|
Bazı bölümlerini tekrar tekrar izlediğim, muhtemelen en beğendiğim dizi olarak nitelendirebileceğim “How I Met Your Mother” isimli yapımdan bir alıntı yaparak başlayalım konumuza. Lily ile Marshall’ın ilk tanışmalarını masalsı bir dille anlattıkları bir bölümü vardı bu dizinin. Bu anlatımın sonunda hemen Ted araya giriyor ve Lily ile Marshall’ın yıllar içinde üzerine koya koya, ilk tanışma hikayelerini mükemmelleştirip böyle masalsı bir hale getirdiklerini, aslında Marshall ilk anlattığında yaşanan şeyin çok daha farklı olduğunu söylüyordu. Dizinin yapımcıları, o bahsettiğim bölümde, gerçekten çok önemli olan bu mükemmelleştirme konusunu çok komik ve bir o kadar da zekice resmetmişler. Tebrik ederim. Peki neden çok önemli bir konudur bu? Çünkü “tarihte yaşamış insanlar nasılsa öldü,
yalanlayacak kimse kalmadı” rahatlığı ile tarihi konuların anlatımında bu
mükemmelleştirme durumu çokça rastlanan bir durumdur. Zararsız gibi gözükse de eğer
bu mükemmelleştirme, din tarihinin anlatımında yaşanıyorsa çok tehlikeli sonuçlar
doğurabilmektedir. Örneğin size 1400 yıl önceki Mekke’yi özellikle
tam Hz. Peygamberin savaşları kazanıp gücü elde ettiği dönemi nasıl hayal
ediyorsunuz diye sorsam ne cevap verirdiniz? Durun siz cevap vermeden nasıl
hayal ettiğinizi ben size anlatayım. Siz kendiniz doğru ya da yanlış deyin
oradan. Şöyle düşünüyorsunuz: Aynı bugünkü Arabistan
gibi her tarafın sürekli ibadet eden, ibadet ritüellerini gerçekleştirmenin
hayatlarının yegâne amacı olan ihramlı erkek ve kara çarşaflı kadınlarla dolu olduğu
ve herkesin de “hazret” olup, devamlı olarak iyilik yapıp, devamlı olarak da derin
cümleler kurduğu, kötülüğün zerresinin olmadığı, kadınlarla erkeklerin haremlik
selamlık bir biçimde sosyal hayatta yan yana gelmediği bir bölge olarak
düşünüyorsunuz. Değil mi? Herkesin tek tip, herkesin ultra dindar, herkesin
güne “Evet, yeni bir güne uyandım. Bugün de derinliği olan bir sürü cümle
kuracağım. Ve bunlar nesilden nesile aktarılacak” tadında bir hayat yaşadığı, devamlı
olarak film sahnelerine konu olabilecek cinsten sinematografik şeylerin yaşandığı,
mahrem kurallar sebebiyle de erkeklerin sadece erkekler ile kadınların da
sadece kadınlarla bir arada bulunduğu, kimsenin nefsani davranmadığı, iyilikten
başka bir şeyin bulunmadığı, her şeyin masalsı, toz pembe, sinematografik
olduğu saadet(!) dolu bir bölge. Peki gerçekten öyle mi? Tabii ki de hayır. Ne yazık ki, yıllar içinde üzerine koya koya
mükemmelliğe ulaştırmanın muhteşem bir örneğidir Hz. Peygamber dönemi Mekke
anlatımları. Tabii bunun bu noktaya ulaşmasının en büyük 2 nedeni şudur: 1. Mezhep kavgaları sürecinde galip gelme
niyetiyle herkesin kendisine yakın gördüğü sahabe için bin bir çeşit “fazilet”
uydurmuş olması. Yani taraf olmuşların galip gelme arzusu. Bunun sonucunda
ortaya çıkan, o dönemde yaşamış herkesin “hazret” makamına ulaşıp, herkesin
mükemmel olma durumu. Ve bunun sonucu olarak da o döneme “asrı saadet dönemi”
diyerek toz pembe, abartı dolu hikayeler anlatanların bir kaynak bulabiliyor
olmaları. 2. Kimi insanların, Hz. Peygamberi ya da o
zamanları olağanüstülük ile öveyim, yalan da olsa sevap olur mantığına kapılmış
olmaları. Bunu yapanların bir kısmı ortamın gazına gelerek ya da sevap umudu
ile gerçekten saflığından bunu yapmıştır. Bir kısmı ise “bakın ne kadar da
dine, peygambere bağlıyım” görüntüsü vermek için yapmıştır. İşte bu, sanki dine, peygambere çok bağlıymış
gibi yapan bu ikinci grup, bunu herkesten daha fazla bağlıymış gibi gözükebilmek
için yapmaktadır. Böylece toplumsal rekabette öne geçtikleri izlenimini
uyandırmaya çalışmaktadırlar, tabii Hz. Peygambere ve arkadaşlarına iftira ata
ata. O zaman bunu yaptıran şeyi, kısaca, “Bu alan benim alanım ve bu alanda en
büyük benim tutkusu” olarak ifade edebiliriz. Yani herkesin hayatının en
azından bir döneminde ve çok farklı alanlarda yaşadığı bu üstünlük yarışını din
üzerinden yaşıyor olmalarıdır bu konunun bu noktaya gelmesinin en önemli nedeni.
