|
Bazı bölümlerini tekrar tekrar izlediğim, muhtemelen en beğendiğim dizi olarak nitelendirebileceğim “How I Met Your Mother” isimli yapımdan bir alıntı yaparak başlayalım konumuza. Lily ile Marshall’ın ilk tanışmalarını masalsı bir dille anlattıkları bir bölümü vardı bu dizinin. Bu anlatımın sonunda hemen Ted araya giriyor ve Lily ile Marshall’ın yıllar içinde üzerine koya koya, ilk tanışma hikayelerini mükemmelleştirip böyle masalsı bir hale getirdiklerini, aslında Marshall ilk anlattığında yaşanan şeyin çok daha farklı olduğunu söylüyordu. Dizinin yapımcıları, o bahsettiğim bölümde, gerçekten çok önemli olan bu mükemmelleştirme konusunu çok komik ve bir o kadar da zekice resmetmişler. Tebrik ederim. Peki neden çok önemli bir konudur bu? Çünkü “tarihte yaşamış insanlar nasılsa öldü,
yalanlayacak kimse kalmadı” rahatlığı ile tarihi konuların anlatımında bu
mükemmelleştirme durumu çokça rastlanan bir durumdur. Zararsız gibi gözükse de eğer
bu mükemmelleştirme, din tarihinin anlatımında yaşanıyorsa tehlikeli sonuçlar
doğurabilmektedir. Örneğin size 1400 yıl önceki Mekke ve çevresini özellikle
tam Hz. Peygamberin savaşları kazanıp gücü elde ettiği dönemi nasıl hayal
ediyorsunuz diye sorsam ne cevap verirdiniz? Durun siz cevap vermeden nasıl
hayal ettiğinizi ben size anlatayım. Siz kendiniz doğru ya da yanlış deyin
oradan. Şöyle düşünüyorsunuz: Aynı bugünkü Arabistan
gibi her tarafın sürekli ibadet eden, ibadet ritüellerini gerçekleştirmenin
hayatlarının yegâne amacı olan ihramlı erkek ve kara çarşaflı kadınlarla dolu olduğu
ve herkesin de “hazret” olup, devamlı olarak iyilik yapıp, devamlı olarak da derin
cümleler kurduğu, kötülüğün zerresinin olmadığı, kadınlarla erkeklerin haremlik
selamlık bir biçimde sosyal hayatta yan yana gelmediği bir bölge olarak
düşünüyorsunuz. Değil mi? Herkesin tek tip, herkesin ultra dindar, herkesin
güne “Evet, yeni bir güne uyandım. Bugün de derinliği olan bir sürü cümle
kuracağım. Ve bunlar nesilden nesile aktarılacak” tadında bir hayat yaşadığı, devamlı
olarak film sahnelerine konu olabilecek cinsten sinematografik şeylerin yaşandığı,
mahrem kurallar sebebiyle de erkeklerin sadece erkekler ile kadınların da
sadece kadınlarla bir arada bulunduğu, kimsenin nefsani davranmadığı, iyilikten
başka bir şeyin bulunmadığı, her şeyin masalsı, toz pembe, sinematografik
olduğu saadet(!) dolu bir bölge. Peki gerçekten öyle mi? Tabii ki de hayır. Ne yazık ki, yıllar içinde üzerine koya koya
mükemmelliğe ulaştırmanın muhteşem bir örneğidir Hz. Peygamber dönemi Mekke anlatımları. Tabii bunun bu noktaya ulaşmasının en büyük 2 nedeni şudur: 1. Mezhep kavgaları sürecinde galip gelme
niyetiyle herkesin kendisine yakın gördüğü sahabe için bin bir çeşit “fazilet”
uydurmuş olması. Yani taraf olmuşların galip gelme arzusu. Bunun sonucunda
ortaya çıkan, o dönemde yaşamış herkesin “hazret” makamına ulaşıp, herkesin
mükemmel olma durumu. Ve bunun sonucu olarak da o döneme “asrı saadet dönemi”
diyerek toz pembe, abartı dolu hikayeler anlatanların bir kaynak bulabiliyor
olmaları. 2. Kimi insanların, Hz. Peygamberi ya da o
zamanları olağanüstülük ile öveyim, yalan da olsa sevap olur mantığına kapılmış
olmaları. Bunu yapanların bir kısmı ortamın gazına gelerek ya da sevap umudu
ile gerçekten saflığından bunu yapmıştır. Bir kısmı ise “bakın ne kadar da
dine, peygambere bağlıyım” görüntüsü vermek için yapmıştır. İşte bu ikinci grup, dine, peygambere herkesten daha fazla bağlıymış gibi gözükebilmek
için yapmaktadır bunu. Böylece toplumsal rekabette öne geçtikleri izlenimini
uyandırmaya çalışmaktadırlar, tabii Hz. Peygamber ve arkadaşları hakkında yalan söylemiş olarak. O zaman bunu yaptıran şeyi, kısaca, “Bu alan benim alanım ve bu alanda en
büyük benim tutkusu” olarak ifade edebiliriz. Yani herkesin hayatının en
azından bir döneminde ve çok farklı alanlarda yaşadığı bu üstünlük yarışını din
üzerinden yaşıyor olmalarıdır bu konunun bu noktaya gelmesinin en önemli nedeni.
Üstünlük yarışının din üzerinden yaşanıyor
olması ne kadar ilginç değil mi? Dinin yapılmaması gereken şey olarak söylediği
şeyi, bizzat din üzerinden yaşamak, dini bunun için kullanmak. Hatta
üstünlüklerini hissettirmeleri adına, iyice kontrolden çıkıp kabul edilemez bir
şekilde yok Peygamberin idrarını içerlermiş, yok sümüğünü üzerlerini
sürerlermiş gibi şeyleri marifetmiş gibi anlatmaları. “Bakın ne kadar da
bağlıyım. En olmayacak şeyleri bile savunuyorum” mesajı verme çabası. Burada
özne olarak Hz. Peygamber’in adını kullanmaları sadece nekrofilidir, başka bir
şey değil. Onun için bu tip hikâye anlatımlarının dini bir şey olduğunu falan zannetmeyin.
Az önce de dediğimiz gibi bu hikayeleri anlatarak, “kendi aranızda üstünlük
yarışında ibarettir” (Hadid/20) denilen bu dünya hayatında “Benim alanım bu, yani
din ve bu alanda ben herkesten daha üstünüm. Bakın, en olmayacak şeyleri bile söylüyor
ve savunuyorum. Dolayısıyla desteklediğiniz ben olayım” mesajı vermeye çalışmaktadırlar. Anlatılan şeylerin dini hiçbir değeri yapılan şeyin altında hiçbir iyi niyet yoktur. Ayrıca hadi dediğin şeyler olmuş olsun, “1400 yıl önce yaşandığı iddia edilen bu tip şeyleri biliyor olmak ya da bunları anlatmak için mesai harcamak bugün bizim ne işimize yarayacak? Bize düşen pay ne?” sorusu tek başına, “dini sohbet” iddiası ile yapılan bu faaliyetlerin baştan sona zaman kaybı ve dolayısıyla haram olduğunu gösterecektir. Not düşeyim: Elbette uzun süre öğrenme ve aynı
şekilde uzun süre tefekkür süreçlerinin sonucunda yaptıkları keşifleri, güncel
konulara buldukları çözümleri paylaşan samimi, iyi niyetli insanların
yaptıkları sohbetleri, dersleri ayrı tutarak söylüyorum bunları. Bu ikinci grubun bir başka çıkar hesabı ise
şudur: Bu hikâyeler, bu hikâyelerin anlatıcılarını hayatın gerçeklerinden uzak
tutmaktadır. Bu hikâyeler sayesinde sanki din ile ilgileniyor, sanki hayatta
mücadelesini verdiği kutsal bir şey varmış ve bu şekilde sorumluluklarını
yerine getiriyor böylece kimsenin ondan fayda üretmesini beklemeye hakkı yokmuş
gibi oluyormuş. Dokunulmazlık kazanıyorlarmış. Hz. Peygamber 1400 yıl önce vefat etmiştir. Günümüzde
bağlanma, reddetme gibi etkileşimin yaşanacağı bir durum bulunmamaktadır. Sen
günümüzde burnunun dibindeki risk aldıracak konulara, başın belaya girmesin
diye bulaşmamak için Hz. Peygamberi istismar ederek yani nekrofili yaparak faydasız
ve bir o kadar da yalan dolan hikayelerle vakit öldürüp duruyorsun. Böylece
dinle ilgileniyormuş gibi oluyorsun. Onun için de kimse sana karışmıyor. Değil
mi? Dokunulmazlık kazanmış gibi oluyorsun. Ne yazık ki Arapça bilmeyen toplumlarda bu tip
hikayeleri anlatanları “Dini bir şey anlatıyor” diyerek dinleme oranı Arapça
bilen toplumlara nazaran çok daha fazla olmaktadır. Neyse… İşte böyle böyle, konular gerçekliğinden
çıkarılmış bunun sonucu olarak ayetlerin ne için geldiği ve dolayısıyla amaçları
anlaşılamamış, yanlış hükümlerle insanlara yılar yılı ızdırap olunmuştur. Peki bizzat Hz. Peygamberin yaşadığı dönemde
nasıldı ki Mekke ve çevresi? Son derece kozmopolit bir bölgeydi. Yahudilerin,
Hıristiyanların, Putperest diye isim verilen konum bağımlı, hızlıca sonuç
döndürecek ilahlara tapan insanların birlikte yaşadığı, yine kadınlarla
erkekler arasında hiç böyle özel olarak haremlik selamlık uygulamasının
olmadığı dolayısıyla etkileşim halinde bir arada yaşadıkları -örneğin bakınız:
Hz. Peygamber ile uzun uzadıya tartışmaya giren bir kadın sebebiyle gelen
Mücadele süresinin ilk ayetleri-, hatta bırak sosyal hayatı, ibadet ederken
bile yan yana birlikte ibadet ettikleri -örneğin bakınız: Hicr/24 ile ilgili
tartışmalı rivayetlere-, bunların yanı sıra insanların çeşitli meslekler ile
uğraştığı ve bunlardan birinin de ücret karşılığı seks yapmak olduğu, hatırı sayılır miktarda ücret karşılığı seks yapan kadınların da yaşadığı (bkz: Nur/33) son derece
kozmopolit bir bölgeymiş Mekke. Yani öyle kadınların kara çarşaflı olduğu,
erkekler ile kadınların hiçbir şekilde yan yana gelmediği, namaz kılmayanların
sopayla kovalandığı, Hz. Peygamber’i gördüklerinde “Aaa Peygamber! Ver elini
öpeyim. Senin için öleyim. Sümüğünü üstüme süreyim. Şöyle yapayım. Böyle
yapayım” diyen insanların bulunduğu bir bölge değil. Aksine bizzat Hz.
Peygamber ile saatlerce tartışan insanların bulunduğu, hatta eşlerinin tacize uğradığı
ve günlük hayatta insanların birbirini kestiği, köşe başlarında ücretli seksin
yapıldığı, farklı farklı dinlere ait ibadetleri gerçekleştiren dindarların
yaşadığı bir bölgeymiş Mekke ve çevresi. Hayır bir de şu var: Velev ki, affedersiniz,
idrarını içmeye, sümüğünü üzerine sürmeye teşebbüs eden insanlar olmuş olsun. Dinin
özünü idrak edebilmiş bir insan nasıl olur da, “Allah aklını kullanmayanlar
üzerine pislik yağdırır (Yunus/100)” ayetini tebliğ eden ve kendisi hakkında da
“Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da
bilmem. Size, ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyarım
(Enam/50)” demesi emredilen birisinin böyle şeylere izin vereceğini
düşünebilir? Ve hatta nasıl olur da bu ayetleri duyarak Hz. Peygambere uyan bir
insanın böyle şeylere teşebbüs edeceğini düşünebilir? Sanıyorum farkında
değiller ama bu hikayeleri anlatanlar, bu anlatımları ile sadece ana fikri
anlamadıklarını itiraf etmiş oluyorlar. Başka da bir şey değil. Görünürde, “Dini bir şey yapıyoruz, ‘kötü bir
şey yapıyor’ diyemezsiniz, bize karışamazsın” pozisyonunda kalarak arkada çevrilen
dolaplara vitrin olsun diye uydurulan yalan ve abartından başka bir şey
içermeyen bu ‘Asrı Saadet(!)’ hikayelerinden uyandırayım diye söylüyorum tüm bunları.
Ha bu arada, bu “Asrı Saadet” lafı da hiçbir gerçekliği olmayan, uydurulmuş bir
sözdür ki anca Arapça bilmeden İslam’a yönelmiş kitlelerin yoğun olarak
bulunduğu Türkiye gibi yerlerde kullanılır. Arap tarihine biraz hâkim birisi,
insanların birbirini kıtır kıtır kestiği o döneme Asrı Saadet denmesine sadece
güler. Zaten bildiğim kadarıyla bu tanımlama Türkiye’de uydurulmuş ve sadece Türkiye’de
kullanılmaktadır. Hem bu asrı saadet tanımını hem de o zamanlarda yaşandığı
iddia edilen sinematografik sahabe hikayelerini uyduranlar biraz
çapsızlıklarından yani talebe olması gerekirken hocalığa soyunmaları
neticesinde anlatacak bir şey bulamamalarından yapmışlardır bunu. Biraz da
“vitrine 1400 yıl önce yaşandığı iddia edilen şeyleri koyalım ki arkada
çevirdiğimiz dolaplara siper olsun, nasıl olsa kimse 1400 yıl önceki olayları
anlatmamızı ‘kötü’ olarak nitelendiremez” diyerek yapmışlardır bunu. Bu
hikayelerin bir kısmını sıfırdan uydurmuşlar, varlığı ile ilgili delil olanların
ise sinematografik versiyonlarını üretmişlerdir. Hz. Peygamberin yaşadığı
şeyler hayatın gerçekliğinden kopuk, sınanmayı bozacak şeyler değildi. Yüce Allah’ın:
“Siz onların çektikleri çekmeden cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz?
