|
Hemen her cami yardımlaşma derneğinde yazılı büyük bir levhası bulunan ve camilere yardım toplarken de sık sık vurgulanan Tevbe 18 üzerinden kısaca açıklamaya çalışayım İslam'da şekilcilik meselesini. Tevbe 18. Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.Bu hali ile bu ayet mealinden ne anlaşılıyor? Parayı ver, "Allah'a ve ahiret gününe iman etmiş olma, Allah'tan başkasından korkmama..." sıfatlarını kap. Değil mi? Hatta, şöyle olsun, hayatın boyunca gayet kuralsızca yaşa, hesabında nasıl elde ettiğin belli olmayan da yüklü bir miktarda para olsun, önemli değil; yaşlanınca yaptır bir cami, bitti gitti. Ayette de öyle söylüyor zaten. Değil mi?! Değil. Olay şöyle gerçekleşiyor. Mekkeli müşrikler, Kabe'yi tamir etmeye kalkışıyorlar. Ve ediyorlar da... Bu durum üzerine, önce, Tevbe 18'deki ifadeyi tersten okumamız gerektiğini anladığımız Tevbe 17 ayeti geliyor ve Allah buyuruyor ki: Allah’a ortak koşanların, inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah’ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar ateşte ebedî kalacaklardır. (Tevbe 17)ve hemen akabinde ise, Tevbe 18: Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.Yani, sizde ahiret gününe iman, namazı dosdoğru kılma(yani ibadetini salih bir şekilde yapma), Allah'tan başkasından korkmama sıfatları yoksa, bu durumda değilseniz; ne olursa olsun "şekilsel olarak" yaptığınız şeylerin hiçbir kıymeti yok demektir. Ne acıdır ki, -lafzen-, söylenilen haller, sıfatlar yoksa, yaptığınız şeyler boşunadır, diyen ayet, "yardım et, sıfatı al" şeklinde kullanılır olmuş. Gerçekten çok ilginç. Anlamı çarpıtılan, istismar edilen birçok ayete şahit oldum da; kastettiği şeyin tam zıttı için kullanılma, bu ayet için tek olsa gerek. "İslam'da şekilcilik yoktur". Ne denmeye çalışılıyor? Şekilcilikten kastedilen, insanın çok meyilli olduğu asıl sorumluluklarından kaçma ve kolaycılığıdır. O zaman "İslam'da şekilcilik yoktur" ifadesinin daha anlaşılır hali, "şekilciliğin Allah katında bir kıymeti yoktur" şeklinde olmalıdır. Kolaycılığa kaçarak kendimizden başka kandırdığımız kimse yoktur. Tevbe 17-18 üzerinden anlatılan mesele, İslamiyet'te bulunan her emre, ibadete uyarlanabilir. Allah'a yönelişin hukuku açısından belli başlı kurallara, ritüellere uyarız ama asla bu ritüeller, özün önüne geçemez, yerini de alamaz. Tevbe Suresinin 17. ve 18. ayetleri bunun delilidir.(Allahualem) |
14 Aralık 2013 Cumartesi
İslam'da Şekilcilik: Tevbe - 18
at 15:34 0 comments
Labels: Dini
29 Kasım 2013 Cuma
Devrim Dersleri - 1: Matematiğin Temelleri
|
Devrimcilik... Yararlanılan kaynaklar: 1. Understanding Digital Signal Processing (2nd Edition), Richard G. Lyons, Prentice Hall 2. Who Is Fourier? A Mathematical Adventure 2nd Edition, Transnational College of Lex 3. Wikipedia |
at 02:37 2 comments
Labels: Genel
25 Ağustos 2013 Pazar
Devrim Derslerine Giriş
|
Bir insan tanımını bilmediği şeyin nasıl mücadelesini verebilir? Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestî Bu ne demek, neyin tanımı, yukarıdaki ifadenin nasıl gerçekliği olur, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu nasıl gerçekleşir? Bu tanımdan bir anlam çıkarılabilmek pek mümkün gözükmüyor. Mesela, en basitinden, yaşamak için oksijene bağlı olman bile bir kısıtlamadır senin için, ki, o zaman bu bağlamda, bu tanıma bağlı kalırsak özgürlük diye bir gerçekliğin olması zaten mümkün değildir. "Dünya üzerindeki referans sözlüklerin dahi tanımlayamadığı şeyi başkaları nasıl tanımlayacak" demeden biraz daha araştırabilirsiniz internetten, tutarlı mantıklı tanımını bulabilmek için. Ama sonucun değişeceğinden çok umutlu olmayın. Düşünebiliyor musunuz, herkesin hayatında binlerce defa duyduğu bir kelimenin, hatta insanların uğruna mücadele ettiği ve hatta bu mücadele esnasında can bile verdiği iddia edilen bir kavramın daha henüz tanımı yapılmış değil ve kimse de bu durumdan