapabilirsiniz kendinize. Şöyle: Az önce ilk bu konuları öğrenmeye başladığım
zamanlarda, edindiğim bir bilgi olarak, C++ Programlama Dilinin C Programlama
Dilinden farkı bağlamında C++ dilinin nesneye yönelik bir programlama dili olduğunu
söyledim, C değilmiş gibi. Siz de okudunuz ya. Eğer bu bilgiyi yadırgamadıysanız, evet, bu temel konularda eksikleriniz olduğunu gösterir. Çünkü doğru bir bilgi değildi o. Daha doğrusu, yanlış bir yönlendirme içeriyordu. Durun, bir meydan okuma yapayım o zaman, heyecan katsın Devrim Dersleri – 2 sürecine. İki soru: 1. İlk soru şu olsun: C ile C++ programlama dilinin farkı
nedir? (İpucu: İşletim Sistemi çekirdeğinin çalışma mekanizması ve programlama
dillerinin neleri soyutladığı konularına bakın.) 2. Sınıf içine koyduğumuz erişim belirleyicileri ne işe
yarar? Hani “public”, “protected”, “private” erişim belirleyiciler var ya. En
temel konulardan... Bunlar ne işe yarar? (İpucu: Bu ders için yayınladığımız şekilde
nereye koyduğumuza dikkat edin.) Siz bunların cevaplarını düşünürken ben bir de bu konunun teolojik boyutuna gireyim. Çünkü buraya kadar anlattıklarımız, bu konunun teknik
kısmıydı. Bu konu o kadar derin ki, işin bir de teolojik boyutu var. Şimdi biraz da konunun o boyutunu konuşalım. Hatırlarsanız, “Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?” yazısında
insanı oluşturan teolojik parçaları ve yine etkileşim halinde olduğu teolojik
varlıkları çizmiş ve 2 parçanın eksik olduğunu söylemiştik. O parçalardan biri
zekâ idi. Zekâyı ekleyememiş olmamın nedeni, o yazıyı yayınladığım zaman henüz 2. Devrim Dersini yayınlanmamış olmamdı. Devrim Dersleri – 2 sürecini
başlattığımıza göre artık ekleyebilir ve üzerine konuşabiliriz. Yazının linkine
tıklayarak şeklin en güncel haline ve zekâ kavramının teolojik açıklamasına ulaşabilirsiniz. Sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada akıl ve zekâ sözcüklerinin birbiri yerine kullanıldığını ve böyle bir genel bir kanı oluştuğunu görüyorum. Hayır bu doğru değildir. Zekâ ve akıl birbirinden farklı 2 kavramdır. Hem az önce linkini verdiğimiz yazıda gördüğünüz gibi hem de ikinci Devrim Dersi serisinin ilk çalışmasında işlediğimiz gibi zekâ aklın dışında farklı bir işleve sahip ayrı bir parçadır. Akıl mantık kurma işini yapar. Dolayısıyla insanınkine kıyasla çok basit olsa da hayvanlarda da akıl vardır. Onlar da mantık kurabilirler (Örneğin: Pavlov'un Köpek Deneyi). Zekâ ise alet kullanabilmemizi hatta aletleri birbiri yerine kullanabilmemizi sağlar. Bu ise sadece insanda vardır. Onun için akıl ve zekâ sözcüklerini birbiri yerine kullanılamayacak 2 farklı şeyi temsil etmektedir. İngilizcede zekâ için “Intelligence” sözcüğü kullanılırken, akıl için “Mind”, “Reason” gibi sözcükler kullanılıyor ama bunların hepsi çok fazla birbiri yerine de kullanılıyor. Akıl için İngilizce sözcük kullanmamamın nedeni Mind veya Reason sözcüklerinden birini kullanma
konusunda kararsız kalmam ve Intelligence sözcüğünün de bu manada kullanılıyor olmasıdır. O zaman buradan
bir sonuç daha çıkıyor ki, sanırım encodeum çatısı altında anlattıklarımızı sadece
Türklere değil, tüm dünyaya anlatmamamız gerekiyor. Bitirmeden önce, “Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?” yazısında gördüğünüz şekilde eksik olan son parçayı soracak olursanız, o da inşallah Devrim Dersi – 4’te. |
at 14:14 0 comments
Labels: Bilim
21 Aralık 2025 Pazar
Putperestlik: Konum Bağımlı Tanrı İnancı
|
Kutsal Kitapların Allah’ın vahiyleri olduğuna iman eden insanlar! Acaba Kutsal Kitapları biraz fazla mı üzerinize alınıyorsunuz? Kutsal Kitaplar, Peygamberlerin özelidir. Muhatabı
peygamberler ve dolaylı olarak da peygamberlerin birebirde muhatap olduklarıdır.
Örneğin Kur’an-ı Kerim Mekke ve çevresini uyarması için Muhammed(as) Peygambere
inmiştir (Enam/92). Aynı bütün peygamberlerin kendi kavimlerinin dili ile gönderilmesi gibi (İbrahim/4), kendisi ve muhatap oldukları Arap olduğu için de Arapça
inmiştir (Yusuf/2). Çünkü vahiy tecrübesinin ana hedefi, bir Peygamberin
kavmini hakka davet etmesidir. Fakat yine de Kutsal Kitaplar sadece, Peygamberlerin
birebirde muhatap olduklarını hak yola davet etmek için söylemesi ve yapması gereken şeylerle alakalı ayetlerden ibaret olmak zorunda değildir. Çünkü, dediğimiz gibi, Kutsal
Kitaplar Peygamberlerin özelidir dolayısıyla bir peygamberin arkadaşları
hakkında da ailesi hakkında da ayetler olabilir. Ya da günlük hayatta yaşadığı hiç
kimseyi ilgilendirmeyen bir sorun ile ilgili de ayet olabilir. Allah böyle
şeyleri bildirmekten çekinmez (Ahzab/53). Tabii bunu söyledikten sonra, yanıtlamamız gereken 3 soru
karşımıza çıkar. 1. Bize niye ayetler gelmiyor? O insanlara geliyor da bize
niye gelmiyor? Burada bir adaletsizlik yok mu? Hayır yok çünkü ilham yoluyla sana da ayetler geliyor, merak
etme. Bir insanın vahiy ile muhatap olması 2 şekilde gerçekleşebilir: İlham
yoluyla ya da Cebrail(as) yoluyla (Şura/51). İkinci yol son Peygamberin(as)
vefatından sonra tamamen kapanmıştır. Neden kapanmıştır? Bilinmez. Öyle takdir
edilmiş. Bilmenin bize katacağı çok bir şey olduğunu da zannetmiyorum zaten.
