31 Temmuz 2026 Cuma

Din Tarihini Mükemmelleştirme Bağlamında Başörtüsü Konusu

Bazı bölümlerini tekrar tekrar izlediğim, muhtemelen en beğendiğim dizi olarak nitelendirebileceğim “How I Met Your Mother” isimli yapımdan bir alıntı yaparak başlayalım konumuza. Lily ile Marshall’ın ilk tanışmalarını masalsı bir dille anlattıkları bir bölümü vardı bu dizinin. Bu anlatımın sonunda hemen Ted araya giriyor ve Lily ile Marshall’ın yıllar içinde üzerine koya koya, ilk tanışma hikayelerini mükemmelleştirip böyle masalsı bir hale getirdiklerini, aslında Marshall ilk anlattığında yaşanan şeyin çok daha farklı olduğunu söylüyordu. Dizinin yapımcıları, o bahsettiğim bölümde, gerçekten çok önemli olan bu mükemmelleştirme konusunu çok komik ve bir o kadar da zekice resmetmişler. Tebrik ederim.

Peki neden çok önemli bir konudur bu?

Çünkü “tarihte yaşamış insanlar nasılsa öldü, yalanlayacak kimse kalmadı” rahatlığı ile tarihi konuların anlatımında bu mükemmelleştirme durumu çokça rastlanan bir durumdur. Zararsız gibi gözükse de eğer bu mükemmelleştirme, din tarihinin anlatımında yaşanıyorsa çok tehlikeli sonuçlar doğurabilmektedir.

Örneğin size 1400 yıl önceki Mekke’yi özellikle tam Hz. Peygamberin savaşları kazanıp gücü elde ettiği dönemi nasıl hayal ediyorsunuz diye sorsam ne cevap verirdiniz? Durun siz cevap vermeden nasıl hayal ettiğinizi ben size anlatayım. Siz kendiniz doğru ya da yanlış deyin oradan.

Şöyle düşünüyorsunuz: Aynı bugünkü Arabistan gibi her tarafın sürekli ibadet eden, ibadet ritüellerini gerçekleştirmenin hayatlarının yegâne amacı olan ihramlı erkek ve kara çarşaflı kadınlarla dolu olduğu ve herkesin de “hazret” olup, devamlı olarak iyilik yapıp, devamlı olarak da derin cümleler kurduğu, kötülüğün zerresinin olmadığı, kadınlarla erkeklerin haremlik selamlık bir biçimde sosyal hayatta yan yana gelmediği bir bölge olarak düşünüyorsunuz. Değil mi? Herkesin tek tip, herkesin ultra dindar, herkesin güne “Evet, yeni bir güne uyandım. Bugün de derinliği olan bir sürü cümle kuracağım. Ve bunlar nesilden nesile aktarılacak” tadında bir hayat yaşadığı, devamlı olarak film sahnelerine konu olabilecek cinsten sinematografik şeylerin yaşandığı, mahrem kurallar sebebiyle de erkeklerin sadece erkekler ile kadınların da sadece kadınlarla bir arada bulunduğu, kimsenin nefsani davranmadığı, iyilikten başka bir şeyin bulunmadığı, her şeyin masalsı, toz pembe, sinematografik olduğu saadet(!) dolu bir bölge.

Peki gerçekten öyle mi?

Tabii ki de hayır.

Ne yazık ki, yıllar içinde üzerine koya koya mükemmelliğe ulaştırmanın muhteşem bir örneğidir Hz. Peygamber dönemi Mekke anlatımları. Tabii bunun bu noktaya ulaşmasının en büyük 2 nedeni şudur:

1. Mezhep kavgaları sürecinde galip gelme niyetiyle herkesin kendisine yakın gördüğü sahabe için bin bir çeşit “fazilet” uydurmuş olması. Yani taraf olmuşların galip gelme arzusu. Bunun sonucunda ortaya çıkan, o dönemde yaşamış herkesin “hazret” makamına ulaşıp, herkesin mükemmel olma durumu. Ve bunun sonucu olarak da o döneme “asrı saadet dönemi” diyerek toz pembe, abartı dolu hikayeler anlatanların bir kaynak bulabiliyor olmaları.

2. Kimi insanların, Hz. Peygamberi ya da o zamanları olağanüstülük ile öveyim, yalan da olsa sevap olur mantığına kapılmış olmaları. Bunu yapanların bir kısmı ortamın gazına gelerek ya da sevap umudu ile gerçekten saflığından bunu yapmıştır. Bir kısmı ise “bakın ne kadar da dine, peygambere bağlıyım” görüntüsü vermek için yapmıştır.