Üstünlük yarışının din üzerinden yaşanıyor
olması ne kadar ilginç değil mi? Dinin yapılmaması gereken şey olarak söylediği
şeyi, bizzat din üzerinden yaşamak, dini bunun için kullanmak. Hatta
üstünlüklerini hissettirmeleri adına, iyice kontrolden çıkıp kabul edilmez bir
şekilde yok Peygamberin idrarını içerlermiş, yok sümüğünü üzerlerini
sürerlermiş gibi şeyleri ballandıra ballandıra anlatmaları. “Bakın ne kadar da
bağlıyım. En olmayacak şeyleri bile savunuyorum” mesajı verme çabası. Burada
özne olarak Hz. Peygamber’in adını kullanmaları sadece nekrofilidir, başka bir
şey değil. Onun için bu tip hikâye anlatımlarının dini bir şey olduğunu falan zannetmeyin.
Az önce de dediğimiz gibi bu hikayeleri anlatarak, “kendi aranızda üstünlük
yarışında ibarettir” (Hadid/20) denilen bu dünya hayatında “Benim alanım bu, yani
din ve bu alanda ben herkesten daha üstünüm. Bakın, en olmayacak şeyleri bile söylüyor
ve savunuyorum. Dolayısıyla desteklediğiniz ben olayım” mesajı vermeye çalışmaktadırlar.
Ki bunu yapanlara da dikkat edin genelde onla bununla sürekli polemiğe giren
tartışmalı kimselerdir. Anlatılan şeylerin dini hiçbir değeri yapılan
şeyin altında halis hiçbir niyet yoktur. Ayrıca hadi dediğin şeyler olmuş
olsun, “1400 yıl önce yaşandığı iddia edilen bu tip şeyleri biliyor olmak ya da
bunları anlatmak için mesai harcamak bugün bizim ne işimize yarayacak? Bize
düşen pay ne?” sorusu tek başına, “dini sohbet” iddiası ile yapılan bu
faaliyetlerin baştan sona zaman kaybı ve dolayısıyla haram olduğunu
gösterecektir. Belki de kendileri bu hikâyelerle boşa bir
ömür tüketti ya, başkalarının da başını yakmaya çalışıyordur. Bilmiyorum. Not düşeyim: Elbette uzun süre öğrenme ve aynı
şekilde uzun süre tefekkür süreçlerinin sonucunda yaptıkları keşifleri, güncel
konulara buldukları çözümleri paylaşan samimi, iyi niyetli insanların
yaptıkları sohbetleri, dersleri ayrı tutarak söylüyorum bunları. Bu ikinci grubun bir başka çıkar hesabı ise
şudur: Bu hikâyeler, bu hikâyelerin anlatıcılarını hayatın gerçeklerinden uzak
tutmaktadır. Bu hikâyeler sayesinde sanki din ile ilgileniyor, sanki hayatta
mücadelesini verdiği kutsal bir şey varmış ve bu şekilde sorumluluklarını
yerine getiriyor böylece kimsenin ondan fayda üretmesini beklemeye hakkı yokmuş
gibi oluyormuş. Dokunulmazlık kazanıyorlarmış. Hz. Peygamber 1400 yıl önce vefat etmiştir. Günümüzde
bağlanma, reddetme gibi etkileşimin yaşanacağı bir durum bulunmamaktadır. Sen
günümüzde burnunun dibindeki risk aldıracak konulara, başın belaya girmesin
diye bulaşmamak için Hz. Peygamberi istismar ederek yani nekrofili yaparak faydasız
ve bir o kadar da yalan dolan hikayelerle vakit öldürüp duruyorsun. Böylece
dinle ilgileniyormuş gibi oluyorsun. Onun için de kimse sana karışmıyor. Değil
mi? Dokunulmazlık kazanmış gibi oluyorsun. Ne yazık ki Arapça bilmeyen toplumlarda bu tip
hikayeleri anlatanları “Dini bir şey anlatıyor” diyerek dinleme oranı Arapça
bilen toplumlara nazaran çok daha fazla olmaktadır. Neyse… İşte böyle böyle, konular gerçekliğinden
çıkarılmış bunun sonucu olarak ayetlerin ne için geldiği ve dolayısıyla amaçları
anlaşılamamış, yanlış hükümlerle insanlara yılar yılı ızdırap olunmuştur. Peki bizzat Hz. Peygamberin yaşadığı dönemde
nasıldı ki Mekke? Son derece kozmopolit bir bölgeydi. Yahudilerin,
Hıristiyanların, Putperest diye isim verilen konum bağımlı, hızlıca sonuç
döndürecek ilahlara tapan insanların birlikte yaşadığı, yine kadınlarla
erkekler arasında hiç böyle özel olarak haremlik selamlık uygulamasının