Bilmemiz gereken ortada bir adaletsizliğin olmadığı gerçeğidir. Çünkü her insanda
sınanmasında doğruyu tercih edebilmesini sağlayan gerekli donanım, Fıtrat
(Adalet Terazisi) vardır. O da insanın doğruyu yanlışı ayırt etmesini sağlar. Yeter
ki akledebilsin. Bunun yanı sıra hak ettiği ölçüde insan Allah’ın rahmeti
bağlamında ilham yoluyla vahiy de alabilir. Tabii bunun sonucunda, ona uygun olacak
ağırlıkta sınanacaktır da. Eğer Cebrail(as) vasıtasıyla vahiy alırsa sınanma ve
sorumluluğu çok daha büyük olacaktır. Daha doğrusu olmaktaydı. Artık böyle bir
şey söz konusu değil. Yani merak etmeyin her şey adaletle ilerlemektedir.
Adaletsizliğin olmadığı, kimsenin fazladan kayırılmadığı sana adalet günü
gösterilecek zaten. 2. Peki o zaman Peygamberlerle doğrudan muhatap olmadığımız
için Peygamberlere vahiy ile gelen ayetlerden sorumlu olmuyor muyuz? Mesela Kur’an’dan
sorumlu olanlar sadece Mekke ve çevresi mi? Hem evet hem hayır. Önce evet. “Hatta sadece Peygamberin zamanında Mekke ve
çevresinde yaşamışlar, şu anda yaşayanlar bile değil.” diyebiliriz. Zaten ne
Peygamber’e “Sana gönderdiğimiz ayetleri kitaplaştır ki gelecek nesiller de okuyabilsin” diye bir emir gelmiştir, ne Hz. Peygamberin
kendi başına böyle bir teşebbüste bulunduğu kayıtlıdır ne de "Ben bana gelen ayetleri kitaplaştıramadım ama siz yapın" şeklinde bir vasiyeti mevcuttur. Bunların neticesinde Kur'an'ın kitaplaştırılması konusunun kendisinin vefatından sonra lider olarak belirlenen Hz. Ebu Bekir'in ilk etapta gündeminde de olmadığını görüyoruz. Çünkü rivayetlerden gördüğümüz üzere konu gündeme Hz. Ömer'in teklifi ile taşınıyor. Tüm bunlara bakarak, Kur’an-ı
Kerim sadece Peygamber’in yaşadığı zamanda ve sadece Mekke ve çevresini uyarmak
için Allah’ın rahmeti olarak gelmiştir ve muhatapları tarafından da bu şekilde algılanmıştır diyebiliriz. Şimdi de hayır. Ama sana ilginç bir şey söyleyeyim: Sen yine de Kur’an’da
yazanlardan sorumlusun. Çünkü Kur’an’da yazanlar hiçbir yerde söylenmemiş, “Kur’an’da okumasam hayatta aklıma gelmezdi” diyeceğin şeyler değildir.
Vahiy yoluyla gelen ayetler ile birlikte gelen sorumluluk, kötü olmamak ve kötülerle mücadele etmektir. Yani verilen hayat şansında herkesin ulaşması gereken yegâne hedef, kendin kötü olmayacaksın, bu yetmez, bir de kötülerle mücadele edeceksin. Bunu yapmak için illaki bir Peygamber ile muhatap olmana veya Kutsal Kitaplardan haberdar olmana gerek yok. Tekrardan söyleyeyim: Herkeste fıtrat (adalet terazisi) vardır ve o da sana yapman gerekeni söylemektedir. Bunun yanı sıra, eğer sende o çaba varsa yani bunu hak ediyorsan, Allah katından bir rahmet olarak ilham yoluyla vahiy de alırsın, farkında olmadan. Tabii böyle bir şeyi hak etmenin şartları nedir, Allah bilir. Elbette bir Kutsal Kitaptan haberdar olmuş, o Kitapta yazılanları konuştuğun dile çevrilmiş haliyle okumuş ve oradaki emirlere uyuyorsan ne mutlu sana. Yat, kalk, şükret ve uymaya devam et. Tabii uyarken o ayetlerin ilgili Peygamberin özeli olduğunu, asıl olarak kavmini uyarmak için gönderildiğini, dolayısıyla okuduğun her ayeti mutlaka bağlamı ile değerlendirmen gerektiğini aklından çıkarmadan devam et uymaya. Ama hiç haberdar olmamışsan da eğer doğru bir insan olma çabası içindeysen ister istemez orada yazılanlara uyuyorsun demektir. Örneğin adaletin önleyici mahiyette ve kısas temelli cezalandırma hukuku ile sağlanacağını görmen için illaki Kutsal Kitaplardaki ayetleri okumaya ihtiyacın yok. Kendin tefekkür ederek de bunu anlarsın. Örneğin ben öyle yaptım. Önce bunu düşündüm. Daha sonra acaba daha önceki vahiylerde bu var mı diye baktım. Kur’an’da hem kısasın olduğunu (Bakara/179) hem de önleyici mahiyette olduğunu, bunun Bilge İnsan(as) ile Musa(as) kıssasında geçtiğini gördüm (Kehf/ 80-81). Ama o ayetleri okuduğum için bu sonucu çıkarmadım. Kendim bunu kafamda oluşturduktan sonra baktım ve gördüm. Çünkü, dediğim gibi, her insanda fıtrat yani adalet terazisi var ve o da sana hakikati söylemektedir. Yeter ki onu dinlemeyi başarabilsin insan. Ek olarak ilham yoluyla vahiy de peşi sıra gelecektir. (Allahualem). Aynı şekilde kontrolsüz üremenin felaket olduğunu, mutlaka bunu kendi kavminde durdurman gerektiğini ve bunu durdurmayan kavimlerle de araya sınır çekmen gerektiğini anlaman için kontrolsüz üremeyi sembolleştiren istilacı Ye'cüc Me'cüc kavmi ile ilgili ayetleri bilmene gerek yok (Kehf/93 - 99 ve Enbiya/96). Kendin tefekkür ederek de bu noktaya ulaşabilir ve Hadımlaştırma Yasası gibi bir çalışma yaparsın. Zaten bizzat Kur’an, herkesin, Peygamber ya da Kutsal
Kitaplar yolu ile uyarılmasına gerek olmadan, doğayı gözlemleyerek Allah’ın
yüceliğini takdir etmekle mükellef olduğunu söyler (Enam 76-79) (Bkz. Maturidi
Ekolü). Mükellef olması için bir peygamber ile muhatap olmasına ya da
birilerinin gelip ona Peygamberlerden, Kutsal Kitaplardan bahsetmesine gerek
