|
Diyelim bir futbol takımı tutuyorsun, A
takımı diyelim ve karşı takıma, buna da B diyelim, zarar vermek istiyorsun. Ne
yapabilirsin? Tezahürat, gürültü, küfür... İstediğiniz sonucu almanız zor gibi.
Bu konuda çok hızlı cevap alacak içeriden çökertecek çok sağlam bir taktik var.
Karşı takımdanmış gibi yapıp güvenlerini kazanıp moral bozmak. Münafikun 4. Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hale geliyorlar? |
7 Ağustos 2011 Pazar
İftira Çetesi ve Korku Sanrıları
at 01:14 0 comments
Labels: Dini
15 Temmuz 2011 Cuma
İslam Ümmetçiliğinin Temelleri - 1
|
Modern dünyanın sosyopolitik
yapısının, doğru ve tutarlı bir analizi ile, sorunlarına
çözümler üretilen nasıl daha ileri götürülebileceğini izah eden davadır ümmetçilik. İlk 2006 yılında kullanmaya başladım
"ümmetçilik" ismini. Bu isim adı altında yazdığım,
sonrasında kaldırdığım ilk yazı denemelerimde yapmaya çalıştığım, tanıma uygun olarak,
modern dünyanın sosyopolitik yapısını doğru bir şekilde
tanımlayan yazılar yazmaktı. Şimdi, bu seri ile hem ümmetçiliğin
ne olduğunu, hangi kaynakları nasıl delil getirdiğini, hem modern
dünyanın analizini hem de buna nasıl bir alternatif sunulabileceğini işlemeye çalışalım.
- Türk müsün? + Evet - Delilin ne? Neye göre Türk'sün neye göre Arap'sın? Neye dayanarak söylüyorsun? Delilin ne? Sizler bu sorunun cevabını düşünürken ben 2 farklı meseleye değineyim. Bu yazıyı yazdığım şu günlerde, Türkçe olimpiyatları adı altında, anadili Türkçe olmayan insanlara Türkçenin öğretildiğinin sergilendiği bir tören düzenlendiği konuşuluyor. Bu faaliyetin şölen havasında, canlı yayınlarla yapıldığını göz önüne alırsak, bu işe müdahil olmuş insanların, Türkçe öğretmenin marifet olduğunu düşünüyor ve düşünmemizi de istiyor olduklarını varsayıyorum. Bu vitrin çalışmasının, "himmet gecelerinde" para toplayan ve verenlerin karşılıklı bir bilinçaltı muhasebesi olduğunu görmek çok zor değil. "Burslu olarak" aldıkları çeşitli ülkelerin fakir insanlarına Türkçe öğretildiğini gördüğümde aklıma şu soru geldi yahu bir insan niye Türkçe öğrenmek istesin ki? Ben İngilizce öğrenmek zorundaydım. Bunu çok istemiyordum ama zorundaydım. Niye? Çünkü akademik ve teknik yayınların tamamı İngilizce yazılıyor. Yani İngilizce olarak yayınlanmış ve yayınlanmaya devam eden devasa bir külliyat var. Yani gerek teknik ilim gerekse de iş için gerekli. Türkçe olimpiyatları diye reklamı yapılan ve takdir edilmeye beklenilen romantik söylemden gerçek hayata dönüldüğünde söylem sahipleri de iş ilanlarında "İngilizce yeterliliği olan eleman aranıyor" şeklinde veriyor. Ya da Arapça hatta belki İbranice öğrenmek isterim çünkü Arapça ve İbranicede kutsal bir külliyat var. Ya da tarihe meraklıysan Latince öğrenmek isteyebilirsin Eski Roma'da da ciddi bir uygarlık bulunuyor. İyi de Türkçe'de ne var? Ne amacı olabilir bir insanın Türkçe öğrenmede? Türkçe bir yayın yok, çalışma yok. Hadi Osmanlı Uygarlığı desen, onun külliyatı da Osmanlıca. Okumaya, anlamaya imkan yok. İş imkanı desen, öyle uluslararası bir sektör zaten yok. Olamaz da zaten çünkü -dediğimiz gibi- uluslararası geçerliliği olan bir sektör için eşsiz akademik çalışma ve yayınlara ihtiyacın var. Onu da dünya üzerinde nerede olursan ol İngilizce yapıyorsun. Bir de, öğretenlerin bahane olarak sunduğu "Türkiye'yi dünyaya tanıtma" yada "Türkiye'yi seven sayan insanlar yetiştirme" gibi sözlerine bakarsak, bunu diyenin "Sen İngilizceyi öğrenirken, İngilizlere karşı sevgi saygı mı besledin?" ya da "Fransızlara karşı sevgi saygı beslememenin nedeni Fransızca bilmemek mi?" gibi sorulara ne cevap vereceğini merak ediyorum. Bir cevap verecek değil. En başta dediğimiz gibi mesele sadece yardım toplayanların "bakın faydalı işler yapıyoruz vitrinini göstermesi"... (En başta sorduğum sorunun cevabını tefekküre devam edelim. Neye göre Türk'sün? Neye göre Yunansın? Elinde var mı bir genetik delil?) Romantizm üzerine, avam davranışlar üzerine çok fazla yazı yazdım tekrardan tanımları ile uğraşmayacağım. Bunlara örnek olabilecek cinsten bir yapılanmanın ismi geçiyor yıllardır. Terör örgütü bile olmayı başaramamış uyuşturucu kaçakçısı bir örgüt, PKK. Adi suçların bin bir türlüsünü işlemiş insanlardan müteşekkil; kaçakçılıktan, uyuşturucudan iyi para kazanılması neticesinde palazlanmış bir oluşum. Birazcık kurcalayınca, bağıra çağıra söyledikleri şeylerin sadece boşluğun gürültüsü olduğunu anlıyorsun. E tabi, utancı slogan atmadan bastıramazsın. -Şaka gibi- Lider(!) diye ortaya sürdükleri şarlatanların yazdıkları şeyleri birazcık zorlayınca patır patır dökülüyor. Söyledikleri şeyler hiçbir soruna cevap olmuyor. Çünkü ortada sorun yok. Kendilerinin bile söylerken inanmadığı kurgu sorunlar(?) yaratıp bunlara çözüm(?) bulan insan imajı çizmeye çalışmaları. Avamın ucuz kahramanlığı. Kurgu ideolojilerin kurgu sorunlara kurgu çözümler. Okulda dersten, öğrenmekten kaçanlar, hiçbir halt olamadığını anlayınca dağa çıkıp uyuşturucu kaçakçılarının uşağı olmuş da bunu saklamak için "anadilde" eğitim istiyoruz gibisinde, bir şeylerin söyleminde bulundukları görüntüsü vermeye çalışıyorlarmış. Karşımdakine "Yok hayır istemiyorlar" deyince şaşırdı, "bir şeyi istemek başka şey istediğini söylemek başka şeydir" dedim, biraz kafası karıştı. Tüm dünyada eğitimin dili İngilizceyken bunların uyuşturucu kaçakçısı olduklarını gizlemek için uydurdukları kurgu isteklerin neyini, kim muhatap alıyor anlamıyorum. Avamın neyini kim muhatap alıyor yahu. Bu şarlatanların söylediklerini yazıp rezilliğini göstermek bile bizler için utanç verici. Diğer yazılarımıza hakaret etmek gibi. Bu konu sadece hayatta başarılı olamamış, eğitim seviyeleri son derece düşük vasıfsız insanların uyuşturucu tacirlerine