İşte bu, sanki dine, peygambere çok bağlıymış gibi yapan bu ikinci grup, bunu herkesten daha fazla bağlıymış gibi gözükebilmek için yapmaktadır. Böylece toplumsal rekabette öne geçtikleri izlenimini uyandırmaya çalışmaktadırlar, tabii Hz. Peygambere ve arkadaşlarına iftira ata ata. O zaman bunu yaptıran şeyi, kısaca, “Bu alan benim alanım ve bu alanda en büyük benim tutkusu” olarak ifade edebiliriz. Yani herkesin hayatının en azından bir döneminde ve çok farklı alanlarda yaşadığı bu üstünlük yarışını din üzerinden yaşıyor olmalarıdır bu konunun bu noktaya gelmesinin en önemli nedeni.

Üstünlük yarışının din üzerinden yaşanıyor olması ne kadar ilginç değil mi? Dinin yapılmaması gereken şey olarak söylediği şeyi, bizzat din üzerinden yaşamak, dini bunun için kullanmak. Hatta üstünlüklerini hissettirmeleri adına, iyice kontrolden çıkıp kabul edilmez bir şekilde yok Peygamberin idrarını içerlermiş, yok sümüğünü üzerlerini sürerlermiş gibi şeyleri ballandıra ballandıra anlatmaları. “Bakın ne kadar da bağlıyım. En olmayacak şeyleri bile savunuyorum” mesajı verme çabası. Burada özne olarak Hz. Peygamber’in adını kullanmaları sadece nekrofilidir, başka bir şey değil. Onun için bu tip hikâye anlatımlarının dini bir şey olduğunu falan zannetmeyin. Az önce de dediğimiz gibi bu hikayeleri anlatarak, “kendi aranızda üstünlük yarışında ibarettir” (Hadid/20) denilen bu dünya hayatında “Benim alanım bu, yani din ve bu alanda ben herkesten daha üstünüm. Bakın, en olmayacak şeyleri bile söylüyor ve savunuyorum. Dolayısıyla desteklediğiniz ben olayım” mesajı vermeye çalışmaktadırlar. Ki bunu yapanlara da dikkat edin genelde onla bununla sürekli polemiğe giren tartışmalı kimselerdir.

Anlatılan şeylerin dini hiçbir değeri yapılan şeyin altında halis hiçbir niyet yoktur. Ayrıca hadi dediğin şeyler olmuş olsun, “1400 yıl önce yaşandığı iddia edilen bu tip şeyleri biliyor olmak ya da bunları anlatmak için mesai harcamak bugün bizim ne işimize yarayacak? Bize düşen pay ne?” sorusu tek başına, “dini sohbet” iddiası ile yapılan bu faaliyetlerin baştan sona zaman kaybı ve dolayısıyla haram olduğunu gösterecektir.

Belki de kendileri bu hikâyelerle boşa bir ömür tüketti ya, başkalarının da başını yakmaya çalışıyordur. Bilmiyorum.

Not düşeyim: Elbette uzun süre öğrenme ve aynı şekilde uzun süre tefekkür süreçlerinin sonucunda yaptıkları keşifleri, güncel konulara buldukları çözümleri paylaşan samimi, iyi niyetli insanların yaptıkları sohbetleri, dersleri ayrı tutarak söylüyorum bunları.

Bu ikinci grubun bir başka çıkar hesabı ise şudur: Bu hikâyeler, bu hikâyelerin anlatıcılarını hayatın gerçeklerinden uzak tutmaktadır. Bu hikâyeler sayesinde sanki din ile ilgileniyor, sanki hayatta mücadelesini verdiği kutsal bir şey varmış ve bu şekilde sorumluluklarını yerine getiriyor böylece kimsenin ondan fayda üretmesini beklemeye hakkı yokmuş gibi oluyormuş. Dokunulmazlık kazanıyorlarmış.

Hz. Peygamber 1400 yıl önce vefat etmiştir. Günümüzde bağlanma, reddetme gibi etkileşimin yaşanacağı bir durum bulunmamaktadır. Sen günümüzde burnunun dibindeki risk aldıracak konulara, başın belaya girmesin diye bulaşmamak için Hz. Peygamberi istismar ederek yani nekrofili yaparak faydasız ve bir o kadar da yalan dolan hikayelerle vakit öldürüp duruyorsun. Böylece dinle ilgileniyormuş gibi oluyorsun. Onun için de kimse sana karışmıyor. Değil mi? Dokunulmazlık kazanmış gibi oluyorsun.