yoktur. Not: İsra -15'te geçen "Biz, bir resul göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz." ifadesini, İmam Eşari'nin önderliğini yaptığı ekol gibi, bir Peygamber(Nebi, vahiy tecrübesi yaşayan insan) ile muhatap olmayan insanların sınanmadığı, sorumlu olmadığı ve doğrudan cennetlik olduğu gibi bir sonuca ulaştırmanın isabetli olmadığını düşünüyoruz. Çünkü bir Resul, illaki vahiy tecrübesi yaşayan bir nebi olmak zorunda değildir. Kendisi farkında olmasa bile, Allah'ın ayetlerini(hem kitaplı dinlerdeki vahiylerini hem de evrendeki delillerini) ve fıtrata(adalet terazisine) uygun hak sözü insanlara anlatan herkesin bu kapsamda olduğunu düşünmek doğru olandır (Allahualem). O zaman bu ayet değil yaratıldığı halde sınanmayacak insanları anlatmayı, kıyamete kadar Resullûk makamının devam edeceğini ve kıyamete kadar her topluluğun hakkı haykıran, hayatlarını da buna uygun yaşayan Resuller ile muhatap olacağını göstermiş olur. "Biz, bir resul göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz" demek lafzen, demek ki Resul gönderiliyor demektir, kıyamete kadar. Yaratıldığı ve akıl baliğ olduğu halde sınanmayan insanların olabileceğini dinsel anlamda nasıl düşünebilir bir insan, hayret! Üstelik "Yoksa bizim sizi boşuna yarattığımızı, sonunda bizim huzurumuza geri döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? (Mü'minûn/115)" diyen ayetler varken... 3-) Peki o zaman ibadet ritüelleri ne olacak? Örneğin İslam
literatüründe belirlenmiş bir sürü ibadet ritüeli var. Onlara uymak zorunda
değil miyiz? İbadet, en temelde fedakarlıktır. Bu da kendinle mücadeleni
sağlayan şeydir. Kendinle mücadele ve kötülerle mücadele olarak ikiye ayırmış
olduğumuz görevlerimizin, birincisini, kendimizle mücadele etmemizi, böylece hayvani dürtülerimizin emrine girmememizi ve böylece kötü
olmamamızı sağlayan şeydir ibadet. Allah’ın yüceliğini idrak edebiliyor ve
hayatının bir parçası yapabilmişsen; yememen, içmemen, -daha genel manada- elde
etmemen gereken şeyleri biliyor ve yemiyor, içmiyor ve elde etmiyorsan; yardıma
ihtiyacı olana yardımını esirgemiyorsan ne mutlu sana. Bunlar için de
Peygambere ya da Kutsal Kitaba ihtiyacın yok. Nefsi ile mücadele etmesi
gerektiğinin bilincinde olan insanlar, bu mücadelede galip gelecekleri yolları bulacaktır
tefekkür ederek. Ama nefsinle mücadeleyi nasıl yapacağını bilemiyorsan, bu uğurda yapman
gereken şeylerin neler olduğunu kestiremiyorsan ve bunun için bir yardım almak
istersen o zaman bunun nasıl yapıldığının daha önceki kavimlere anlatıldığı
Kutsal Kitaplara başvurabilirsin. Tekerleği yeniden icat etmene gerek yok. Örneğin,
İslamiyet’i incelersin, Hz. Peygamber döneminde Mekke ve çevresine ibadet için
yapılmasının emredildiği namaz, oruç gibi ibadetleri görür hikmetini anlar sen
de tatbik edersin. Nefsin ilahlık içgüdüsü ile mücadele için Allah’ın yüceliğini tekrar tekrar idrak edebilmek ve kibirlenmemek için namaz
kılarsın, nefsin hayvani içgüdüleri ile mücadele için oruç tutar, zekat verirsin, nefsin tembellik içgüdüsüne karşı ise fayda üretmeye, başkalarına faydalı olmaya çalışırsın yani salih amelde bulunursun. Fakat dinin ana hedefi sana bu ibadet ritüellerini yaptırmak
değildir. Bu ibadetler hedef değil ana hedefe ulaşmak için birer araçtır. O
ulaşılmaya çalışılan ana hedef ise adalet için kavga edebilmek yani zalimlerle
karşı karşıya gelebilmektir yani salih amel işlemenin bir diğer yanıdır. Tabii önce kendin zalim olmamayı başaracaksın.
İşte kendin zalim veya ehli keyif olma ki zalimlerle kavga edebil diye bu ritüeller
gerçekleştirilir. Şimdi geldik o konuya. Tamam. “Kendimle mücadelemde tekerliği yeniden icat etmeme
gerek yok, bir Kutsal Kitaba başvurayım” dedin ve İslamiyet ile tanıştın. İslamiyet’i
kendi konuştuğun dil ile anlatan bir kaynağa ulaştın ve Mekke ve çevresine emredilen
ibadet ritüellerine baktın ve namaz, oruç, zekât, kurban başta olmak üzere
bütün ibadetlerin hikmetini anladın. Bizzat sana gelmiş gibi uygulamaya
başladın. Maşallah. Ama ya ibadetlerin seni ulaştırması gereken yer olan kötülerle
mücadele noktasına hiç varamadıysan? Yani o noktaya ulaşmadan ibadet ritüellerini
gerçekleştirip durduysan? Yani örneğin hayatın boyunca namaz kıldın ama aynı
zamanda hayatın boyunca zalimlerle yan yana olduysan? Bu, şu demektir: Sen
hiçbir zaman namaz kılmayı başaramamış, sadece ezbere iş yapmanın, aklını
kullanmaktan kaçmanın tadını çıkarmışsın. Seni, üzerine vazife olana götürmesi
gereken ibadet kavramını, o hedeften kaçabilmek için siper etmişsin. Çünkü, tüm
ibadet ritüelleri günün sonunda seni zalimden, yalancıdan, hırsızdan, çeteciden uzak tutmak
içindir. Sen, işine öyle geldiğinden ibadet ritüellerini dinin hedefi haline
getirerek resmen hakikati elinle eğip bükmüşsün. Vay o şekilde ibadet edenlerin
haline! İşin vahametini tam anlatamadıysam, bir de şöyle anlatayım.