rahatsız da değil. Biraz daha sorgulayalım... Özgürlüğü için, özgürlük mücadelesi için öldüğü söylenen insanlar deniyor diyorum ya, sorumuzu bir de bu iddia üzerinden tekrardan sormaya çalışalım o zaman: Neden özgürlük mücadelesi yapmaya kalkmıştı ki bu insanlar? Neyi eksikti? Neyi yapacaktı ama yapamıyordu o anda ki bunun sonucunda "mücadele"ye başlamıştı. "Şunu yapamıyordu, ama, eğer ki -iddia edilen mücadelesini- başarmış olsaydı, şunu yapmaya başlayacaktı" diyeceğiniz ne var? Dünya üzerinde, özgürlük mücadelesi verdiği iddia edilen kişiler için, bu soruları sorduğunuzda ne cevaplar alıyorsunuz? Acaba insanlar başka şeyin mücadelesini yapıyor da adına özgürlük mü diyor? Nedir özgürlüğün tanımı? Devrim Dersleri hazırlıyorum bir süredir. Daha henüz tamamlayabilmiş değilim. İşlenecek konular, boyutları ve şu ana kadarki geldiğim nokta hakkında bilgi vereyim bu giriş bölümünde: (Boyut için ölçek: Kısa - Orta - Uzun - Çok Uzun - Çok Çok Uzun) 1. DERS: İsmi: Devrim Dersleri - 1: Matematiğin Temelleri Boyut: Kısa - 5 ana başlık. Durumu: %95'i hazır. 2. DERS: İsmi: Devrim Dersleri - 2: Polymorphism Morpheus, Polymorphism Boyut: Çok Uzun - 22 ana başlık. 100'e yakın alt başlık. Durumu: %85'i hazır. 3. DERS: İsmi: Devrim Dersleri - 3: İşletim Sistemi Mimarisi Boyut: Çok Çok Uzun - 7 ana başlık. 100'e yakın alt başlık. Durumu: %80'i hazır. 4. DERS: İsmi: (İsmini belirlemedim henüz) Boyut: Orta - 2 ana başlık. Durumu: Hazır. İlk etapta planladıklarım bunlar(ana ve alt başlık sayıları değişebilir), bundan sonrası da var da şu dördünün altından kalkalım ve 4. derste de özgürlüğün tanımını yapalım inşallah ondan sonrasını daha sonra planlarız. Neyse... Siz özgürlüğün tanımını düşünürken ben şu dersleri bitireyim. |
at 17:22 0 comments
Labels: Genel
13 Nisan 2013 Cumartesi
İslam Ümmetçiliğinin Temelleri - 4
|
Teorileri tutarlı, izahatları
çoğunlukla doğru ve akılcı olsa da, bu, Marx'ın temel bir
noktada hata yapmasına engel olamamıştı ne yazık ki; "günümüze kadar
süregelen tüm insanlık tarihinin, sınıfların çatışma
tarihinden ibaret" olduğunu söyletmişti insanı doğru analiz
edemeyişi. Bunun sonucunda da insanların istifadesine sunduğu
birikiminin, hata yaptığı bu temel nokta üzerine inşa edilmiş
olan kısımları da kaçınılmaz olarak yanlış
çıkıyordu. Hele ki, "şiddet" ile ilgili söyledikleri
yağmacılar için büyük bir istismar kaynağı olacaktı, yıllar içinde.
Not: Yukarıda söylediğim, insanı
doğru analiz edilemeyişi ile ortaya çıkan hatalar silsilesinin
sonuçlarını, daha önce, İslam Ümmetçiliğinin Temelleri - 2 (A'RÂF - 181) yazısında kısmen değinmiştim. O yazıyı
tekrardan hatırlatmış olalım bu vesile ile.
İnsanları kategorize etmem istense,
insanların sadece ikiye ayrıldığını söylerdim. Birinci grup,
hak etmediğini elde etmiş yada elde etme hayali ile yaşayan
insanlar; ikinci grup ise elde ettiğini hak etmediğine inanan
insanlar.
Birinci grup çok çok kalabalıktır,
ikinci grup çok çok az; birinci grup korkak, ikinci grup cesur;
birinci grup avam, ikinci grup havas(avam ve havaslıktan kastedilen
şeyin cahillik yada bilgili, diplomalı vs... olma olmadığını
tekrardan vurgulayalım, nefsi ile hareket edip etmeme durumudur
sadece...); birinci grup taklit ehli, ikinci grup takva; birinci grup
kaybedenler, ikinci grup Müslümanlar ("Ben Müslümanım"
diyor ama sorumluluk alması gereken yerlerde hiçbir şeye
karışmıyorsa veya elde ettiklerini kaybetmeyi göze alamıyorsa,
Müslümanlığının sadece laftan ibaret olduğunu anlaması lazım
insanın; insanların çok büyük bir çoğunluğu gibi sadece
taklit ehli olduğunun, "nasıl olsa riskini almıyorum hiçbir
şeyin, inandığımı söyleyeyim de eğer Allah varsa başım
belaya girmesin" olarak özetleyeceğimiz dünyanın en mide
bulandırıcı bilinçaltı muhasebesi ile hareket ettiğinin...)
Daha kısa bir ifade ile, elde ettiğini hak etmediğine inananlar ve
diğerleridir, tüm insanlığın sınıflandırılması.
