|
Enbiya 37. İnsan, aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin. Hz. Peygamber'in oğlu İbrahim 2 yaşında iken hastalanarak vefat etmiş. Hatta vefatı üzerine Hz. Peygamberin ağladığı rivayet edilir. İşte tam o gün o saatte güneş tutulması olduğunu biliyor musunuz? Putperestliğin özü, putperestliğin çıkış noktası, ana damarıdır. Putperestliğin, insanın hiç farkına varamadan sonsuzluğunu kaybetmeye götürebilecek güce sahip olan kısmıdır. Çok zaman önce, Hz. İbrahim'in aktardığı dine yani İslam'a inananlar namazdan önce aynı bizim gibi abdest alırmış. Aynı bizim gibi "Kabul oldu mu olmadı mı?" sorusu ile boğuşarak. Ne büyük sıkıntı... Namaz kılıyorlarmış, gene emin değiller, "Kabul oluyor mu olmuyor mu?". Kurban kesse belli değil, iyilik yapsa belli değil. Yaptığı her ne olursa, sonucunu hemen isteyen insanın en büyük derdi, kabul oluyor mu olmuyor mu sorusu... Yine o zamanlarda bir gün aynı bizim gibi birisi Allah için kurban keserken bir anda etrafı kararmış, kafasını yukarıya kaldırmış ve o tüm ihtişamı ile tepesinde duran güneşin önünden bulutun geçtiğini fark etmiş. İlk seferde üzerinde çok durmamış. İkinci kere aynı olayı yaşadığında ufak bir 'acaba?' sorusu içine düşmüş. Üçüncü, dördüncü, beşinci seferlerde tekrar kontrol etmiş olmamış ama altıncısında yine aynı şey, güneş kararıyor. Artık aynı kişi, bu kadarı tesadüf olamaz deyip, insanoğlunun din ile alakalı en büyük sıkıntısına artık kendince bir çözüm bulduğuna dair kararını artık kabullenmiş. Yani yaptığı ibadetten sonra güneşe bakarak kabul olup olmadığını anlayabilecekmiş artık. Ve dediğini de yapmış. Kurban keserken yukarıya bakmaya başlamış, namaz kılarken, abdest alırken... Aceleci olan insanoğlunun gizli putperestliğini, putperestliğin ilk basamağını yaşamaya başlamış. Bir zaman sonra neden devamlı güneşe baktığını unutur gibi olmuş ve Allah için yaptığının sonucunu kontrol ettiğine artık minnet duymaya, -artık bunu söyleyebiliriz- tapmaya başlamış. Artık alenen putperestliğe yani ikinci ve son aşamaya geçmiş. Bu süreci yaşamasının nedeni acele etmesi ve kendi kendine, Allah'ın karar verdiği meselede sonuç çıkarmaya kalkmasıdır. Sonra bunu bir adım ileriye götürmüş. "Madem cevap alabiliyorum, neden ben bunu dünyevi isteklerim için kullanmayayım?" demiş. Mal, mülk, para, sağlık, güç, kuvvet yani dünyevi istekleri için de hızlıca sonuç alabilmek için kullanmaya başlamış bu yöntemi. Düşünsene dünyevi isteklerini sana hızlıca sağlayan bir sonsuz kudret. Az biraz ibadet, hemen kazanç. Kim ibadet etmez ki böyle bir şey için! Ne kadar cezbedici. Kısa bir zaman sonra da alenen dünyayı istemekten başka bir şey de yapmaz olmuş. Aslında en başta kendisini bu yola sokanın ibadetlerinin sonucunu hemen isteme içgüdüsü de belki yine dünyaya bağlılığı ile alakalıydı. Lafta kabul ettiğini her defasında söylese de, içten içe Ahiret diye bir şeyin varlığına iman etmediğinden hemen sonuç istiyordu belki de. O zaman, eğer aslında Ahirete iman yoktuysa, ibadetlerinin kabulünü kontrol için başlattığı sürecin hızlı bir şekilde, dünyayı istemeye evrilmesi gayet doğal değil midir? Hz. Peygamber zamanında putperestlerin akıl hocaları, putların arkasında gizli bir yerden puta erişecek kadar uzun boru uzatırlarmış ve putun karşısındakiler secde ettiğinde, borudan ses çıkarırlarmış: "Evet, kabul oldu, bak hemen sonucunu aldın". Sevinirmiş aceleci putperestler. Böyle bir dini bırakıp, hiç göremeyecekleri, bilemeyecekleri bir İlah’ın, yaptıklarının karşılığını dünyada vadetmeyen öğretisine mi tabi olacaklardı? Bunlara bakarak, yoldan çıkmış, yaptıkları ile acınacak haldeki insanların gülünç iddialarının peşinden nasıl olup da gidecek insanlar bulduklarını anlamak çok da zor olmaz. En temel neden olan kısa yoldan cenneti vadetmelerini bir kenara bırakırsak, dikkat edin bu tip fırkaların hepsinde sana kendini özel hissettirecek doğa üstü keramet hikayeleri anlatılır. Allah'a attığı iftiraların