Müstakil hedefleri ile birlikte ibadetlerin bazıları şunlardır: Allah’ın
yüceliği idrak edip, kendi acizliğini görüp böbürlenmeyesin diye namaz;
nefsinin hayvani isteklerine hâkim olabilmek için oruç ve ihtiyaç sahiplerine yardım yani zekât, Ahirete inandığından dünyadan vazgeçtiğin için tembelliğe yol bulmayasın diye fayda üretmek yani salih amel işlemenin bir yönü. İbadetlerin toplamanın seni ulaştırması gereken hedef ise kötülerle,
zalimlerle karşı karşıya gelip, adaleti gerçekleştirmek yani salih amel işlemenin diğer yönü. Fakat bırak ibadetlerin
toplamının seni götürmesi gereken yeri, ibadetlerin müstakil hedeflerine bile ulaşamıyorsan, sen sadece ezbere iş yapıyor, ezbere yaptığı iş ile hem ibadetlerin müstakil hedeflerinden
hem de toplu hedefinden kurtulmuş sayıyorsundur kendini. Dini de ritüel deryası
haline getirip, kendini de o deryada boğmaya çalışıyorsundur. İlginç bir haberim var: Kur’an’ın hiçbir yerinde ritüelleri
belirlenmiş ibadetleri gerçekleştirmeyenler için ne bir cezalandırma hukuku vardır
ne de bu sebeple sonsuzlukta cehenneme gideceğine dair bir bilgi vardır. Eğer “Şu ibadeti yapmayan dünyada şöyle cezalandırılır. Ahirette de cehenneme gider.” diye bir şeyler duyuyorsanız, o duyduğunuz şeyler zaman içinde din ile ilgilenmiş insanların işgüzarlık yaparak uydurdukları şeylerdir. Nedense bu tip işgüzarlıklar, Kur’an’ın mesajından daha fazla ilgi çekiyor ve akılda kalıcı oluyor. Oysa ki Kuran’da sonsuzluğu kaybedecekler açıkça bildirilmiştir. Örneğin: Zalimler (Araf/41), Zalimlere destek olanlar (Hud/113), Başkalarını
Allah'ın yolundan çevirenler ve onu eğri, dolambaçlı göstermeye çalışanlar, ahiret
hayatının gerçek olduğunu kabule yanaşmayanlar (Araf/45), Altın ve
gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanlar (Tevbe/34), Büyüklük taslayanlar
(Zümer/60), İftira atıp, ayıp arayanlar (Hümeze/1) gibi… Not: Müddesir 43’de geçen namaz(salat) ifadesinden ne
kastedildiğinin açıklamasını araştırabilirsiniz. Dikkat ettiniz mi, hep ibadetlerin insanı getirmesi gereken
olan nokta olan iyi insan olmayı başaramamış, başkalarına zarar vermiş veya kötülerle mücadele edememiş
insanlardan bahsediyor ayetler. Namaz kılmayanlar, oruç tutmayanlar, zekât
vermeyenler demiyor. Hayır bir de şunu merak ediyorum: “Şunu yapmayan şöyle
yanar. Bunu, şu şekilde yapmayan böyle yanar” diye kural koyma işgüzarlıklarını
yapanlar Hz. Peygamberi nasıl değerlendiriyor acaba? Çünkü Hz. Peygamberin
hayatına baktığımızda günümüzde yasa gibi söylenen ibadet ritüellerine öyle
öyle sıkı sıkıya bağlı kalarak ibadetlerini gerçekleştirdiğini göremiyoruz. (Örneğin: Bakınız
Ebû Dâvûd, Salat: 274; Müslim, Salat-ül Müsafirin: 5 ve Namaz vakit ve rekât
sayısı tartışmalarına ayrıca Bakınız Hz. Peygamberin 3 kere Hac yapabilecekken
sadece 1 kere yapmasına). Evet gelelim Hac konusuna. Az önce namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerin hikmetinden
bahsettik. Bir insanın bunlardan haberi yoksa bile eğer kendini terbiye etmek
istiyor, günahlardan uzak durmak istiyorsa bunlara benzer şeyleri
gerçekleştirmesi gerekir, dedik. Bu konuda tekerliği yeniden icat etmek
yerine Kutsal Kitaplara erişimi varsa, Kutsal Kitaplara başvurarak iyi insan
olma amacına nasıl erişeceğini öğrenebilir. Örneğin, Kutsal Kitapların
sonuncusu, Mekke ve çevresine inen son Kutsal Kitap olan Kur’an-ı Kerim, bu
niyetteki kişiye yol gösterecektir, diye de ekledik. Tamam. İslam literatürünü kendi dilimizle anlatan
kaynaklardan okuduk ve bütün ibadetlerin hikmetini anladık. Gerçekleştiriyoruz.
Bu sayede zalimlerle karşı karşıya da geliyoruz. Peki hac ne olacak? Haccın
hikmeti nedir? Üstelik ibadet için bir konum da belirlenmiş. Hac, Kur’an’da Mekke ve çevresinin gücü yetenlerine (Al-i
İmran/97) yılın belli zamanlarında toplanıp, toplu olarak ibadet
gerçekleştirmesi için emredilmiş bir ibadettir. Bu vesileyle tanışma, istişare ve
yardımlaşma gerçekleştirilir. Ama Mekke ve çevresinde yaşamayanlar bunu nasıl
hayatına uyarlayacak? Oraya gitmek zorundalar mı? Haccın hikmeti Allah’ın yüceliğini idrak edebilen insanların
toplu ibadet etme, yalnız olmadıklarını hissetme, yardımlaşma, fikir alışverişi
faaliyetidir. Yani hikmeti bağlamında sempozyumlar, soru-cevaplar,
yardımlaşmalar, toplu ibadet ile birlik olunduğunun hissedilmesidir. Birçok
şeyi tek başına yapamazsın. Birlikten kuvvet doğar. İslamiyet’te de Hac ibadeti
Mekke ve çevresine bunları sağlar. Fakat bu hikmete ulaşabilmek için Hac
ibadetini illaki Kâbe’de gerçekleştirmek gerekmiyor. Kâbe konumu Mekke ve
çevresi için belirlenmiştir. Kendi yaşam alanlarında da bunu yapabilir insanlar.
Zaten toplu ibadet ederek, birlik olarak, yardımlaşarak yapmış oluyorsunuz. Onun için, aynı
diğer ibadetler gibi, Hac gibi bir ibadeti yapman gerektiğini anlamak için de
illaki Kur’an’dan haberdar olmana gerek yok. Toplu ibadet, tanışma,
yardımlaşma, fikir alışverişleri, soru cevaplar için yılın belli zamanlarında
toplanılması gerektiğini kendin düşünerek de bulabilirsin. Aynı namazı, orucu, zekâtı
duymamış olsan bile buna benzer şeyler yapman gerektiğini bulabileceğin gibi. Ama Hac ibadeti ile ilgili “Bu ibadet, günümüzde yaşayan ve
hak ehli olma niyetindeki herkesin illaki Kabe’de gerçekleştirmesi gereken
görevidir” derseniz, bunun hikmetini açıklayamazsınız. Eğer ayetleri çok fazla üzerinize alınırsanız, birçok ayetin
hikmetini anlayamaz ve vazgeçersiniz. İşte onun için yazının başında ayetleri
çok mu fazla üzerinize alınıyorsunuz acaba dedim. Hac ayetleri, Hz. Peygamber
zamanında Mekke ve çevresinin yılda bir sefer nasıl toplu ibadet yapacağını,
buluşup yardımlaşacağını gösteren ayetlerdir. 1400 yıl önceki Mekke ve
çevresine bir yönergedir. Bunu örnek alarak sen de Hac ibadetini hikmetine ulaşmak
için faaliyette bulunabilirsin ama “bu ayetler ritüel olarak günümüzde herkes
için geçerlidir” dersen, sorulara cevap veremezsin. İşin içinde çıkamaz, itiraf
etmesen de yavaş yavaş vazgeçmeye başlarsın. Vazgeçmekten kastettiğim, Kutsal Kitapları bir kaynak olarak
almaktan vazgeçmedir. Yoksa mantığını anlayamadığınız hiçbir şeyi zaten kabul etmiş
sayılmazsınız. Kendinizi kandırırsınız. Zaten onun için dine yönelen
insanlara baktığında risk alamayan kitlelerle karşılaşıyorsun. Başını belaya
sokmaya cesaret edemiyorlar. Çünkü akıl, mantık ile çalışır ve mantığını
kuramadığın hiçbir şeyi en temelde kabul etmiş sayılmazsın ve fedakârlık yapmak
da istemezsin. Bireysel bu kadar ibadet eden insan varken, kötülerin ve
kötülüğü halâ daha devam etmesi bundandır. Yine örgütlü dindarlığın belki büyük
kısmının da belli bir zaman sonra yağmacılığa dönüşmesi yine bundandır.