Marx'ın
hatası insanları ve doğasını
doğru analiz edemeyişindedir. Eğer ki insanlık tarihi bir çatışma
üzerine kurulu ise -ki öyle- bu çatışmanın nedeni, birinci
grubun yani "diğerlerinin", hem kendi gibilere hem de
kendisi gibi olmayan ikinci grup insanlara çıkardığı sorunlar,
vermeye çalıştığı zararlardır. Yani mesele "sınıf
farkı" değildir. Bilinç farkıdır. -Marx'ın kendi jargonu ile yazarsak-
Hak etmediğini elde etme
hayali kuran -ve hatta hakkı yenen- bir işçi ile, elde ettiği
şeyleri kaybetmek istemeyen bir kapitalistin temelde hiçbir farkı
yoktur. Daha henüz elde edememiş olan, sadece zamanını
beklemektedir. Yani mesele sınıf farkının olması değildir. İnsanların
hangi bilinçle hareket ettiğidir. Bir insanın hakkının yeniyor olması o
insanı doğrudan iyi insan kategorisine sokmaz. Kötülerle mücadele
edeceği anlamına da gelmez.
Bu yazının asıl konusuna, sayıları
çokça az olan ama her birisi bir orduya bedel, elde ettiklerini
hak etmediğine inanan yani cesur, fedakar insanlara geçmeden önce
birinci grupla yani diğerleri ile ilgili son bir şey daha eklemek
istiyorum. Kuran'da bazı ayetlerde(Maide/60 – Bakara/65 –
Araf/179), kimi insanlarda soru işareti bırakan, insanoğlundan
kimilerinin hayvandan bile daha aşağılık hale büründüğünün
söylenmesi de nefsini doyurma isteği ile meşgul bu insanların,
ihtiyacı olmadığı veya hak etmediği şeylerle her doyuruşunun
bir son değil, bir sonraki isteğini daha da güçlendirmesi
olduğundandır. Allah'ın lanetlemesi de işte bu doymayan kendi ve
eğer varsa suç ortaklarının girdiği körleşme sürecidir, tövbe
kapısının kapanmasıdır. Ne garip, anladığım kadarıyla bu
sürece girildiğinin önemli bir emaresi de yapılanlara dini
ifadeler kullanılmaya başlanmasıdır. Oysa ki yapmamız gereken ve
ihtiyacımız olan şey aklımızı ilim ve tefekkürle meşgul
etmek. Bu kadar.
Birinci grupla ilgili mesele bundan
ibarettir.
Bugün, dünyada az biraz adalet varsa,
az biraz düzen varsa, az biraz huzur, güvenlik varsa bunların
hepsini tarih içinde ortaya çıkmış ikinci grup insanların cesaretlerine borçluyuz.
Onları farklı kılan, yaptığı
fedakarlıkları yapabilmesini sağlayan, inancıdır. Elde
ettiklerini hak etmediğine inanmasıdır. Bu da Allah inancından
kaynaklanır ki, bir insan elde ettiği şeyleri hak etmediğine
inanmıyorsa, aslında Allah'a da inanmıyordur. Eğer ki inanıyorsa;
Fakirlikten, mal varlığının elinden
alınacak olmasından hiç korkmaz, hak ne ise onun mantığını
anlatır, çünkü tokluğu hak ettiğine inanmaz.
Hapsedilmekten, tutsaklıktan hiç
korkmaz, hak ne ise onun mantığını anlatır, çünkü özgürlüğü
hak ettiğine inanmaz.
Küçük düşürülmekten, yalnız
kalmaktan hiç korkmaz, hak ne ise onun mantığını anlatır, çünkü
saygınlığı hak ettiğine inanmaz.
Ölmekten, öldürülmekten hiç
korkmaz, hak ne ise onun mantığını anlatır, çünkü yaşamayı
hak ettiğine inanmaz.
Ve keşif ehlidirler mutlaka, başka
türlü hakkın mantığını anlayamaz ve anlatamaz. İnsanların
karşılaştıkları, çok geniş perspektifte meseleleri izah eden
keşifler yaparlar çünkü akıllarını kullanmaktan korkmazlar.
Tüm zamanlarını büyük bir aşkla ilime ve tefekküre harcamaktan
hiç çekinmezler.
Yani
her anında kendini hep harp
halinde bulmuş olacaktır(Şuara/51-73). İnsanlık tarihinde çok
farklı renklerde gözükmüş olan, insanları harcamaya çalışmaktan
başka hiçbir şey yapmayan zalim rant çeteleri(ihtiyaçları olmayanı,
hak etmediklerini elde etmeye çalışan avam toplulukları) ile hep
karşı karşıya bulmuş olacaktır kendisini, istese de istemese de. Öbür
türlü olanlara göz yummuş olurdu. Bu karşı karşıya buluş insanların
karar vermesi üzerine değil sünnetullah üzerinedir.