karşılığını hemen almayacağından emin olduklarından o kadar rahattırlar ki. Zamanla da iyice profesyonelleşirler. Hatta, "Bak bize zamanında o şunu demişti ama şimdi o şu oldu" hikayeleri de vardır. Yani o kişi kaza geçirmiş, ölmüş, yaralanmış, para kaybetmiş vs. vs. vs.... O da onun hoca bellediği tiple alakalıymış. Biliyorum, "İyi de sizin nasıl insanlar olduğunuzu söyleyen başkaları da oldu, onlara niye bir şey olmadı?" diyerek o tip insanları muhatap almak en az onlar kadar acınacak hale düşmektir. Zaten kimse muhatap almak istemediği için bu tip fırkalar tarih içinde bu kadar palazlanıp büyümüşler ya, neyse. Ama elbette ki bir insanın bu şekilde davranması illaki bir fırka mensubu olması ile alakalı değildir. İnsanların yaşadıkları hayatta, yaptıklarında ya da başlarına gelen olaylar hususunda devamlı Allah adına dünyevi sonuç çıkarması, “Şöyle yaptın. Bak Allah da şöyle yaptı" diyerek Allah'a karşı yalan uydurması her insanda doğal olarak bulunan acele etme zaafından kaynaklanıyor. Bazıları 'Allah'a nasıl iftira atılır ki?' diye soruyorlar. İşte böyle, sosyal hayatında karşılaştığın meselelerde Allah adına çıkarılan sonuçlarla… İnsanoğlunun aceleciliği sonucunda cevap alma beklentisine girdiği putlar ile yani putperestliğinin özü ile. Oysaki Hak Din'in öğretisinde dünyada iyi ya da kötü haller yaşamanın Allah katında kişinin iyi ya da kötü oluşu ile bağlantısı olduğuna dair bir kural yoktur. Hz. Eyüp bin bir çeşit hastalıkla boğuşurken, karşısındaki inkârcılar sapasağlamdı. Hatta bugünlerde modaymış, "dine inanmıyorum ama bir güç var" demek. Dine inanmayan insanlar hayattaki güzel tesadüfleri yorumlama zevkinden mahrum kalmak da istemiyor anlaşılan. Ama Hak Dine inanırsan zaten karşılaştığın olayları o şekilde yorumlamaman gerektiğini de bilirsin ya neyse. Ama tabii, örneğin yolda giderken birinin size şaka yollu bir hareket yapmasında beş adım sonra düşmesine "Bak Allah işte. Görüyor musun hemen cezanı verdi" demek tatlı geliyor. Sonsuz kudretin senin yanında olması senin özel olmanı, üstün olmanı simgeliyor değil mi! Ya düşündüğünün tam tersi ise? Örneğin her defasında hak etmediğin için kazanmaman gereken para, konum, seçim gibi şeyleri bir şeyler yolunda gidiyor ve kazanıyor olman aslında senin helak oluşunsa? Ya da örneğin, sana falcıya gitme dendi ama gittin ve falcı sana "şöyle şöyle olacak" dedi ve ne dediyse aynen oldu. Ne yapar insan? Elbette dünyada ve hemen şimdi sonucunu çıkarır. "Bu mübarek bir insan, gitmekte bir zarar yok. Yoksa nasıl bilebilirdi ki!" Ya, Allah senin mübarek sandığının dediklerinin çıkmasına senin kendi uydurduğun batılına, şirkine yani sonucuna daha fazla tutunasın diye izin verdiyse? Sapkın bir fırkanın mensubu ile tartışan bir kişi diyelim kötü bir hastalığa tutuluyor ya da kaza oluyor ölüyor ya da başka bir şey. Ya, Allah'ın o şahsı öldürmesi ya da hasta etmesi sadece sapkının şirkine daha fazla batması için ise? Araf 163. Bir de onlara, o deniz kıyısındaki şehrin başına gelenleri sor. O sırada onlar cumartesi yasağına riayet etmiyorlardı. Cumartesi günü balıklar akın akın geliyorlardı, yasak olmadığı gün gelmiyorlardı. Yoldan çıkıp sapıklık yaptıkları için biz de onları işte böyle sınıyorduk. Yahudilere cumartesi günü hiçbir şey yapmayın deniyor ama o gün yapmamaları gereken şey onları cezbedici şekilde geliyor. Falcıya gitme deniyor ama falcı doğru bildi. Bu cezbediyor. İddia ettiği her şeyin baştan sona yalan, yanlış olduğu gösterilen kişi ile tartışan kişi felakete maruz kalıyor. Herkes çarçabuk sonuç çıkarıyor. Kazanmaması gereken para, mal, güç, kuvvet, seçim gibi şeyleri her defasında bir şeyler olup da kazanan insan için "Allah ona yardım ediyor" deniyor. Ya helak ediyorsa? Elde etmemesi gereken şeyleri elde eden, "Başıma kötü bir şey gelmedi. Demek ki yapmaya devam edebilirim" diye sonuç çıkaran, aslında girdiği yanlış yola her defasında daha fazla bağlanıyor ve bu da onu helak ediyorsa?