“Allah’ın kelamını yayma” kisvesi altında sayıyı arttırıp birbirini kayırma… Klasik
örgütlü yağmacılık. Elbette her örgütlenme için geçerli değilse de yaşanan şeylerin
çoğunlukla bundan ibaret olduğunu sen de biliyorsun. Neyse. Hac ibadetine geri dönelim ve çok ilginç bir şeyle
karşılaşalım. Hac aynı tüm kutsal kitaplarda olduğu gibi, son Kutsal Kitaplı din
İslamiyet’te de emredilmiştir, çok fazla uyarı ile beraber. “Çok fazla uyarıyla beraber mi? Neden?” Çünkü Hac ibadeti putperestliği ortaya çıkaran şeydir. Onun
için emir, uyarıları ile birlikte gelmiştir. Putperest olma nedir? Neden hac bunu ortaya çıkaran şeydir? Bunların cevabını alabilmek için kitaplı dinlerin çıkışına
bakmamız gerekiyor. O zaman 1400 yıl öncesine Hz. Peygamber’in “Allah’tan başka
ilah yoktur” (Arapça, Lâ ilâhe İllallah) dediği ana dönelim ve yazının yarısını
kaplayan bu upuzun girişten sonra ana konumuza başlayalım. Neden Mekkelilerin büyük bir kısmı “Allah’tan başka ilah
yoktur” lafından bu kadar rahatsız oldu? Neden bunu diyeni hatta sadece diyen
bir kişiyi de değil, diyenlerin hepsini öldürmeye kalktılar? Ateist oldukları için mi? Tabii ki de hayır. Tanımı gereği ateist olabilme diye bir
şey günümüzde dahi mümkün değilken, o zaman öyle bir şey nasıl olsun? Putperestler
de herkes gibi ölümüne inançlıymışlar. İbadet etmek istemedikleri için mi? Hz. Peygamber namazı,
orucu icat etti de Mekkeli putperestlere zor geldiği için mi? Yine hayır. Mekkeli putperestler namaz, oruç, kurban gibi
ibadetlerin tamamını zaten biliyor ve uyguluyorlarmış. Yani Mekkeli müşrikler
namazında, niyazında insanlarmış ki, zaten gelen hiçbir ayet yoktur ki akabinde
insanlar “Bu ne demek?” diye sormuş olsun. İyi de o zaman neden savaştılar? Neden birbirlerini
öldürdüler? Neden savaştılar sorusunu açıklayabilen birine ben
rastlamadım. Belki vardır da ben görememişimdir. Kendisini Müslüman sayana
sorsan, adam Peygamber’in namazı, orucu, zekâtı icat ettiğini, Mekkeli putperestlerin
“Muhammed namaz, oruç diye bir şeylerden bahsediyor. Biz ibadet etmeyiz, bize
zor gelir. Hadi onu öldürelim” falan dediğini sanıyor. Fakat, dediğimiz gibi,
Mekkeli müşrik denilen insanlar namaz, oruç, kurban başta olmak üzere bütün
ibadetleri eksiksiz yerine getiren çok dindar insanlardı. İslamiyet’in yanlış olduğunu ispatlamaya kendi vakfetmiş insanların
açıklamasına baktığında ise onların dünyevi çıkarları gerekçe olarak aldıklarını
ve “Muhammed iktidarı ele geçirmeye çalıştı” dediklerini görüyorsun. Hayır, bu da doğru olamaz. Çünkü Hz. Peygamber ilk ortaya
çıktığında zaten, “Vazgeçsin. Kendisine para, makam, unvan ne istiyorsa vereceğiz”
demişler. Üstelik savaş meydanından karşı karşıya gelip birbirini kesmeye
çalışan aynı aileden insanlar var. Yani aynı ailenin, aynı gelir seviyesinin
insanları bunlar. Yani dünyevi çıkar, iktidar savaşları ya da zenginlik,
fakirlik gibi kavramları da gerekçe olarak gösteremezsin. Peki neden savaştı bu insanlar? İki taraf da inançlı, iki
taraf da dindar, iki taraf da aynı sosyal statüye, aynı gelir durumuna hatta
kan bağına sahip insanlar. Neden “Allah’tan başka ilah yok” lafı bu kadar tahrik etti? Bunu yanıtlayabilmek için Putperestlik denilen şeyin tam
anlamıyla tanımını yapmamız lazım. Bunu yaptığımızda yanıt da kendiliğinden
gelecek zaten. Putperestlik, konum bağımlı Tanrı inancıdır. Bir inancı putperestlik
noktasına taşıyan şeyin inanılan Tanrıların birden fazla olması olduğu
söylense de aslında bunun arkasında başka bir şey daha vardır. O da inandıkları
Tanrıların konum bağımlı olması durumudur. Eğer putperestlik konum bağımlı Tanrı
inancı ise, ibadetleri yerine getirmek isteyen kişinin o konuma gitmesi gerekmektedir.
İşte bütün mesele buradan çıkıyor. Çünkü o konuma gitmesi demek, ister istemez
o konuma para götürmesi demektir. O zamanın uyanık, girişimci(!) Mekkelilerini Kabe’ye gelen
ziyaretçilerin sayısı tatmin etmemiş olacak ki, o girişimci(!) ruhları ile işi daha da geliştirip, putlar
yani konum bağımlı Tanrılar icat edip Kâbe ve çevresini onlarla doldurmuşlar.
Tabii tek uyanık onlar değil. Oraya gidip ibadet ederlerse isteklerinin mutlaka
yerine geleceğini zanneden ama aslında ava giderken avlanan uyanıklardan da
bahsetmemiz gerekiyor. Bu şekilde Ortadoğu’dan Afrika’ya, çeşit çeşit
coğrafyalardan insanlar o tanrılara ibadet edebilmek için kervanlarla oraya gitmeye ve dolayısıyla para götürmeye başlamışlar. İşte onun için, “Allah’tan başka
ilah yoktur” sözü onlar için kabul edilemez, döndürdükleri çarka çomak sokacak
bir şeydi. Çünkü “Allah’tan başka ilah yoktur” sözünün genişletilmiş hali “Allah’tan
başka ilah yoktur. O, zaman ve konum bağımsızdır” şeklindedir. Biraz daha
genişletilmiş hali ise, “Allah’tan başka ilah yoktur. O, zaman ve konum
bağımsızdır. Dolayısıyla ona ibadet etmek için hiçbir yere gitmek zorunda değilsiniz”
şeklindedir. Çünkü Tek ilah inancı, “O, hiçbir şeye benzemez” diyerek gelmiştir
(Şura/11). Kervanları kaçıracaktı bu inanç. Kabe’deki konum bağımlı
Tanrılara ibadet etmek için gelen kervanların gelmesine gerek kalmayacaktı. Para
dolu kervanlar elden gidecekti. Bu düzeni inşa eden insanların bir şey yapması
gerekiyor, inanç istismarı başka bir deyişle inanç dolandırıcılığı üzerine kurdukları düzenin devam edebilmesi için Hz.