(Bakara/214)” hükmü gereği yeterince canları sıkıldı ve yandı. Tabii şunu da eklememiz lazım: Bu tip
hikâyeleri dini sohbet adı altında anlatanların aslında itiraf ettikleri bir
şey daha var burada. O da şu ki: Hani, “Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi
ve sellem) bir gün mübarek parmaklarından su akıtmış. Sahabe Efendilerimiz de
kana kana suç içmiştir” gibi, bu ve buna benzer hikâyeler anlatıyorlar ya. Bu, “Aman
ne olacak canım. Yalan da olsa zararı olmayan bir şey. Peygamberi övüyor işte” denilecek
bir şey değildir. Bu aslında, “Ben, bir insanın peygamber
olduğunu anca parmaklarından su akıtırsa ya da buna benzer şeyler yaparsa kabul
ederim. Yoksa kabul etmem” demektir (İsra/90). Bu tip, Hz. Peygamber için
uydurulmuş mucize temelli hikayelerin bize gösterdiği biricik şey, hayatın gerçeğinde,
gerçekten o dönemde yaşamış olsalardı, bunları anlatanların, Hz. Peygamber’in
peygamberliğini kabul etmeme ihtimalidir. (En doğrusunu Allah bilir). Çünkü bir insanı peygamber kabul
etmek demek, kendisinden daha üstün olduğunu da kabul etmek demektir. “Anca
böyle fantastik olursa ben bir insanın benden daha üstün olduğunu kabul ederim”
deme noktasına ulaşmaktadır tüm bu anlatımlar. Böyle birisi de gelmediğine
göre, “E ben kimseyi kendimden daha üstün kabul etmem” deme noktasına
ulaşmaktadır bu bakış açısı. (En doğrusunu Allah bilir) Bakmayın şimdi ismini söyledikten sonra uzata uzata “Sallallahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem” falan demelerine, ellerini yüzlerine, göğüslerine götürmelerine. Her böyle yapan için söylemiyorum bunu ama böylesi bağlılık görüntüsü veren insanların bazıları, eğer onun döneminde yaşamış olsalardı Hz. Peygamber muhtemelen beklentilerini karşılamayacak, dolayısıyla peygamberliğini de kabul etmeyeceklerdi. (En doğrusunu Allah bilir). O dönem onun peygamberliğini kabul etmeyenler, “Aaa bize Peygamber geldi. Bizler hem çok kötü hem de aptal insanlarız. Hadi onun peygamberliği kabul etmeyelim. Etmeyelim de yüzyıllar boyunca ne kadar kötü ve aptal insanlar olduğumuz konuşulsun” mu demişlerdi? Bu kadar basit miydi her şey? Ondan, bir dağı altın kütlesi haline
getirmesini (Müsned, I, 242, 258), gökten melekler indirmesini ve onlarla
konuştuğunu kendilerine göstermesini (En‘âm/8), yerden pınar fışkırtmasını
yahut hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçesi olup, aralarından şarıl şarıl
ırmaklar akıtmasını istemişlerdi (İsra/90). Yüce Allah da ısrarla akıllarını
kullanmalarını emretmişti ve inkarcılıklarının altından yatan nedeni de İsra
94’te “İnsanlara [bir peygamber eliyle] doğru yol bilgisi geldiği zaman onları
[ona] inanmaktan alıkoyan, onların: "Allah ölümlü bir insanı mı elçi
olarak gönderdi?" diye itiraz etmelerinden başka bir şey değildir” diyerek
açıklamıştı. Onun için bugün Peygamberi olağanüstülük ile övme ya da yaşanan
olayları abartıp sinematografik hale getirme konusu zararsız, basit bir konu
değildir. O zamanlarda inkarcılığın ana gerekçesi olan bu mucize konusu,
günümüzde o dönemi hayatın gerçekliği ile düşünemeyip, gelen hükümlerin
bağlamını doğru anlayamayarak yanlış hükümler çıkarıyor olup insanlara ızdırap
olmanın ana gerekçesi olmuştur. Günümüzde, 1400 yıl öncesinde yaşandığı iddia
edilen, hadi yaşanmış olsa bile bilmenin kime ne kazandıracağı belli olmayan bu
anormal hikayelerle mesai dolduran bazı insanların bugün onu reddetmeyip, ismini duyulunca
ellerini yüzlerine, göğüslerine götürmeleri falan Hz. Peygamber’in vefat etmiş
artık rakip olma ihtimali olmamasından kaynaklanmaktadır. (En doğrusunu Allah bilir). Böyle böyle yaparak
sanki bağlı olduğu bir dini, kutsal bir referans noktası varmış (inşallah vardır diyelim), savunduğu ve mücadele ettiği bir şey varmış (inşallah vardır diyelim) gibi olmakta ve tüm bunlar sebebiyle de dokunulmazlık
kazanmaktadırlar, kendilerince. Bütün mesele bundan ibarettir. Neyse… Konumuza geri dönüp, kozmopolitliğinin yanı
sıra bir de iklim olarak da değerlendirirsek Mekke'yi, 45-50 derece sıcaklıkta ve kumun içinde yaşamaya çalışılan bir bölge çıkar karşımıza.
Hali ile güneşten ve kumdan korunmak, bir giyinme kültürü oluşturmuştur orada. 45-50
derecede ve kumun içinde kafana bir şey koymadan yaşayabilir misin? Maalesef. Hiç şansın yok. Bunun için erkekler
kafalarına sarık yani kumaş sararlarmış, kadınlar da örtü koyarlarmış. Bu giysiler
hem şapka görevi görür hem de kum fırtınalarında yüzlerine örtecek bir maske
görevi görürmüş. İkisinin de dini hiçbir değeri yoktur. - Nasıl yani? Kadınlar saçlarını erkeklerden
gizlemek için başlarına örtü koymuyorlar mıydı? Hayır. - Peki, nereden biliyoruz bunu? Bizzat Nur Suresi 31. ayetten. Ayet ne diyor: "(…) Başlarındaki örtünün uçları ile göğüs dekoltelerini kapatsınlar (…)." Yani başlarında örtü varken aynı zamanda göğüslerinde de dekolte olabiliyormuş.
Göğsünde dekolte olan bir bayanın başına koyduğu örtüyü saç gizlemek için
koyduğu düşünülebilir mi? Tabii ki de hayır. Peki neden örtüyorlardı? Dediğimiz gibi asıl olarak iklim şartlarından
korunmak için örtüyorlardır. Fakat bu durum, kadınlar özelinde zamanla bir kimliğe
dönüşmüş olsa gerek. Ne kimliği derseniz? Fuhuş yapmama kimliği. Belki, evli olma
kimliği ya da hür kadın olma kimliği. Ne dedik? O zamanki Mekke ve çevresi para karşılığında seks yapan
bayanların da bulunduğu bir bölgeymiş. Haliyle o işi yapan bir bayan, mesleğin
icrası bağlamında kendi vücudunu bir miktar sergilemesi gerekmektedir. İşte bu
durum dekolteli olup ama o işi yapmayan bayanların taciz edilmesine sebep
olmaya başlamış. Bunun üzerine önce Ahzab 59. ayet inmiş ve “dış giysilerini üstlerine alsınlar” denmiş. “Bu onların tanınmalarını ve rahatsız
edilmemelerini sağlar” diye de eklenmiş. Burada tanınmaktan kast edilen az önce
bahsettiğimiz fuhuş yapan bayanlar gibi olmadıklarını gösterme manasındadır.
Fakat bu giysi muhtemelen sırta alınan ve göğüs dekoltesini tam kapatmayan bir
giysiydi. Çünkü göğüs dekoltesi kapatma Ahzab 59’dan daha sonra gelen Nur 31
ile emredilmiştir: “Başlarına koydukları örtünün uçları ile göğüslerini
örtsünler.” Yani Ahzab 59’da söylenen bu dış giysi üzerlerindeyken
aynı zamanda saç gizleme amacı taşımayan baş örtüleri başlarında ve göğüs
bölgelerinde dekolteleri yine bulunmaktadır. Onun için Ahzab 59’dan sonra gelen
Nur 31 ile başlarındaki örtünün uçları ile göğüs dekoltelerini kapatsınlar
denmiştir. Bak dikkat et: “Başlarına koydukları örtüleri
ile saçlarını gözükmeyecek hale getirsinler sonra da uçları ile de göğüslerini
kapatsınlar” demiyor ayet. Sadece “Baş örtülerinin uçlarını arkaya
düşürmesinler, uçları ile göğüs dekoltelerini örtsünler” diyor. Dolayısıyla
bu ayetler ile saçın gözükmeyecek şekilde örtüleceğini söyleyenler, bunu
nereden çıkarıyorlar anlamak mümkün değil. Üstelik, az önce de söylediğimiz
gibi, ayetlerin kronolojik sırasına baktığımızda Ahzab 59’da geçen “cilbab”
denilen dış giysinin göğüs örten bir şey olmadığını da anlamış oluyoruz buradan.
Muhtemelen omuzlarından arkaya sarkan, önü açık manto, pardösü gibi bir
giysiydi bu. Tüm bunlardan murat edilen şudur ki: Kendilerini
hem olası tacizlerden hem de zina etmekten korumak için vücutlarındaki
dekolteyi kapatmaları. Bu da önce cilbab ve daha sonra da Mekkeli kadınların
başlarına koydukları örtü üzerinden buyurulmuştur. E peki bir kadının yaşadığı coğrafya itibari
ile başında örtü ile dolaşmasına sebep olacak bir iklim şartı ya da daha
farklı bir durum yoksa ne yapacak? O zaman da başka bir giysi ile göğüs
dekoltesini kapatacak. Bu kadar. İslamiyet’te saçlar örtülsün diye bir emir ya
da saç örtüsü diye bir giysi bulunmamaktadır. Kendini ve namusunu koruma amacı için göğüs dekoltesini örtme vardır. Nur 31’den bir ayet önce, 30. ayette ise
erkeklerin namusunu koruması gerektiği anlatılır. Yani namus koruma olarak
adlandırılan zinaya bulaşmama konusu hem erkek hem de kadın için geçerlidir. Saç
kapatmayı, kontrolden çıkmış, şuurunu yitirmiş bir şekilde ölüm kalım meselesi
haline getirenler, biraz kıyas yapıp da “eğer saç cinsellik içeren bir şeyse ve
bunun için gösterilmesi yasaksa bunun erkekler için de geçerli olması gerekmez
miydi?” diye sorgular ve girdikleri yolun ne kadar yanlış bir yol olduğunu
görürlerdi. Namus koruma kavramının önemini hem kontrolsüz üreme denilen şeyin sonucu olarak bir toplumun suçlular cehennemine dönüşmesini engellemesi hem de evlilik hukukunu koruması bağlamında ne kadar önemli olduğunu daha önceki çalışmalarımızda açıklamıştık. Tekrardan girmeyeceğim. Buna bir de örtünme ile olası tacizlerden korunma durumu eklenmiş oldu. Tabii bu durumun, asıl olarak cezalandırma hukukunun yani devlet otoritesinin yok edildiği toplumlar için geçerli olduğunu söyleyelim. Tüm bunlara bakarak diyebiliriz ki: Emredilenlerden daha fazlası bağlamında örtünmenin sınırlarını birey kendi karar verir. Örtünmenin hikmeti, amacı tacizlerden kendini koruyup aynı zamanda zinaya da bulaşmamaktır. Değişen şartlara göre insanlar bunu ayarlamasını bir ihtiyaç olarak yaparlar. Devlet eliyle örtünmenin sınırlarını belirleyecek bir durum şart değildir. Ayetlerde de keskin sınırlar çizilmemiş, tacizlerle kadınların rahatsız edildiği o zamanki ortamda kadınların bu tacizlerden korunmaları için yapmaları gerekenler söylenmiş. İçinde fedakârlık içeren bir ibadetin emredilmesi gibi değil, ihtiyaç duydukları, o şartlar altında zaten mecbur yapacakları bir şeyi nasıl yapmaları gerektiği söylenmiş. Onun için emredilenden daha fazlası bağlamında örtünmenin ölçüsünü birey kendisi karar verebilir. Eğer taciz ortamı varsa, aynı 1400 yıl önceki Mekke'deki gibi yaşadıkları yerde güvenlik sorunu varsa, eğer yoksa da zinadan uzak durmak için nasıl örtünülmesi gerektiği ayetlerle sabittir. Bunun üstüne isterse saçlarını hiç göstermeyecek şekilde başörtüsü de takabilir bayanlar. Burada bir fedakârlıktan öte bir ihtiyaç durumundan bahsediyoruz. Devlet aracı, birliktelik neticesinde kontrolsüz üreme oluşmuşsa veya aldatılan bir taraf varsa ya da taciz oluşmuşsa araya girer ve cezalandırma hukukunu uygular. Tacizlerden korunma durumu ise zaten devletin otoritesinin olmadığı durumlar için emredilen tedbirdir. Bir ihtiyaçtır. Devlet varsa, cezalandırma hukuku vardır. Tacizler yasalar ile engellenmiştir mantıken. Ama eğer bir ülkede devlet aracını ele geçiren kriminaller cezalandırma hukukunu neredeyse yok etmişse o zaman kadınlar bir ihtiyaç olarak tedbirlerini alacaktır. İşte bu tedbirler de ayetler ile bildirilmiştir. Sırtlarına cilbab, eğer sırtlarına aldıkları giysi göğüs dekoltesini kapatmıyorsa, göğüs dekoltesini kapatacak başka bir giysi. Bu giysi, 45-50 derece sıcaklıktan, kumun içinde yaşayan Mekkeli bayanlar için başlarına mecburen koydukları örtünün uçlarıdır. Ha durum o kadar vahim ve bunlar dahi yetmiyorsa, o zaman saçlarını hiç göstermeyecek şekilde kapatabilirler de. Dedik ki: Örtünmedeki hikmet zinada uzak durmak ve tacizlerden kendini korumaktır. Bu amaca nasıl ulaşılacağı 1400 yıl önceki Mekkeli kadınlara anlatılmış. Eğer o şartlar sizin için de geçerli ise ayetlerde yazıldığı gibi örtünmeyi yapacaksınız. Eğer tam olarak değilse, emredilenleri kendinize uyarlayacak örtünmenin hikmetine ulaşacaksınız. Ha bu arada, tacize uğramaktan bahsettik ama sizin de etrafı taciz etmiyor olmanız gerekiyor. Şimdi bu noktada konuya ufak bir ara verip, günümüz modern dünyasında yapılan bir haksızlıktan bahsetmek isterim. O da taciz denilince insanların aklına sadece erkeğin kadına sözlü ya da fiziksel tacizinin geliyor oluşu. Bu, bu kadar basit değil. Kendi şahsi fikrim olarak şunları söylemek isterim ki: Yol, park, okul gibi herkesin mecburen kullanmak zorunda olduğu kamuya açık yerlerde, bir bayanın basenlerini ve göğüslerini (gerdan bölgesinden bahsetmiyorum) gösterecek şekilde giyinmesi kadının tacizi, erkek kadın fark etmeksizin herkesi tacizi ve aynı zamanda bir erkeğin cinsel uzvunu belli edecek şekilde dar pantolon giymesi de erkeğin tacizi, yine kadın erkek fark etmeksizin herkesi tacizidir. Bu noktada belki hukuki bir düzenleme yapılabilinir, yapılamayacaksa da insanlara bunun ayıp bir şey olduğu öğretilir eğitim sürecinde. Gerçi bunun ayıp bir şey olduğunu söylemeye aslında çok da gerek yok. Daha doğrusu normal şartlarda gerek olmamalı. Çünkü bunun ayıp olduğunu herkes biliyor, daha doğrusu hissediyor olmalıdır. Çünkü bu durum insanın doğasına ait temel bir his olan utanma duygusu ile alakalıdır. Unutmayalım, bunun körelmiş olması, bizi insan yapan bir özelliğimizin körelmiş olması demektir. Ayrıca şu da var: Bu durumu taciz olarak nitelendirmek, hiç kimseye durumdan vazife çıkarma yetkisi de vermez. Saldırı yapma veya sözlü ya da fiziksel karşı tacizde bulunma vs. gibi şeylerden bahsediyorum. Bunu da vurgulamış olayım. Ha bir de son olarak şunu da ekleyeyim bir insanın suratını gizleyecek şekilde peçe takması da güvenlik açısından asla kabul edilemez bir durumdur. Neyse, başörtüsü konusuna tekrardan ve son kez
gelirsek… Elbette bir insan baş örtüsü takabilir ve
hatta taktığı baş örtüsünü saçlarını hiç göstermeyecek bir duruma da getirebilir.
Bu kimseyi ilgilendirmez. Kendisini nasıl rahat hissedecekse ya da eğer güvenliğe
ihtiyaç duyulan bir bölgede yaşıyorsa nasıl güvende hissedecekse öyle giyinir.