olmadığı dolayısıyla etkileşim halinde bir arada yaşadıkları -örneğin bakınız:
Hz. Peygamber ile uzun uzadıya tartışmaya giren bir kadın sebebiyle gelen
Mücadele süresinin ilk ayetleri-, hatta bırak sosyal hayatı, ibadet ederken
bile yan yana birlikte ibadet ettikleri -örneğin bakınız: Hicr/24 ile ilgili
tartışmalı rivayetlere-, bunların yanı sıra insanların çeşitli meslekler ile
uğraştığı ve bunlardan birinin de ücret karşılığı seks yapmak olan, had safhada
ücret karşılığı seks yapan kadınların da yaşadığı (bkz: Nur/33) son derece
kozmopolit bir bölgeymiş Mekke. Yani öyle kadınların kara çarşaflı olduğu,
erkekler ile kadınların hiçbir şekilde yan yana gelmediği, namaz kılmayanların
sopayla kovalandığı, Hz. Peygamber’i gördüklerinde “Aaa Peygamber! Ver elini
öpeyim. Senin için öleyim. Sümüğünü üstüme süreyim. Şöyle yapayım. Böyle
yapayım” diyen insanların bulunduğu bir bölge değil. Aksine bizzat Hz.
Peygamber ile saatlerce tartışan insanların bulunduğu, hatta eşlerinin tacize uğradığı
ve günlük hayatta insanların birbirinin kestiği, köşe başlarında ücretli seksin
yapıldığı, farklı farklı dinlere ait ibadetleri gerçekleştiren dindarların
yaşadığı bir bölgeymiş Mekke. Hayır bir de şu var: Velev ki, affedersiniz,
idrarını içmeye, sümüğünü üzerine sürmeye teşebbüs eden insanlar olmuş olsun. Dinin
özünü idrak edebilmiş bir insan nasıl olur da, “Allah aklını kullanmayanlar
üzerine pislik yağdırır (Yunus/100)” ayetini tebliğ eden ve kendisi hakkında da
“Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da
bilmem. Size, ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyarım
(Enam/50)” demesi emredilen birisinin böyle şeylere izin vereceğini
düşünebilir? Ve hatta nasıl olur da bu ayetleri duyarak Hz. Peygambere uyan bir
insanın böyle şeylere teşebbüs edeceğini düşünebilir? Sanıyorum farkında
değiller ama bu hikayeleri anlatanlar, bu anlatımları ile sadece ana fikri
anlamadıklarını itiraf etmiş oluyorlar. Başka da bir şey değil. Görünürde, “Dini bir şey yapıyoruz, ‘kötü bir
şey yapıyor’ diyemezsiniz, bize karışamazsın” pozisyonunda kalarak arkada çevrilen
dolaplara vitrin olsun diye uydurulan yalan ve abartından başka bir şey
içermeyen bu ‘Asrı Saadet(!)’ hikayelerinden uyandırayım diye söylüyorum tüm bunları.
Ha bu arada, bu “Asrı Saadet” lafı da hiçbir gerçekliği olmayan, uydurulmuş bir
sözdür ki anca Arapça bilmeden İslam’a yönelmiş kitlelerin yoğun olarak
bulunduğu Türkiye gibi yerlerde kullanılır. Arap tarihine biraz hâkim birisi,
insanların birbirini kıtır kıtır kestiği o döneme Asrı Saadet denmesine sadece
güler. Zaten bildiğim kadarıyla bu tanımlama Türkiye’de uydurulmuş ve sadece Türkiye’de
kullanılmaktadır. Hem bu asrı saadet tanımını hem de o zamanlarda yaşandığı
iddia edilen sinematografik sahabe hikayelerini uyduranlar biraz
çapsızlıklarından yani talebe olması gerekirken hocalığa soyunmaları
neticesinde anlatacak bir şey bulamamalarından yapmışlardır bunu. Biraz da
“vitrine 1400 yıl önce yaşandığı iddia edilen şeyleri koyalım ki arkada
çevirdiğimiz dolaplara siper olsun, nasıl olsa kimse 1400 yıl önceki olayları
anlatmamızı ‘kötü’ olarak nitelendiremez” diyerek yapmışlardır bunu. Bu
hikayelerin bir kısmını sıfırdan uydurmuşlar, varlığı ile ilgili delil olanların
ise sinematografik versiyonlarını üretmişlerdir. Hz. Peygamberin yaşadığı
şeyler hayatın gerçekliğinden kopuk, sınanmayı bozacak şeyler değildi. Yüce Allah’ın:
“Siz onların çektikleri çekmeden cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz?