Peygamberi bu işten vazgeçirmeleri gerekiyordu. Onlar da bir insana teklif
edilebilecek her şeyi Hz. Peygamber’in önüne koydular. “Düzenimizi bozma. Ne
istiyorsan vereceğiz” dediler. Reddedilince de öldürmeye çalıştılar. Yani yaratıldıklarına inanacaklar diye kavga çıkarmadılar.
Zaten inanıyorlardı. Namaz kılacaklar, oruç tutacaklar diye de kavga çıkarmadılar.
Bunları zaten “şekilsel olarak” fazlasıyla yapıyorlardı. Aynı şekilde iktidarı Hz. Peygamber alacak, güçlenecek diye
de kavga çıkarmadılar. Zaten bunu teklif de etmişlerdi. İstismar duracak, düzen yıkılacak, Hz. Peygamber kervanları
kaçıracak diye kavga çıkardılar. Tabii bunları dedikten sonra cevaplandırılması gereken bir soru daha çıkar karşımıza: “E peki Hac ibadeti var. Günümüzde onun için de insanlar
Mekke’ye gitmeye çalışıyor. Allah’ı konum bağımlı yapmamış olsalar bile
ibadeti konum bağımlı yapmış oluyorlar. Bu da yanlış değil mi? Sonuçta Mekkeli
Araplar bu ibadetten çok fazla zengin oluyor. Çünkü kervanlar yine gelmiş
oluyor.” Az önce kısmen cevaplandırdık ama şimdi tam açalım bu
konuyu. Hac ibadeti toplanma üzerine kurulu olduğu için mecbur konum
bağımlıdır. Fakat dünyada bir konuma bağımlı değildir. Mekke ve çevresi için
Kâbe olarak belirlenmiştir. Hatta ilk inşa edilirken de Hz. İbrahim’e “bana
hiçbir şeyi ortak koşma” denilerek uyarıda da bulunulmuştur (Hac/26). Bu uyarıyı
“beklentin konumdan olmasın” şeklinde düşünülebilirsiniz. Bu noktada, bunları göz önüne alarak Dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanlar
kendi yaşam alanlarına göre konum belirleyebilir, yani Allah’ın, Mekke ve
çevresi için bir konum belirlemesi, diğer insanlara örnek olabilir, diyebiliriz. Ama eğer ayetleri çok fazla üzerine alınan günümüz insanlarının
yaptıklarına bakar ve dünyanın neresinde olursa olsun, Kâbe’ye gitmek için
sıraya giren insanları görürsen, evet, “Mekkeli putperestlerin kervanları çekmek
için kurdukları sistem yıkılmış ama kervanları çekecek bir ibadet yine
bırakılmış” gibisinde bir sonuç çıkarabilirsin. Ama az önce uzun uzadıya
açıkladığımız gibi, her insanın ulaşması gerektiği ana hedeflerin ne olduğunu,
bunun için ibadet etmesi gerektiğini, Kitaplı dinlerde bu ibadetlerin zaten
açıklandığını ama herhangi bir cezalandırma söylemediğini, cezalandırmanın ana
hedefe ulaşamama durumunda gerçekleşeceğinin söylendiğini, bu noktada Kutsal
Kitapların zaten Peygamberlerin özeli olup kendi muhatap olduklarını uyarması
için bir rahmet olarak geldiğini, ibadet ritüellerine de bu şekilde bakman
gerektiğini, Kitaplı dinlerden haberin olmasa bile ibadetlerin hikmetine
ulaşabilmek ve en sonunda da zalimlerle karşı karşıya gelebilmek için kendi
belirlediğin ritüelleri gerçekleştirebileceğini göz önüne alırsan bir sıkıntı
yaşamaz ve dersin ki: Hac ibadetinin Kâbe’de yapılması, Hz. Peygamberin
zamanında, Mekke ve çevresinde yaşamış kavmi için geçerlidir. Haccı yani
toplanmayı, toplu ibadeti, sempozyumları, yardımlaşmayı kendi muhitinde de
yapabilirsin. Yapmalısın da. Nasıl ki Kâbe, Mekke ve çevresinde yaşayanlar için
toplanma yeri olarak belirlenmişse, sen de kendi muhitinde bir nokta
belirleyebilir ve o belirlediğin yerde toplanma, Allah’a yönelme, yardımlaşma,
toplantı yapabilirsin. Yani Hac ibadeti, kervan toplama bağlamında putperestlik
ile aynıdır denilemez. Kâbe, Mekke ve çevresi için belirlenmiş bir yerdir.
Üstelik belirlenirken, Mekke ve çevresinden sadece durumu olanlar iştirak etsin
diye de belirtilmiştir. (Al-i İmran/97). Artı Hz. İbrahim'e yapılan "Bana hiçbir şeyi ortak koşma" uyarısı ile de insanların konumdan bir beklentilerinin olmaması gerektiği de vurgulanmıştır. Ha ama birisi “Ben namaz, oruç, zekât gibi ibadetleri
Kur’an’da anlatıldığı gibi yaptığım gibi, Hac ibadetini de Kur’an’da
anlatıldığı gibi Mekke’de Kâbe’de yapmak istiyorum” derse. Ben de “Yaparsan
yap. Kime ne?” derim. Ben sadece “mecbur değilsin” diyorum. “Allah tüm insanlığı
Mekke’ye gitmeye mecbur etmemiştir” diyorum. Sen mecbur edilmediğini, Kâbe’nin
Mekke ve çevresi için Hac yeri olduğunu bil. Yine gidersen git. Ama bu konunun mantığını kavra ki aklına “İnsanlar bunlara
mecbursa, neden Kur’an Arapça? Üstelik Arapça bilmeyenler Arapça öğrensin diye ne bir emir ne de bir tavsiye var. Ayrıca tüm insanlar neden Mekke’ye gitmek zorunda?”
gibi sorular düşmesin. Ayrıca şunu da eklemek isterim: “Buraya gidersem Allah
kesin isteklerimi karşılar” diyerek gidersen, Allah’a puta tapar gibi tapmış
olursun. Bunu da unutma. İnsanlara, Allah’ın insanlardan namaz, oruç, Kâbe’de Hac
gibi beklentisi varmış gibi anlatıyorlar. Anlatmasalar bile Şeytan’ın
fısıldaması ile genele yayılmış bu şekilde yanlış bir şartlanmışlık yaşıyor ve çelişkiye
düşüyor insanlar. Halbuki mantığını çözmeye çalışarak baksalar, çelişki diye
kafalarını kurcalayan şeylerin yanlış şartlanmışlığın bir neticesi olduğunu görecekler.