Ne yazık ki Arapça bilmeyen toplumlarda bu tip hikayeleri anlatanları “Dini bir şey anlatıyor” diyerek dinleme oranı Arapça bilen toplumlara nazaran çok daha fazla olmaktadır.

Neyse…

İşte böyle böyle, konular gerçekliğinden çıkarılmış bunun sonucu olarak ayetlerin ne için geldiği ve dolayısıyla amaçları anlaşılamamış, yanlış hükümlerle insanlara yılar yılı ızdırap olunmuştur.

Peki bizzat Hz. Peygamberin yaşadığı dönemde nasıldı ki Mekke?

Son derece kozmopolit bir bölgeydi. Yahudilerin, Hıristiyanların, Putperest diye isim verilen konum bağımlı, hızlıca sonuç döndürecek ilahlara tapan insanların birlikte yaşadığı, yine kadınlarla erkekler arasında hiç böyle özel olarak haremlik selamlık uygulamasının olmadığı dolayısıyla etkileşim halinde bir arada yaşadıkları -örneğin bakınız: Hz. Peygamber ile uzun uzadıya tartışmaya giren bir kadın sebebiyle gelen Mücadele süresinin ilk ayetleri-, hatta bırak sosyal hayatı, ibadet ederken bile yan yana birlikte ibadet ettikleri -örneğin bakınız: Hicr/24 ile ilgili tartışmalı rivayetlere-, bunların yanı sıra insanların çeşitli meslekler ile uğraştığı ve bunlardan birinin de ücret karşılığı seks yapmak olan, had safhada ücret karşılığı seks yapan kadınların da yaşadığı (bkz: Nur/33) son derece kozmopolit bir bölgeymiş Mekke.

Yani öyle kadınların kara çarşaflı olduğu, erkekler ile kadınların hiçbir şekilde yan yana gelmediği, namaz kılmayanların sopayla kovalandığı, Hz. Peygamber’i gördüklerinde “Aaa Peygamber! Ver elini öpeyim. Senin için öleyim. Sümüğünü üstüme süreyim. Şöyle yapayım. Böyle yapayım” diyen insanların bulunduğu bir bölge değil. Aksine bizzat Hz. Peygamber ile saatlerce tartışan insanların bulunduğu, hatta eşlerinin tacize uğradığı ve günlük hayatta insanların birbirinin kestiği, köşe başlarında ücretli seksin yapıldığı, farklı farklı dinlere ait ibadetleri gerçekleştiren dindarların yaşadığı bir bölgeymiş Mekke.

Hayır bir de şu var: Velev ki, affedersiniz, idrarını içmeye, sümüğünü üzerine sürmeye teşebbüs eden insanlar olmuş olsun. Dinin özünü idrak edebilmiş bir insan nasıl olur da, “Allah aklını kullanmayanlar üzerine pislik yağdırır (Yunus/100)” ayetini tebliğ eden ve kendisi hakkında da “Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyarım (Enam/50)” demesi emredilen birisinin böyle şeylere izin vereceğini düşünebilir? Ve hatta nasıl olur da bu ayetleri duyarak Hz. Peygambere uyan bir insanın böyle şeylere teşebbüs edeceğini düşünebilir? Sanıyorum farkında değiller ama bu hikayeleri anlatanlar, bu anlatımları ile sadece ana fikri anlamadıklarını itiraf etmiş oluyorlar. Başka da bir şey değil.

Görünürde, “Dini bir şey yapıyoruz, ‘kötü bir şey yapıyor’ diyemezsiniz, bize karışamazsın” pozisyonunda kalarak arkada çevrilen dolaplara vitrin olsun diye uydurulan yalan ve abartından başka bir şey içermeyen bu ‘Asrı Saadet(!)’ hikayelerinden uyandırayım diye söylüyorum tüm bunları. Ha bu arada, bu “Asrı Saadet” lafı da hiçbir gerçekliği olmayan, uydurulmuş bir sözdür ki anca Arapça bilmeden İslam’a yönelmiş kitlelerin yoğun olarak bulunduğu Türkiye gibi yerlerde kullanılır. Arap tarihine biraz hâkim birisi, insanların birbirini kıtır kıtır kestiği o döneme Asrı Saadet denmesine sadece güler. Zaten bildiğim kadarıyla bu tanımlama Türkiye’de uydurulmuş ve sadece Türkiye’de kullanılmaktadır. Hem bu asrı saadet tanımını hem de o zamanlarda yaşandığı iddia edilen sinematografik sahabe hikayelerini uyduranlar biraz çapsızlıklarından yani talebe olması gerekirken hocalığa soyunmaları neticesinde anlatacak bir şey bulamamalarından yapmışlardır bunu. Biraz da “vitrine 1400 yıl önce yaşandığı iddia edilen şeyleri koyalım ki arkada çevirdiğimiz dolaplara siper olsun, nasıl olsa kimse 1400 yıl önceki olayları anlatmamızı ‘kötü’ olarak nitelendiremez” diyerek yapmışlardır bunu. Bu hikayelerin bir kısmını sıfırdan uydurmuşlar, varlığı ile ilgili delil olanların ise sinematografik versiyonlarını üretmişlerdir. Hz. Peygamberin yaşadığı şeyler hayatın gerçekliğinden kopuk, sınanmayı bozacak şeyler değildi. Yüce Allah’ın: “Siz onların çektikleri çekmeden cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz? (Bakara/214)” buyruğu gereği yeterince canları sıkıldı ve yandı.