(Bakara/214)” buyruğu gereği yeterince canları sıkıldı ve yandı. Tabii şunu da eklememiz lazım: Bu tip
hikâyeleri dini sohbet adı altında anlatanların aslında itiraf ettikleri bir
şey daha var burada. O da şu ki: Hani, “Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi
ve sellem) bir gün mübarek parmaklarından su akıtmış. Sahabe Efendilerimiz de
kana kana suç içmiştir” gibi, bu ve buna benzer hikâyeler anlatıyorlar ya. Bu, “Aman
ne olacak canım. Yalan da olsa zararı olmayan bir şey. Peygamberi övüyor işte” denilecek
bir şey değildir. Bu aslında, “Ben, bir insanın peygamber
olduğunu anca parmaklarından su akıtırsa ya da buna benzer şeyler yaparsa kabul
ederim. Yoksa kabul etmem” demektir (İsra/90). Bu tip, Hz. Peygamber için
uydurulmuş mucize temelli hikayelerin bize gösterdiği biricik şey, hayatın gerçeğinde,
gerçekten o dönemde yaşamış olsalardı, bunları anlatanların Hz. Peygamber’in
peygamberliğini kabul etmeyeceği gerçeğidir. Çünkü bir insanı peygamber kabul
etmek demek, kendisinden daha üstün olduğunu da kabul etmek demektir. “Anca
böyle fantastik olursa ben bir insanın benden daha üstün olduğunu kabul ederim”
deme noktasına ulaşmaktadır tüm bu anlatımlar. Böyle birisi de gelmediğine
göre, “E ben kimseyi kendimden daha üstün kabul etmem” deme noktasına
ulaşmaktadır bu bakış açısı. Bakmayın şimdi ismini söyledikten sonra uzata uzata
“Sallallahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem” falan demelerine, ellerini yüzlerine,
göğüslerine götürmelerine. Onun döneminde yaşamış olsalardı muhtemelen Hz.
Peygamber bunların beklentilerini karşılamayacak, dolayısıyla peygamberliğini de
kabul etmeyeceklerdi. O dönem onun peygamberliğini kabul etmeyenler, “Aaa bize
Peygamber geldi. Bizler hem çok kötü hem de aptal insanlarız. Hadi onun
peygamberliği kabul etmeyelim. Etmeyelim de yüzyıllar boyunca ne kadar kötü ve
aptal insanlar olduğumuz konuşulsun” mu demişlerdi? Bu kadar basit miydi her
şey? Ondan, bir dağı altın kütlesi haline
getirmesini (Müsned, I, 242, 258), gökten melekler indirmesini ve onlarla
konuştuğunu kendilerine göstermesini (En‘âm/8), yerden pınar fışkırtmasını
yahut hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçesi olup, aralarından şarıl şarıl
ırmaklar akıtmasını istemişlerdi (İsra/90). Yüce Allah da ısrarla akıllarını
kullanmalarını emretmişti ve inkarcılıklarının altından yatan nedeni de İsra
94’te “İnsanlara [bir peygamber eliyle] doğru yol bilgisi geldiği zaman onları
[ona] inanmaktan alıkoyan, onların: "Allah ölümlü bir insanı mı elçi
olarak gönderdi?" diye itiraz etmelerinden başka bir şey değildir” diyerek
açıklamıştı. Onun için bugün Peygamberi olağanüstülük ile övme ya da yaşanan
olayları abartıp sinematografik hale getirme konusu zararsız, basit bir konu
değildir. O zamanlarda inkarcılığın ana gerekçesi olan bu mucize konusu,
günümüzde o dönemi hayatın gerçekliği ile düşünemeyip, gelen hükümlerin
bağlamını doğru anlayamayarak yanlış hükümler çıkarıyor olup insanlara ızdırap
olmanın ana gerekçesi olmuştur. Günümüzde, 1400 yıl öncesinde yaşandığı iddia
edilen, hadi yaşanmış olsa bile bilmenin kime ne kazandıracağı belli olmayan bu
anormal hikayelerle mesai dolduranların bugün onu reddetmeyip, ismini duyulunca
ellerini yüzlerine, göğüslerine götürmeleri falan Hz. Peygamber’in vefat etmiş
artık rakip olma ihtimali olmamasından kaynaklanmaktadır. Böyle böyle yaparak
sanki bağlı olduğu bir dini varmış, kutsal bir referans noktası varmış (keşke
olsa), savunduğu ve mücadele ettiği bir şey varmış (keşke olsa), sanki bir
ilkesi, prensibi varmış gibi olmakta ve tüm bunlar sebebiyle de dokunulmazlık
kazanmaktadırlar, kendilerince. Bütün mesele bundan ibarettir. Neyse… Konumuza geri dönüp, kozmopolitliğinin yanı
sıra bir de iklim olarak da değerlendirirsek Mekke’yi, 45-50 derece sıcaklıkta,
buraya dikkat, “kumun içinde” yaşamaya çalışılan bir bölge çıkar karşımıza.