Ve şimdi gelelim en başta söylediğimize Hz. Peygamber'in oğlu İbrahim'in 2 yaşında vefat etmesine ve o gün tam o anda güneş tutulmasına. Siz olsanız, tam o gün o saatte güneşin tutulduğunu görseniz, hem de Hz. Peygamber'in oğlunun öldüğü gün, hem de Hz. Peygamber'in ağladığı gün, ne derdiniz? Ne derdiniz bilmiyorum ama Hz. Peygamber'in şöyle dediği rivayet olunur:
İslami cemaat mensubu bir kişi hocasına, şeyh bellediğine bakarak ya da kendisine karşı davranışını kontrol ederek iyi yolda mı kötü yolda mı olduğunu anladığını söylediğini okumuştum. Güneşe bakarak doğru mu yanlış mı yaptığını kontrol eden yıllar evvel yaşamış insandan ne farkı var? - Ama o hocasına tapmıyor ki! + Tabi, güneşe bakıp sonuç çıkaran kişi "Ben güneşe tapıyorum" diyordu. Başka yerde de, yanlış bir hareket yaptığında hayatında küçük bir 'tokat' yiyeceği şeklinde bir kaidenin insanlara aktarıldığını okumuştum. Bunlar iyi niyetli olarak söylense dahi çok tehlikelidir. Peki, kötü bir şey yaptığında tokat yemezse, 'tokat yemedim demek ki kötü değilmiş' demesinden nasıl alıkoyacak insan kendini? İnsanlar hem güce tapmaya hem de kendisine kıymet vermeye, dünyanın kendi etrafında döndüğünü hayal etmeye meyillidir. Güç gösterisi yapmak nefsin en büyük zevkidir. Güce tapmaya, güç gösterisi yapmaya bu derece hazır insan tabiatına sokulması gereken en son şey, hayatta kendi yaşadığı ya da daha kötüsü başkalarının yaşadığı iyi-kötü hallerin Allah katındaki hali ile bağlantı kurduracak mantık örgüsüdür. Böyle bir kural yoktur. Bırakın böyle bir şeyi -iyi niyetli olarak- düşünmeyi, düşündürtmeyi; bunu reddetmek ve bununla mücadele etmek Müslümanın temel vazifesidir. Bu da İslam'ın özüdür. Allah'tan istemek zordur. Çünkü Allah'ın rahmetinden isteyebiliyor olman lazım. Ahireti istemen lazım. Parayı, gücü, başarıyı, sağlığı istiyorsan bile bunu ahiret odaklı istemen lazım. Bu şekilde istemeyi başarmışsan bile cevabın sana nasıl geleceği belli değildir. Tevekkül edip, büyük de sabır gösterebilmen lazım. Ama yeri yurdu belli canlı, cansız putlardan istemek öyle mi ya! İsteğin acil bir şekilde hemen olacak, eğer olmayacaksa da olmayacağını hemen öğrenebileceksin. İşte bunun için putları reddedebilmek çok zordur. |
30 Eylül 2009 Çarşamba
Putperestliğin Özü: İnsan Aceleci Olarak Yaratılmıştır
Kaydol:
Kayıt Yorumları
(
Atom
)
0 comments :
Yorum Gönder