Tevazu
işte tam budur. Bir şey
dendiğinde, lafta, "aman efendim estağfurullah" yada
belli başlı kelime, tavır şablonlarını sunmak demek
değil. Elde ettiği şeyleri hak etmediğine inanmaktır. Elde
ettiklerini hak etmediğine inanmayı başaran kişi mütevazi olmayı
da başarmıştır. Mütevazi olduğu için cesur ve mücadele ehli olmuştur.
Onlar mücadele etmişler, insanlar az biraz da olsa rahat yüzü görmüşler.
Cesur olmak, rant çetelerine -ne kadar
kalabalık olursa olsunlar- taviz vermemek, tevazu, kul hakkı
taşımamak, adil olmak; elde ettiğin hak etmediğine inanmak,
fedakar olmak. Hepsi birbirine eşittir. Biri var da öteki yok diye
bir şey olamaz. Hepsi birbirine ve en sonda ise Müslüman olmuşluğa
eşittir.
Dedim ya, insanlık tarihinde çok az
sayıda olan ve yaptıkları ile mücadeleleri ile bugün az biraz da
olsa rahat ve adalet yüzü görmemize vesile olan bu insanlardır ve
koca koca ordulara bedeldirler diye. Ümmetçiliğin Temelleri
serisinde mutlaka anlatılması gereken, bu dava için
gösterilebilecek örnek insanın tasvirini işaret ettiğini
düşündüğüm ayette(Allahualem) ne gariptir ki, Allah -"ümmet"
kelimesi ile- bize, bu davaya örnek gösterilecek o tip bir insanın
başlı başına bir "ümmet" olduğunu bildirmiş:
Ayrıca, yine aynı peygamber için, ismi ile birlikte anılan bir de "millet"e işaret edilmiştir: Al-i İmran 95. De ki: "Allah Teâlâ sâdıktır. Artık Hanîf olan İbrahim milletine tâbi olunuz. Ve o asla müşriklerden olmamıştır"
Allah'ın, İbrahim(as) adı ile bir
"millet"e işaret etmesi, kendisi için ise başlı başına
"ümmet"ti demesi ve bunlarla birlikte, gerçekleştirdiği kıyamını, müşriklere(rant çetelerine) hiç taviz
vermemesini vurgulaması, bu davanın yolcusunun kendisine alacağı
örnek olmalıdır. Serinin diğer yazıları
|
at 14:40 0 comments
Labels: Dini
19 Şubat 2013 Salı
Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?
|
Nefsin 3 temel içgüdüsü vardır: Bunlardan birincisi, herkesten üstün, eşsiz bir noktaya ulaşmak ve bunun başkaları tarafından kabul edildiğini görmek yani bir nevi ilahlığa ulaşmak; ikincisi hayvanlarla ortak paylaştığımız yeme-içme, cinsellik gibi isteklerini doyurabildiği kadar doyurabilmek; üçüncüsü ise tembelliktir. Bir insanın, nefsinin birinci hedefini yenebilmesi için Allah’ın yüceliğini idrak ve takdir edebilmesi gerekir. Lafta değil, ibadet şuuru ile adım adım arttırdığı ilmi ile O’na hayran olabilmesi gerekmektedir. Ve evet Allah’ın yüceliğini takdir edebilecek bilgi birikime ulaşabilmek için de kendisini yenip ciddi bir mesai harcaması gerekir insanın. Bu şekilde ilmi artmış olacak ve en sonunda kötülerle yan yana gelmemiş olacaktır. Çünkü insanın kötüler tarafından kandırılmamasını böylece zalimlerle yan yana gelmemesini sağlayan özelliği budur. Tabii şunu da ekleyeyim, kötülerle yan yana gelmemek onlarla karşı karşıya gelme anlamı taşımamaktadır. Böylece insan Müslüman olmak için ilk adımı atmış olur. Fakat sonsuzluğu kazanabilmek için bu, tek başına yeterli değildir. Bir de kendisi kötü olmamalıdır insanın. Bunun için de nefsinin ikinci sırada saydığımız hedefi olan yeme-içme, cinsellik gibi içgüdülerini doyurabildiği kadar doyurma isteğini yenmesi gerekmektedir. Bunun için de dünyadan vazgeçmesi gerekir insanın. Bunu da ahirete iman ve ibadetlerin de bir bölümü ile sağlayabilir. Fakat dünyadan vazgeçme, tembelliği de beraberinde getirebilir. Yani nefs dünyadan vazgeçmeyi, tembellik içgüdüsüne hizmet noktasına getirebilir. Tembellik içgüdüsü ile mücadele için de fayda üretmelidir insan. Fayda üretme, salih amel işlemenin bir bölümüdür. Salih amel işlemenin tamamı fayda üretme ve zalimlerle mücadeledir. Bunlar için de dünyaya çalışmalıdır insan. İnzivaya çekilmek makbul bir davranış değildir. Fakat dünya için çalışma nefsani olarak dünyayı elde etmek için değil, ahireti kazanmak içindir. Bu uğurda dünyayı adalet ve huzurla doldurmaya çalışmalıdır insan. Tabii bunun için de ister istemez zalimlerle karşı karşıya gelecektir. Yani ahirete iman etmesi nedeni ile dünyayı kendi için elde etmekten vazgeçtiği hali ile dünyayı güzelleştirmek, zalimlerden arındırmak için çalışmalıdır. Tüm bunların sonunda da ne zalim olur ne de zalimlere destekçi olur. Bu da kişinin Müslüman olmayı başardığını ve sonsuzluğu kazanacağını gösterir inşallah. Allah’ın varlığına inanma, inanmama diye bir şey Müslüman
olma, olmama ile alakalı bir parametre değildir. Değildir çünkü yaratıldığını
kabul etmeme diye bir şey yani başka bir deyişle Tanrıtanımazlık (Ateist Olmak)
tanımı gereği mümkün değildir. Kimisi lafta yaratılışı kabul etmediğini söylese bile, varoluş gibi bir konuya kafa yoran herkes Allah’ın
varlığına inanmaktadır. Zaten Allah’ın varlığına inanıp inanmama konusunda bir
sınanma da yoktur. Dolayısıyla Allah’ın varlığına inanıyor olmanın Kafir olmama ile bir bağı da yoktur. Yani Allah’ın varlığına inanmak fazladan bir
özellik katmaz insana. Kafirse, kafirliğini almaz. İblis Allah'ın varlığına inanmayı bırak, Allah
ile birebirde muhataptı ve yaratılmışların arasında ilmi en yüksek olanıydı.