Hali ile güneşten ve kumdan korunmak, bir giyinme kültürü oluşturmuştur orada. 45-50
derecede ve kumun içinde kafana bir şey koymadan yaşayabilir misin? Maalesef. Hiç şansın yok. Bunun için erkekler
kafalarına sarık yani kumaş sararlarmış, kadınlar da örtü koyarlarmış. Bu giysiler
hem şapka görevi görür hem de kum fırtınalarında yüzlerine örtecek bir maske
görevi görürmüş. İkisinin de dini hiçbir değeri yoktur. - Nasıl yani? Kadınlar saçlarını erkeklerden
gizlemek için başlarına örtü koymuyorlar mıydı? Hayır. - Peki, nereden biliyoruz bunu? Bizzat Nur Suresi 31. ayetten. Ayet ne diyor,
lafzen: (…) Başlarındaki örtünün uçları ile göğüs dekoltelerini kapatsınlar (…).
Yani başlarında örtü varken aynı zamanda göğüslerinde de dekolte olabiliyormuş.
Göğsünde dekolte olan bir bayanın başına koyduğu örtüyü saç gizlemek için
koyduğu düşünülebilir mi? Tabii ki de hayır. Peki neden örtüyorlardı? Dediğimiz gibi asıl olarak iklim şartlarından
korunmak için örtüyorlardır. Fakat bu, kadınlar özelinde zamanla bir kimliğe
dönüşmüştü. Ne kimliği derseniz? Fuhuş yapmama kimliği. Belki, evli olma
kimliği de diyebiliriz. Ne dedik? O zamanki Mekke para karşılığında seks yapan
bayanların da bulunduğu bir bölgeymiş. Haliyle o işi yapan bir bayan, mesleğin
icrası bağlamında kendi vücudunu bir miktar sergilemesi gerekmektedir. İşte bu
durum dekolteli olup ama o işi yapmayan bayanların taciz edilmesine sebep
olmaya başlamış. Bunun üzerine önce Ahzap 59. ayet inmiş ve “dış giysilerini
üzerlerine alsınlar” denmiş. “Bu onların tanınmalarını ve rahatsız
edilmemelerini sağlar” diye de eklenmiş. Burada tanınmaktan kast edilen az önce
bahsettiğimiz fuhuş yapan bayanlar gibi olmadıklarını gösterme manasındadır.
Fakat bu giysi muhtemelen sırta alınan ve göğüs dekoltesini tam kapatmayan bir
giysidir. Çünkü göğüs dekoltesi kapatma Ahzap 59’dan daha sonra gelen Nur 31
ile emredilmiştir: “Başlarına koydukları örtünün uçları ile göğüslerini
örtsünler.” Yani Ahzap 59’da söylenen bu dış giysi üzerlerindeyken
aynı zamanda saç gizleme amacı taşımayan baş örtüleri başlarında ve göğüs
bölgelerinde dekolteleri yine bulunmaktadır. Onun için Ahzap 59’dan sonra gelen
Nur 31 ile başlarındaki örtünün uçları ile göğüs dekoltelerini kapatsınlar
denmiştir. Bak dikkat et: “Başlarına koydukları örtüleri
ile saçlarını gözükmeyecek hale getirsinler sonra da uçları ile de göğüslerini
kapatsınlar” demiyor ayet. Sadece “Baş örtülerinin uçlarını arkaya
düşürmesinler, uçları ile göğüs dekoltelerini örtsünler” diyor, lafzen. Dolayısıyla
bu ayetler ile saçın gözükmeyecek şekilde örtüleceğini söyleyenler, bunu
nereden çıkarıyorlar anlamak mümkün değil. Üstelik, az önce de söylediğimiz
gibi, ayetlerin kronolojik sırasına baktığımızda Ahzap 59’da geçen “cilbab”
denilen dış giysinin göğüs örten bir şey olmadığını da anlamış oluyoruz buradan.