uşak olması konusudur. Bu kadar. Ha tabi her uşak gibi onların da karınları sahipleri tarafından doyuruluyor. Onlar uyuşturucudan, haraçtan, hırsızlıktan paraları topluyorlar, sonra o paralar devasa silah şirketlerine yatırılıyor ve dinamo çalışıyor. Kapitalizmin dinamosu. Liberal dünyayı ayakta tutan romantik söylemlerle gaza getirilmiş soytarı sürüsü. Şimdi ana konumuza geri dönelim. Şimdi yeni bir soru. İnsanları nasıl kimliklendireceğiz? İnsanı diğerlerinden ayıran belli başlı özellikler vardır. Cinsiyeti, rengi, ebeveyni, dili ve dini. Bunlardan dört tanesinin ayrımcılığını yapmak haram fakat bir tanesi helal ve insan fıtratına uygun olandır. O da din ayrımcılığı. Din insanın seçtiği yoldur. Sadece İlahi dinler anlamında söylemiyorum, ateizm bile bir dindir sözünden hareketle bunu söylüyorum. İnsanları seçtiği yol ile itham ederiz ve ayrımcılığını yaparız. Fakat insanın kendine seçtiği yol değişken olabilir. Bir gün bir şeyin peşindeyken ertesi gün bırakabilir. Dolayısıyla din kimliklendirme için uygun değildir. (Savaş hali hariç) Cinsiyetin genetik delili vardır ama sadece iki cins olduğu için belirleyici faktör olarak alamayız. Rengin de genetik delil vardır ama bunu da belirleyici olarak alamayız. Dilin genetik delili yoktur. Gene belirleyici olamaz. Geriye tek bir şey kalıyor o da ana-baba ve ismi. Bu kimliklendirme doğru ve sağlıklı olandır. Şimdi en baştaki soruya geri dönelim ve cevabını verelim. - Neye göre İngiliz'sin? Delilin ne? - Neye göre Fransız'sın? - Neye göre Türk'sün? Cevap: Konuştuğum dile göre Türk'üm. (...)Renkler ve diller Allah'ın ayetlerindendir(...)Renginiz ırkınızı diliniz kavminizi gösterir. Renk sabittir. Dil ise değişkendir. Toparlayalım. a. Renginiz (siyah, beyaz, kızıl) ırkınızdır, ayrımcılığı ırkçılıktır. Haramdır. Delil: Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arap'ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadırb. Diliniz (Türk, İngiliz, Arap) kavminizdir. Diliniz değiştikçe kavminiz değişir. Şu anda Türk'sün, günlük hayatında İngilizce konuşmaya başlarsan İngiliz olursun. Ayrımcılığı kavmiyetçiliktir. Haramdır. Not: Kavim kelimesi Kur'an'ı Kerim'de çok defalar geçmekte ve genel olarak herhangi bir ortak değeri paylaşan topluluk manasındadır. (Örneğin aynı cinsi paylaşan erkekler de bir kavim olarak nitelendirilmiştir). Ama biz burada, diğer ortak değerlerden daha belirgin olan, ayrımcılık yapmaya müsait olan konuşulan dil kavramını referans aldık. Delil: Kasas 15. Ve (Musa), halkının [şehirde olup bitenden] habersiz [evlerinde oturdukları bir gün] (13) şehre indi; ve biri kendi halkından, (14) ötekisi düşmanlarından olan iki adamın birbiriyle kavga ettiğini gördü. Kendi halkından olan kişi düşman tarafından olan kişiye karşı o'nu yardıma çağırdı; bunun üzerine Musa onu yumrukla devirip işini bitirdi. [Ama hemen sonra kendi kendine:] "Bu düpedüz Şeytan'ın işi!" dedi, "Doğrusu o [insanı] yoldan çıkaran apaçık bir düşmandır!" (15)c. Ebeveyniniz soyunuzdur, ayrımcılığı soyculuktur. Haramdır. Delil: Bakara 124. Ve [şunu hatırlayın:] Rabbi, İbrahim'i buyrukları ile sınadığında ve İbrahim de bunları yerine getirdiğinde (100) ona "Seni insanlara önder yapacağım!" demişti. İbrahim de sormuştu: "Benim neslimden de mi [önderler çıkaracaksın]?" [Allah] cevap vermişti: "Benim ahdim zalimleri kapsamaz."(101) Hucurat 13. Ey insanlar! Bakın, Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık, (15) ve sizi kabileler haline getirdik ki birbirinizi tanıyabilesiniz. (16) Şüphesiz, Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip olanınızdır. Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.
|
at 01:30 0 comments
Labels: Dini
12 Haziran 2011 Pazar
Avamın İlkel Refleksleri
|
Zannedilenin aksine avamlıktan kastedilen şey cehalet yani bilgi eksikliği
durumu değildir. Cahil olmayı, referans alarak tanımlanmaya kalkılırsa
sınıflandırma diye bir şey zaten olmaz. Çünkü hepimiz cahiliz. Avamı farklı
kılan, cehaletinin ve haddinin farkında olmayışıdır. Hak etmediğini elde etmeye
çalışması, üzerine vazife olan sorumluluklarından kaçması, hak hukuk
dinlemeyişi ile adaletten sapması... En kısa ve en berrak tabiri ile nefsi ile
hareket edendir avam. Bu şekilde kendini belli eder avam. İnsanlara, başta zamanları olmak üzere sadece kaybettirir. Derdi sadece kendisidir... Böyle bir
insan ister diplomalara boğulmuş olsun, isterse hiç okumamış olsun, değişen
hiçbir şey yok. Sorumluluklarının bilincinde, adaletten sapmayan havas, ister
diplomalara boğulmuş olsun, isterse hiç okumamış olsun, galip olan budur. İster
zengin, ister fakir, ister diplomalı, ister değil. Bu kavramların avam olma ile
olmama arasında hiçbir bağlantısı yoktur. Atom bombasını yapan bilim adamı
avamdır, zor şartlarda görev yapmaya gönüllü olmuş asker havastır. Mesele
nefsine düşkün olup, olmama meselesi... Başkaları için endişe duyup duymama
meselesi... Sad 82-85. İblis: "Senin kudretine and olsun ki, onlardan sana içten bağlı olan kulların bir yana, hepsini azdıracağım" dedi. Allah: "Doğrudur; işte Ben hakikati Söylüyorum, sen ve sana uyanların hepsi ile cehennemi dolduracağım."
(Not: Bu işlediğim
birinci reaksiyonunda avam için söylediğim "hakkı teslim
etmiyorsa, mutlaka bir çıkarı vardır" çok derin bir mesele,
İslam'da kafirin tanımının da bu olduğunu düşünüyorum. Bunu
uzun zamandır etraflıca düşünüyorum ve bu konu hakkında
detaylı bir yazı yazmak istiyorum. Ayrıca bu meselede bahsettiğim
"hakkı teslim edemiyorsa mutlaka bir çıkarı vardır"
okuyucuyu acaba karşımdakinin ne çıkarı var düşüncesine sevk
etmemeli. Tam tersine "mutlaka bir çıkarı vardır,
ilgilenmeye gerek yok" düşüncesine sevk etmeli. Öbür
türlüsü ayıp araştırmaya girebilir.)