Tabii şunu da eklememiz lazım: Bu tip hikâyeleri dini sohbet adı altında anlatanların aslında itiraf ettikleri bir şey daha var burada. O da şu ki: Hani, “Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün mübarek parmaklarından su akıtmış. Sahabe Efendilerimiz de kana kana suç içmiştir” gibi, bu ve buna benzer hikâyeler anlatıyorlar ya. Bu, “Aman ne olacak canım. Yalan da olsa zararı olmayan bir şey. Peygamberi övüyor işte” denilecek bir şey değildir.

Bu aslında, “Ben, bir insanın peygamber olduğunu anca parmaklarından su akıtırsa ya da buna benzer şeyler yaparsa kabul ederim. Yoksa kabul etmem” demektir (İsra/90). Bu tip, Hz. Peygamber için uydurulmuş mucize temelli hikayelerin bize gösterdiği biricik şey, hayatın gerçeğinde, gerçekten o dönemde yaşamış olsalardı, bunları anlatanların Hz. Peygamber’in peygamberliğini kabul etmeyeceği gerçeğidir. Çünkü bir insanı peygamber kabul etmek demek, kendisinden daha üstün olduğunu da kabul etmek demektir. “Anca böyle fantastik olursa ben bir insanın benden daha üstün olduğunu kabul ederim” deme noktasına ulaşmaktadır tüm bu anlatımlar. Böyle birisi de gelmediğine göre, “E ben kimseyi kendimden daha üstün kabul etmem” deme noktasına ulaşmaktadır bu bakış açısı.

Bakmayın şimdi ismini söyledikten sonra uzata uzata “Sallallahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem” falan demelerine, ellerini yüzlerine, göğüslerine götürmelerine. Onun döneminde yaşamış olsalardı muhtemelen Hz. Peygamber bunların beklentilerini karşılamayacak, dolayısıyla peygamberliğini de kabul etmeyeceklerdi. O dönem onun peygamberliğini kabul etmeyenler, “Aaa bize Peygamber geldi. Bizler hem çok kötü hem de aptal insanlarız. Hadi onun peygamberliği kabul etmeyelim. Etmeyelim de yüzyıllar boyunca ne kadar kötü ve aptal insanlar olduğumuz konuşulsun” mu demişlerdi? Bu kadar basit miydi her şey? Ondan, bir dağı altın kütlesi haline getirmesini (Müsned, I, 242, 258), gökten melekler indirmesini ve onlarla konuştuğunu kendilerine göstermesini (En‘âm/8), yerden pınar fışkırtmasını yahut hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçesi olup, aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmasını istemişlerdi (İsra/90). Yüce Allah da ısrarla akıllarını kullanmalarını emretmişti ve inkarcılıklarının altından yatan nedeni de İsra 94’te “İnsanlara [bir peygamber eliyle] doğru yol bilgisi geldiği zaman onları [ona] inanmaktan alıkoyan, onların: "Allah ölümlü bir insanı mı elçi olarak gönderdi?" diye itiraz etmelerinden başka bir şey değildir” diyerek açıklamıştı. Onun için bugün Peygamberi olağanüstülük ile övme ya da yaşanan olayları abartıp sinematografik hale getirme konusu zararsız, basit bir konu değildir. O zamanlarda inkarcılığın ana gerekçesi olan bu mucize konusu, günümüzde o dönemi hayatın gerçekliği ile düşünemeyip, gelen hükümlerin bağlamını doğru anlayamayarak yanlış hükümler çıkarıyor olup insanlara ızdırap olmanın ana gerekçesi olmuştur.