Muhtemelen omuzlarından arkaya sarkan, önü açık manto, pardösü gibi bir
giysiydi bu. Tüm bunlardan murat edilen şudur ki: Kendilerini
hem olası tacizlerden hem de zina etmekten korumak için vücutlarındaki
dekolteyi kapatmaları. Bu da önce cilbab ve daha sonra da Mekkeli kadınların
başlarına koydukları örtü üzerinden buyurulmuştur. E peki bir kadının yaşadığı coğrafya itibari
ile başlarında örtü ile dolaşmasına sebep olacak bir iklim şartı ya da daha
farklı bir durum yoksa ne yapacak? O zaman da başka bir giysi ile göğüs
dekoltesini kapatacak. Bu kadar. İslamiyet’te saçlar örtülsün diye bir emir ya
da saç örtüsü diye bir giysi bulunmamaktadır. Kendini ve namusunu koruma niyeti
için göğüs dekoltesini örtme vardır. Nur 31’den bir ayet önce, 30. ayette ise
erkeklerin namusunu koruması gerektiği anlatılır. Yani namus koruma olarak
adlandırılan zinaya bulaşmama konusu hem erkek hem de kadın için geçerlidir. Saç
kapatmayı, kontrolden çıkmış, şuurunu yitirmiş bir şekilde ölüm kalım meselesi
haline getirenler, biraz kıyas yapıp da “eğer saç cinsellik içeren bir şeyse ve
bunun için gösterilmesi yasaksa bunun erkekler için de geçerli olması gerekmez
miydi?” diye sorgular ve girdikleri yolun ne kadar yanlış bir yol olduğunu
görürlerdi. Namus koruma kavramının önemini hem kontrolsüz
üreme denilen şeyin sonucu olarak bir toplumun suçlular cehennemine dönüşmesini
engellemesi hem de evlilik hukukunu koruması bağlamında ne kadar önemli
olduğunu daha önceki çalışmalarımızda açıklamıştık. Tekrardan girmeyeceğim. Buna
bir de örtünme ile olası tacizlerden korunma durumu eklenmiş oldu. Tabii bu
durumun, asıl olarak cezalandırma hukukunun yani devlet otoritesinin yok
edildiği toplumlar için geçerli olduğunu söyleyelim. Tüm bunlara bakarak
diyebiliriz ki: Örtünmenin ya da giyinmenin sınırlarını birey kendi karar verir.
Devlet eliyle örtünme uygulamayı gerektirecek bir durum bulunmamaktadır. Devlet
aracı, birliktelik neticesinde kontrolsüz üreme oluşmuşsa veya aldatılan bir
taraf varsa ya da taciz oluşmuşsa araya girer ve cezalandırma hukukunu uygular.
Tacizlerden korunma durumu ise zaten devletin otoritesinin olmadığı durumlar
için emredilen tedbirdir. Bir ihtiyaçtır. Devlet varsa, cezalandırma hukuku
vardır. Tacizler yasalar ile engellenmiştir mantıken. Ama eğer bir ülkede devlet
aracını ele geçiren kriminaller cezalandırma hukukunu neredeyse yok etmişse o
zaman kadınlar bir ihtiyaç olarak tedbirlerini alacaktır. İşte bu tedbirler de
ayetler ile bildirilmiştir. Sırtlarına cilbab, eğer sırtlarına aldıkları giysi
göğüs dekoltesini kapatmıyorsa, göğüs dekoltesini kapatacak başka bir giysi. Bu
giysi, 45-50 derece sıcaklıktan, kumun içinde yaşayan Mekkeli bayanlar için
başlarına mecburen koydukları örtünün uçlarıdır. Ha durum o kadar vahim ve
bunlar dahi yetmiyorsa, o zaman saçlarını hiç göstermeyecek şekilde kapatabilirler
de. Şimdi bu noktada konuya ufak bir ara verip,
günümüz modern dünyasında yapılan bir haksızlıktan bahsetmek isterim. O da
taciz denilince insanların aklına sadece erkeğin kadına sözlü ya da fiziksel
tacizinin geliyor oluşu. Bu, bu kadar basit değil. Mantıken doğru olduğunu
düşündüğüm, kendi şahsi fikrim olarak şunları söylemek isterim ki: Bir bayanın basenlerini ve
memelerini gösterecek şekilde giyinmesi kadının tacizi, erkek kadın fark
etmeksizin herkesi tacizi ve aynı zamanda bir erkeğin cinsel uzvunu belli
edecek şekilde dar pantolon giymesi de erkeklerin tacizi, yine kadın erkek fark
etmeksizin herkesi tacizidir. Bu noktaları hedef alan hukuki bir düzenleme
yapılabilir. Yapılmayacaksa da adabı muaşeret kuralları çerçevesinde ayıp bir
şey olduğu öğretilmelidir. Çünkü bu durum insanın doğasına ait temel bir içgüdü
olan utanma duygusu ile alakalıdır. Bunu köreltmek, bizi insan yapan bir
özelliğimizi köreltmektir. Ha şunu da ekleyeyim bir insanın suratını gizleyecek
şekilde peçe takması da güvenlik açısından asla kabul edilemez bir durumdur. Neyse, başörtüsü konusuna tekrardan ve son kez
gelirsek… Elbette bir insan baş örtüsü takabilir ve
hatta taktığı baş örtüsünü saçlarını hiç göstermeyecek bir duruma da getirebilir.