- Said Nursi'yi seviyor musun? + Hayır. - Sevmiyor musun? + Yo, öyle bir şey de demiyorum. Anlam veremiyor. + Bir karar vermek zorunda değilim. diyorum. Şaşırıyor.
Hayatları boyunca taraftar edilmeye çalışılan insanlar -ki bunlara avam demeyelim; bilgisiz, saf insanlar diyelim- şahıslarla ilgili meselelerde de bir karar vermek zorunda olduğunu zannediyor. İsimlerini duyduğu insanları ya sevmek ya da sevmemek seçenekleri arasında tercih yapmak zorunda olduğunu zannediyor. "Sevmek" değil de, daha doğrusu "sevdiğini söylemek" ve "sevmediğini söylememek" arasında tercih yapmak zorunda olduğunu zannediyor. Bir insan yazılarını benimle paylaşmışsa, paylaşımına bakarım almam gerekeni alırım almamam gereken varsa bırakırım. İlişkim bundan ibaret olmalıdır. Tabii, eğer üzerine bir şeyler ekleyebilirsem, ben de insanlarla paylaşırım. Ama kendimi değil, yazılarımı. Eğer bir insan kendisini değil de, ürettiğini sunuyorsa, onunla ilgilenirsin, o kadar. Şahıslar hakkında karar vermek zorunda değiliz. Eğer böyle davranmıyorsak, mesela, Said Nursi'nin yanlış açıklamalar yaptığı bir konuyu görünce bu sefer ne yapacağız? Artık sevmediğimizi mi söylemeye başlayacağız? Şahıslarla ilgili karar verilmesi gereken anlar; başkalarına zararları dokunmaya başladığı tespit edildiği ya da kendisi ile ilgili iddialara kalkıştığı anlardır. İstifademize sunulan şeylerin kaliteli olması o kişinin iyiliğine, kalitesiz olması o kişini kötülüğüne ya da tam tersine dalalet olamaz. Şahıslarla ilgili karar vermek samimi insanın tutumu olamaz. 2-) Saldırganlık: Daha doğrusu elde ettiğini hak etmediğinin farkında olan avamın saldırganlığı... Çeşitli suç şebekelerinin doğrudan mensubu ya da uzantısı olan insanların, -hak etmediği halde- söz hakkı tanındığında toplumu rahatsız eden, tahrik eden, huzursuz eden laflarla ortaya çıkışlarının ya da sadece bir yerlere yakın duruyor diye -yine hak etmediği halde- söz hakkı bulan insanların devamlı olarak başkalarına sataşmaya çalışması, tahrik etmeye çalışmasının altındaki gerekçedir bu: Elde ettiğini hak etmediğinin farkında olanın saldırganlığı. Elbette insanların neleri elde ettiğini araştırmak ya da elde ettiklerini hak etmiş mi hak etmemiş mi diye araştırmak kimsenin haddi değildir. -Kul hakkı taşıdığı tespit edilmedikten sonra- Ayıp araştırmaya girer. Günahtır. Fakat burada benim değindiğim husus, insanların ayıplarının araştırılması değil. Yaptıkları ile toplumu huzursuz ya da tahrik edenlerin tüm yaptıklarının ardındaki basit gerekçeyi işlemek. Elde ettiğini hak etmediğinin farkında olanın saldırganlığını iki ayrı şekilde vuku bulduğunu görüyorum. Birincisi, "ben bu insanları bir daha bulamam" mantığı ile asla ulaşamayacağını bildiği insanlara, "fırsat bu fırsat diyerek" sataşmak. İkincisi ise, bir şeyler ortaya koyarak elde etmediğini bildiği konumunu koruyabilmek için herkesi kendine rakip görüp, onları "yendiğinde"(!) yerinin sağlamlaştıracağını düşünmek. Tabii ki de tüm bunların doğal sonucu bir şeyler ortaya koyamayan birey elbette fikirler üzerinden değil; günlük, geçici, dedikodu malzemesi konularla çapı dahilinde gündemi meşgul etmeye çalışıyor. Hem saldırganlık gösterdiklerini, hem de genel olarak toplumu huzursuz ediyor. Saygınlık elde etmek... Buna bir de nefsin yine bir başka özelliği olan kolaycılığı karışırsa çıkacak manzara, hak etmediği halde bir makam, köşe ya da söz almış yani ortaya çıkarılmış birikimi olmadığından(birikim elde etmek zor gelir insan, mesele odur zaten, kısa yoldan halletmek ister) sunabileceği tek şeyi insanlara şahsi olarak sataşma olan insanların sahnelediği nefsani oyunlar olacaktır. Varsa insanlara sunabileceğin bir birikimin ya da çalışman sunarsın, faydalanılsın diye, samimi isen saygınlık kendiliğinden gelir. Samimi adam burası ile ilgilenmez zaten. Ama farkında değiller ki, dünya tarihinde, "saygınlık elde edeceğim" diye ortaya çıkan hiç kimse yoktur ki kendini rezilliğe mahkum etmesin. Çünkü onların nefsi varsa herkesin nefsi var. Ve oynadığı oyun insanların bilinçaltı muhasebesinde hemen anlaşılacaktır. İnanın bugün ortalıktan kaybolsalar iki gün sonra var oldukları hatırlanmaz bile. İşte bu ortaya hiçbir şey koyacak birikimi olmayıp, devamlı olarak saldırganlıkları ile gündemi meşgul edenlerin yaptıkları her şeyin altında sadece tek bir gerekçe yatıyor: Bilinçaltlarında, elde ettiğini hak etmediğinin farkında olmak. Üçüncü alt başlık avamın ilkel bir refleksinden daha ziyade, genel bir tavrı üzerine... 3-) Olaylara Müdahil Olmuş Olmak: Bir sitede rast geldiğim bir yazıda sunucu olduğunu sandığım bir bayan kendisi için "Başarılıyım ve kıskanılıyorum" demiş. Daha öncede değinmiştik, bu dünya düzenini ayakta tutan tek şey insanların bir gün kolay yoldan para kazanacağına dair umudunun olmasıdır. Onun için komünist(?) Çin'den Kapitalist(?) Amerika’ya kadar her ülkede piyango, faiz, borsa var ve her ülkede "ünlü olma yarışmaları" düzenleniyor. Başka türlü insanların adaletsizliklere isyan etmesini engelleyemeyeceklerinin, var olduğu sadece bir kabulden ibaret olan "güçlerini" muhafaza edemeyeceklerinin farkındalar. İşte o hep dillendirilen "popüler kültür" ifadesinin tanımını da buradan alabiliyoruz: "Kolay yoldan para kazanmış veya kazanma umudu ile yaşayan insanlar" Bu dünya düzeninde kolay yoldan para kazanma "özgürlüğün" var. Yani bu dünya düzeni liberaldir. Kapitalist Amerika'dan, komünist Çin'e kadar her ülke liberaldir. Yani özgürlükçüdür. Neyin özgürlüğü? Bir gün kolay yoldan para kazanabilirsin özgürlüğü. Ve tüm dünya da kolay yoldan para kazanmış insanları, toplumların gözünün içine içine sokarlar ki insanlar umutlarını kaybetmesinler, bir gün sıranın kendilerine de geleceğini düşünmeye devam etsinler ve isyanlar vuku bulmasın. Yani, kolay yoldan para kazanmayı "başarmış" insanlar ve işin acı yanı onları hakikaten "kıskanan" insanlar: Popüler Kültür Kolonisi Kolay yoldan para kazanma özgürlüğü dışında başka hiçbir özgürlüğü sunmayan "liberalizm" yani "özgürlükçülüğü" sanki bir ideolojiymiş ya da bir fikirmiş gibi sunmaya çalışan insanlar türedi son zamanlarda. Ve ne yazık ki bu avam kitle olaylara müdahil olmuş olma derdinde, çeşitli hareketlerle gündemde kalmaya çalışıyorlarmış ki son zamanlarda gördüğüm kadar ile "Darbeciler yargılansın" diye bir söylem içindeler. 