Günümüzde, 1400 yıl öncesinde yaşandığı iddia edilen, hadi yaşanmış olsa bile bilmenin kime ne kazandıracağı belli olmayan bu anormal hikayelerle mesai dolduranların bugün onu reddetmeyip, ismini duyulunca ellerini yüzlerine, göğüslerine götürmeleri falan Hz. Peygamber’in vefat etmiş artık rakip olma ihtimali olmamasından kaynaklanmaktadır. Böyle böyle yaparak sanki bağlı olduğu bir dini varmış, kutsal bir referans noktası varmış (keşke olsa), savunduğu ve mücadele ettiği bir şey varmış (keşke olsa), sanki bir ilkesi, prensibi varmış gibi olmakta ve tüm bunlar sebebiyle de dokunulmazlık kazanmaktadırlar, kendilerince. Bütün mesele bundan ibarettir.

Neyse…

Konumuza geri dönüp, kozmopolitliğinin yanı sıra bir de iklim olarak da değerlendirirsek Mekke’yi, 45-50 derece sıcaklıkta, buraya dikkat, “kumun içinde” yaşamaya çalışılan bir bölge çıkar karşımıza. Hali ile güneşten ve kumdan korunmak, bir giyinme kültürü oluşturmuştur orada. 45-50 derecede ve kumun içinde kafana bir şey koymadan yaşayabilir misin?

Maalesef. Hiç şansın yok. Bunun için erkekler kafalarına sarık yani kumaş sararlarmış, kadınlar da örtü koyarlarmış. Bu giysiler hem şapka görevi görür hem de kum fırtınalarında yüzlerine örtecek bir maske görevi görürmüş. İkisinin de dini hiçbir değeri yoktur.

- Nasıl yani? Kadınlar saçlarını erkeklerden gizlemek için başlarına örtü koymuyorlar mıydı?

Hayır.

- Peki, nereden biliyoruz bunu?

Bizzat Nur Suresi 31. ayetten. Ayet ne diyor, lafzen: (…) Başlarındaki örtünün uçları ile göğüs dekoltelerini kapatsınlar (…). Yani başlarında örtü varken aynı zamanda göğüslerinde de dekolte olabiliyormuş. Göğsünde dekolte olan bir bayanın başına koyduğu örtüyü saç gizlemek için koyduğu düşünülebilir mi?

Tabii ki de hayır. Peki neden örtüyorlardı?

Dediğimiz gibi asıl olarak iklim şartlarından korunmak için örtüyorlardır. Fakat bu, kadınlar özelinde zamanla bir kimliğe dönüşmüştü. Ne kimliği derseniz? Fuhuş yapmama kimliği. Belki, evli olma kimliği de diyebiliriz.

Ne dedik?

O zamanki Mekke para karşılığında seks yapan bayanların da bulunduğu bir bölgeymiş. Haliyle o işi yapan bir bayan, mesleğin icrası bağlamında kendi vücudunu bir miktar sergilemesi gerekmektedir. İşte bu durum dekolteli olup ama o işi yapmayan bayanların taciz edilmesine sebep olmaya başlamış. Bunun üzerine önce Ahzap 59. ayet inmiş ve “dış giysilerini üzerlerine alsınlar” denmiş. “Bu onların tanınmalarını ve rahatsız edilmemelerini sağlar” diye de eklenmiş. Burada tanınmaktan kast edilen az önce bahsettiğimiz fuhuş yapan bayanlar gibi olmadıklarını gösterme manasındadır. Fakat bu giysi muhtemelen sırta alınan ve göğüs dekoltesini tam kapatmayan bir giysidir. Çünkü göğüs dekoltesi kapatma Ahzap 59’dan daha sonra gelen Nur 31 ile emredilmiştir: “Başlarına koydukları örtünün uçları ile göğüslerini örtsünler.”

Yani Ahzap 59’da söylenen bu dış giysi üzerlerindeyken aynı zamanda saç gizleme amacı taşımayan baş örtüleri başlarında ve göğüs bölgelerinde dekolteleri yine bulunmaktadır. Onun için Ahzap 59’dan sonra gelen Nur 31 ile başlarındaki örtünün uçları ile göğüs dekoltelerini kapatsınlar denmiştir.

Bak dikkat et: “Başlarına koydukları örtüleri ile saçlarını gözükmeyecek hale getirsinler sonra da uçları ile de göğüslerini kapatsınlar” demiyor ayet. Sadece “Baş örtülerinin uçlarını arkaya düşürmesinler, uçları ile göğüs dekoltelerini örtsünler” diyor, lafzen. Dolayısıyla bu ayetler ile saçın gözükmeyecek şekilde örtüleceğini söyleyenler, bunu nereden çıkarıyorlar anlamak mümkün değil. Üstelik, az önce de söylediğimiz gibi, ayetlerin kronolojik sırasına baktığımızda Ahzap 59’da geçen “cilbab” denilen dış giysinin göğüs örten bir şey olmadığını da anlamış oluyoruz buradan. Muhtemelen omuzlarından arkaya sarkan, önü açık manto, pardösü gibi bir giysiydi bu.