Bu kimseyi ilgilendirmez. Kendisini nasıl rahat hissedecekse ya da eğer güvenliğe
ihtiyaç duyulan bir bölgede yaşıyorsa nasıl güvende hissedecekse öyle giyinir.
Zaten amaç da budur. Tacizler bağlamında kadınların kendisini güvende
hissetmesi, namus bağlamında ise birliktelik neticesinde zarar gören üçüncü bir
tarafın olmaması (aldatılan eşin ortaya çıkmaması veya bakılamayacak çocuğun
dünyaya getirilmemesi). Bu kadar. Eğer size İslamiyet’te saç örtüsü diye bir
şey var diye bir dayatma yapılıyorsa, öyle bir şeyin olmadığını göstermek için
bunları anlattım. E peki neden İslamiyet denince herkesin aklına
ilk önce saç gizleme geliyor? Az önce hayatın gerçeğinden kaçmaktan
bahsettim. Bazı insanların hayatın gerçeklerinden kaçmak için akıl
çalıştırmaya, çalışıp üretmeye gerek olmayan konulara girerek kendini meşgul
göstermeye çalışmasından bahsettim. Sanki hayatta savunduğu bir şey varmış onu
da en bağlı olarak o savunuyormuş gibi göstermesinden ve hatta ne yazık ki bu
tip insanlarla vakit geçirenlerin de “dini bir şey” yaptıklarını
zannetmelerinden bahsettim. İşte saç örtme muhabbeti de buradan besleniyor. “İslamiyet gelince ne olacak? Niye yeni bir
sistem istiyorsun? Ne yapacaksın? Sen neye dayanarak öyle üst perdeden “ben şöyle
sistem istiyorum. Böyle sistem istiyorum” diyorsun? Ne fark oluşacak? Örneğin, mikroişlemcilerde
artık Kuantum Mekaniğinin sınırları zorlanarak 2nm’ye inilmiş durumda, mesela
bu konuda ne yapacaksın?” diye hayatın gerçeğine çekerek sorular sorulduğunda
verecek hiçbir cevabı olmayan insanlar bu tip konuları gündemde tutup
duruyorlar. Sanki bir şeyin mücadelesini veriyorlarmış gibi oluyor. Böylece
gerçekten mücadelesini vermesi gereken şeylerden kendilerini de kurtarmış
oluyorlar. Üstelik gözlerinin önünde burunlarının dibinde
cezalandırma hukukunu yok etmiş insanlar kanlı canlı duruyorken yapıyorlar
bunları. Onları karşılarına alamadıklarından hatta bırak karşılarına almayı belki
oy bile vermiş olan bu kişiler, 1400 yıl önce yaşandığı iddia edilen olaylar
üzerinden boş meydan kabadayılığı yaparak kendilerini meşgul dolayısıyla
sorumluluklarını da yerine getiren insan olarak gösteriyorlar. Hayır, dediğim
gibi, o olayların yaşanmış olduğu da yok. Geçmişte yaşanmış bir olaydan kendine
pay çıkarmanın ne kadar saçma bir şey olduğundan mı bahsedeyim, kendisine pay
çıkarmaya çalıştığı olayların zaten yaşanmadığından mı bahsedeyim, yaşanmışsa
bile o abartılı hikayelerden bize düşen bir payın olmadığından mı bahsedeyim. Karar
veremez bir hâlde derine dalıp duruyorum. Bu yazılar biraz rahatlatıyor beni. Neyse, toparlayarak bitirelim. 1400 yıl önce Mekke’nin sosyal hayatında; 1. Kadınların ne saç gizlemesi diye bir durum
vardır ne de Kur’an’da böyle yapılsın diye bir emir vardır. 2. Mücadele Süresinin ilk ayetlerinde de
gördüğümüz gibi, sosyal hayatta hiç haremlik selamlık gibi bir durum bulunmamaktadır.