28 Şubat darbecileri, 1980 darbecileri yargılansın gibisinden şeyler söylüyorlarmış. Önce darbe denilen durumları inceleyelim sonrasında bunları avamın olaylara müdahil olmuş olma reaksiyonuna bağlamaya çalışalım. a. 28 Şubat Darbesi: Bir 28 Şubat darbesi muhabbetidir almış başını gidiyor. Bu ülkede 28 Şubat'ta darbe falan olmadı. Sadece bir rütbeli personel tank yürüttü ki bu durum Silahlı Kuvvetlerin aldığı bir karar olmadığı, o rütbelinin kendi keyfi uygulaması olduğu çıktı ortaya. Fakat ne olduysa ondan sonra oldu. Erbakan'ın hiç teşvik vermediği medya patronlarından, gelirlerini kıstığı faizcilere, hak etmediğinden daha fazlasını elde etme peşindeki hocalara kadar hepsi ağız birliği yapmışçasına "asker haklı siz haksızsınız", "ordu darbe yaptı, Erbakan başarısız", "Hükümet gitsin" vs. gibi sözlerle propagandaya başladılar. O zamanlar bırakın bu propagandalara karşı çıkmayı bunları yapanlar şimdi 28 Şubat darbeciler yargılansın diyorlar. Olmamış darbeyi oldu gibi göster, propagandasını yap ondan sonra da darbeciler(?) yargılansın diye bir daha ortaya çık. Pişkinliğin bu kadarına pes! Eee, yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış. b. 1980 Darbesi: O yılları bilmem fakat bilenlerden duyduğum, ülkenin kan gölüne dönmüş olduğu, kahvehanelerin otomatik silahlarla tarandığı, fikir mikir namına hiçbir şeyin olmadığı sadece şiddet ve kan davalarının memleketi perişan ettiği, asayişin yok olmuş olduğu idi. Ve asker bu duruma müdahale etmiş. Müdahalenin şekli nasıldı bilemem. Ama müdahaleden sonra olayların bıçakla kesilir gibi kesilmesi, müdahalenin çok da haksız olmadığını gösteriyor. Daha önceki darbelere değinmeyeceğim, herhangi bir araştırmam ya da müşahitliğim yok. Şimdi tekrardan başa dönersek, kendilerine bir dava arayan avamların şu anda "trend" bu diye "hadi darbelere karşı olmuş olalım" diye ortaya çıkması. Kendilerini iyi gösterebilmek için, birilerine kötü rolünü biçmek zorunda olduğunu bilen boş meydan kahramancıklarının, 28 Şubat destekçisi hocaların adamları ile kol kola dolaşmaları avamın dediğine itibar edilmemesi gerektiği gerçeğini, sadece olaylara müdahil olmuş olmak için ortaya çıktığını bizlere gösteriyor. Zaten darbeye marbeye "şu anda" karşı çıkmak risk alacak mesele de değildir. Bunun da farkındalar. Mutlaka avam bilinçaltında bunun muhasebesini yapar. Yani darbecilik kötüdür sıfatı vardır ve hali ile buna karşı çıkmış görüntüsü vermek iyidir anlamına geleceği düşünülmektedir. Üstelik bu olaylar olurken hiç ses çıkarmamış olmaları başlı başına bir felaket. Darbecilere karşıyız falanız filanız diyenlere itibar edilmemesi tavsiye olunur. Kendilerine tavsiyemiz eğer darbecilere karşı iseler hayatta dava namına bir bunu bellemişler ise, şu anda iktidar olan partinin kimler tarafında nasıl kurulduğunu, kimlerin finanse ettiğini, 28 Şubat'ta kimlerin Erbakan'a nasıl karşı çıktığını ne iftiralar düzdüğünü görüp ilgili kişiler hakkında konuşsunlar ya da sussunlar. |
at 16:09 0 comments
Labels: Genel
16 Ocak 2011 Pazar
Bilinçaltı Muhasebesi
|
İnsanın harcamak için sahip olduğu üç şeyi vardır: Cihad-ı asgar (küçük cihad), sadece cephelerde eda edilen bir cihad şekli değildir. Bu şekilde bir anlayış, cihad ufkunu daraltmak olur. Cihadın yelpazesi, şarktan garba kadar geniştir. Bazan bir kelime, bazan bir susma, bazan sadece yüzünü ekşitme, bazan bir tebessüm, bazan bir meclisten ayrılma, bazan da bir meclise girme, kısacası, yaptığı her işi Allah için yapma ve bu yolda sevgi ve öfkeyi O'nun rızasına göre ayarlama, bütünüyle İslâmî cihadın şümulüne girer.(...)Ne tatlı bir kelime oyunudur o. "Ufuk daraltmak". Neyse.. Kitabın en başı da zaten şu meşhur küçük cihat - büyük cihat kavramına ayrılmış: (...)Allah yolunda verilen kavga, içe doğru ve dışa doğru olmak üzere iki cephede cereyan eder. İçe doğru verilen mücadeleyi, insanın kendi özüne erme gayreti, dışa doğru verilen mücadeleyi de başkalarını özlerine erdirme ameliyesi olarak tarif edebiliriz. Bunlardan birincisine "büyük cihad", ikincisine de "küçük cihad", denir kiYok hayır denmez. (Ufak bir dip not: Peygamber'e atfedilen “Küçük cihattan büyük cihada döndük. Büyük cihat, nefisle mücadeledir” sözü uydurma hadistir)Şu cihattır. Bu cihattır. Şurada şuna yapmak da cihattır vs... Yani cihat dışında her şey cihat. İlginç bir nokta daha var ki, cihat için bin bir çeşit alternatif bulan insanlar, namaz için kesinlikle böyle bir şey yapmazlar. Neden? Çünkü iyiliği emreden, kötülüğü meneden dinine bağlı insan görüntüsü verirsin böylece diğer dediklerin de hemen terslenmez. Yani çıkarınla çatışmayan meselede sert ve tavizsiz görüntü çizmek çıkarınla çatışan konuda vereceğin taviz cümlelerinin vizesi olur. Namazla, ibadet sorununuz olmadığı halde bu insanların namazı tavsiye etmesinden rahatsızlık duyuyorsanız bu bir önceki cümlede yazdığım farkında olduğunuz ya da olmadığınız iç muhasebenizden kaynaklanıyor. Yukarıda değindiğim şekli ile cihat meselesinde bir tarafın diğeri tarafı kandırdığını düşünüyorsanız fena halde yanılıyorsunuz. Hayır kandırılmıyor, insanlar zaten böyle şeyler duymak istiyor ve buna sımsıkı sarılıyor. Bu kesinlikle kanma değil. 