Ama kafir oldu (Bakara/34). Yani Allah'ın varlığına inanıyor olma, insanın sınanma dünyasında bir şey başardığını göstermez. Hak ehli olma noktasında insanın başarması gereken şey, Allah’ın
yüceliğini idrak edebilme, Ahirete inanma ve salih amel işlemedir. Şimdi tüm bu anlattıklarımızı daha iyi anlayabilmek için insanı ve etkileşime girdiği varlıkları bir şekil üzerinde gösterip, teker teker inceleyelim. Şeytan:
Nisa 120. Şeytan onlara vaadlerde bulunur ve onları boş özlemlerle doldurur. Ama Şeytan'ın onlara vaad ettiği her şey sadece akıl çelmekten başka bir şeye yaramaz. Şeytan
yalnızca mantık kurmaya çalışır, aklınla uğraşır. Sana bir şey istetemez. İsteyen nefs'tir. Şeytan hem ilahlığa ulaşma mücadelesindeki insana, bu hedef için yol gösterir hem de nefsin istekleri
sonucunda oluşacak olan ahlaki ikilemde nefsine uymasını sağlamaya çalışır.
"Bu son", "boş ver tövbe edersin"(Fatır/5)
diyerek seni telkin eder. İlham: Şura 51. Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla(kalbine ilham ederek), yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir. Burada Allah'ın bir kuluna ilham etmesi, bir peygamberin Cebrail(as) vasıtasıyla aldığı vahiy gibidir. Bu vahiy tipinin, Cebrail(as) vasıtası ile alınandan farkı, bunu alırken insan vahiy aldığının farkında değildir. Yalnızca ister.
Başka hiçbir şey yapmaz. Devamlı olarak ister. İstediği şeyler
dünyevidir. Seni devamlı olarak huzursuz eder. Doyurdukça daha da
büyür ve bir sonraki istediği daha da şiddetli olacaktır.
Sorumluluklarından kaçar, kolaycıdır. Rekabetçidir, kıskanır
ve başkalarının başarısızlığı ile avunur. Tabii bu da insanı
cehenneme karşı cesur yapar. Ayrıca cinselliği ve cinsiyeti
vardır.
Nefsin ulaşmaya çalıştığı birinci hedefi, ilahlığını
iddia edebilmektir. Ama bunun alenen yapılması -ki alenen
yapanlar da olmuş- itici bir görüntü çizeceğinden yani ters
tepeceğini bildiğinden, yine kendisini korur, çoğunlukla, bu nihai hedefini, ilahlığın(şirkin)
bir alt basamağı olan saygınlık ile tatminine devam etmeye
çalışır. Elbette saygınlık kötü bir şey değildir. Ama bu saygınlığın sizin fedakarlıklarınız, çalışmalarınız yani nefsinizi yenmeniz sonucu gerçekleşmesi gerekir. Bunları gerçekleştirebilen insanların da aslında saygınlık diye bir hedefi olmaz. Dolayısıyla saygınlık isteği ya da beklentisi belki az bir istisna hariç hep hak etmediği saygınlığı elde etme isteğinden çıkar. Hak etmediği saygınlık için de etrafa ıstırap olur durur. Bunlar ilahlık yolundaki insanların davranışıdır. İkinci hedefi ise hayvani içgüdülerini doyurmak, üçüncüsü ise tembelliktir, dedik yazının başında. İlginç olan şudur ki, Nefsin bu 3 temel isteği kimi zaman çatışma yaşar. Örneğin kendini sınırsız doyuran bir insanın güzelliğini dolayısıyla başkaları tarafından beğenilmeyi kaybedeceğini anlaması neticesinde, yemek yeme konusunda kendisini frenler. Burada aslında nefsi yenmek yoktur. Bir isteği için diğerinden vazgeçme vardır. Nefsi yenmek çok zordur. Çünkü onu yenmek
demek isteğini ne ise ondan hakikaten vazgeçebilmek demektir. O
isteğin yerine başka bir isteği koymak değil. Nefs bir kere tadını aldı mı unutmaz. Onun için aklı örten, bağımlılık yaratan maddeleri hiç tatmamak doğru olandır. "Bir deneyeyim, tercihimi yaparım" gibi bir şey bir insanın bu konu ile alakalı yapabileceği en büyük akılsızlık olacaktır. Nefs öyle kolay kolay hükmedebileceğin, sözünü dinleyecek bir şey değildir. Bir şeyin tadını aldı mı bırakmaz. Kur'an-ı Kerim'in üslubuna bakıldığında,