Zaten amaç da budur. Tacizler bağlamında kadınların kendisini güvende
hissetmesi, namus bağlamında ise birliktelik neticesinde zarar gören üçüncü bir
tarafın olmaması (aldatılan eşin ortaya çıkmaması veya bakılamayacak çocuğun
dünyaya getirilmemesi). Bu kadar. Örtünmenin hikmeti, örtünme ile ulaşılması gereken nokta budur. Eğer size İslamiyet’te saç örtüsü diye bir
şey var diye bir dayatma yapılıyorsa, öyle bir şeyin olmadığını göstermek için
bunları anlattım. E peki neden İslamiyet denince herkesin aklına
ilk önce saç gizleme geliyor? Az önce hayatın gerçeğinden kaçmaktan
bahsettim. Bazı insanların hayatın gerçeklerinden kaçmak için akıl
çalıştırmaya, çalışıp üretmeye gerek olmayan konulara girerek kendini meşgul
göstermeye çalışmasından bahsettim. Sanki hayatta savunduğu bir şey varmış onu
da en bağlı olarak o savunuyormuş gibi göstermesinden ve hatta ne yazık ki bu
tip insanlarla vakit geçirenlerin de “dini bir şey” yaptıklarını
zannetmelerinden bahsettim. İşte saç örtme muhabbeti de buradan besleniyor. “İslamiyet gelince ne olacak? Niye yeni bir
sistem istiyorsun? Ne yapacaksın? Sen neye dayanarak “ben şöyle
sistem istiyorum. Böyle sistem istiyorum” diyorsun? Ne fark oluşacak? Örneğin, mikroişlemcilerde
artık Kuantum Mekaniğinin sınırları zorlanarak 2nm’ye inilmiş durumda, mesela
bu konuda ne yapacaksın?” diye hayatın gerçeğine çekerek sorular sorulduğunda
verecek hiçbir cevabı olmayan insanlar bu tip konuları gündemde tutup
duruyorlar. Sanki bir şeyin mücadelesini veriyorlarmış gibi oluyormuş. Böylece
gerçekten mücadelesini vermesi gereken şeylerden kendilerini de kurtarmış
oluyorlarmış. Üstelik gözlerinin önünde burunlarının dibinde
cezalandırma hukukunu yok etmiş insanlar kanlı canlı duruyorken yapıyorlar
bunları. Onları karşılarına alamadıklarından hatta bırak karşılarına almayı belki
destek bile olmuş bu kişiler, 1400 yıl önce yaşandığı iddia edilen olaylar
üzerinden boş meydan kabadayılığı yaparak kendilerini meşgul dolayısıyla
sorumluluklarını da yerine getiren insan olarak gösteriyorlar. Hayır, dediğim
gibi, o olayların yaşanmış olduğu da yok. Geçmişte yaşanmış bir olaydan kendine
pay çıkarmanın ne kadar saçma bir şey olduğundan mı bahsedeyim, kendisine pay
çıkarmaya çalıştığı olayların zaten yaşanmadığından mı bahsedeyim, yaşanmışsa
bile o abartılı hikayelerden bize düşen bir payın olmadığından mı bahsedeyim. Karar
veremez bir hâlde derine dalıp duruyorum. Neyse, toparlayarak bitirelim. 1400 yıl önce Mekke ve çevresinin sosyal hayatında; 1. Kadınların ne saç gizlemesi diye bir durum vardı ne de Kur’an’da böyle yapılsın diye bir emir vardır. 2. Mücadele Süresinin ilk ayetlerinde de
gördüğümüz gibi, sosyal hayatta hiç haremlik selamlık gibi bir durum bulunmamaktadır.
Elbette insanın doğası gereği ve aynı zamanda utanma duygusu gereği kadınlar
kadınlarla erkekler de erkekler ile birlikte takılmaya meyillidir. Burada “haremlik
selamlık durumu yok” dememden kast ettiğim kadınlarla erkekler toplum hayatında
ayrışsın diye özel bir çaba yoktur. Yoksa elbette insan, doğası gereği
hemcinsleri ile takılmaya daha yatkındır. Söylemeye çalıştığım “aman haremlik
selamlık olalım” diye özel bir şartlanmışlık hissetmeden, kadınlar ile
erkeklerin birbirleri ile etkileşim halinde beraber yaşamış olmalarıdır. 3. Hicr/24 ile ilgili gelen tartışmalı
rivayetlere göre ise bırak sosyal hayatta haremlik selamlık bir durum oluşsun
diye özel olarak çabalama durumunu falan, ibadet ederken bile kadınlar ile
erkekler birlikte ibadet etme durumu bile yaşanmış. Yanlış anlamayın, "Böyle yapılsın, doğrusu budur" demiyorum. Tabii hangi şartlar altında ve ne kadar süre yaşandı böyle bir şey bilmiyorum ama bu durumun beni çok şaşırttığını da söylemeden geçemeyeceğim. 4. Ve Nur/33’de geçen “zinaya zorlamayın”
emri, Mekke’nin günlük hayatında ücret karşılığında seks yapan bayanların yaşadığını
ve hatta ne acıdır ki bu bayanlara zorla fuhuş yaptıran insanların da bulunduğunu
göstermektedir. Üstelik şey de değil, böyle, kadın kendi hür iradesiyle zorlama olmadan yapıyor bu işi, birileri de ona aracılık ediyor gibi de değil bu durum. Ha belki o da vardır da burada ondan bahsedilmiyor. Yaptırtanlar kimler ise, baya baya evinin içinde, kendi hakimiyetinde, birlikte yaşadığı kadına yaptırtıyor hem de zorla yaptırtıyormuş bu işi. Gördünüz mü, öyle hemen herkes “Bakın bize bir peygamber gönderildi. Artık
kendimize çeki düzen verelim” dememiş değil mi. Aynı “Sağ ayakla girer, sol ayakla çıkardı. Sağ
elle şunu yapar, sol el ile bunu yapardı. Yatarken şöyle, kalkarken böyle
yapardı vs. vs. vs.” şeklinde yıllar yılı üstüne koya koya Hz. Peygamberi
takıntılı bir biçimde hiç durmadan ritüel gerçekleştiren insan noktasına
taşıyıp “sünnete uygun yaşama” başlığı
altında büyük bir kısmı hurafeden ibaret bir içerik ortaya çıkarmaları gibi,
tacizlerin had safhada olduğu bir ortamda kendilerini ve namuslarını
koruyabilsinler diye başlarındaki örtüleri ile göğüslerini örtsünler ve dışarı
çıkarken sırtlarına bir manto gibi bir şey alsınlar tavsiyelerinden, haremlik
selamlık sosyal hayat icat etmişler. Üstelik bu icadın 4 halife döneminde yapıldığını bile söyleyemeyiz. Çünkü Hz. Ayşe'nin ordu yönetmesi gibi bir durum yaşanmıştır, Hz Peygamberin vefatından sonra. Tüm bunlara baktığımızda icat edilen bu haremlik-selamlık hayat tarzının ne Kur’an ile ne de ilk dönem Müslümanlarının hayatları ile delillendirilemediğini görmekteyiz. Hal vaziyet bu iken, ne hikmetse İslamiyet
denince herkesin aklına ilk, kadınlar ile erkeklerin birbirinden ayrışarak
etkileşime girmeyecekleri bir sosyal hayat yaşamaları gelir. Hatta daha sonradan Müslüman olan kadının ilk yaptığı şey başını kapama olur, Müslüman
olan erkek de sünnet olur. Ve evet, sünnet olma denilen şeyin de dini hiçbir
kaynağı yoktur. Ve hatta namus koruma diye bir şeyin emredilmesinin kontrolsüz üreme ile suça sürüklenen bireylerin ve evlilik hukukunu ihlal eden aldatma durumunun ortaya çıkmasının engellenmesi olduğunu tam olarak anlayamamış kimi insanlar neredeyse, kadının her şeyi haram şeklinde kadını hapsetmeye çalışmışlar; delilsiz, şuursuz bir şekilde. Böylece istedikleri farklı bir şey varmış gibi, yarattıkları bir fark, hükmettikleri bir konu varmış gibi oluyormuş. Farklılıkları delillenmiş oluyormuş. (Bu tip insanlar aslında çoğunluk değildir ama tarih içinde göze çok battıkları için çoğunluk gibi gözükmüşlerdir, bunu da not düşeyim.) Halbuki İslamiyet insana adaleti gerçekleştirme gibi korkunç bir
görev verir ve dini yaşayan insanlar da zaten bu uğurda çalışan ve risk alan
insanlardır. İslamiyet’i adaleti tahsis edeceğiniz düzeni kurmaya çalışırken
yaşar, farklılığınızı da sadece adaleti tahsis edecek sistemi kurduğunuzda
tescillemiş olursunuz. Bütün ibadetlerin sizi getirmesi gereken nokta da budur. Bilginize. |
31 Temmuz 2026 Cuma
Din Tarihini Mükemmelleştirme Bağlamında Başörtüsü Konusu
at 17:50 0 comments
Labels: Teoloji
21 Aralık 2025 Pazar
Putperestlik: Konum Bağımlı Tanrı İnancı
|
Kutsal Kitapların Allah’ın vahiyleri olduğuna iman eden insanlar! Acaba Kutsal Kitapları biraz fazla mı üzerinize alınıyorsunuz? Kutsal Kitaplar, Peygamberlerin özelidir. Muhatabı
peygamberler ve dolaylı olarak da peygamberlerin birebirde muhatap olduklarıdır.
Örneğin Kur’an-ı Kerim Mekke ve çevresini uyarması için Muhammed(as) Peygambere
inmiştir (Enam/92). Aynı bütün peygamberlerin kendi kavimlerinin dili ile gönderilmesi gibi (İbrahim/4), kendisi ve muhatap oldukları Arap olduğu için de Arapça
inmiştir (Yusuf/2). Çünkü vahiy tecrübesinin ana hedefi, bir Peygamberin
kavmini hakka davet etmesidir. Fakat yine de Kutsal Kitaplar sadece, Peygamberlerin
birebirde muhatap olduklarını hak yola davet etmek için söylemesi ve yapması gereken şeylerle alakalı ayetlerden ibaret olmak zorunda değildir. Çünkü, dediğimiz gibi, Kutsal
Kitaplar Peygamberlerin özelidir dolayısıyla bir peygamberin arkadaşları
hakkında da ailesi hakkında da ayetler olabilir. Ya da günlük hayatta yaşadığı hiç
kimseyi ilgilendirmeyen bir sorun ile ilgili de ayet olabilir. Allah böyle
şeyleri bildirmekten çekinmez (Ahzab/53). Tabii bunu söyledikten sonra, yanıtlamamız gereken 3 soru
karşımıza çıkar. 1. Bize niye ayetler gelmiyor? O insanlara geliyor da bize
niye gelmiyor? Burada bir adaletsizlik yok mu? Hayır yok çünkü ilham yoluyla sana da ayetler geliyor, merak
etme. Bir insanın vahiy ile muhatap olması 2 şekilde gerçekleşebilir: İlham
yoluyla ya da Cebrail(as) yoluyla (Şura/51). İkinci yol son Peygamberin(as)
vefatından sonra tamamen kapanmıştır. Neden kapanmıştır? Bilinmez. Öyle takdir
edilmiş. Bilmenin bize katacağı çok bir şey olduğunu da zannetmiyorum zaten.
Bilmemiz gereken ortada bir adaletsizliğin olmadığı gerçeğidir. Çünkü her insanda
sınanmasında doğruyu tercih edebilmesini sağlayan gerekli donanım, Fıtrat
(Adalet Terazisi) vardır. O da insanın doğruyu yanlışı ayırt etmesini sağlar. Yeter
ki akledebilsin. Bunun yanı sıra hak ettiği ölçüde insan Allah’ın rahmeti
bağlamında ilham yoluyla vahiy de alabilir. Tabii bunun sonucunda, ona uygun olacak
ağırlıkta sınanacaktır da. Eğer Cebrail(as) vasıtasıyla vahiy alırsa sınanma ve
sorumluluğu çok daha büyük olacaktır. Daha doğrusu olmaktaydı. Artık böyle bir
şey söz konusu değil. Yani merak etmeyin her şey adaletle ilerlemektedir.
Adaletsizliğin olmadığı, kimsenin fazladan kayırılmadığı sana adalet günü
gösterilecek zaten. 2. Peki o zaman Peygamberlerle doğrudan muhatap olmadığımız
için Peygamberlere vahiy ile gelen ayetlerden sorumlu olmuyor muyuz? Mesela Kur’an’dan
sorumlu olanlar sadece Mekke ve çevresi mi? Hem evet hem hayır. Önce evet. “Hatta sadece Peygamberin zamanında Mekke ve
çevresinde yaşamışlar, şu anda yaşayanlar bile değil.” diyebiliriz. Zaten ne
Peygamber’e “Sana gönderdiğimiz ayetleri kitaplaştır ki gelecek nesiller de okuyabilsin” diye bir emir gelmiştir, ne Hz. Peygamberin
kendi başına böyle bir teşebbüste bulunduğu kayıtlıdır ne de "Ben bana gelen ayetleri kitaplaştıramadım ama siz yapın" şeklinde bir vasiyeti mevcuttur. Bunların neticesinde Kur'an'ın kitaplaştırılması konusunun kendisinin vefatından sonra lider olarak belirlenen Hz. Ebu Bekir'in ilk etapta gündeminde de olmadığını görüyoruz. Çünkü rivayetlerden gördüğümüz üzere konu gündeme Hz. Ömer'in teklifi ile taşınıyor. Tüm bunlara bakarak, Kur’an-ı
Kerim sadece Peygamber’in yaşadığı zamanda ve sadece Mekke ve çevresini uyarmak
için Allah’ın rahmeti olarak gelmiştir ve muhatapları tarafından da bu şekilde algılanmıştır diyebiliriz. Şimdi de hayır. Ama sana ilginç bir şey söyleyeyim: Sen yine de Kur’an’da
yazanlardan sorumlusun. Çünkü Kur’an’da yazanlar hiçbir yerde söylenmemiş, “Kur’an’da okumasam hayatta aklıma gelmezdi” diyeceğin şeyler değildir.