2-) Zekat: Fethullah Gülen'le devam edelim. Fethullah Gülen'in başarısı hakkında çok çeşitli yorumlar vardır. Yandaşları bunu engin(!) hoşgörüsü, Allah'ın yardımı vs... gibi ifadeler ile anlatırken çeşitli karşıt gruplar bunu dış güçlerin yardımı şeklinde anlatmaktadır. Nasıl oldu da bu kadar insan dini bilgisi vasatın biraz üstünde olan bir cami hocasının peşine düştü? Nasıl oldu da bu kadar insanı örgütleyebildi? Mesela yukarıda ifade ettiğim gibi cihat gibi insanların çıkarlarına zarar veren meselelerde insanların vicdanlarını dini ifadelerle susturmaya yarayacak ifadeleri söylemiş olmak yeterli olabilir mi? Olamaz, bunu yapan başkaları da var. O zaman neden ne? Neden, bu güne kadar kimsesinin -haya edip de- yapmadığı bir şeyi yapmak. Bu güne kadar hiç kimsenin tenezzül etmediği ve tenezzül etmemesi gerektiğini bildiği bir şeyi yapmak: Ümmed-i Muhammed içinde bulunup buna rağmen kendi aralarında alışveriş edilebilecek firmalar listesi dağıtmak. Sadece İslamiyet için değil herhangi bir oluşum mensupları tarafından dahi yapılmaması gereken bir hayasızlık. Bu ümmedin yada herhangi bir oluşumun tarihinde gördüğü, görebileceği en büyük fitneyi başlatmak... Ve tabi bunu gören diğer İslami cemaatlerden kimileri de aynı şeyi yapmaya başladılar. Ve o oluşum paramparça! Hristiyanlığı, sosyalizmi yada herhangi bir oluşumu paramparça etmek mi istiyorsanız, ufak bir cemaat oluşturun -aynı saadet zincir gibi- biz birbirimizden alışveriş edeceğiz deyin işi oluruna bırakın en fazla 5 sene sonra o oluşumun paramparça oluşunu kahvenizi yudumlayarak izleyebilirsiniz. Dinle ilgilenmediği halde, birbirlerinden alışveriş yaptıklarını bildikleri için bu cemaatin sohbetlerinde boy gösteren insanlar biliyorum. Aynı zamanda üniversitelerde, devlet dairelerinde birbirini kayıran, iş ayarlayan bir oluşum elbette sayısını artırmakta geç kalmayacaktı. Bir sonraki aşama ise Liselerde, üniversitelerde okuyup yardıma muhtaç insanlara el atıp yardım etmek. Normalde İslami kaide şudur: Yardıma ihtiyacın varsa yardım istersen, yardım edebilecek durumdaysan yardım edersin ama kimseyi borçlu bırakmadan. (Bizzat şahit olduğum şeyleri yazıyorum). Bu oluşumda yardıma ihtiyacın olup olmadığı önemli değildir. Yardım almak ile mükellefsin. Neden? Çünkü kendini borçlu hissettirmek zorundalar. Bu şekilde saadet zincirinde kendilerinden alışveriş edecek müşterilerin devamını sağlıyorlar. Yani üniversitedeyken sana sözüm ona zekat(!) veriyorlar. Çünkü ileride onlara müşteri olarak geri döneceğinin farkındalar. Burada tek bir şeye acıyorum. O da şu ki. İnsanın tercih etme hakkı vardır. Bir yerlerde olmayı, bir şeylere inanmayı, bir şeyler yapmayı tercih edersin. Durumları o kadar kötü durumda olan insanlar var ki işte bu tercih etme haklarını satmış duruma düşüyorlar ki işte buna gerçekten üzülüyorum. Yazık. Yine ana konuya dikkat çekelim. Burada kandırılan hiç kimse yok. Zekat alan halinden memnun, veren de verdiği kişiler zamanla kendisine müşteri olarak geleceğini bildiği için memnun. Geleceğe yatırım. Zekatların en güzeli. Hem zekatı vermiş oluyorsun, hem de kaybetmiyorsun. Zekat ve Cihattan sonra Nefs-i Emmare'ye Teşekkür(!) yazısında değindiğim konulara örnek olabilecek cinsten yaşadığım bazı olaylara değinmek istiyorum. Daha önce bir yazımda daha söylemiştim -marifet olarak söylemiyorum, olayların akışı bu sonucu doğurdu- hiçbir oluşuma hiçbir zaman bağlanmadım. Din ile alakalı hiçbir gelirim olmadı, dini bir çevreye mensup da olmadım hiçbir zaman. Şimdi böyle olunca, çok sonraları fark ettim ki yıllar öncesinde anlam veremediğim olaylar aslında çok anlamlıymış. İnsan kendini nasıl bilirse herkesi de öyle bilirmiş ya ben de herkesi din ile ilgi duyduğu, merak ettiği, tercih ettiği için ilgileniyor zannediyordum. Ama herkesi. Ve o yıllarda birçok kişinin söylediği sözlere anlam veremiyordum. 1-) Birisini tanırdım - çok zaman önce-, İslam konusunda astığı astık, kestiği kestik... Ama bu kişinin aynı zamanda garip bir olayı vardı. Şu anda piyasada olmayan bir siyasi lidere kesinlikle laf ettirmiyor ve övüyordu. Allah Allah? İlginçti. Ama aynı zamanda bize herhangi bir cemaat mensubu olduğunu da çaktırmıyordu. Yıllar sonra o kişinin bir cemaat mensubu olduğunu öğrendim ve o yıllarda o cemaatin toplu olarak bir siyasi partiyi desteklediğini öğrendim. O yıllarda anlam veremediğim olay sonradan ortaya çıkmıştı. Adamın çıkarı varmış, çaktırmadan, tarafsız bakmış da karar vermiş gibi yapıyormuş. 2-) Gene yakın zamanda birisi ile bir yazışma oldu. Adam iyi bir dini eğitim almış, hadis okumuş, kelam okumuş falan... Dini konularda öyle tavizsiz olduğunu gösteren bu kişinin şu anda mevcut durumda iktidar olan AKP'yi desteklemesine imkan yok. Ama adam mesele o parti olunca bir anda tavır değiştiriyor. Taşları yerine oturtamıyorum, anlam veremiyorum. Sonradan öğrendim ki AKP'li bir belediyede iş ayarlamışlar buna orada çalışıyormuş. Baştan söylesene şunu.
3-) Ehli keyif insanların, bilinçaltı muhasebesinin sonucudur, "bir
taraftar mantığı ile", iman ettiğini söyleyip hayatta
gerçekten risk aldıracak konuların hiçbirisine bulaşmaması.
(Bulaştığı zamanlarda da, örneğin bir kavgaya müdahil oluyormuş
gibi gözüküyorsa, bilinçaltı muhasebesinde, yaptığı şeyin
sonucunda kavgalı iki taraftan bir tarafın takdirini kazanacağını
bilmesidir.) Aynı bir taraftar gibi, iman ettiğini söylemesi, eğer
ki ahiret diye bir şey varsa, bu şekilde yani "söyleyerek",
"taraftarlığını belli ederek" kendisini yine sağlama
alabileceğini düşünmesi. Yani yine nefsin kendi kendisini son
derece ilkel bir şekilde koruması. Başka hiçbir şey değil.