Elbette insanın doğası gereği ve aynı zamanda utanma duygusu gereği kadınlar
kadınlarla erkekler de erkekler ile birlikte takılmaya meyillidir. Burada “haremlik
selamlık durumu yok” dememden kast ettiğim kadınlarla erkekler toplum hayatında
ayrışsın diye özel bir çaba yoktur. Yoksa elbette insan, doğası gereği
hemcinsleri ile takılmaya daha yatkındır. Söylemeye çalıştığım “aman haremlik
selamlık olalım” diye özel bir şartlanmışlık hissetmemeden, kadınlar ile
erkeklerin birbirleri ile etkileşim halinde beraber yaşamış olmalarıdır. 3. Hicr/24 ile ilgili gelen tartışmalı
rivayetlere göre ise bırak sosyal hayatta haremlik selamlık bir durum oluşsun
diye özel olarak çabalama durumunu falan, ibadet ederken bile kadınlar ile
erkekler birlikte ibadet etmektedirler. 4. Ve Nur/33’de geçen “zinaya zorlamayın”
emri, Mekke’nin günlük hayatında ücret karşılığında seks yapan bayanların yaşadığını
ve hatta ne acıdır ki bu bayanlara zorla fuhuş yaptıran insanların da bulunduğunu
göstermektedir. Öyle hemen herkes “Aaa bize bir peygamber gönderildi. Artık
kendimize çeki düzen verelim” dememiş değil mi. Aynı “Sağ ayakla girer, sol ayakla çıkardı. Sağ
elle şunu yapar, sol el ile bunu yapardı. Yatarken şöyle, kalkarken böyle
yapardı vs. vs. vs.” şeklinde yıllar yılı üstüne koya koya Hz. Peygamberi
takıntılı bir biçimde hiç durmadan ritüel gerçekleştiren insan noktasına
taşıyıp “sünnete uygun yaşama” başlığı
altında büyük bir kısmı hurafeden ibaret bir içerik ortaya çıkarmaları gibi,
tacizlerin had safhada olduğu bir ortamda kendilerini ve namuslarını
koruyabilsinler diye başlarındaki örtüleri ile göğüslerini örtsünler ve dışarı
çıkarken sırtlarına bir manto gibi bir şey alsınlar tavsiyelerinden, haremlik
selamlık sosyal hayat icat etmişler. Ve tabii ki de bu icat ettikleri şeyi
Kur’an ile ve o zamanki hayatın gerçekleri ile delillendirememiş ve rivayetler
ile arayı kapatmaya çalışmışlar. Hal vaziyet bu iken, ne hikmetse İslamiyet
denince herkesin aklına ilk, kadınlar ile erkeklerin birbirinden ayrışarak
etkileşime girmeyecekleri bir sosyal hayat yaşamaları gelir. Hatta bu hurafe
çöplüğünde, Müslüman olan kadının ilk yaptığı şey başını kapama olur, Müslüman
olan erkek de sünnet olur. Ve evet, sünnet olma denilen şeyin de dini hiçbir
kaynağı yoktur. Ve hatta namus koruma denilen şeyin
söylenmesinin de kontrolsüz üreme ile suça sürüklenen bireylerin ortaya
çıkmasının engellenmesi ve evlilik hukukunu ihlal eden aldatma durumunun ortaya
çıkmasının engellenmesi olduğunu bile idrak edememişler. Neredeyse, kadının her
şeyi haram şeklinde kadını hapsetmeye çalışmışlar; delilsiz, şuursuz bir
şekilde. Böylece istedikleri farklı bir şey varmış gibi, yarattıkları bir fark,
hükmettikleri bir konu varmış gibi oluyormuş. Farklılıkları delillenmiş
oluyormuş. Halbuki İslamiyet insana adaleti gerçekleştirme gibi korkunç bir
görev verir ve dini yaşayan insanlar da zaten bu uğurda çalışan ve risk alan
insanlardır. İslamiyet’i adaleti tahsis edeceğiniz düzeni kurmaya çalışırken
yaşar, farklılığınızı da sadece adaleti tahsis edecek sistemi kurduğunuzda
tescillemiş olursunuz. Bütün ibadetlerin sizi getirmesi gereken nokta da budur. Bilginize. Not: Bu tartışmaların parçası olmak istemediğim için bu çalışmayı sitede barındırma konusunda biraz kararsızım. Encodeum'un sıkı takipçileri okuduktan sonra kaldırıp kaldırmama konusunda bir karar vereceğim. |
31 Temmuz 2026 Cuma
Din Tarihini Mükemmelleştirme Bağlamında Başörtüsü Konusu
at 17:50 0 comments
Labels: Teoloji
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)