Tüm bunlardan murat edilen şudur ki: Kendilerini hem olası tacizlerden hem de zina etmekten korumak için vücutlarındaki dekolteyi kapatmaları. Bu da önce cilbab ve daha sonra da Mekkeli kadınların başlarına koydukları örtü üzerinden buyurulmuştur.

E peki bir kadının yaşadığı coğrafya itibari ile başlarında örtü ile dolaşmasına sebep olacak bir iklim şartı ya da daha farklı bir durum yoksa ne yapacak? O zaman da başka bir giysi ile göğüs dekoltesini kapatacak. Bu kadar. İslamiyet’te saçlar örtülsün diye bir emir ya da saç örtüsü diye bir giysi bulunmamaktadır. Kendini ve namusunu koruma niyeti için göğüs dekoltesini örtme vardır. Nur 31’den bir ayet önce, 30. ayette ise erkeklerin namusunu koruması gerektiği anlatılır. Yani namus koruma olarak adlandırılan zinaya bulaşmama konusu hem erkek hem de kadın için geçerlidir. Saç kapatmayı, kontrolden çıkmış, şuurunu yitirmiş bir şekilde ölüm kalım meselesi haline getirenler, biraz kıyas yapıp da “eğer saç cinsellik içeren bir şeyse ve bunun için gösterilmesi yasaksa bunun erkekler için de geçerli olması gerekmez miydi?” diye sorgular ve girdikleri yolun ne kadar yanlış bir yol olduğunu görürlerdi.

Namus koruma kavramının önemini hem kontrolsüz üreme denilen şeyin sonucu olarak bir toplumun suçlular cehennemine dönüşmesini engellemesi hem de evlilik hukukunu koruması bağlamında ne kadar önemli olduğunu daha önceki çalışmalarımızda açıklamıştık. Tekrardan girmeyeceğim. Buna bir de örtünme ile olası tacizlerden korunma durumu eklenmiş oldu. Tabii bu durumun, asıl olarak cezalandırma hukukunun yani devlet otoritesinin yok edildiği toplumlar için geçerli olduğunu söyleyelim. Tüm bunlara bakarak diyebiliriz ki: Örtünmenin ya da giyinmenin sınırlarını birey kendi karar verir. Devlet eliyle örtünme uygulamayı gerektirecek bir durum bulunmamaktadır. Devlet aracı, birliktelik neticesinde kontrolsüz üreme oluşmuşsa veya aldatılan bir taraf varsa ya da taciz oluşmuşsa araya girer ve cezalandırma hukukunu uygular. Tacizlerden korunma durumu ise zaten devletin otoritesinin olmadığı durumlar için emredilen tedbirdir. Bir ihtiyaçtır. Devlet varsa, cezalandırma hukuku vardır. Tacizler yasalar ile engellenmiştir mantıken. Ama eğer bir ülkede devlet aracını ele geçiren kriminaller cezalandırma hukukunu neredeyse yok etmişse o zaman kadınlar bir ihtiyaç olarak tedbirlerini alacaktır. İşte bu tedbirler de ayetler ile bildirilmiştir. Sırtlarına cilbab, eğer sırtlarına aldıkları giysi göğüs dekoltesini kapatmıyorsa, göğüs dekoltesini kapatacak başka bir giysi. Bu giysi, 45-50 derece sıcaklıktan, kumun içinde yaşayan Mekkeli bayanlar için başlarına mecburen koydukları örtünün uçlarıdır. Ha durum o kadar vahim ve bunlar dahi yetmiyorsa, o zaman saçlarını hiç göstermeyecek şekilde kapatabilirler de.