Vahiy yoluyla gelen ayetler ile birlikte gelen sorumluluk, kötü olmamak ve kötülerle mücadele etmektir. Yani verilen hayat şansında herkesin ulaşması gereken yegâne hedef, kendin kötü olmayacaksın, bu yetmez, bir de kötülerle mücadele edeceksin. Bunu yapmak için illaki bir Peygamber ile muhatap olmana veya Kutsal Kitaplardan haberdar olmana gerek yok. Tekrardan söyleyeyim: Herkeste fıtrat (adalet terazisi) vardır ve o da sana yapman gerekeni söylemektedir. Bunun yanı sıra, eğer sende o çaba varsa yani bunu hak ediyorsan, Allah katından bir rahmet olarak ilham yoluyla vahiy de alırsın, farkında olmadan. Tabii böyle bir şeyi hak etmenin şartları nedir, Allah bilir. Elbette bir Kutsal Kitaptan haberdar olmuş, o Kitapta yazılanları konuştuğun dile çevrilmiş haliyle okumuş ve oradaki emirlere uyuyorsan ne mutlu sana. Yat, kalk, şükret ve uymaya devam et. Tabii uyarken o ayetlerin ilgili Peygamberin özeli olduğunu, asıl olarak kavmini uyarmak için gönderildiğini, dolayısıyla okuduğun her ayeti mutlaka bağlamı ile değerlendirmen gerektiğini aklından çıkarmadan devam et uymaya. Ama hiç haberdar olmamışsan da eğer doğru bir insan olma çabası içindeysen ister istemez orada yazılanlara uyuyorsun demektir. Örneğin adaletin önleyici mahiyette ve kısas temelli cezalandırma hukuku ile sağlanacağını görmen için illaki Kutsal Kitaplardaki ayetleri okumaya ihtiyacın yok. Kendin tefekkür ederek de bunu anlarsın. Örneğin ben öyle yaptım. Önce bunu düşündüm. Daha sonra acaba daha önceki vahiylerde bu var mı diye baktım. Kur’an’da hem kısasın olduğunu (Bakara/179) hem de önleyici mahiyette olduğunu, bunun Bilge İnsan(as) ile Musa(as) kıssasında geçtiğini gördüm (Kehf/ 80-81). Ama o ayetleri okuduğum için bu sonucu çıkarmadım. Kendim bunu kafamda oluşturduktan sonra baktım ve gördüm. Çünkü, dediğim gibi, her insanda fıtrat yani adalet terazisi var ve o da sana hakikati söylemektedir. Yeter ki onu dinlemeyi başarabilsin insan. Ek olarak ilham yoluyla vahiy de peşi sıra gelecektir. (Allahualem). Aynı şekilde kontrolsüz üremenin felaket olduğunu, mutlaka bunu kendi kavminde durdurman gerektiğini ve bunu durdurmayan kavimlerle de araya sınır çekmen gerektiğini anlaman için kontrolsüz üremenin sembolleştirildiği istilacı Ye'cüc Me'cüc kavmi ile ilgili ayetleri bilmene gerek yok (Kehf/93 - 99 ve Enbiya/96). Kendin tefekkür ederek de bu noktaya ulaşabilir ve Hadımlaştırma Yasası gibi bir çalışma yaparsın. Zaten bizzat Kur’an, herkesin, Peygamber ya da Kutsal
Kitaplar yolu ile uyarılmasına gerek olmadan, doğayı gözlemleyerek Allah’ın
yüceliğini takdir etmekle mükellef olduğunu söyler (Enam 76-79) (Bkz. Maturidi
Ekolü). Mükellef olması için bir peygamber ile muhatap olmasına ya da
birilerinin gelip ona Peygamberlerden, Kutsal Kitaplardan bahsetmesine gerek
yoktur. Not: İsra -15'te geçen "Biz, bir resul göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz." ifadesini, İmam Eşari'nin önderliğini yaptığı ekol gibi, bir Peygamber(Nebi, vahiy tecrübesi yaşayan insan) ile muhatap olmayan insanların sınanmadığı, sorumlu olmadığı ve doğrudan cennetlik olduğu gibi bir sonuca ulaştırmanın isabetli olmadığını düşünüyoruz. Çünkü bir Resul, illaki vahiy tecrübesi yaşayan bir nebi olmak zorunda değildir. Kendisi farkında olmasa bile, Allah'ın ayetlerini(hem kitaplı dinlerdeki vahiylerini hem de evrendeki delillerini) ve fıtrata(adalet terazisine) uygun hak sözü insanlara anlatan herkesin bu kapsamda olduğunu düşünmek doğru olandır (Allahualem). O zaman bu ayet değil yaratıldığı halde sınanmayacak insanları anlatmayı, kıyamete kadar Resullûk makamının devam edeceğini ve kıyamete kadar her topluluğun hakkı haykıran, hayatlarını da buna uygun yaşayan Resuller ile muhatap olacağını göstermiş olur. "Biz, bir resul göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz" demek lafzen, demek ki Resul gönderiliyor demektir, kıyamete kadar. Yaratıldığı ve akıl baliğ olduğu halde sınanmayan insanların olabileceğini dinsel anlamda nasıl düşünebilir bir insan, hayret! Üstelik "Yoksa bizim sizi boşuna yarattığımızı, sonunda bizim huzurumuza geri döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? (Mü'minûn/115)" diyen ya da "Sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Bakara/214)" diyen ayetler varken... 3-) Peki o zaman ibadet ritüelleri ne olacak? Örneğin İslam
literatüründe belirlenmiş bir sürü ibadet ritüeli var. Onlara uymak zorunda
değil miyiz? İbadet, en temelde fedakarlıktır. Bu da kendinle mücadeleni
sağlayan şeydir. Kendinle mücadele ve kötülerle mücadele olarak ikiye ayırmış
olduğumuz görevlerimizin, birincisini, kendimizle mücadele etmemizi, böylece hayvani dürtülerimizin emrine girmememizi ve böylece kötü
olmamamızı sağlayan şeydir ibadet. Allah’ın yüceliğini idrak edebiliyor ve
hayatının bir parçası yapabilmişsen; yememen, içmemen, -daha genel mânâda- elde
etmemen gereken şeyleri biliyor ve yemiyor, içmiyor ve elde etmiyorsan; yardıma
ihtiyacı olana yardımını esirgemiyorsan ne mutlu sana. Bunlar için de
Peygambere ya da Kutsal Kitaba ihtiyacın yok. Nefsi ile mücadele etmesi
gerektiğinin bilincinde olan insanlar, bu mücadelede galip gelecekleri yolları bulacaktır
tefekkür ederek. Ama nefsinle mücadeleyi nasıl yapacağını bilemiyorsan, bu uğurda yapman
gereken şeylerin neler olduğunu kestiremiyorsan ve bunun için bir yardım almak
istersen o zaman bunun nasıl yapıldığının daha önceki kavimlere anlatıldığı
Kutsal Kitaplara başvurabilirsin. Tekerleği yeniden icat etmene gerek yok. Örneğin,
İslamiyet’i incelersin, Hz. Peygamber döneminde Mekke ve çevresine ibadet için
yapılmasının emredildiği namaz, oruç gibi ibadetleri görür hikmetini anlar sen
de tatbik edersin. Nefsin ilahlık içgüdüsü ile mücadele için Allah’ın yüceliğini tekrar tekrar idrak edebilmek ve kibirlenmemek için namaz
kılarsın, nefsin hayvani içgüdüleri ile mücadele için oruç tutar, zekat verirsin, nefsin tembellik içgüdüsüne karşı ise fayda üretmeye, başkalarına faydalı olmaya çalışırsın yani salih amelde bulunursun. Fakat dinin ana hedefi sana bu ibadet ritüellerini yaptırmak
değildir. Bu ibadetler hedef değil ana hedefe ulaşmak için birer araçtır. O
ulaşılmaya çalışılan ana hedef ise adalet için kavga edebilmek yani zalimlerle
karşı karşıya gelebilmektir yani salih amel işlemenin bir diğer yanıdır. Tabii önce kendin zalim olmamayı başaracaksın.
İşte kendin zalim veya ehli keyif olma ki zalimlerle kavga edebil diye bu ritüeller
gerçekleştirilir. Şimdi geldik o konuya. Tamam. “Kendimle mücadelemde tekerliği yeniden icat etmeme
gerek yok, bir Kutsal Kitaba başvurayım” dedin ve İslamiyet ile tanıştın. İslamiyet’i
kendi konuştuğun dil ile anlatan bir kaynağa ulaştın ve Mekke ve çevresine emredilen
ibadet ritüellerine baktın ve namaz, oruç, zekât, kurban başta olmak üzere
bütün ibadetlerin hikmetini anladın. Bizzat sana gelmiş gibi uygulamaya
başladın. Maşallah. Ama ya ibadetlerin seni ulaştırması gereken yer olan kötülerle
mücadele noktasına hiç varamadıysan? Yani o noktaya ulaşmadan ibadet ritüellerini
gerçekleştirip durduysan? Yani örneğin hayatın boyunca namaz kıldın ama aynı
zamanda hayatın boyunca zalimlerle yan yana olduysan? Bu, şu demektir: Sen
hiçbir zaman namaz kılmayı başaramamış, sadece ezbere iş yapmanın, aklını
kullanmaktan kaçmanın tadını çıkarmışsın. Seni, üzerine vazife olana götürmesi
gereken ibadet kavramını, o hedeften kaçabilmek için siper etmişsin. Çünkü, tüm
ibadet ritüelleri günün sonunda seni zalimden, yalancıdan, hırsızdan, çeteciden uzak tutmak
içindir. Sen, işine öyle geldiğinden ibadet ritüellerini dinin hedefi haline
getirerek resmen hakikati elinle eğip bükmüşsün. Vay o şekilde ibadet edenlerin
haline! İşin vahametini tam anlatamadıysam, bir de şöyle anlatayım.
Müstakil hedefleri ile birlikte ibadetlerin bazıları şunlardır: Allah’ın
yüceliği idrak edip, kendi acizliğini görüp böbürlenmeyesin diye namaz;
nefsinin hayvani isteklerine hâkim olabilmek için oruç ve ihtiyaç sahiplerine yardım yani zekât, Ahirete inandığından dünyadan vazgeçtiğin için tembelliğe yol bulmayasın diye fayda üretmek yani salih amel işlemenin bir yönü. İbadetlerin toplamanın seni ulaştırması gereken hedef ise kötülerle,
zalimlerle karşı karşıya gelip, adaleti gerçekleştirmek yani salih amel işlemenin diğer yönü. Fakat bırak ibadetlerin
toplamının seni götürmesi gereken yeri, ibadetlerin müstakil hedeflerine bile ulaşamıyorsan, sen sadece ezbere iş yapıyor, ezbere yaptığı iş ile hem ibadetlerin müstakil hedeflerinden
hem de toplu hedefinden kurtulmuş sayıyorsundur kendini. Dini de ritüel deryası
haline getirip, kendini de o deryada boğmaya çalışıyorsundur. İlginç bir haberim var: Kur’an’ın hiçbir yerinde ritüelleri
belirlenmiş ibadetleri gerçekleştirmeyenler için ne bir cezalandırma hukuku vardır
ne de bu sebeple sonsuzlukta cehenneme gideceğine dair bir bilgi vardır. Eğer “Şu ibadeti yapmayan dünyada şöyle cezalandırılır. Ahirette de cehenneme gider.” diye bir şeyler duyuyorsanız, o duyduğunuz şeyler zaman içinde din ile ilgilenmiş insanların işgüzarlık yaparak uydurdukları şeylerdir. Nedense bu tip işgüzarlıklar, Kur’an’ın mesajından daha fazla ilgi çekiyor ve akılda kalıcı oluyor. Oysa ki Kuran’da sonsuzluğu kaybedecekler açıkça bildirilmiştir. Örneğin: Zalimler (Araf/41), Zalimlere destek olanlar (Hud/113), Başkalarını
Allah'ın yolundan çevirenler ve onu eğri, dolambaçlı göstermeye çalışanlar, ahiret
hayatının gerçek olduğunu kabule yanaşmayanlar (Araf/45), Altın ve
gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanlar (Tevbe/34), Büyüklük taslayanlar
(Zümer/60), İftira atıp, ayıp arayanlar (Hümeze/1) gibi… Not: Müddesir 43’de geçen namaz(salat) ifadesinden ne
kastedildiğinin açıklamasını araştırabilirsiniz. Dikkat ettiniz mi, hep ibadetlerin insanı getirmesi gereken
olan nokta olan iyi insan olmayı başaramamış, başkalarına zarar vermiş veya kötülerle mücadele edememiş
insanlardan bahsediyor ayetler. Namaz kılmayanlar, oruç tutmayanlar, zekât
vermeyenler demiyor. Hayır bir de şunu merak ediyorum: “Şunu yapmayan şöyle
yanar. Bunu, şu şekilde yapmayan böyle yanar” diye kural koyma işgüzarlıklarını
yapanlar Hz. Peygamberi nasıl değerlendiriyor acaba? Çünkü Hz. Peygamberin
hayatına baktığımızda günümüzde yasa gibi söylenen ibadet ritüellerine öyle
öyle sıkı sıkıya bağlı kalarak ibadetlerini gerçekleştirdiğini göremiyoruz. (Örneğin: Bakınız
Ebû Dâvûd, Salat: 274; Müslim, Salat-ül Müsafirin: 5 ve Namaz vakit ve rekât
sayısı tartışmalarına ayrıca Bakınız Hz. Peygamberin 3 kere Hac yapabilecekken
sadece 1 kere yapmasına). Evet gelelim Hac konusuna. Az önce namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerin hikmetinden
bahsettik. Bir insanın bunlardan haberi yoksa bile eğer kendini terbiye etmek
istiyor, günahlardan uzak durmak istiyorsa bunlara benzer şeyleri
gerçekleştirmesi gerekir, dedik. Bu konuda tekerliği yeniden icat etmek
yerine Kutsal Kitaplara erişimi varsa, Kutsal Kitaplara başvurarak iyi insan
olma amacına nasıl erişeceğini öğrenebilir. Örneğin, Kutsal Kitapların
sonuncusu, Mekke ve çevresine inen son Kutsal Kitap olan Kur’an-ı Kerim, bu
niyetteki kişiye yol gösterecektir, diye de ekledik. Tamam. İslam literatürünü kendi dilimizle anlatan
kaynaklardan okuduk ve bütün ibadetlerin hikmetini anladık. Gerçekleştiriyoruz.
Bu sayede zalimlerle karşı karşıya da geliyoruz. Peki hac ne olacak? Haccın
hikmeti nedir? Üstelik ibadet için bir konum da belirlenmiş. Hac, Kur’an’da Mekke ve çevresinin gücü yetenlerine (Al-i
İmran/97) yılın belli zamanlarında toplanıp, toplu olarak ibadet
gerçekleştirmesi için emredilmiş bir ibadettir. Bu vesileyle tanışma, istişare ve
yardımlaşma gerçekleştirilir. Ama Mekke ve çevresinde yaşamayanlar bunu nasıl
hayatına uyarlayacak? Oraya gitmek zorundalar mı? Haccın hikmeti Allah’ın yüceliğini idrak edebilen insanların
toplu ibadet etme, yalnız olmadıklarını hissetme, yardımlaşma, fikir alışverişi
faaliyetidir. Yani hikmeti bağlamında sempozyumlar, soru-cevaplar,
yardımlaşmalar, toplu ibadet ile birlik olunduğunun hissedilmesidir. Birçok
şeyi tek başına yapamazsın. Birlikten kuvvet doğar. İslamiyet’te de Hac ibadeti
Mekke ve çevresine bunları sağlar. Fakat bu hikmete ulaşabilmek için Hac
ibadetini illaki Kâbe’de gerçekleştirmek gerekmiyor. Kâbe konumu Mekke ve
çevresi için belirlenmiştir. Kendi yaşam alanlarında da bunu yapabilir insanlar.