Hatta bu avam bilinçaltı muhasebesinin yansıması bir söz bile
vardır: "Ben Tanrı'ya inanırım çünkü eğer yoksa ona
inanmakla hiçbir şey kaybetmem, ama eğer varsa inanmamakla çok şey
kaybederim" Lukretius'e ait imiş. Midemi
bulandırıyor bu söz. Yok böyle bir avam kurnazlık. Yaratanı,
şeytana karşı adam toplayan bir ilah olarak düşünüp, bunun
birebir yansımasını dile getirmiş söyleyen. Sanıyorum, Allah'a
yapılabilecek en büyük hakaret. Ama bir saniye... Yoksa yaşayan
ve yaşamış insanların çoğunluğu zaten böyle mi! Yaptıkları,
ettikleri her şeyin altında bu ahmakça yapılmış nefsani hesap
dışında hiç mi bir şey yok!
4-) Youtube'da bir videoya rastlamıştım çok önceleri. Şimdi linkini bulamadığım videoda Brezilyalı mı, Arjantinli mi bir bayan yanında da Fethullah Gülen'in cemaatinden başörtülü bir kadın var. O bayanı Müslüman yapmışlar. Kadın anlatıyor. Anlatmaya başlarken ne zaman anahtar cümleyi söyleyecek diye bekliyordum. Pek de hayal kırıklığına uğratmadı beni kısa bir zaman sonra gözyaşları içinde şu cümleyi söyledi: "O kadar iyiler ki benimle her şeylerini paylaştılar". O cümleden sonra hemen sayfayı kapattım. Zaten ağlayan insanları pek sevmem, nedense pek izleyemem de. (Burada da bir bilinçaltı muhasebesi olsa gerek. Neyse...) Keşke ağlayan abla bir gün muhtaç olmadığı hali ile İslamiyet'i araştırıp tercih etmiş olsaydı. Bilinçaltı muhasebesi çok çok karmaşık çalışır. Arka planda yapılan muhasebe, kötü bir şeylerin olduğunu sana hissettirir ve kendini içgüdüsel olarak uzak tutarsın, yada çıkarına yarayacak şeylerin iyi olduğunu düşünürsen bir anda yönelirsin. Ben yukarıda hep "kötü" olan bilinçaltı muhasebesi örnekleri vermiş olsam da, kişiliğine uygun olarak tercihini yapıyor insan. İyiyse iyi, kötüyse kötü. Mekanizma karışık tefekkürünü okura bırakıyorum ama bu konu burada bitmez... |
at 02:30 11 comments
Labels: Genel
13 Ocak 2011 Perşembe
Karl Marx ve Artı Değer Teorisi
|
Tanrı erkek ve kadın için bir ağaç yarattı ve "O ağaçtan meyve yemeyin" dedi. Bir yılan kadını ziyaret etti ve ağaçtan meyve yemesini teklif etti. Kadına elmanın ona bilgelik kazandıracağını söyledi. Çok ikna ediciydi.... İnsanlar, en başta, ihtiyaçlarını gidermek için üretmişler alet kullanarak. Ve ürettiklerine de ürün ya da mal demişler. Bir zaman sonra ihtiyacı olan şeylerin hepsini üretemeyeceğini zanneden insanoğlu kendi ürettikleri ile başkalarının ürettiklerini mübadele etmeye başlamış. Malın metalaşması. Ve en sonunda satmanın cazibesi ile büyülenmiş. Kullanım amaçlı üretmek başka, mübadele amaçlı üretmek başka şeydir. Aristo kullanım amaçlı üretimin adına ekonomi derken, mübadele amaçlı yapılan üretime kremetistik olarak adlandırmıştır. İhtiyacı olduğu için değil, diğer ürünlerle mübadele yapabilmek için üretmeye başlayan insanoğlu bir sorunla karşı karşıya gelmiş o da metaların biriktirilmesi. Bir balığı ne kadar süre çürümeden tutabilirsiniz ya da buğdayı. İşte bu sorun evrensel metayı doğurmuş: Para. İlk önce hiç değişmeyen, paslanmayan kendi maddesi bir değer içeren bir maddeyi kullanmışlar ki bu altın. Fakat daha sonra bu işi daha da pratik hale getirmek için kendi içinde hiçbir değer içermeyen süslü kâğıtlara geçilmiş. Aynı Karl Marx'ın "kralın ünvanı toplumsal kabulden ibarettir" sözünde ifade ettiği gibi, toplumsal olarak değeri sadece bir kabulden ibaret olan kâğıt paralara. Bu kâğıt para yığınları ile de sermaye tarih sahnesinde boy göstermiş ve bunun neticesinde -bizim de yazımızın konusu - aynı Newton'un yerçekimini fark etmesi gibi- Marx'ın fark ettiği Artı Değer Teorisi: "Makineler Artı Değer Üretemez" Buna biraz sonra geleceğiz, nerde kalmıştık. Ha evet, biriktirilebilen meta, paranın sonucunda oluşan sermayede… Sermaye biriktirmiş insan, üretim araçlarını elde etmeye ve bunları başkasına belli bir ücret karşılığında kullandırmaya ve en son aşamada ise üretilen ürünlerin fiyatını -yani maliyeti için işçi ve hammadde parasını tespit ettikten sonra- artırmaya başlamış ki bu da kârın çıkışına neden olmuş. Ama kârı tam anlamıyla anlayabilmek için önce fiyat kavramını doğru bir şekilde analiz etmemiz gerek. Fiyat meselesinde sorun şu: değiş tokuş yapılacak metanın fiyatı nasıl belirlenebilir ki bir araba kaç elbise eder bilebilelim. Aristo metaların hiçbir şekilde eşitlenemeyeceğini savunur. Örneğin araba ile elbisenin nitelikleri kullanım alanları farklı. Nasıl olacak da bunları neye göre eşitleyeceğiz der. İnsanların eşit olamayan şeyleri mübadele etmeye karar verdiklerini söyler ki Marx bunların eşitliğini çok güzel bir ifade ile açıklar: Emek Zaman. Bir ürünü üretmek için harcanan faydalı zaman ürünün fiyatını belirler. Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Bir saatte üretilen sandalye ile bir saatte üretilen bilgisayar aynı fiyatta mı? Yanılgıya düşüren şudur ki: Bir saatte üretilen bilgisayar yoktur. Bir bilgisayar üretmek için bilmem kaç yıl ilkokul-lise-üniversite okumak üstüne yıllarca tasarım ve test yapmak gerekir. Bir şeyin üretilmesi onun sadece fiziksel haline büründürülmesi değildir. Onu o hale getirmek için insanın bilgi birikimine sahip olmasıdır. Zaten fiziksel hale getiren de makinelerdir fakat değer katan insandır. Şimdi Artı Değer Teorisine başlayalım. İnsan bir ürünü üretirken, şekillendirirken yaratıcılığını kullanır. Ve o ürünü farklı kılan işe yarar hale getiren insanın zekâsıdır. Bunu yaparken kullandığı aletlerin o ürüne kattığı hiçbir değer yoktur. Dolayısıyla üretim araçlarını elinde bulunduran ve ürünün üretilmesine hiçbir katkıda bulunmamış sermaye sahibinin üretilen üründe hiçbir hakkı yoktur. Tabii eğer hiçbir katkısı yoksa konu kısaca şudur: Sermaye sahibinin kârı işçinin emeğinden çaldığıdır. Bir ürünün üretilmesi sonucunda emek sahibinin 10 Lira alması gerekiyor iken 9 Lira alıyorsa işte bu 1 Lira artı değerdir. Ve makine çalıştırmak böyle bir değer üretmez. Üretim sürecinde rol almamış bir kişinin ürünün ya da hizmetin fiyatını artırması ürünün satış anında hak etmediği paraya ulaşması demektir ki bu da eğer ki bir yerde hak etmediğine ulaşan birisi var ise, birilerini hakkı yeniyor demektir. Bu hak yeme süreci eninde sonunda insanı mücadeleye götürecektir der Marx. Bu meseleyi Marx'ın, sermayenin çelişkisi ve rekabet üzerine yaptığı tespitleri ile madde madde açıklamaya çalışalım. 