Şimdi bu noktada konuya ufak bir ara verip, günümüz modern dünyasında yapılan bir haksızlıktan bahsetmek isterim. O da taciz denilince insanların aklına sadece erkeğin kadına sözlü ya da fiziksel tacizinin geliyor oluşu. Bu, bu kadar basit değil. Mantıken doğru olduğunu düşündüğüm, kendi şahsi fikrim olarak şunları söylemek isterim ki: Bir bayanın basenlerini ve memelerini gösterecek şekilde giyinmesi kadının tacizi, erkek kadın fark etmeksizin herkesi tacizi ve aynı zamanda bir erkeğin cinsel uzvunu belli edecek şekilde dar pantolon giymesi de erkeklerin tacizi, yine kadın erkek fark etmeksizin herkesi tacizidir. Bu noktaları hedef alan hukuki bir düzenleme yapılabilir. Yapılmayacaksa da adabı muaşeret kuralları çerçevesinde ayıp bir şey olduğu öğretilmelidir. Çünkü bu durum insanın doğasına ait temel bir içgüdü olan utanma duygusu ile alakalıdır. Bunu köreltmek, bizi insan yapan bir özelliğimizi köreltmektir. Ha şunu da ekleyeyim bir insanın suratını gizleyecek şekilde peçe takması da güvenlik açısından asla kabul edilemez bir durumdur.

Neyse, başörtüsü konusuna tekrardan ve son kez gelirsek…

Elbette bir insan baş örtüsü takabilir ve hatta taktığı baş örtüsünü saçlarını hiç göstermeyecek bir duruma da getirebilir. Bu kimseyi ilgilendirmez. Kendisini nasıl rahat hissedecekse ya da eğer güvenliğe ihtiyaç duyulan bir bölgede yaşıyorsa nasıl güvende hissedecekse öyle giyinir. Zaten amaç da budur. Tacizler bağlamında kadınların kendisini güvende hissetmesi, namus bağlamında ise birliktelik neticesinde zarar gören üçüncü bir tarafın olmaması (aldatılan eşin ortaya çıkmaması veya bakılamayacak çocuğun dünyaya getirilmemesi). Bu kadar. Eğer size İslamiyet’te saç örtüsü diye bir şey var diye bir dayatma yapılıyorsa, öyle bir şeyin olmadığını göstermek için bunları anlattım.

E peki neden İslamiyet denince herkesin aklına ilk önce saç gizleme geliyor?

Az önce hayatın gerçeğinden kaçmaktan bahsettim. Bazı insanların hayatın gerçeklerinden kaçmak için akıl çalıştırmaya, çalışıp üretmeye gerek olmayan konulara girerek kendini meşgul göstermeye çalışmasından bahsettim. Sanki hayatta savunduğu bir şey varmış onu da en bağlı olarak o savunuyormuş gibi göstermesinden ve hatta ne yazık ki bu tip insanlarla vakit geçirenlerin de “dini bir şey” yaptıklarını zannetmelerinden bahsettim. İşte saç örtme muhabbeti de buradan besleniyor.

“İslamiyet gelince ne olacak? Niye yeni bir sistem istiyorsun? Ne yapacaksın? Sen neye dayanarak öyle üst perdeden “ben şöyle sistem istiyorum. Böyle sistem istiyorum” diyorsun? Ne fark oluşacak? Örneğin, mikroişlemcilerde artık Kuantum Mekaniğinin sınırları zorlanarak 2nm’ye inilmiş durumda, mesela bu konuda ne yapacaksın?” diye hayatın gerçeğine çekerek sorular sorulduğunda verecek hiçbir cevabı olmayan insanlar bu tip konuları gündemde tutup duruyorlar. Sanki bir şeyin mücadelesini veriyorlarmış gibi oluyor. Böylece gerçekten mücadelesini vermesi gereken şeylerden kendilerini de kurtarmış oluyorlar.

Üstelik gözlerinin önünde burunlarının dibinde cezalandırma hukukunu yok etmiş insanlar kanlı canlı duruyorken yapıyorlar bunları. Onları karşılarına alamadıklarından hatta bırak karşılarına almayı belki oy bile vermiş olan bu kişiler, 1400 yıl önce yaşandığı iddia edilen olaylar üzerinden boş meydan kabadayılığı yaparak kendilerini meşgul dolayısıyla sorumluluklarını da yerine getiren insan olarak gösteriyorlar. Hayır, dediğim gibi, o olayların yaşanmış olduğu da yok. Geçmişte yaşanmış bir olaydan kendine pay çıkarmanın ne kadar saçma bir şey olduğundan mı bahsedeyim, kendisine pay çıkarmaya çalıştığı olayların zaten yaşanmadığından mı bahsedeyim, yaşanmışsa bile o abartılı hikayelerden bize düşen bir payın olmadığından mı bahsedeyim. Karar veremez bir hâlde derine dalıp duruyorum. Bu yazılar biraz rahatlatıyor beni.

Neyse, toparlayarak bitirelim.