Zaten toplu ibadet ederek, birlik olarak, yardımlaşarak yapmış oluyorsunuz. Onun için, aynı
diğer ibadetler gibi, Hac gibi bir ibadeti yapman gerektiğini anlamak için de
illaki Kur’an’dan haberdar olmana gerek yok. Toplu ibadet, tanışma,
yardımlaşma, fikir alışverişleri, soru cevaplar için yılın belli zamanlarında
toplanılması gerektiğini kendin düşünerek de bulabilirsin. Aynı namazı, orucu, zekâtı
duymamış olsan bile buna benzer şeyler yapman gerektiğini bulabileceğin gibi. Ama Hac ibadeti ile ilgili “Bu ibadet, günümüzde yaşayan ve
hak ehli olma niyetindeki herkesin illaki Kabe’de gerçekleştirmesi gereken
görevidir” derseniz, bunun hikmetini açıklayamazsınız. Eğer ayetleri çok fazla üzerinize alınırsanız, birçok ayetin
hikmetini anlayamaz ve vazgeçersiniz. İşte onun için yazının başında ayetleri
çok mu fazla üzerinize alınıyorsunuz acaba dedim. Hac ayetleri, Hz. Peygamber
zamanında Mekke ve çevresinin yılda bir sefer nasıl toplu ibadet yapacağını,
buluşup yardımlaşacağını gösteren ayetlerdir. 1400 yıl önceki Mekke ve
çevresine bir yönergedir. Bunu örnek alarak sen de Hac ibadetini hikmetine ulaşmak
için faaliyette bulunabilirsin ama “bu ayetler ritüel olarak günümüzde herkes
için geçerlidir” dersen, sorulara cevap veremezsin. İşin içinde çıkamaz, itiraf
etmesen de yavaş yavaş vazgeçmeye başlarsın. Vazgeçmekten kastettiğim, Kutsal Kitapları bir kaynak olarak
almaktan vazgeçmedir. Yoksa mantığını anlayamadığınız hiçbir şeyi zaten kabul etmiş
sayılmazsınız. Kendinizi kandırırsınız. Zaten onun için dine yönelen
insanlara baktığında risk alamayan kitlelerle karşılaşıyorsun. Başını belaya
sokmaya cesaret edemiyorlar. Çünkü akıl, mantık ile çalışır ve mantığını
kuramadığın hiçbir şeyi en temelde kabul etmiş sayılmazsın ve fedakârlık yapmak
da istemezsin. Bireysel bu kadar ibadet eden insan varken, kötülerin ve
kötülüğü halâ daha devam etmesi bundandır. Yine örgütlü dindarlığın belki büyük
kısmının da belli bir zaman sonra yağmacılığa dönüşmesi yine bundandır.
“Allah’ın kelamını yayma” kisvesi altında sayıyı arttırıp birbirini kayırma… Klasik
örgütlü yağmacılık. Elbette her örgütlenme için geçerli değilse de yaşanan şeylerin
çoğunlukla bundan ibaret olduğunu sen de biliyorsun. Neyse. Hac ibadetine geri dönelim ve çok ilginç bir şeyle
karşılaşalım. Hac aynı tüm kutsal kitaplarda olduğu gibi, son Kutsal Kitaplı din
İslamiyet’te de emredilmiştir, çok fazla uyarı ile beraber. “Çok fazla uyarıyla beraber mi? Neden?” Çünkü Hac ibadeti putperestliği ortaya çıkaran şeydir. Onun
için emir, uyarıları ile birlikte gelmiştir. Putperest olma nedir? Neden hac bunu ortaya çıkaran şeydir? Bunların cevabını alabilmek için kitaplı dinlerin çıkışına
bakmamız gerekiyor. O zaman 1400 yıl öncesine Hz. Peygamber’in “Allah’tan başka
ilah yoktur” (Arapça, Lâ ilâhe İllallah) dediği ana dönelim ve yazının yarısını
kaplayan bu upuzun girişten sonra ana konumuza başlayalım. Neden Mekkelilerin büyük bir kısmı “Allah’tan başka ilah
yoktur” lafından bu kadar rahatsız oldu? Neden bunu diyeni hatta sadece diyen
bir kişiyi de değil, diyenlerin hepsini öldürmeye kalktılar? Ateist oldukları için mi? Tabii ki de hayır. Tanımı gereği ateist olabilme diye bir
şey günümüzde dahi mümkün değilken, o zaman öyle bir şey nasıl olsun? Putperestler
de herkes gibi ölümüne inançlıymışlar. İbadet etmek istemedikleri için mi? Hz. Peygamber namazı,
orucu icat etti de Mekkeli putperestlere zor geldiği için mi? Yine hayır. Mekkeli putperestler namaz, oruç, kurban gibi
ibadetlerin tamamını zaten biliyor ve uyguluyorlarmış. Yani Mekkeli müşrikler
namazında, niyazında insanlarmış ki, zaten gelen hiçbir ayet yoktur ki akabinde
insanlar “Bu ne demek?” diye sormuş olsun. İyi de o zaman neden savaştılar? Neden birbirlerini
öldürdüler? Neden savaştılar sorusunu açıklayabilen birine ben
rastlamadım. Belki vardır da ben görememişimdir. Kendisini Müslüman sayana
sorsan, adam Peygamber’in namazı, orucu, zekâtı icat ettiğini, Mekkeli putperestlerin
“Muhammed namaz, oruç diye bir şeylerden bahsediyor. Biz ibadet etmeyiz, bize
zor gelir. Hadi onu öldürelim” falan dediğini sanıyor. Fakat, dediğimiz gibi,
Mekkeli müşrik denilen insanlar namaz, oruç, kurban başta olmak üzere bütün
ibadetleri eksiksiz yerine getiren çok dindar insanlardı. İslamiyet’in yanlış olduğunu ispatlamaya kendi vakfetmiş insanların
açıklamasına baktığında ise onların dünyevi çıkarları gerekçe olarak aldıklarını
ve “Muhammed iktidarı ele geçirmeye çalıştı” dediklerini görüyorsun. Hayır, bu da doğru olamaz. Çünkü Hz. Peygamber ilk ortaya
çıktığında zaten, “Vazgeçsin. Kendisine para, makam, unvan ne istiyorsa vereceğiz”
demişler. Üstelik savaş meydanından karşı karşıya gelip birbirini kesmeye
çalışan aynı aileden insanlar var. Yani aynı ailenin, aynı gelir seviyesinin
insanları bunlar. Yani dünyevi çıkar, iktidar savaşları ya da zenginlik,
fakirlik gibi kavramları da gerekçe olarak gösteremezsin. Peki neden savaştı bu insanlar? İki taraf da inançlı, iki
taraf da dindar, iki taraf da aynı sosyal statüye, aynı gelir durumuna hatta
kan bağına sahip insanlar. Neden “Allah’tan başka ilah yok” lafı bu kadar tahrik etti? Bunu yanıtlayabilmek için Putperestlik denilen şeyin tam
anlamıyla tanımını yapmamız lazım. Bunu yaptığımızda yanıt da kendiliğinden
gelecek zaten. Putperestlik, konum bağımlı Tanrı inancıdır. Bir inancı putperestlik
noktasına taşıyan şeyin inanılan Tanrıların birden fazla olması olduğu
söylense de aslında bunun arkasında başka bir şey daha vardır. O da inandıkları
Tanrıların konum bağımlı olması durumudur. Eğer putperestlik konum bağımlı Tanrı
inancı ise, ibadetleri yerine getirmek isteyen kişinin o konuma gitmesi gerekmektedir.
İşte bütün mesele buradan çıkıyor. Çünkü o konuma gitmesi demek, ister istemez
o konuma para götürmesi demektir. O zamanın uyanık, girişimci(!) Mekkelilerini Kabe’ye gelen
ziyaretçilerin sayısı tatmin etmemiş olacak ki, o girişimci(!) ruhları ile işi daha da geliştirip, putlar
yani konum bağımlı Tanrılar icat edip Kâbe ve çevresini onlarla doldurmuşlar.
Tabii tek uyanık onlar değil. Oraya gidip ibadet ederlerse isteklerinin mutlaka
yerine geleceğini zanneden ama aslında ava giderken avlanan uyanıklardan da
bahsetmemiz gerekiyor. Bu şekilde Ortadoğu’dan Afrika’ya, çeşit çeşit
coğrafyalardan insanlar o tanrılara ibadet edebilmek için kervanlarla oraya gitmeye ve dolayısıyla para götürmeye başlamışlar. İşte onun için, “Allah’tan başka
ilah yoktur” sözü onlar için kabul edilemez, döndürdükleri çarka çomak sokacak
bir şeydi. Çünkü “Allah’tan başka ilah yoktur” sözünün genişletilmiş hali “Allah’tan
başka ilah yoktur. O, zaman ve konum bağımsızdır” şeklindedir. Biraz daha
genişletilmiş hali ise, “Allah’tan başka ilah yoktur. O, zaman ve konum
bağımsızdır. Dolayısıyla ona ibadet etmek için hiçbir yere gitmek zorunda değilsiniz”
şeklindedir. Çünkü Tek ilah inancı, “O, hiçbir şeye benzemez” diyerek gelmiştir
(Şura/11). Kervanları kaçıracaktı bu inanç. Kabe’deki konum bağımlı
Tanrılara ibadet etmek için gelen kervanların gelmesine gerek kalmayacaktı. Para
dolu kervanlar elden gidecekti. Bu düzeni inşa eden insanların bir şey yapması
gerekiyor, inanç istismarı başka bir deyişle inanç dolandırıcılığı üzerine kurdukları düzenin devam edebilmesi için Hz.
Peygamberi bu işten vazgeçirmeleri gerekiyordu. Onlar da bir insana teklif
edilebilecek her şeyi Hz. Peygamber’in önüne koydular. “Düzenimizi bozma. Ne
istiyorsan vereceğiz” dediler. Reddedilince de öldürmeye çalıştılar. Yani yaratıldıklarına inanacaklar diye kavga çıkarmadılar.
Zaten inanıyorlardı. Namaz kılacaklar, oruç tutacaklar diye de kavga çıkarmadılar.
Bunları zaten “şekilsel olarak” fazlasıyla yapıyorlardı. Aynı şekilde iktidarı Hz. Peygamber alacak, güçlenecek diye
de kavga çıkarmadılar. Zaten bunu teklif de etmişlerdi. İstismar duracak, düzen yıkılacak, Hz. Peygamber kervanları
kaçıracak diye kavga çıkardılar. Tabii bunları dedikten sonra cevaplandırılması gereken bir soru daha çıkar karşımıza: “E peki Hac ibadeti var. Günümüzde onun için de insanlar
Mekke’ye gitmeye çalışıyor. Allah’ı konum bağımlı yapmamış olsalar bile
ibadeti konum bağımlı yapmış oluyorlar. Bu da yanlış değil mi? Sonuçta Mekkeli
Araplar bu ibadetten çok fazla zengin oluyor. Çünkü kervanlar yine gelmiş
oluyor.” Az önce kısmen cevaplandırdık ama şimdi tam açalım bu
konuyu. Hac ibadeti toplanma üzerine kurulu olduğu için mecbur konum
bağımlıdır. Fakat dünyada bir konuma bağımlı değildir. Mekke ve çevresi için
Kâbe olarak belirlenmiştir. Hatta ilk inşa edilirken de Hz. İbrahim’e “bana
hiçbir şeyi ortak koşma” denilerek uyarıda da bulunulmuştur (Hac/26). Bu uyarıyı
“beklentin konumdan olmasın” şeklinde düşünülebilirsiniz. Bu noktada, bunları göz önüne alarak Dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanlar
kendi yaşam alanlarına göre konum belirleyebilir, yani Allah’ın, Mekke ve
çevresi için bir konum belirlemesi, diğer insanlara örnek olabilir, diyebiliriz. Ama eğer ayetleri çok fazla üzerine alınan günümüz insanlarının
yaptıklarına bakar ve dünyanın neresinde olursa olsun, Kâbe’ye gitmek için
sıraya giren insanları görürsen, evet, “Mekkeli putperestlerin kervanları çekmek
için kurdukları sistem yıkılmış ama kervanları çekecek bir ibadet yine
bırakılmış” gibisinde bir sonuç çıkarabilirsin. Ama az önce uzun uzadıya
açıkladığımız gibi, her insanın ulaşması gerektiği ana hedeflerin ne olduğunu,
bunun için ibadet etmesi gerektiğini, Kitaplı dinlerde bu ibadetlerin zaten
açıklandığını ama herhangi bir cezalandırma söylemediğini, cezalandırmanın ana
hedefe ulaşamama durumunda gerçekleşeceğinin söylendiğini, bu noktada Kutsal
Kitapların zaten Peygamberlerin özeli olup kendi muhatap olduklarını uyarması
için bir rahmet olarak geldiğini, ibadet ritüellerine de bu şekilde bakman
gerektiğini, Kitaplı dinlerden haberin olmasa bile ibadetlerin hikmetine
ulaşabilmek ve en sonunda da zalimlerle karşı karşıya gelebilmek için kendi
belirlediğin ritüelleri gerçekleştirebileceğini göz önüne alırsan bir sıkıntı
yaşamaz ve dersin ki: Hac ibadetinin Kâbe’de yapılması, Hz. Peygamberin
zamanında, Mekke ve çevresinde yaşamış kavmi için geçerlidir. Haccı yani
toplanmayı, toplu ibadeti, sempozyumları, yardımlaşmayı kendi muhitinde de
yapabilirsin. Yapmalısın da. Nasıl ki Kâbe, Mekke ve çevresinde yaşayanlar için
toplanma yeri olarak belirlenmişse, sen de kendi muhitinde bir nokta
belirleyebilir ve o belirlediğin yerde toplanma, Allah’a yönelme, yardımlaşma,
toplantı yapabilirsin. Yani Hac ibadeti, kervan toplama bağlamında putperestlik
ile aynıdır denilemez. Kâbe, Mekke ve çevresi için belirlenmiş bir yerdir.
Üstelik belirlenirken, Mekke ve çevresinden sadece durumu olanlar iştirak etsin
diye de belirtilmiştir. (Al-i İmran/97). Artı Hz. İbrahim'e yapılan "Bana hiçbir şeyi ortak koşma" uyarısı ile de insanların konumdan bir beklentilerinin olmaması gerektiği de vurgulanmıştır. Ha ama birisi “Ben namaz, oruç, zekât gibi ibadetleri
Kur’an’da anlatıldığı gibi yaptığım gibi, Hac ibadetini de Kur’an’da
anlatıldığı gibi Mekke’de Kâbe’de yapmak istiyorum” derse. Ben de “Yaparsan
yap. Kime ne?” derim. Ben sadece “mecbur değilsin” diyorum. “Allah tüm insanlığı
Mekke’ye gitmeye mecbur etmemiştir” diyorum. Sen mecbur edilmediğini, Kâbe’nin
Mekke ve çevresi için Hac yeri olduğunu bil. Yine gidersen git. Ama bu konunun mantığını kavra ki aklına “İnsanlar bunlara
mecbursa, neden Kur’an Arapça? Üstelik Arapça bilmeyenler Arapça öğrensin diye ne bir emir ne de bir tavsiye var. Ayrıca tüm insanlar neden Mekke’ye gitmek zorunda?”
gibi sorular düşmesin. Ayrıca şunu da eklemek isterim: “Buraya gidersem Allah
kesin isteklerimi karşılar” diyerek gidersen, Allah’a puta tapar gibi tapmış
olursun. Bunu da unutma. İnsanlara, Allah’ın insanlardan namaz, oruç, Kâbe’de Hac
gibi beklentisi varmış gibi anlatıyorlar. Anlatmasalar bile Şeytan’ın
fısıldaması ile genele yayılmış bu şekilde yanlış bir şartlanmışlık yaşıyor ve çelişkiye
düşüyor insanlar. Halbuki mantığını çözmeye çalışarak baksalar, çelişki diye
kafalarını kurcalayan şeylerin yanlış şartlanmışlığın bir neticesi olduğunu görecekler.