1-) Bir sermaye hayatta kalabilmek istiyorsa rekabet edebilmelidir. Bunun için üretim gücünü artırması yani makineleşmesi lazım. Fakat makineler üretilecek metaya bir değer katamazlar. Ve herkes o makineleri elde edebilir. Ve bu durum sana kâr getirmez. Örneğin, bende giysi üreten makineler var. Bu makinelere girdi olarak pamuk, yün, iplik, elektrik vs. verdim ve ürünün maliyeti bana 10 lira oldu. Ben bunu 15 liraya satmaya kalksam, aynı makineleri alan ve hali ile aynı şekilde üretim yapan başkaları da bunu rekabet ederek 14'e satacaklar ben 13'e indireceğim, diğeri 12'ye, daha sonra 11, 10.50, 10.20 diye üretim fiyatına yaklaşacak. Kendim emek sahibi olup bu ürüne bir şey katmazsam makineleşmek bana kâr getirmeyecek. Ve batacağım. 2-) Makineleşmek beni batırdı. O zaman ürüne değer katabilecek insanlar bulmam gerekiyor. Ve onlarla pazarlık edip maaşları tutabildiğim kadar düşük tutmam gerekiyor. Bunu yapıyorum ve az bir üretimle de olsa kâr elde edebiliyorum belki ama bu seferde insan makine gibi çok üretim yapamayacağından rakiplerim ile rekabet edemiyorum. Ve gene batıyorum. 3-) Üstelik çalıştırdığım insanlar, fabrikadan çıktıktan sonra dışarıda benim ürünümü alacak müşteri olacak. Fakat ben onlara sadece kendi temel beslenme ve ulaşım ihityaçlarını karşılayabilecek kadar ödeme yapmıştım. Dolayısıyla metalarımı satabilecek müşteri de bulamayacağım. Gene batacağım. Özetlersek: Makineler artı değer üretemezler, sermaye sahibi makineler çalıştırarak rekabet edebilir ama kâr elde edemez. Batar. İnsan çalıştırırsa bu sefer kâr elde eder ama rekabet edemez. Yine batar. Marx'a hakkını teslim etmek lazım, dâhice tespitler... Şöyle bir katkı da yapabiliriz: Sermaye sahipleri makine çalıştırırsa, istihdam sağlanamaz, insanlar işsiz kalır ve ürünlerini satabilecek müşteri bulamazlar. Batarlar. Sermaye sahipleri insan çalıştırırken kâr elde edebilmek istiyorsa insanlara temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar maaş vermeli, bu durumda yine metaları satabilecek müşteri bulamazlar. Yine batarlar. Tek cümle ile özet şu: Makineleşirsen rekabet eder, kâr elde edemezsin, insanları çalıştırırsan kâr elde edebilir ama rekabet edemezsin. Öyle bir kalabalık içinde yaşıyoruz ki, buralarda, bazı kişiler vardır ki onlar sadece kötü olarak bilinir ve sadece kötü olarak bilinmesi istenir. Neden kötüdür, neden böyle bilinmesi gerektiğini, bunu empoze edenler bile bilmezler. Marx'ı okuyup, mantığını çözdüğünüz zaman fark edeceğiniz bir şey daha var ki konu hakkında ne kadar cahil insanların, o cahil cesareti ile nasıl koca koca başlıklar atıp ne dediğinin bile farkında olmadığıdır. Marx'ın literatürüne hakim olduktan sonra, çok eskiden kendilerine sağcı deyip, bu aralar kimi zaman sağcı kimi zaman liberal(?) kimi zaman ise Müslüman kimliği ile çıkıp sanki literatüre hakimmiş gibi kusura bakmayın ama nasıl da beş para etmez şeyler yazıp çizdiklerini göreceksiniz. Sanki böyle bir şey istenmiş, böyle bir vazifeleri varmış gibi. Bu kadarla bırakacağım bu yazılarla ilgili daha fazla konuşmaya değer olduğunu düşünmüyorum. Şimdi.... Buraya kadar dikkat ederseniz, yazıda Marksist ya da Marksizm gibi ifadeler kullanmaktan özellikle kaçındım. Çünkü bu ifadeler kendisine solcu diye nitelendiren insanların düştükleri yanlıştır. Marx'ın yukarıda saydığım ve daha fazlasına çeşitli kitaplardan ulaşabileceğiniz tespitleri, bir fikir ya da ideoloji değil bir kanundur. Yerçekimi kanununu fark etmiş Newton için nasıl "fikirlerine katılıyorum ya da katılmıyorum" gibi bir ifadede bulunulamıyorsa aynı şekilde Marx için de fikirlerine katılıyorum ya da katılmıyorum diye bir ifadede bulunamazsınız. Yerçekimi ya vardır ya yoktur, Artı Değer Teorisi ya vardır ya da yoktur. Şimdi konumuza geri dönelim. Marx buraya kadar sermayeyi, emek gücünü, emek zamanı hatasız bir şekilde açıklamıştır. Fakat doğan sorunları nasıl çözeceğiz sorusuna tatmin edici bir cevap verememiştir. Veremediği gibi, belki biraz da tabiri caizse hırsıza yol öğretmiştir. Uluslararası firmalar boşuna uzak doğuda sadece yemek parasına binlerce işçi çalıştırmıyor. Marx bütün sorunun sahiplenme içgüdüsünden kaynaklandığını söylese de, bir şeylere sahiplenmeden de üretim yapamıyorsun. Sahiplenmeyi yok edecek ne bir yöntem ne de bir silah da yok. Bu kısım herkes için muamma ben de bunun tefekkürünü okura bırakıyorum. En başta anlattığım konu ile alakalı bir soru ile devam etmek istiyorum. Peki Marx dediklerinde hatasızsa nasıl oluyor da sermaye sahipleri iflas etmiyor? Nasıl oluyor da üretmemiş bu kadar insan bugün de karnını doyurabildi? Nasıl oluyor da birileri hak etmediğini devamlı elde ediyorsa, hakkı yenmiş insanlar yaşamını devam ettirebiliyor? Üretmeden tüketme neden insanlığı yok edemiyor? Marx'ın kurduğu denklemde bir eksik var, bu bir hata değil ama eksik. O da şu ki: Üretmeden sömürülecek ürünü sadece insanlar değil, güneş de üretir. Varlığını kanıksadığımız güneş dünyayı öyle bir besliyor ki, toprağa bir atıyorsun, bin veriyor. Ve bu, bütün ayıpları örtüyor. Eğer ki toprağa bir atıp bir alsaydık, Marx'ın fark ettiği denklem kendini anında gösterecek ve kesinlikle üretmeden karın doyurma diye bir şey olmayacaktı. Fakat dünyayı besleyen güneş, denklemi pratikte