nefs'in birden fazla manada kullanıldığı görülmektedir. Burada
açıkladığım nefs, temel anlamında zikredilen, Yusuf süresinde
geçen, Hz. Yusuf'un söylediği: "Halbuki (ben) nefsimi temize
çıkarmıyorum. Muhakkak ki nefis, mutlaka kötülüğü
emredicidir"(Yusuf/53) dediği nefstir. Yani kötülüğün hiç bitmeyen kaynağı olan şey. Oysa ki Fecr/27-30'da
"Ey mutmain (huzura eren) nefis! Râzı olmuş ve kendisinden
râzı olunmuş olarak Rabbine dön. (Sâlih) kullarım arasına
katıl ve cennetime gir" denilerek, cennete girecek mutmain olan
nefsten bahsedilmektedir. Burada nefsten kastedilen şey,
vicdanına(fıtratına) teslim olmuş, teslim olabilmeyi başarmış akıl ve kişilik olmalı. Yani
insanın zatı (AllahuAlem). Dolayısıyla nefs kelimesi, asli manası
olan kötülüğün hiç bitmeyen kaynağı olarak zikredildiği
gibi, insanın zatı yani kişiliği için de zikredilmektedir. Ve ayrıca, böylelikle, "Neden cennet tasvirleri dünyevi(nefsani)
sembollerle ifade ediliyor" sorusuna ya da "Orada,
nefslerinin çektiği
ve gözlerin hoşlandığı
her şey vardır"(Zuhruf/71) mealindeki ayet üzerinden sorulabilecek "Madem
kötülüklerin kaynağı nefs cennette olmayacak, neden bu ayetlerde
nefsten ve isteklerinden bahsediliyor?" sorusuna bir cevap verebiliriz. Çünkü, evet cennette kötülüklerin kaynağı
nefs olmayacak ama kişilik ve bizim hayran olabilmemizi sağlayacak
aklımız olmaya devam edecek. Yani zatımız, Kur'an'ın nefs
olarak bahsettiği diğer şey. Ve artık isteme
fiilini bunlar gerçekleştirecek. Böylelikle istekler yine olacak
ama bunlar kıskançlık, azgınlık ve haddi aşma üzerine değil,
hayran olma üzerine kurulu olacak. (Allahualem) Nefsin bir özelliği daha var. Onu anlatabilmem için Ruh'u anlatmam gerekiyor. Ruh'u işleyelim. Nefs konusuna bir kere daha değineceğiz. Ruh: insanı oluşturan parçalar arasında, anlaması,
açıklaması en zor olan konu budur. Hatırımda
kaldığı kadarıyla, yıllar evvel okuduğum bir kitaptan alıntı yaparak başlayayım: "Aşk Ruhun
sıfatıdır. Ruhun da cinselliği ve cinsiyeti yoktur. Onun için aşık olduğunu çıplak düşünemezsin. Ve karşı
cins için duyduğumuz aşk elde edene kadardır elde ettikten sonra
aşk sandığın his seni ruhen yalnızlığından kurtardığı
için duyduğun şükran duygusudur ama aşk değildir." Aşk
dünyayı ve ona bağlı kavramları, insanın nazarında sıfırlayan Ruh'un yegane sıfatıdır. Örneğin aşık olduğunuzda yemeden içmeden kesilmeniz bundandır. Ya da aşık olduğunuzla beraberken sadece sen ve o varmış gibi olması ya da aşık olduğun ile bir adada yalnız kalma isteği bundandır. Dünyadan vazgeçiş. Nasıl ki nefs, adım adım her isteği
ile seni dünyayı sınırsızca elde etmeye ve bir de ilahlığa götürmeye çalışıyorsa, Ruh da
insanı adım adım -götürebileceği en son nokta olan- aşık olduğun için kendini feda etmeye götürür.
Şehadetin bu kadar kıymetli olmasının nedeni bu olsa gerek. Feda etmek, kendine ait ne var ise. Önce zamanını,
paranı(maddiyatını) ve son olarak da canını. Beklentisiz feda edebilmek. Şahsi fikrime göre, Aşk
ve fedakarlıktan başka Ruh'a ait olduğunu düşündüğüm bir
özellik daha var ki o da utanma. Bu konuda kendimce sunabileceğim
delil şöyle olabilir: Hayvanlar gülebilir mi? Çıkardıkları
bazı sesleri gülme olduğu varsayılan yazılar bulabilirsiniz
internette. Ama ben güldüklerini sanmıyorum. Biz niye gülüyoruz?