Yazı boyunca defalarca, mecbur olduğun ve yapmazsan Cehenneme gideceğin şeyleri
yazdım. İbadet ritüelleri yok orada. Çünkü ibadet etmede amaç ibadetin
hikmetine ulaşmaktır. İbadet etmeye, kendini kısıtlamaya mecbursun çünkü
zalimlerle kavga etmeye mecbursun. Ama Allah ibadetlerin yapılış şekilleri ile
insanı dar kalıplara sokmamış ona yol göstermiştir. Zaten Hz. Peygamberin hayatına baktığımızda da bunun
yansımasını aynen görüyoruz. Çünkü sanılanın aksine Hz. Peygamber ritüellere
sıkı sıkıya bağlı bir insan değildi. Günlük namazında hem namazın vakitlerinde hem
de kılış şeklinde farklı davranışlar sergilediğini, Hac konusunda da 3 kere
gidebilecek durumu varken sadece 1 kere gittiğini biliyoruz. “Peygamberin
Sünneti” diye aktarılan sağ elle şunu yapardı, sol elle bunu yapardı, sağ
ayakla girerdi, sol ayakla çıkardı gibi bilgilerin tamamı uydurmadır.
“Geleneksel İslam” diye adlandırılabileceğimiz ekol, zaman içinde uydura
uydura, masa başında içerik ürete ürete Hz. Peygamberi öyle bir noktaya
getirmiş ki, hayatı boyunca ritüel takip eden bir insan çıkarmış ortaya. Bunun
gerçeklerle hiçbir alakası yoktur. Farz ibadetlerin gerçekleştirilmesinde dahi son derece
esnek olan bir insana böyle şeyleri yakıştırmak ona iftira atmaktır, kabul
edilemez bir şeydir. Çünkü, “yatarken şöyle yapardı, kalkarken böyle yapardı”ları,
dinin kendisi, uyduğu zaman da “dini bir şey yapıyorsun” diye empoze ettiğinde, insanlara 2 noktada büyük zarar verirsin. Bunlardan birincisi, bu şekilde
insanları boğar ve takıntılı hale getirisin, yani psikolojisini bozarsın.
İkincisi ise insanların, bunları gerçekleştirdikçe sınanma dünyasında
görevlerinin bittiğini zannetmelerine ve dinin özünü kaçırmalarına sebep
olursun. Sadece İslamiyet için söylemiyorum bunu, insanlar, kitaplı
dinleri ibadet ritüeli gerçekleştirme içeriği zannediyor. Ve bununla da işin
bittiğini sanıyorlar. Hayır! Hak din, hırsızlıkla, çetecilikle, adam
kayırmayla, nekrofiliyle yani gerek vefat etmiş gerek Kutsal olanın istismar
edilmesiyle mücadele gibi faaliyetlerle yaşanabilecek bir şeydir. Sağ elle şunu
yap, sol elle bunu yap gibi şeylerle değil. Zaten bunların kaynağı da yoktur.
Zamanla her gelen bir şeyler eklemiş, hurafeden ibaret koca bir içerik çıkmış.
Kolay olduğu, aklını kullanma olmadığı için de insanların hoşuna gitmiş. Hemen
de benimsemişler. Böyle böyle dinin özünü göremez olmuşlar. Belki de bazı
insanlar asıl vazife olandan kaçmayı sağladığı için tutunmuş bunlara. Sözün
özü, ritüel uydurmanın ve bu ritüelleri yaymanın ve insanların bunları benimsemesinin zararı
sandığınızdan daha büyüktür. Dedik ki: “İbadet etmede amaç ibadetin hikmetine ulaşmaktır.
İbadetlerde, Allah seni ritüellere mecbur etmemiş ama yol göstermiştir.” Ama 2
konu var ki, onlarda mecbur etmiş ve akabinde cezalandıracağını söylemiş.
Bunlar: Bir, zalim olmayacaksın; iki, zalimlere destekçi olmayacaksın. İşte bu
koca yazının ana fikri bu: Üzerinde “zalim olma” veya “zalimlere destekçi olma”
sıfatları olmasın hangi ibadeti nasıl yaparsan yap. Zaten ibadet namına ne yaptıysan doğru
yapmışsındır. Ama günün sonunda üzerinde bu sıfatlar varsa ne yapmış olursan
ol, yanlış yapmışsındır. Bu yazıyı, daha önce yayımladığımız Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?, Kâfir Olmak Nedir? ve Modern Zamanların Müşrik Kâfir İlişkisi yazılarının devamı olarak düşünebilirsiniz. Onun için bitirmeden önce daha önceden yaptığımız Müslüman olmanın, Kafir olmanın, Müşrik olmanın tanımlarını tekrardan yapıp bunların devamına Putperestliğin tanımı da ekleyip Müşrik olma ile Putperest olma arasındaki farkı da göstermeye çalışalım. Nefsin 3 temel içgüdüsü vardır. Birincisi herkesten daha üstün olmaya, eşsizliğe yani ilahlığa ulaşma, ikincisi ise yeme-içme, cinsellik gibi hayvani dürtülerini sınırsız ve kuralsız bir şekilde tatmin etme, üçüncüsü ise tembelliktir. - Kafirlik nefsin birinci dürtüsünü tatmin için çabalamadır. Üstünlüğünü, eşsizliğini başkalarının kabul etmesini sağlama yoluna girmedir. İbadet şuuru ile ilmini arttırıp, Allah'ın yüceliğini takdir edebilme bu yola sapmayı engelleyen şeydir. Not: Allah'ın varlığına inanma, inanmama üzerine bir sınanma yoktur. "Allah'a iman" ifadesinden kastedilen şey, "Allah'ın yüceliğine iman"dır. - Hayvani bir hayat yaşama, hayatını nefsinin ikinci dürtüsünü tatmin için harcamadır. Bu şekilde yaşayan bir insan için Allah'ın, adalet gününün varlığı ya da yokluğu gibi konuların hiçbir önemi yoktur. Sadece yaşadığı o an onun için önemlidir. - Müşriklik, hayvani yaşam sürme durumunun biraz daha kurnaz halidir. Çünkü Müşriklik, Allah’ın sonsuz güç sahibi bir varlık olduğunu fark etme ve O’nu dünyevi istekleri için kullanabileceğini düşünme üzerine kuruludur. Yani Müşriklikte, nefsin ikinci dürtüsünü tatmin için her şeye gücü yeten bir yaratıcıdan istekte bulunma durumu vardır. Elbette bu isteğin altında mutlaka hak etmediğini elde etme dolayısıyla adalet kendi lehine bozulsun isteği vardır. Eğer kendisine o hak etmediği isteklerini veren biri olursa, Allah'a yönelmesine çok da gerek kalmayacaktır. Şirk böyle ortaya çıkar. Ahiret gününe inanma Müşriklikte bulunmaz. Onun için kendisi için haksızlık yapılırken ses çıkarmaz, itiraz etmez. Onun için en temelde bir şey isterken, “Ben bunu kıskançlıktan mı istiyorum?” ya da “Bunu sadece Allah’tan mı isteyebilirim?” şeklinde kendisini bir sorgulamalıdır insan. Başkasına zarar verme bağlamında Müşrik olmanın kötü olmasını nedeni: Adalet bilincinin tamamen yok olması ve sonucunda artık haksızlık yapma konusunda insanı durduracak hiçbir şeyin kalmaması ve tüm bu sürecin sonunda ortaya çıkan hakkı yenmiş sayısız insandır. - Putperestlik ise, müşrikliğin biraz daha özelleşmiş halidir. Klasik müşriklikte şahıs hemen cevap beklemez. Hayatı akışına bırakmıştır ve hayatın akışında biri tarafından haksızca, hak etmediği şeyler verildiğinde, artık Allah’a ihtiyacı yoktur. Putperestlikte ise, ona hemen cevap vereceğini düşündüğü bir puta gidiş ve cevap bekleyiş vardır. Onun için zaten bir müşriğin ilahi olanı dünyevi anlamda sembolleştirmesi gerekir. Dünyevi isteklerine cevap verecek İlah’tan cevap alabilme noktaları da elbette dünyevi olacaktır. Yani yaptıklarının, isteklerinin karşılığı için bir konumdan, ya da o konumdaki bir eşya ya da insandan beklenti içindeyse, o kişi putperesttir. Yani putperestlik, yöneldiğiniz İlah’ı konum bağımlı hale getirmedir. Ne yazık ki daha ana fikri anlamadan, putperestliğin günümüzdeki karşılığını söylemeye çalışıp ama fena halde yanlış yapan insanlar görüyorum. Yok resim, heykel bulundurmak putperestlikmiş, yok mezarlara gitmek putperestlikmiş. Bunlara cevap vermek bile zül ama yine de söyleyelim. Bunların hiçbirisi Putperestlik falan değildir. Günümüzün putperestleri evinde heykel ya da resim olan insanlar değildir. Evinizde, resim heykel de barındırabilirsiniz. Ressam, heykeltıraş da olabilirsiniz. Mezarlıkları saygı, anma bağlamında ziyaret de edebilirsiniz. Bunların hiçbirisi sizi putperest yapmaz. Sizi putperest yapacak şey, Allah’ı konum bağımlı hale getirmektir. Artık o konumdan beklenti içine girmenizdir. Bunun temelinde isteklerin dünyevi olup, onun da temelinde adaleti bozma isteğinin bulunmasıdır. Örneğin tövbe etmek için bir kişinin yanına ya da bir yere gitmeniz gerektiğini zannediyorsanız, bu şekilde arınacağınızı düşünüyorsanız ya da örneğin Kâbe’ye giderek, Allah’ı borçlu bıraktığınızı, karşılığında da isteklerinizin yerine getirileceğini düşünüyorsanız, evet Allah’a puta tapar gibi tapıyorsunuzdur. Zaten temelinde Müşriklik olduğundan onun zararına ek olarak, Bu inancın zararı ise şudur: Örneğin birisi, zarar verdiği insanlardan özür dileyip, zararlarını karşılama yoluna gitmek yerine, bu şekilde günahlarının affedileceğini sanıyorsa aslında yaptıklarıyla yüzleşmekten kaçmak için dini kendine siper ediyordur. Putperestlik de bu kolay(!) yolu sağlamış olmaktadır. İşte bu kısa yol inancı kişinin zalimliğini daha da artıracaktır. Hayvani hayat, Klasik Müşriklik, Putperestlik olarak 3 alt başlıkla isimlendirdiğimiz sıfatların temelinde yeme-içme, cinsellik gibi nefsin ikinci temel dürtüsünün yani hayvani dürtülerinin peşine sınırsızca ve kuralsızca düşme vardır. İlacı ise Ahirete imandır. - Ehli Keyif olma ise nefsin üçüncü temel dürtüsü olan tembelliğe yenilme durumunda ortaya çıkar. Bunu yenmek içinse fayda üretmek gerekir. Yani Salih amel işlemek. Onun için cennet ehli olabilmesi için insanın 3 şeyi gerçekleştirmesi söylenmiştir. Allah'a iman(yani yüceliğine), Ahirete iman ve salih amel işleme (Bakara/62, Maide/69). Ahirete iman dünyadan vazgeçişi de beraberinde getirir. Bu da tembelliği beraberinde getirebilir diye Allah'a ve Ahirete imanın peşi sıra salih amel işlemek söylenmiştir. Tüm bunların neticesinde ise, insan salih amel işlemenin diğer yönünü yani kötülerle karşı karşıya gelmeyi gerçekleştirir, gerçekleştirmelidir. Nihai hedef budur inşallah. "E peki birinin zengin olmayı başarılı olmayı, saygın olmayı istemesi suç
mu?" Dünyada, zengin olmayı da başarılı olmayı da ahiret için istiyorsa değildir. Bunları ahiret için isteyeni de nasip olursa bunlar gelir bulur. O peşinden koşmaz. Çünkü ahirete inanmak demek dünyadan vazgeçme demektir. Fakat bu nefsin tembellik içgüdüsüne hizmet edebileceği için insan fayda üretme ile de (salih amelin bir bölümü) mükellef tutulmuştur. Onun için böyle bir insan sadece görevleri ile ilgilenir. Hayatta yapması gerekenleri, sorumluluklarını yerine getirir. Hem zalim olmaz, hem de zalimlerle kavga eder. Yardıma ihtiyacı olanlar için fedakarlık yapar. En sonunda nasip olursa zenginlik de başarı da saygınlık da onu bulacaktır. Yani hak yol yolcusu bunları hedef yapmaması ile ayrılır başkalarından. Püf noktası burada işte: Hedefi bunlar olursa zaten en başta saydığımız davranışları sergileyememe ihtimali çok yüksektir. Ya da yalandan göstermelik sergileyecektir. İlk sınandığı anda da aslında hiç samimi olmadığını ispat edecektir. Kendisine para hırsızlığı, soru hırsızlığı gibi şeyler teklif edildiğinde bunu reddedemeyecektir. Ya da biraz bir dünyevi çıkar ya da övgü gördüğünde hayatı boyunca karşıymış gibi durduğu terör örgütleri, adi suç şebekeleri ile yan yana gelecektir. Bir insana ise bunları yaptırtmayacak şey, Allah'ın yüceliğini idrak ve takdir etme, Ahirete iman etme ve salih amel işlemedir. Yani Müslüman olmaktır.
İşte bireyin Müslüman olup olamadığını, adaleti bozma imkânının geldiği bu anlar ortaya çıkarır. Çünkü Müslüman olabilmiş insan, zalimlikle yani haksızlık yapmayla, hak etmediğini elde etmeyle sınandığında veya zalimlerle birlik olma yani terör örgütleri, adi suç şebekeleri ile sınandığında bütün önüne serilenlere "hayır" diyebilen insandır. Kafirlik, Müşriklik, Putperestlik 1400 yıl öncesine ait kavramlar değildir. Not: Bu konunun en detaylı açıklamasını Devrim Dersleri - 4'te yapacağız. |
at 14:36 0 comments
Labels: Teoloji
23 Ekim 2024 Çarşamba
Şeytan’ın Yaldızlı Sözlerine Bakıp Taraf Olmak
|
Not: Bu yazı, bir önceki “Neden Kafirler İçin Sonsuz Cehennem Var?” yazısının devamıdır. Burada yazdıklarımı, o yazıda yer alan “Başkasını Kötü Gösterme” alt başlığı altına ekleyip eklememe konusunda kararsız kaldım. En sonunda ayrı bir başlık olarak yayınlamaya karar verdim. Neden ilahlığın peşindeki insanlar her konuda ama her konuda
yanlış tarafta olmak zorunda? Çünkü konulara girme nedeni var olduğunu, önemli olduğunu başkalarına
hissettirebilmektir; hakkın yanında, haksızlığın karşısında olmak değil. Onun
için “aman geri kalmasın” diye her konuya girmeye çalışır. Ama bir konu
hakkında konuşabilmek için etraflıca araştırma yapmak lazım ki haksızlık
olmasın, değil mi? İşte, “var olduğunu” gösterme niyetindeki bir kişide böyle
bir endişe, “konuyu iyice araştırayım ki birine kötülüğüm dokunmasın” gibi bir
sorumluluk bilinci bulunamaz. Onun için müdahil olmaya çalıştığı konuya şöyle
bir uzaktan bakar ve kim yaldızlı sözler söylüyorsa o tarafta yer almaya çalışır.