gözlemlenemez hale getiriyor. Burada temel bir noktada, ufak bir eksikliği olsa da yine de öngörülerinde son derece mantıklı ve tutarlı idi Marx ve bugün öngörülerinin nasıl gerçekleştiğini apaçık görebiliyoruz. Yukarıda, Marx'ın kapitalizmin çelişkisini nasıl ortaya koyduğunu gösterdik ve ne kadar mantıklı olduğunu söyledik. Söyledik ama neden iflas etmiyordu küçük esnaf, orta sınıf. Günümüze kadar nasıl oldu da geldi bu düzen? O konu ile ilgili Marx'ın temel öngörüsünün 2000'li yıllarda nasıl kendini göstermeye başladığını anlatalım son olarak. Marx, kapitalist ekonomi yani mal sahibinin fiyat artırması ve hak etmediğini elde etmesi yolu ile dönen ekonomik sürece bakıyor ve rekabet-makineleşme ve artı değer çelişkisi üzerinden bu ekonomik düzen ile istense de kar elde edilemeyeceğini ve batılacağını söylüyor dedik. Eğer ben hiçbir değer katmadan bir ürün ya da hizmet üretiyorsam, bunu başkası da yapar ve sen rekabet edebilmek için fiyat indirmeye gitmekten başka yolun kalmaz ki bu durumda istesen de kâr elde edemez ve batarsın diye de eklemiştik. Ama Marx'ın bu tespitinin üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen orta sınıf batmadı. Varlığını devam ettirmeye başardı. Ta ki 2000'li yıllara kadar… Bu gün günümüzde kasap, manav kalmadı. Bakkalların yarıda fazlası kapandı, kalanlar ekmek parasına devam ediyor. Daha birçok farklı farklı alanlarda faaliyet gösteren dükkânlar yok olup gitti. Neden yüzlerce büyük alışveriş merkezlerinin açılmış olması mıydı? İlk başta, kısmen, evet neden buydu ama Marx'ın fark ettiği sürece göre AVM'lerdeki dükkânlar da kapanacaktı ki evet artık avmlerdeki dükkanlar da kapanıyor. Neden böyle oluyor? 2000'li yıllarda ne başladı da Marx'ın fark ettiği, orta sınıfın tamamen yok olma süreci bir anda hızlı bir şekilde kendini göstermeye başladı? Cevap: internetten satış başladı. İnternet öncesi dönem için konuşursak, çoğunlukla insanların alışveriş kültürleri dardı desem beni çok da yadırgamazsınız inşallah. Bütün ihtiyaçlarını sadece kendi muhitinden karşılıyordu insanlar, başka bir semtteki fiyatı kontrol etmeye zahmet bile etmiyordu. Onun için aynı ürünü bir bölgede fiyatını artıran kişi, diğer bölgedeki insanla pek de rekabete girmiyordu, böylece yukarıda anlattığımız, rekabet süreci sonucunda kârın azalması yaşanmıyordu. Artık öyle değil. İnsanlar evlerinden bir tıkla dünyanın öteki ucundan alışveriş yapabiliyorlar, aldıkları ürün kapılarına teslim ediliyor. Dünya üzerinde bütün fiyatlar bir tıkla karşımızda. Hadi et bakayım rekabet edebiliyorsan. -Türkiye için konuşuyorum- Üstelik şu anda devasa Amerikan, Çin internet satış siteleri Türkiye'ye elektronik eşya(telefon, bilgisayar, fotoğraf makinesi vs...), giyim eşyası, beyaz eşya yollamıyorlar da. Yollamaya başladığında o zaman göreceğiz şu anda bile sayıları iyice azalmış açık dükkânların bile kaçta kaçı açık kalabilecek. Not: Bu konu ile ilgili Türkiye'de, birebir şahit ve dâhil olduğum bir süreci yazayım. Yakın zamanda her alışveriş merkezinde ya da lüks semtlerde parfüm, kozmetik ürünü satan dükkânlar olurdu. Şu anda tek tük kaldı. Neden? Çünkü yurtdışı menşeli internet siteleri bu alanda, Türkiye'ye satış yapmaya başladı. Türkiye'de 180TL'ye satılan parfümü 30$'a satıyorlar ve örneğin 60$'ı geçersen Amerika'dan Türkiye'ye adrese teslim ücretsiz kargo ile gönderiyorlar. Elbette bunun farkında olan insanlar artık bu şekilde alışveriş yapıyorlar ve bunun sonucunda bu dükkânların çok büyük çoğunluğu kapanmış durumda Türkiye'de. Ve dediğim gibi daha devasa Amerikan ve Çin satış siteleri elektronik, beyaz ve giyim eşyalarının Türkiye'ye satışını yapıyor değil henüz. O da eninde sonunda başlayacak ve işte o zaman orta sınıfın tamamen yok olduğuna şahit olacağız. Yani Marx, eninde sonunda batacaksınız diyordu. Denilen şey artık apaçık kendini göstermeye başladı. Son olarak başta Müslümanlara olmak üzere kısa kısa notlar 1-) Para ile alışverişin kendisi ribadır yani faizdir. Ve kâğıt para ile alışveriş haramdır. - "E ama herkes şimdi böyle alışveriş yapıyor" Çok kişinin yapıyor olması hükmü değiştirmez. Trilyon tane sıfır gene sıfır eder. 2-) Peygamber zamanında alışveriş için altın kullanılırdı. 3-) Hani yarım doktor candan yarım hoca dinden eder ya... Paranın haramlığını bilemeyince yani sorunun kaynağını bilmeyen hocalarımızın(!) "Enflasyon oranında faiz haram değildir" gibi ucube ifadelerinden uzak durmanız gerekmektedir. Para ile alışverişin haram olduğunu tespit edemezsen, işte böyle "Ama borç verdim zamanla verdiğim paranın alım gücü değişti. Fark almazsam ben zarar ediyorum alırsam faiz oluyor" kısır döngüsüne takılır kalırsın. Paranın alım gücü zamanla değiştiği için para ribanın ta kendisi oluyor zaten. 4-) Finans Kurumu adı altında açılmış kâr(!) payı dağıttığını iddia eden kurumların söylediklerinin hepsi yanlıştır. Buraya kadar okuduysanız finans kurumlarının söylediklerin incelemeye gerek olduğunu düşünmüyorum. 5-) Kendisine solcu, sosyalist, marksist, komunist vs... diyenlere bir uyarı, Marx'ın ifade ettiği şey üretmeyi bilenler ile bilmeyenler arasındaki mücadeledir. Üretmeyi, tasarlamayı öğrenmek ise çok büyük bir iştir, Marks'la alakası yoktur. Başta Artı Değer Teorisi olmak üzere Marx'ın bir düzene oturtarak aktardığı şeyleri bilmek başka, üretmeyi bilmek başka bir şeydir. Herkesin nefsine zor gelen üretmeyi bilmeye Marx'ın tespitlerini okumuş olmak ile ulaşmış sayılmazsınız. Yararlanılan Kaynaklar: - Kapital Manga Cilt: 1, Yordam Kitap - Kapital Manga Cilt: 2, Yordam Kitap - Kapital - Yeni Başlayanlar İçin, David Smith, Versus Kitap - Marksist İktisat El Kitabı, Yordam Kitap - Marx'ın Kapitali, Marx'ın Sözcükleriyle Kapital Özeti, Otto Rühle, Tarih Bilinci Yayınevi |
at 01:33 0 comments
Labels: Genel