Düşündüğümde iki neden geliyor. Birincisi farklı geldiğinden
yani gerçekten komik olduğundan, ki bu biraz da karşı tarafa
takdiri belli etmeyi içeriyor. İkincisi utandığımızdan. Bu da
bel altı esprilere neden her zaman gülündüğünü açıklar. Komik geldiğinden değil, sadece utandığımızdan. Hayvanların
gülmemesinin nedeni de budur diyebilirim. Hayvanlar, takdir edecek
zekaya sahip olmadıklarından komik olana, Ruh'a da sahip
olmadıklarından utandıracak şeylere gülemezler. Bunları
göz önünde tutarak utanmanın Ruh'un sıfatı olduğunu kabul
ediyorum. Bir nokta daha var ki, o da gülmenin ilk nedeni olarak
takdir etmeden bahsettim ya bu da beraberinde, hayran olmayı şükran
olmayı, hayrete düşmeyi getirmez mi! Yani Allah yüceliğini idrak edebilecek durumda olabilmeyi... İşte tüm bunlar Ruh'a ait kavramlar olsa gerek. (En doğrusunu Allah bilir) Kişilik: Şeytan,
herkeste aynı şeytan, Ruh aynı Ruh, nefs aynı nefs, akıl aynı akıl. İnsanı oluşturan ve etkileşim halinde
olduğu parçalar, yukarıda saydıklarımdan ibaret olsaydı,
herkes aynı olmaz mıydı? Oysa ki, kimi asabi, kimi duygusal, kimi
karşı cinse çok düşkün, kimi paraya vs... Yani herkesin baskın
çıkan farklı farklı özellikleri var, şeytan ve nefsin herkese
farklı yaklaşabildiği. Ona kişilik diyoruz. Yani şeytanın ve
fıtratın insan aklına girişi ve yine aklın, nefse yada Ruh'a
yönelişi hep kişilik süzgecinden geçiyor olmalı. Ek olarak, kendimizi
ifade ederken, "ben" dediğimiz şeyden kastettiğimiz de
burası olsa gerek. Fıtrat: Fıtrat ile
ilgili, Kur'an'da tek bir ayet vardır ve o da Rum 30. ayette geçen "Allah'ın
insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult"
dediği ayettir. Peki nedir Fıtrat? Fıtrat adalet terazisidir. İnsana doğruyu ve yanlışı ayırt ettiren şeydir. Sınanma dünyasında kendisine doğruyu söyleyen, Allah'ın insana eklediği koddur. Fıtrat İblis'in yaptığı şeyin tam tersini yapar. Akla girer ve İblis'in telkinleri ile mücadele eder. Eğer insanı diğer tüm canlılardan ayıran ve sorumlu kılan, iyi ile kötüyü ayırt etmesini sağlayan fıtrat hiçbir zaman yalan söylemez, yanlış yapmaz, adaletten sapmaz ise her insan neyin iyi neyin kötü, neyin Adil olduğunu bilecek durumdadır. Eğer bir insan fıtratına uymuyorsa, ya tamamen körleşmiştir yani iyi ile doğruyu ayırt edemeyen hayvandan bir farkı kalmamıştır -ki Kur'an'da bu tip insanlar için kullanılan hayvan gibidirler ifadesi bunun içindir- ya da hastadır. …
Bunlar insanı ve
etkileşim halinde olduğu tabiatını oluşturan parçalar ve
işleyişleri idi. Bu haliyle fazla berrak değil mi? Bence fazla
berrak. Çünkü gerçeklik bu kadar berrak değil, daha karmaşık.
Peki eksik olan ne? Yukarıda dedim ya, nefsin bir özelliği daha var, onu anlatmadan önce Ruh'u anlatmam gerekiyor diye. İşte o, yukarıda eksik olan, insan doğasını karmakarışık hale getiren özelliği, Ruh'a ait ne varsa nefsin onu taklit edebilme yeteneği yani çıkarını fedakarlığıymış gibi gösterebilmesi, ilahlık isteğini mütevaziliğiymiş gibi gösterebilmesi, şehvetini, saplantılarını aşkmış gibi gösterebilmesi... İnsanın artık bu farkları anlayamayacak kadar körleşmesi. Ve en sonunda yaptığı kötülüklere, günahlarına dahi dini(kutsal) çıkarımlarda bulunmaya başlaması yani günahkarlıktan sapıklığa geçişi...
Günahkar olma ile
sapık olma arasında fark nedir? Sapıklık günahkarlığın özel
bir durumudur. Sapıklık, günaha girerken kendine dini(kutsal)
çıkarım yaparak seni uyarabilecek hiçbir şeyi bırakmamandır.
Tabiri caizse fıtratının ağzını kapamandır. Yani
girilen günahın büyüklüğü ile alakalı değildir sapıklık.
Girdiğin en küçük günahta bile sapık olma ihtimali vardır.