Altı bomboş o yaldızlı sözlere ihtiyaç duyanların adi suç şebekeleri, terör
örgütleri olduğunu ve o sözlerin de Şeytan tarafından fısıldandığını göz önüne
aldığımızda, burada insanların Şeytan ile kurdukları ilişkinin bir örneği ile daha karşılaşırız. Önemli konular hakkında konuşabilmek için insan ciddi bir
bilgi birikim sahibi olmalıdır. İşte, ilahlık, üstünlük yarışındaki insanlar da ciddi bir bilgi birikime sahip insanmış gibi olduklarını başkalarına zannettirebilmek için bu tip konulara girmeye
çalışır. Elbette böyle bir niyet asla hayra ulaşamaz ve bu niyetle hareket eden
kişi kendisini Şeytan’ın örgüt mensuplarına, rant çetelerine fısıldadığı yaldızlı sözleri
tekrarlarken bulur. İşte, adi suç şebekelerinin, rant çetelerinin, terör
örgütlerinin; dışarından, organizasyonlarının doğrudan mensubu olmadığı halde
kendilerinin propagandasını yapan insanları bulabilmesi böyle olur. Ki bu dış
propagandacılar iyice kontrolden çıkıp örgüt mensuplarına ve onların işledikleri suçlara bazen öyle anlamlar yüklerler ki anlattıklarıyla örgüt
mensuplarının kendilerini bile şaşırtırlar. Nerde zarar ziyan gruplaşma varsa, kendileri için yaldızlı
cümleler kurar. Ucuz kahramanımız da ucuz kahramanlığının bir sonucu olarak o
cümlelerin büyüsüne kapılır ve inanılmaz bir şeye imza atar. Kendi kendisine
gider, görünürde doğrudan bir çıkarının olmadığı, bırak bir çıkarının olmasını, kendisini veya bir yakınını katledebilecek, katletmese dahi varlığıyla bile çok büyük ekonomik zarar olan adi suç şebekelerinin, terör
örgütlerinin yanında yer alır. Evet doğrudan bir çıkarı yok gibi gözükür ama
onun da çıkarı ciddi konular hakkında konuşabilen insan görüntüsü vermektir.
İlahlık sevdası her şeye üstün gelir. Örneğin PKK ile alakalı sorulabilecek, “Her şeyi geçtim.
Yarın öbür gün bir yere bomba koyup patlatsa, kendisini ya da bir yakınını
katledecek PKK gibi bir örgüt ile bir insan nasıl yan yana gelebilir?”
sorusunun cevabı da buradan gelir. İlahlığının peşindeki insan, müdahil
olabileceğini, hakkında konuşabileceğini göstermek için ciddi konular arar.
Buldu mu uzaktan şöyle bir bakar. İşin aslını, astarını araştırmadan, kim
yaldızlı sözler söylüyorsa, onun yanında yer almaya çalışır. Not: Adi suç şebekelerinin, rant çetelerinin, terör
örgütlerinin mensupları zaten Şeytan’ın askeridir. Bunları diğer yazılarımızda
uzun uzadıya işledik. Ben burada, bazı insanların örgüt ya da rant çetesi mensubu
olmadığı halde yine de hangi motivasyon ile Şeytan’ın askeri olmayı başardıklarını
anlattığımı vurgulamak isterim. İşte tüm bunların sonunda aşağıdaki denklem karşımıza çıkar: Hak etmediği ilginin peşinde koşanın önemli her konu hakkında konuşmaya çalışması + “Başkalarına zarar vermeme diye bir kaygım yok ki, oturup da konunun gerçekliğini araştırayım” ahlaksızlığı + İnsanların kendisi hakkında “başkaları kötüyken o ne kadar iyi birisi veya ne kadar farklı konuşuyor” diye düşündürtme isteği = Şeytan’ın Yaldızlı Sözlerine Bakıp Taraf Olmak. Şimdi örgüt mensuplarının bütün tuşlara basarak söylediği yaldızlı sözleri ve bu sözlerin büyüsüne kapılan örgüt dışı propagandacıları
örneklerle anlatacağız ama önce, “Bir sözü yaldızlı yapan nedir?” sorusunu
cevaplandıralım. “Hadi tanımını yap, altını doludur” dediğinde, söyleyenin ne
tanımını yapabileceği ne de altını doldurabileceği ve söyleyen ağızın da
mutlaka suç işleyen birine ait olduğu sözlerdir. O sözlerin büyük bir kısmının
tanımı yoktur, tanımının olduğu bir durum varsa bile söyleyen ile bir alakası
yoktur. Örneklerimize geçebiliriz artık. Önce PKK ile başlayalım. Şeytan PKK militanlarına, propagandasında şu yaldızlı
sözleri söylemesini fısıldar: Özgürlük savaşçılığı, işçi hakları savunuculuğu, asimilasyon
ve soykırım süreçlerinden geçmiş bir halkın mücadelesi, ezilen ulus
milliyetçiliği vs. vs. vs. Konuşabileceği ciddi konu arayan şovmen, işte bu PKK konusu
ile karşılaşır. PKK’nın katlettiği insanları gördüğünde, bu konunun ne kadar ciddi
olduğunu anlar ve hızlıca konuya girebilmek için yaldızlı söz arayışına girer
ve yaldızlı sözlerin terör
örgütünden geldiğini görür. O da hemen PKK tarafından konuya atlar. Elbette aklından hiç
şunları sormak, sorgulamak geçmez: Özgürlük ne demek? Tanımı ne? Şu an özgür değil mi insanlar?
Değilse neden? Neyi yapmak istiyorlar da neyi yapamıyorlar? İşçi hakları ne
demek? Neden sen hiç işçi olmuyorsun da işçi hakları savunucusu oluyorsun? Asimilasyon
ne demek? Sana kim ilgi gösterdi, önem verdi de asimilasyon dediğin şeyi yapmak
için uğraştı? Önemini açıklar mısın? Soykırımdan ne kastediyorsun? Senin soyun
ne? Soykırım oldu da sen nasıl hayatta kaldın? Ulus ne demek? Hangi ulustan
bahsediyorsun? Tarihsel ve dilbilimsel olarak araştırmalarını yaptın mı ki bir ulustan
bahsetmeye kalktın? Milliyetçilik ne demek? Hani sen milliyetçilik dediğin şeye
karşıydın? Ne oldu milliyetçilikten bahseder oldun? Ezilen kelimesini neden
kullanıyorsun? Ezilen dediğin zaman yıllar yılı karşı olduğunu iddia ettiğin
milliyetçilik ifadesindeki çelişkini gidermiş mi oldun? … diye uzar gider
cevapsız sorular. Bunları hiç sorup sorgulayamaz dedik çünkü bunları
sorabilmek dahi bir bilgi birikim ister. O olsaydı zaten yaldızlı lafların
boşluğun gürültüsü olduğunu en baştan bilir ve o yola hiç girmezdi. Ama onun
derdi, ciddi bir konuya girmek, onu da en dikkat çekici, en yaldızlı şekilde
yapmak. İlk örneğimizi özetlersek, “Acaba nasıl gireyim?” diye ciddi olduğunu anladığı konuya uzaktan bakıyor ve kimden yaldızlı sözler duyuyorsa o tarafa doğru meylediyor. Ve hayatın gerçeğinde kontrolsüz üreme ve cehaletten beslenen ve insanlara tarifsiz acılar yaşatmış bir adi suç şebekesi, ne yazık ki, bedavadan kendisini beslemeye çalışan bir akılsız daha bulmuş oluyor. Yani insanın, varlığını kabul ettirme, hak etmediği ilgiyi görme, farklı ve üstün olduğunu düşündürtme kısaca ilahlığa ulaşma çabası onu böylesi bir rezil, kepaze örgüte hizmetçi yapıyor. Hem de kimsenin zorlamasıyla değil, kendi kendisine yapıyor bunu. Uzaktan bakıp, yaldızlı cümlelerin büyüsüne kapılıp kendini
taraf etmeye bir başka örnek sokak köpekleri meselesi. Bu sefer önce meselenin özünü anlatarak başlıyayım. Konu şu: Hepimizin bildiği gibi köpekler toprakta yetişmiyor. Eğer
bir bölgede başıboş köpek sayısı anormal noktalara ulaşmışsa, zamanında köpek
sahiplenmiş olanlar bunları sokağa atmaya başlamıştır ya da sahipli köpeğini ya
da daha fenası köpeklerini belli aralıklarla sokağa salanlar vardır o bölgede. Ki
bunu köpek önüne gelene saldırarak daha da vahşileşsin diye yapıyorlar. Köpekler
de karınları acıkıp geri dönünceye kadar doğası gereği doğru bir şey yaptığını
düşünerek karşısına kim çıkarsa, insan ya da başka hayvan saldırıp parçalamaya
çalışıyorlar. Burada birinci suçlu köpekleri eşya gibi sokağa atanlar ya
da önüne gelene saldırsın diye sokağa salanlardır. İkinci suçlu sanki bir
marifet yapıyormuş gibi bu tip köpekleri sokakta besleyenlerdir. Özel
güvenlikli sitesinden arka mahalleye gidip evde kalmış yemeğini bunların önüne
dökerek iyi insan oluyorlarmış. Üçüncü suçlu ise “Siz beslemeyin, biz besleriz.
Hatta bakımlarını da anlaşmalı olduğumuz veterinerlere yaptırırız. Siz sadece para
gönderin” diyerek para toplayanlardır. Hatta bu şekilde özellikle Avrupa
Birliğinden fon alanlardır. Burada bazı veterinerlerin de aralarında olduğu
büyük rant çeteleri vardır. Ve o rantın dönebilmesi için o köpekler sokakta
olmak zorundadır. Bu kadar suçlunun olduğu yerde sonuç: Parçalanmış bedenleri
ile mezarda yatan insanlar özellikle çocuklar olmaktadır. Elbette sadece o
kadar da değil. Çeteleşmiş köpeklerin parçaladığı kediler, sincaplar ve hatta diğer sahipli köpekler vs… Yapılması gereken ne? Tehlike arz etsin etmesin sokak
köpeklerinin tamamının toplatılmasıdır. Çünkü patilerinden şirinlik akıyor olsa
bile sokakta başıboş köpek olmamalıdır. Çünkü sokaklar köpeklerin doğal yaşam
alanı değildir. Köpekler sahibi ile birlikte vardır. Köpeğin doğal yaşam alanı
sahibinin yanıdır. Köpeklerin tamamını toplattıktan sonra ise önümüze iki yol
çıkar. Ya bunları barınaklarda besleyeceğiz ya da itlaf edeceğiz. Eğer
barınaklarda yaşatmaya devam edersek, öncelikle alfa köpekleri birbirinden
ayırmamız gerekir ki birbirlerini parçalamasınlar. Bunun için çok ciddi bir
alan ve o alanın bakımı ve kontrolü için de bir o kadar para gerekli. İkincisi
ve daha önemlisi bu vejetaryen olmayan hayvanları yaşatmak için onları beslememiz
gerekli. Onun için de bol miktarda bize lazım olan dana, koyun, kuzu, tavukları kesmemiz gereklidir. Çok ciddi iklim krizlerinin ve kontrolsüz üreme
neticesinde gıda krizlerinin kapımızda olduğu bu zamanda öyle bir lüksümüz
yoktur. Ki bu beslemeye harcayacağımız para da zaten o geniş alanların bakımı için
gerekli paradan çok daha büyük olacaktır. Onun için bu yol ne akla ne mantığa
sığmamaktadır. Kaldı ki insanlar haklı olarak “Bu ekonomik krizde benden izin
aldın mı da benden alınan vergi ile başkalarının sokağa attığı köpeği
besliyorsun. Üstelik otla da değil, etle yapıyorsun bunu” derse ne cevap
vereceksin. Hayatın gerçeğinde “Tamam bunun için maaşımdan ben ölene kadar kesinti
yapın” şeklinde yazılı beyanat verecek 100 kişi bile bulabileceğinizi
sanmıyorum. Tüm bunları göz önüne aldığımızda yapılması gereken: Tehlike
arz etsin etmesin, köpeklerin tamamı toplatılmalı. 1 haftalık barınak süresinde
sahiplenilmediyse, acı çektirmeden itlaf edilmelidir. Sahipli köpeklerin tamamı
ise sahibi ile DNA eşleştirmesi yapılmalı ve hukuken, sahiplenmiş ailenin bireyi
olmalı, sorumluluğunu aldığı köpeği sokağa atması durumunda kendi çocuğunu
sokağa attığında ilgili kişiye ne ceza uygulanacaksa aynı ceza uygulanmalıdır. Saldırgan
köpeklerin sahiplenilmesi de yasaklanmalıdır. Yapılması gerekenin, akla ve hayatın gerçeklerine uygun olan yolun sahipsiz köpeğin barınakta en fazla 1 hafta bekletme ve daha sonra acı çektirmeden uyutma olduğunu ne güzel tane tane açıkladım değil mi? Hiç yaldızlı söz kullandım mı? Fakat sanal kahramanımız bu konuda da rahat durmaz. Ne
yaşatmak istediği köpekler ne de kendisi vejetaryen değilken ve bu köpekleri
önce sahiplenip sonra sokağa atmışlara tek laf etmeyen o hali ile kalkar, “Sen
nasıl cana kıyarsın” diye bodoslama konuya girer. Sen ve beslediğin köpekler
yemek yerken nasıl cana kıyıyorsa öyle kıyıyorum güzel kardeşim. Tamam? Hayal dünyasında aynı animasyon filmlerindeki gibi minnoş
köpücükler vardır ve biz kötüler onları zevkten öldürmeye çalışıyoruzdur. O ise onları koruyan bir kahramandır artık, çünkü konuya uzaktan bakmış ve “onlar bizim can dostlarımız”, “katliamı kabul
etmiyoruz” gibi dezenformasyondan ibaret yaldızlı, sinematografik cümleleri
görmüş ve tercihini o taraftan yapmıştır. Ve bu konu üzerinden sağlam kazanç
bulan rant çetelerine hizmete başlamıştır. Aynı PKK konusuna uzaktan bakıp
“asimilasyon”, “ezilen halk”, “bir halkın özgürlük mücadelesi” gibi yaldızlı
sözleri görüp “dur bu taraf üzerinden konuya gireyim” diyen kişi gibi, değil
mi? Hani “Neden Kafirler için Sonsuz Cehennem Var?” yazısında,
“İyi de Neden Sınanıyoruz?” sorusuna, “Muhtemelen bir pazarlığın, bir kabul edişin neticesinde
sınanıyoruz. Su anda hatırlamadığımız bir yerde ve zamanda, bu sınanma sürecini
kabul ettik. Şöyle olmuş olabilir: Bize cennetin kokusu hissettirildi, herkese
de teker teker "eğer kabul edersen yaşadığın dönemde şöyle şeylerle
karşılaşacaksın bunu yapmaman gerekecek" dendi. Biz de kabul ettik. Ve
sınanmayı istedik. Yani istediğimiz için sınanıyoruz” diyerek bir cevap
vermiştik ya... Genişletirsek, belki de bize “Senin zamanında, PKK diye bir narko-terörist, işlemeyeceği suç kalmayacak, yalandan başka hiçbir şeyi olmayacak, cehalet ve kontrolsüz üremeden beslenecek, insanlara da tarifsiz acılar yaşatacak bir örgüt çıkacak. Buna yandaş olma, bunun hizmetçisi olmamayı başar, sonsuzluğu kazanacaksın” dendi. Sen de “Yahu böyle bir şeye nasıl taraf olurum. Birisi bana yumruk atmaya kalksa refleks olarak bile kendimi savunurum. Gidip de böyle bir şeye nasıl taraf olurum" diye düşündün ve "Kabul ediyorum” dedin. Ama onu bile başaramayan insanlar var. Düşünebiliyor musun? Bir yaşam hakkı verildi. Onunla da gitti kendi eliyle kendini PKK’ya hizmetçi etti. Bir yaşam hakkını böyle harcadı. Sonsuz cehennemi ve onu hak edişi bu şekilde bakarak anlayabilecek olsak da aslında böyle değil. Süreç tam tersinden işliyor. Sen kafirliği bunun yanı sıra hayvani