Yazı boyunca defalarca, mecbur olduğun ve yapmazsan Cehenneme gideceğin şeyleri
yazdım. İbadet ritüelleri yok orada. Çünkü ibadet etmede amaç ibadetin
hikmetine ulaşmaktır. İbadet etmeye, kendini kısıtlamaya mecbursun çünkü
zalimlerle kavga etmeye mecbursun. Ama Allah ibadetlerin yapılış şekilleri ile
insanı dar kalıplara sokmamış ona yol göstermiştir. Zaten Hz. Peygamberin hayatına baktığımızda da bunun
yansımasını aynen görüyoruz. Çünkü sanılanın aksine Hz. Peygamber ritüellere
sıkı sıkıya bağlı bir insan değildi. Günlük namazında hem namazın vakitlerinde hem
de kılış şeklinde farklı davranışlar sergilediğini, Hac konusunda da 3 kere
gidebilecek durumu varken sadece 1 kere gittiğini biliyoruz. “Peygamberin
Sünneti” diye aktarılan sağ elle şunu yapardı, sol elle bunu yapardı, sağ
ayakla girerdi, sol ayakla çıkardı gibi bilgilerin tamamı uydurmadır.
“Geleneksel İslam” diye adlandırılabileceğimiz ekol, zaman içinde uydura
uydura, masa başında içerik ürete ürete Hz. Peygamberi öyle bir noktaya
getirmiş ki, hayatı boyunca ritüel takip eden bir insan çıkarmış ortaya. Bunun
gerçeklerle hiçbir alakası yoktur. Farz ibadetlerin gerçekleştirilmesinde dahi son derece
esnek olan bir insana böyle şeyleri yakıştırmak ona iftira atmaktır, kabul
edilemez bir şeydir. Çünkü, “yatarken şöyle yapardı, kalkarken böyle yapardı”ları,
dinin kendisi, uyduğu zaman da “dini bir şey yapıyorsun” diye empoze ettiğinde, insanlara 2 noktada büyük zarar verirsin. Bunlardan birincisi, bu şekilde
insanları boğar ve takıntılı hale getirisin, yani psikolojisini bozarsın.
İkincisi ise insanların, bunları gerçekleştirdikçe sınanma dünyasında
görevlerinin bittiğini zannetmelerine ve dinin özünü kaçırmalarına sebep
olursun. Sadece İslamiyet için söylemiyorum bunu, insanlar, kitaplı
dinleri ibadet ritüeli gerçekleştirme içeriği zannediyor. Ve bununla da işin
bittiğini sanıyorlar. Hayır! Hak din, hırsızlıkla, çetecilikle, adam
kayırmayla, nekrofiliyle yani gerek vefat etmiş gerek Kutsal olanın istismar
edilmesiyle mücadele gibi faaliyetlerle yaşanabilecek bir şeydir. Sağ elle şunu
yap, sol elle bunu yap gibi şeylerle değil. Zaten bunların kaynağı da yoktur.
Zamanla her gelen bir şeyler eklemiş, hurafeden ibaret koca bir içerik çıkmış.
Kolay olduğu, aklını kullanma olmadığı için de insanların hoşuna gitmiş. Hemen
de benimsemişler. Böyle böyle dinin özünü göremez olmuşlar. Belki de bazı
insanlar asıl vazife olandan kaçmayı sağladığı için tutunmuş bunlara. Sözün
özü, ritüel uydurmanın ve bu ritüelleri yaymanın ve insanların bunları benimsemesinin zararı
sandığınızdan daha büyüktür. Dedik ki: “İbadet etmede amaç ibadetin hikmetine ulaşmaktır.
İbadetlerde, Allah seni ritüellere mecbur etmemiş ama yol göstermiştir.” Ama 2
konu var ki, onlarda mecbur etmiş ve akabinde cezalandıracağını söylemiş.
Bunlar: Bir, zalim olmayacaksın; iki, zalimlere destekçi olmayacaksın. İşte bu
koca yazının ana fikri bu: Üzerinde “zalim olma” veya “zalimlere destekçi olma”
sıfatları olmasın hangi ibadeti nasıl yaparsan yap. Zaten ibadet namına ne yaptıysan doğru
yapmışsındır. Ama günün sonunda üzerinde bu sıfatlar varsa ne yapmış olursan
ol, yanlış yapmışsındır. Bu yazıyı, daha önce yayımladığımız Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?, Kâfir Olmak Nedir? ve Modern Zamanların Müşrik Kâfir İlişkisi yazılarının devamı olarak düşünebilirsiniz. Onun için bitirmeden önce daha önceden yaptığımız Müslüman olmanın, Kafir olmanın, Müşrik olmanın tanımlarını tekrardan yapıp bunların devamına Putperestliğin tanımı da ekleyip Müşrik olma ile Putperest olma arasındaki farkı da göstermeye çalışalım. Nefsin 3 temel içgüdüsü vardır. Birincisi herkesten daha üstün olmaya, eşsizliğe yani ilahlığa ulaşma, ikincisi ise yeme-içme, cinsellik gibi hayvani dürtülerini sınırsız ve kuralsız bir şekilde tatmin etme, üçüncüsü ise tembelliktir. - Kafirlik nefsin birinci dürtüsünü tatmin için çabalamadır. Üstünlüğünü, eşsizliğini başkalarının kabul etmesini sağlama yoluna girmedir. İbadet şuuru ile ilmini arttırıp, Allah'ın yüceliğini takdir edebilme bu yola sapmayı engelleyen şeydir. Not: Allah'ın varlığına inanma, inanmama üzerine bir sınanma yoktur. "Allah'a iman" ifadesinden kastedilen şey, "Allah'ın yüceliğine iman"dır. - Hayvani bir hayat yaşama, hayatını nefsinin ikinci dürtüsünü tatmin için harcamadır. Bu şekilde yaşayan bir insan için Allah'ın, adalet gününün varlığı ya da yokluğu gibi konuların hiçbir önemi yoktur. Sadece yaşadığı o an onun için önemlidir. - Müşriklik, hayvani yaşam sürme durumunun biraz daha kurnaz halidir. Çünkü Müşriklik, Allah’ın sonsuz güç sahibi bir varlık olduğunu fark etme ve O’nu dünyevi istekleri için kullanabileceğini düşünme üzerine kuruludur. Yani Müşriklikte, nefsin ikinci dürtüsünü tatmin için her şeye gücü yeten bir yaratıcıdan istekte bulunma durumu vardır. Elbette bu isteğin altında mutlaka hak etmediğini elde etme dolayısıyla adalet kendi lehine bozulsun isteği vardır. Eğer kendisine o hak etmediği isteklerini veren biri olursa, Allah'a yönelmesine çok da gerek kalmayacaktır. Şirk böyle ortaya çıkar. Ahiret gününe inanma Müşriklikte bulunmaz. Onun için kendisi için haksızlık yapılırken ses çıkarmaz, itiraz etmez. Onun için en temelde bir şey isterken, “Ben bunu kıskançlıktan mı istiyorum?” ya da “Bunu sadece Allah’tan mı isteyebilirim?” şeklinde kendisini bir sorgulamalıdır insan. Başkasına zarar verme bağlamında Müşrik olmanın kötü olmasını