1400 yıl önce Mekke’nin sosyal hayatında;

1. Kadınların ne saç gizlemesi diye bir durum vardır ne de Kur’an’da böyle yapılsın diye bir emir vardır.

2. Mücadele Süresinin ilk ayetlerinde de gördüğümüz gibi, sosyal hayatta hiç haremlik selamlık gibi bir durum bulunmamaktadır. Elbette insanın doğası gereği ve aynı zamanda utanma duygusu gereği kadınlar kadınlarla erkekler de erkekler ile birlikte takılmaya meyillidir. Burada “haremlik selamlık durumu yok” dememden kast ettiğim kadınlarla erkekler toplum hayatında ayrışsın diye özel bir çaba yoktur. Yoksa elbette insan, doğası gereği hemcinsleri ile takılmaya daha yatkındır. Söylemeye çalıştığım “aman haremlik selamlık olalım” diye özel bir şartlanmışlık hissetmemeden, kadınlar ile erkeklerin birbirleri ile etkileşim halinde beraber yaşamış olmalarıdır.

3. Hicr/24 ile ilgili gelen tartışmalı rivayetlere göre ise bırak sosyal hayatta haremlik selamlık bir durum oluşsun diye özel olarak çabalama durumunu falan, ibadet ederken bile kadınlar ile erkekler birlikte ibadet etmektedirler.

4. Ve Nur/33’de geçen “zinaya zorlamayın” emri, Mekke’nin günlük hayatında ücret karşılığında seks yapan bayanların yaşadığını ve hatta ne acıdır ki bu bayanlara zorla fuhuş yaptıran insanların da bulunduğunu göstermektedir. Öyle hemen herkes “Aaa bize bir peygamber gönderildi. Artık kendimize çeki düzen verelim” dememiş değil mi.

Aynı “Sağ ayakla girer, sol ayakla çıkardı. Sağ elle şunu yapar, sol el ile bunu yapardı. Yatarken şöyle, kalkarken böyle yapardı vs. vs. vs.” şeklinde yıllar yılı üstüne koya koya Hz. Peygamberi takıntılı bir biçimde hiç durmadan ritüel gerçekleştiren insan noktasına taşıyıp “sünnete uygun yaşama” başlığı altında büyük bir kısmı hurafeden ibaret bir içerik ortaya çıkarmaları gibi, tacizlerin had safhada olduğu bir ortamda kendilerini ve namuslarını koruyabilsinler diye başlarındaki örtüleri ile göğüslerini örtsünler ve dışarı çıkarken sırtlarına bir manto gibi bir şey alsınlar tavsiyelerinden, haremlik selamlık sosyal hayat icat etmişler. Ve tabii ki de bu icat ettikleri şeyi Kur’an ile ve o zamanki hayatın gerçekleri ile delillendirememiş ve rivayetler ile arayı kapatmaya çalışmışlar. Hal vaziyet bu iken, ne hikmetse İslamiyet denince herkesin aklına ilk, kadınlar ile erkeklerin birbirinden ayrışarak etkileşime girmeyecekleri bir sosyal hayat yaşamaları gelir. Hatta bu hurafe çöplüğünde, Müslüman olan kadının ilk yaptığı şey başını kapama olur, Müslüman olan erkek de sünnet olur. Ve evet, sünnet olma denilen şeyin de dini hiçbir kaynağı yoktur.

Ve hatta namus koruma denilen şeyin söylenmesinin de kontrolsüz üreme ile suça sürüklenen bireylerin ortaya çıkmasının engellenmesi ve evlilik hukukunu ihlal eden aldatma durumunun ortaya çıkmasının engellenmesi olduğunu bile idrak edememişler. Neredeyse, kadının her şeyi haram şeklinde kadını hapsetmeye çalışmışlar; delilsiz, şuursuz bir şekilde. Böylece istedikleri farklı bir şey varmış gibi, yarattıkları bir fark, hükmettikleri bir konu varmış gibi oluyormuş. Farklılıkları delillenmiş oluyormuş. Halbuki İslamiyet insana adaleti gerçekleştirme gibi korkunç bir görev verir ve dini yaşayan insanlar da zaten bu uğurda çalışan ve risk alan insanlardır. İslamiyet’i adaleti tahsis edeceğiniz düzeni kurmaya çalışırken yaşar, farklılığınızı da sadece adaleti tahsis edecek sistemi kurduğunuzda tescillemiş olursunuz. Bütün ibadetlerin sizi getirmesi gereken nokta da budur.

Bilginize.

Not: Bu tartışmaların parçası olmak istemediğim için bu çalışmayı sitede barındırma konusunda biraz kararsızım. Encodeum'un sıkı takipçileri okuduktan sonra kaldırıp kaldırmama konusunda bir karar vereceğim.

0 comments :