dürtülerinin izinde bir hayatı tercih ediyorsun, PKK ile yan yana gelme, ona
fayda sağlama ümmetçilik gereği seni mutlaka buluyor. Çünkü adalet günü
deterministiktir. (En doğrusunu Allah bilir). O zaman belki de sana: “Eğer
kafirliği ya da kuralsız, sınırsızca hayvani dürtülerinin izinde olmayı ya da tembelliği tercih edersen, dolaylı
davranışları da tercih edeceksin. Dolayısıyla insanlara çok büyük zarar verecek
ya da veren örgütleri desteklemiş olacaksın. Bir yaşam hakkına bu kadar
kötülüğü sığdıranın yeri de cehennemdir. Ona göre tercihini yap” dendi. Sen de “Tamam”
deyip kabul ettin. Biraz konudan çıkacağım ama şunu anlatmam gerekiyor: PKK ile el sıkışan kriminaller hayvani dürtülerinin izinde bir hayatı tercih etmiş olanlardır. Bir insanı cehenneme götüren şey sadece Kafirlik değildir. Bunun yanında Müşriklik ve Ehli Keyif olma da vardır. Onun için bir insan nefsinin ikinci dürtüsü hayvani dürtülerini kuralsız, sınırsız bir şekilde tatmin yoluna girip bunun için suç işlediyse elbette hayatı boyunca devlet mekanizmasından yani yargılanma ve cezalandırma mekanizmasından kaçmaya çalışacaktır. Bunun için de kalabalığı oluşturabilmeli ve diğer kriminallerle el sıkışmalıdırlar. Bu kaçınılmaz bir süreçtir Eğer böyle bir sürece ve bu süreci görüp de şaşıran insanlara şahit oluyorsanız, onların encodeum'da işlediğimiz konulardan henüz haberleri olmadığını anlayın. O zaman yıllar yılıdır uzun
uzadıya anlattıklarımızın bir kısmını şimdi kısa kısa özetleyelim ki, buraları yeni fark edenlere önceki
yazıları okumaya başladıklarında neler ile karşılaşacaklarına dair bir ön izleme olsun: - Dünya tarihinde bugüne kadar ortaya konmuş hiçbir ideoloji
yoktur. - Dolayısıyla dünya tarihinde bugüne kadar hiçbir zaman ideolojik bir siyasi parti kurulmamıştır. Dünya tarihinin ilk ideolojik siyasi partisi Devrim Dersleri serisinin sonunda kurulmuş olacaktır. - Eğer ideoloji, diye bir şey olmuş olsaydı bile, kendisine
ek cezalandırma hukuku yazamayacak hiç kimse dava adamı olamaz. - İdeoloji ve ideolojik siyasi parti hiçbir zaman olmamışsa
da faydalı olmaya çalışmış, adaleti tahsis etmeye çalışmış, devlet adamlığı
göstermiş insanlar olmuştur. - Onların var olmuş olması, insanları aldatmakta ve ne yazık
ki, siyaset sahnesinde yer alan, yer aldığı için bedavadan karnı doyan ya da
çıkarı neyse onu gerçekleştiren tabela partilerindeki vasıfsız, niteliksiz, cahil
şovmenleri ya da heyecan arayan, hayatta hiçbir işe yaramamış bunamış insanları da insanlar bu kategori altında değerlendirebilmektedir. (Faydalı, bilge yaşlı
insanlar üzerine alınmasın) Onun için de onların kepazeliklerini gördüklerinde “Siyasetiniz
batsın” ya da buna benzer şeyler söyleyebilmektedir insanlar. Fakat bunu söyleyenler, “Kriminalden siyasetçi
mi olur da siyasetiniz batsın gibi bir ifade kullanıyorum” diye kendi
kendilerine bir düşünmeleri gerekmektedir. Ortada ne bir siyaset ne de bir
siyasetçi vardır. Bu gerçekle yüzleşemezseniz, daha çok şaşırır ve
gördükleriniz karşısında ne diyeceğinizi bilemezsiniz. - Başkalarını kötü, kendisini iyi gösterme sürecine bir örnek vereyim böylece tabelalardaki cahil şovmenlerin yaşadığı süreci daha iyi anlayalım: Tutar birisi kendi kendine "Kürt" olduğunu iddia eder. "Olduğunu iddia ettiğin şeyi ispat et" dendiğinde ise hiçbir delil ortaya koyamaz. Ayıbıyla oturması gerekirken, üstüne kalkar, sorduğunda ne kimlik ne de kültür kelimelerinin tanımını dahi yapamayacak o haliyle, iddia ettiğini ispat edemeyişini, "yıllar yılı kimliğimiz(!) , kültürümüz(!) inkar edildi" yaldızlı sözü eşliğinde "inkar edilmek" diye isimlendirmeye çalışır. Bunu gören sanal kahramanımız da: "Hmm. Bu suç isnadını ve belli belirsiz bir düşmanı kabul edersem, başkalarının suç işleyen kötüler olarak gösterebilir, dolaylı yoldan kendimi de iyi gösterebilirim" diyerek konuya balıklama atlar ve kendisinin o kurgu suçu(!) işlemediğini göstermek için kurduğu cümlelerde "Kürt" sözcüğünü geçirmek için kendini zorlar. Üstüne el arttırıp örgütün yalanlarını da tekrarlamaya başlar. Tüm bu sürecin sonunda da kendisine verilen bir hayat şansını "örgüt propagandacısı" sıfatı ile tamamlamış olur. Büyük bir para döngüsü yüzünden varlığını devam ettirebilen tabelalar sayesinde gündemi işgal etme fırsatı yakalayan oraların cahil avamlarının yaşadığı süreç bundan ibarettir. (Bu yazdıklarım kendisinin "x-ist olduğunu" iddia edenler için de geçerlidir. Önce kendisinin x-ist olduğunu iddia eder. Tanım yap dediğinde yapamaz. Yapamayışını örtmek, konuyu gargaraya getirmek için inkar edilmekten, belli belirsiz düşmandan ve kurgu mağduriyetlerden bahseder. Bunu gören cahil tabela avamı da "Aha yeni bir fırsat deyip" yine konuya atlar. Ha bu arada, bu aralar çokça duyuyor ve "Woke kültürü" denilen şeyin ne olduğunu merak ediyorsanız, bu alt madde ile Woke kültürü denilen şeyi özetlediğimizi de söylemek isterim.) - Kafirlerin mücadelesi, ilahlığı içindir. Bu uğurda dolaylı davranışlarda bulunurlar. Müşriklerinki ise nefsinin hayvani içgüdülerini sınırsız ve kuralsız bir şekilde tatmin içindir. Müşrik olması bu amaç için bir ilaha yönelmesinden kaynaklanır. Yönelmemiş olursa sadece hayvani bir hayat sürüyor demektir. Bu uğurda suç işlediğinde ise -ki tamamı işler, işlememiş olan ise fırsat gelmediği için işlememiştir-, adalet ve cezalandırma mekanizmasından kaçma üzerine kuruludur. Tüm bunlar için makam sahibi olmaya, olmuşlarsa da makamını korumaya çalışırlar. Kafirliğin ya da müşrikliğin peşindeki insanın bir şeylerin mücadelesini ediyor gözükmeleri bundandır. Tek kırmızı çizgileri dünyevi çıkarlarıdır. Mücadeleleri bu eksendedir. İşte, bunlar için "Siyasetiniz batsın" gibi bir ifade kullanırsanız, onların gizlemeye çalıştıkları şeyin üstüne bir örtü de siz çekersiniz. - Niteliksiz, vasıfsız, söküğünü dikemez cahil
şovmenlerden tutun da, şirketinin işlerini halletmek isteyen kimi insanlar ya da suç işleyerek
ömür geçiren suçluların tamamı bu tabelalara girmek için uğraşırlar ve “kalabalığın
dediği olur” yanlışının kurumsallaşmış hali kontrolsüz seçim sistemi yüzünden
rahat rahat da girerler. Yanlış anlamayın, kontrollü seçim sistemi olsa da
girerler. Tabelayı açanın bir ilkesi mi var ki de üye olanda ilke arayacak. - Yaldızlı sözlere meyletme, parti tabelalarına hızlı bir giriş yapıp yer kapmaya çalışan ya da yer kapmayı başarmış ve bir de üstüne ne yazık ki mikrofon şansı verilmiş kişilerin neredeyse tamamında görünen bir davranıştır. Çünkü ilgili kişi hak etmediği ilgiyi, parayı, konumu, ayrıcalıkları istediği için tabelaya girmiştir ve cehaletini en hızlı bir şekilde örtebilmek için ukala taklidi yapmalıdır. Bunun için de aynı hızla yaldızlı sözlere meyleder. Nerede yaşıyor olursanız olsun, ülkenizde gördüğünüz terör örgütleri lehine ahmakça açıklama yapmak için kendini rezil kepaze eden tiplerin tamamının yaldızlı sözlere meyletme davranışlarının altında yatan şey işte bu bilinçaltı muhasebesidir. Peki gündemi zarar ziyan bir halde meşgul eden bu bomboş karakterler nasıl bu
konuma geliyorlar? Elbette ki böylesi birine gel tabelanın başına geç
denirse, “Yok olmaz. Ben çok niteliksiz, vasıfsız, söküğünü dikemez biriyim. Ne işim
olur. Aynı hepiniz gibi benim de bir iki çıkar hesabım vardı, ondan burada
takılmaya başladım. Bana bulaşmayın.” demez. İyi de tamamı böyle tiplerden oluşan tabelalar nasıl
varlıklarını devam ettiriyorlar? Çünkü siyasette dönmemesi gereken korkunç bir para
tabelaların bulunduğu yerde dönüyor. Ve bu para ile birlikte tabelalar geniş
bir kitle için ekmek kapısı haline geliyor. Bunun sonucu olarak da tabelada kim
koltuk elde etmiş olursa olsun karşısında kendisini alkışlayan bir kitle mutlaka
bulunuyor. Tabelanın başına da kim adam satın almayı iyi biliyorsa o ya da onun
istediği geliyor. İnanın CV hazırlayıp iş başvurusunda bulunsa hiçbir yerden tek
bir dönüş alamayacak tipler yıllar yılı gündemi meşgul ediyorlar. İşte o cahil,
o yetersiz halleri ile bir konuma gelip de önlerine mikrofon konacağını
anladıklarında "Vay canına, nasıl bir konuma geldim yahu. Neyse, dur
cehaletim ortaya çıkmasın diye biraz şu yaldızlı sözlerden söyleyeyim. Sanki konuya hakimmişim hatta o kadar hakimmişim ki artık konuya farklı bir pencereden bakabiliyormuşum gibi gözüksün halim"
diye düşünerek terör örgütleri lehine şuursuzca konuşmaya başlayanlar işte bunlardır. - Ayrıca bu durum baştan sona kurgu bir terminoloji olan sağ sol uydurmasının da kalabalıklar nezdinde kabul görmesine sebep olur, ne yazık ki. Kalabalıklar yukarıda anlattığımız durumdaki avamlardan yaldızlı ve -ist’li -izm’li sözcükler duyar, “Şeytan’ın Dünya Düzeni: Woke Kültürü ya da Suça Teşvik” videosunda ne olduğunu bir örnek ile anlattığımız "avam senkronizasyonu" sonucunda ortada ideolojilerin olduğunu, yetmezmiş gibi üstüne bir de gündemi meşgul eden niteliksizlerin de ideoloji sahibi olduğunu düşünmeye başlar. Ve korkunç bir hataya imza atıp, konum elde edip cehaletini ukala taklidi ile örtme telaşındakilerin ezberden söylediği yaldızlı sözlere bakarak “Bunları söylemesinin nedeni şöyle bir ideolojisi sahibi olması” gibisinden yorumlar yapmaya başlar. Bunun sonucunda da tabelada konum elde etmiş avamın kendisi dahi, “Vay be, benim ideolojim varmış. Onun için bunları söylüyormuşum. Benim yanlış olduğumu söyleyen, benim karşımda olan bile benim basit bir avam olduğumu söylemiyor. İdeolojim olduğu için söylediğimi söylüyor.” diye derin cümleler kurduğuna inanmaya başlar. Defalarca açıkladığımız gibi bunlar ideoloji sahibi olmadığı gibi Dünya Tarihinde ortaya konmuş hiçbir ideoloji de bulunmamaktadır. Bunların faaliyetleri sadece basit nefsani davranışlar üzerine kuruludur. Başka hiçbir derinliği yoktur. Şunu da not edeyim, bu durum kriminal müşriklerin durumundan biraz daha farklıdır. Müşriklikte işlenen adi suçlarla tatmin ve adalet mekanizmasından kaçış varken, burada şovmenlik üzerinden nefsin ilahlık içgüdüsünü tatmin bulunmaktadır. Yani kafirlik. Ama aradaki çizgi keskin değildir. Hatta bunların harmanlanması çok olağandır. Sadece müşrik olma ya da sadece kafir olma durumu çok mümkün gözükmemektedir. - Suçlular tek millettir. El ele tutuştuklarında sadece bunu alenen ispatlamış olurlar. İstisnasız tamamı adaleti bozma niyetindedirler. Adaleti bozabilmek için verdikleri uğraşlarını, “af”, “barış” gibi yaldızlı kelimelerin arkasına saklamaya çalışırlar. - İnsanların tamamını bu şekilde görmekte bir sakınca
yoktur. Bu şekilde görmek iki noktada fayda sağlar. Birincisi adil bir
cezalandırma hukuku hazırlarsınız. İkincisi ise kimseden bir beklentiniz olmaz mücadelenizde
hayal kırıklığına uğramazsınız. - İnsanları sevmek zorunda değilsiniz belki, ama kötülerden nefret etmek zorundasınız. Örneğin
bu fakirin motivasyonu budur. Kötülerden nefret ederim. Kimseden de beklenti
içine girmemeye gayret ederim. Böylece ne ihanete ne de hayal kırıklığına uğrarım. -Ne kadar
yapabiliyorsam- adi suç şebekeleriyle, rant çeteleriyle, terör örgütleriyle
mücadelemi de yerine getirmiş olurum inşallah. Bu şekilde tavizsiz mücadele edenleri
de desteklerim. Tüm bu sürecin sonunda, iyi insanlar da varsa, ki varlar, onlar
beni, ben onları bulurum. Onun için kötüye olan nefretin ve tavizsiz mücadelen iyi
insanları bulmanı, iyi insanların da seni bulmasını sağlayacaktır, merak etme. Bazen canın sıkılır, hayal kırıklığı yaşarsın. Kötü örnekler görüp "Değer mi bu insanlar için? Bu insanlar için mi uğraşıyorum?" dersin. Elbette değecek bir dolu insan var ama bir kişi bile olmasa, senin motivasyonunun kaynağı kötüler olsun. Ne zaman hayal kırıklığı hissedersen bunu hatırla: İnsanları sevmek zorunda değilsin ama kötülerden nefret etmek ve onları etkisiz hale getirmek zorundasın. Ve kaldığın yerden devam et. |
at 13:43 0 comments
Labels: Teoloji