nedeni: Adalet bilincinin tamamen yok olması ve sonucunda artık haksızlık yapma konusunda insanı durduracak hiçbir şeyin kalmaması ve tüm bu sürecin sonunda ortaya çıkan hakkı yenmiş sayısız insandır. - Putperestlik ise, müşrikliğin biraz daha özelleşmiş halidir. Klasik müşriklikte şahıs hemen cevap beklemez. Hayatı akışına bırakmıştır ve hayatın akışında biri tarafından haksızca, hak etmediği şeyler verildiğinde, artık Allah’a ihtiyacı yoktur. Putperestlikte ise, ona hemen cevap vereceğini düşündüğü bir puta gidiş ve cevap bekleyiş vardır. Onun için zaten bir müşriğin ilahi olanı dünyevi anlamda sembolleştirmesi gerekir. Dünyevi isteklerine cevap verecek İlah’tan cevap alabilme noktaları da elbette dünyevi olacaktır. Yani yaptıklarının, isteklerinin karşılığı için bir konumdan, ya da o konumdaki bir eşya ya da insandan beklenti içindeyse, o kişi putperesttir. Yani putperestlik, yöneldiğiniz İlah’ı konum bağımlı hale getirmedir. Ne yazık ki daha ana fikri anlamadan, putperestliğin günümüzdeki karşılığını söylemeye çalışıp ama fena halde yanlış yapan insanlar görüyorum. Yok resim, heykel bulundurmak putperestlikmiş, yok mezarlara gitmek putperestlikmiş. Bunlara cevap vermek bile zül ama yine de söyleyelim. Bunların hiçbirisi Putperestlik falan değildir. Günümüzün putperestleri evinde heykel ya da resim olan insanlar değildir. Evinizde, resim heykel de barındırabilirsiniz. Ressam, heykeltıraş da olabilirsiniz. Mezarlıkları saygı, anma bağlamında ziyaret de edebilirsiniz. Bunların hiçbirisi sizi putperest yapmaz. Sizi putperest yapacak şey, Allah’ı konum bağımlı hale getirmektir. Artık o konumdan beklenti içine girmenizdir. Bunun temelinde isteklerin dünyevi olup, onun da temelinde adaleti bozma isteğinin bulunmasıdır. Örneğin tövbe etmek için bir kişinin yanına ya da bir yere gitmeniz gerektiğini zannediyorsanız, bu şekilde arınacağınızı düşünüyorsanız ya da örneğin Kâbe’ye giderek, Allah’ı borçlu bıraktığınızı, karşılığında da isteklerinizin yerine getirileceğini düşünüyorsanız, evet Allah’a puta tapar gibi tapıyorsunuzdur. Zaten temelinde Müşriklik olduğundan onun zararına ek olarak, Bu inancın zararı ise şudur: Örneğin birisi, zarar verdiği insanlardan özür dileyip, zararlarını karşılama yoluna gitmek yerine, bu şekilde günahlarının affedileceğini sanıyorsa aslında yaptıklarıyla yüzleşmekten kaçmak için dini kendine siper ediyordur. Putperestlik de bu kolay(!) yolu sağlamış olmaktadır. İşte bu kısa yol inancı kişinin zalimliğini daha da artıracaktır. Hayvani hayat, Klasik Müşriklik, Putperestlik olarak 3 alt başlıkla isimlendirdiğimiz sıfatların temelinde yeme-içme, cinsellik gibi nefsin ikinci temel dürtüsünün yani hayvani dürtülerinin peşine sınırsızca ve kuralsızca düşme vardır. İlacı ise Ahirete imandır. - Ehli Keyif olma ise nefsin üçüncü temel dürtüsü olan tembelliğe yenilme durumunda ortaya çıkar. Bunu yenmek içinse fayda üretmek gerekir. Yani Salih amel işlemek. Onun için cennet ehli olabilmesi için insanın 3 şeyi gerçekleştirmesi söylenmiştir. Allah'a iman(yani yüceliğine), Ahirete iman ve salih amel işleme (Bakara/62, Maide/69). Ahirete iman dünyadan vazgeçişi de beraberinde getirir. Bu da tembelliği beraberinde getirebilir diye Allah'a ve Ahirete imanın peşi sıra salih amel işlemek söylenmiştir. Tüm bunların neticesinde ise, insan salih amel işlemenin diğer yönünü yani kötülerle karşı karşıya gelmeyi gerçekleştirir, gerçekleştirmelidir. Nihai hedef budur inşallah. "E peki birinin zengin olmayı başarılı olmayı, saygın olmayı istemesi suç
mu?" Dünyada, zengin olmayı da başarılı olmayı da ahiret için istiyorsa değildir. Bunları ahiret için isteyeni de nasip olursa bunlar gelir bulur. O peşinden koşmaz. Çünkü ahirete inanmak demek dünyadan vazgeçme demektir. Fakat bu nefsin tembellik içgüdüsüne hizmet edebileceği için insan fayda üretme ile de (salih amelin bir bölümü) mükellef tutulmuştur. Onun için böyle bir insan sadece görevleri ile ilgilenir. Hayatta yapması gerekenleri, sorumluluklarını yerine getirir. Hem zalim olmaz, hem de zalimlerle kavga eder. Yardıma ihtiyacı olanlar için fedakarlık yapar. En sonunda nasip olursa zenginlik de başarı da saygınlık da onu bulacaktır. Yani hak yol yolcusu bunları hedef yapmaması ile ayrılır başkalarından. Püf noktası burada işte: Hedefi bunlar olursa zaten en başta saydığımız davranışları sergileyememe ihtimali çok yüksektir. Ya da yalandan göstermelik sergileyecektir. İlk sınandığı anda da aslında hiç samimi olmadığını ispat edecektir. Kendisine para hırsızlığı, soru hırsızlığı gibi şeyler teklif edildiğinde bunu reddedemeyecektir. Ya da biraz bir dünyevi çıkar ya da övgü gördüğünde hayatı boyunca karşıymış gibi durduğu terör örgütleri, adi suç şebekeleri ile yan yana gelecektir. Bir insana ise bunları yaptırtmayacak şey, Allah'ın yüceliğini idrak ve takdir etme, Ahirete iman etme ve salih amel işlemedir. Yani Müslüman olmaktır.
İşte bireyin Müslüman olup olamadığını, adaleti bozma imkânının geldiği bu anlar ortaya çıkarır. Çünkü Müslüman olabilmiş insan, zalimlikle yani haksızlık yapmayla, hak etmediğini elde etmeyle sınandığında veya zalimlerle birlik olma yani terör örgütleri, adi suç şebekeleri ile sınandığında bütün önüne serilenlere "hayır" diyebilen insandır. Kafirlik, Müşriklik, Putperestlik 1400 yıl öncesine ait kavramlar değildir. Not: Bu konunun en detaylı açıklamasını Devrim Dersleri - 4'te yapacağız. |
at 14:36 0 comments
Labels: Teoloji