Dindarlık eğer fedakarlık üzerine kuruluysa doğru dindarlıktır. Müslüman (Hak ehli) olmayı başardıktan sonra kıymetlidir. Müslüman
olmadan dindar olmak, günümüz toplumunda, aslında insanlık
tarihinde çokça görülen ve görülmeye devam eden bir durumdur.
Müslüman olmadan dindar olmak yani tefekkür etmeden, ilimle
uğraşmadan dindar olmak da zaten nefsin kolaycılığının
yansımasıdır.
Müslüman olma dışında,
şemadaki bütün ifadeleri açıkladık; Müslüman olma en sona. Şimdi bir
örnekle devam edelim.
Nefsin Ruh'u
taklit etmesi veya başka bir ifade ile dünyevi kavramları uhrevi
konularmış gibi aktarmasına en güzel örnek tasavvuf
kitaplarıdır. Uzun süre tasavvuf kitapları okumuş ve
istifade ettiği konular da olan bir insan olarak şunu
söyleyebilirim, bu külliyatının büyük çoğunluğunun altında
göreceğiniz tek şey güç gösterisi ve makamlardır. Sözde
dünyevi makamları reddetmiş olacağız derken, bin bir çeşit sözde
uhrevi, gerçekte dünyevi makamlar uydurulmuş tarih içinde. Yani insanın makam sevgisi ve kolaycılığına aceleciliği de eklenmiş, daha
hazır olunmadan kahramanlığa soyunulmuş ve sonucunda da bir taraftan sıkayım
derken öteki taraftan patlamışlar. Dünyevi makamları reddetmiş
olmanın bile, dünyevi bir makam, saygınlık aracı olduğunu
bilinçaltı muhasebelerinde anlayıp, yine makamlardan
vazgeçememişler. Başından beri söylediğim gibi, işin kötü
yanı o ya, o makamları bir de, uhrevi makamlar yani "dini"
bir şey zannetmişler. Zannettirmişler. Çoğunluğu kurgudan ibaret
olan kıssalarda, her zaman galip gelen, keramet(olağanüstülük)
gösteren, hep hazır cevap kahramanlar oluşturmuşlar. Yani farkında
olmadan uzaklaştıklarını iddia ettikleri nefslerinden,
uzaklaşamamışlar üstüne nefsin en büyük zevki olan "saygı
duyulmayı", "hayran olunmayı" bu işin merkezine
oturtmuşlar. Bugün de dünyada, tasavvuf iddiasındaki tarikatların büyük bir kısmında yaşananlar çoğunlukla bundan ibarettir. Bu hikayeleri okuyup o
hikayelerdeki hayal kahramanlarının görünüşlerini taklit eden,
ettiği için de saygı gören ve göreceğinin de farkında olan kimi nefsi
emmareler.
Makamlardan
başları dönenler sadece tasavvuf kitapları yazan kimi insanlar
mı! "Halk kahramanı" olmaya kalkmış, galeyancı,
insanların başını belaya sokmaktan başka hiçbir işe yaramayan
avamların sayısı da hiç az değil. Sözün özü kendine ne derse
desin, ister Müslüman ister değil avam hep aynı avam.
Hala daha konu başlığını
cevaplamadık. Nedir İslam? Neden Hak dindir? İmanlı olmak, Hak
dinin bir parçası, Müslüman olmak nedir?
İslamiyet hak dindir çünkü bize
aklımızı kullanmamızı emreder, mantığını kurabil ki iman etmiş sayılasın der. -Akıl sadece mantık ile çalıştığı için- meselelerin
mantığını çözebilmek için ilmin üzerimize farz olduğunu
söyler. Her çeşit ilim... İmanın ilim ve tefekkür sonucu
hayrete düşürecek yaratıcı için olmasını; çıkar hesabı
üzerine kurulu olanın zaten doğru bir yöneliş olamayacağını
söyler. İşin kolayına kaçmaya kalkma der... Daha öncekilerin çektiklerini çekmeden cennete girebileceğinizi mi zannediyorsunuz, der. Sana dünya hayatı vaat edilmiyor; aceleci olma, dünyevi sonuçlar çıkarma ve dünyevi sonuçlar bekleme der. Allah'ın lütfundan iste der, dünya için
yani kıskançlığından dolayı değil. Adil ol, haksızlık yapma
der. İhtiyacın kadarını al, gerisini feda et. Bunu yap ki dünyevi
arzuların yok olsun, cesur olabilesin... Dünya hayatının
geçiciliğini vurgular; lafzen onun zevklerine önem verme ki,
kendini feda edebilesin der. Önce zamanını feda et, ilimle
tefekkürle geçir, ürettiğin ne varsa insanların yararı için
yap, varsa maddi durumun onu da feda et; masumun, ihtiyaç sahibinin
adaleti için mücadele et ve gerektiğinde zaten canını da feda
edeceksin, der... Bu imtihan dünyasında her
konuda, önce kendi hayatında adaletli olmak, adaleti sağlamak senin
görevin der. Bunun yolu ise dünyevi zevklerden vazgeçip Fıtratınla ve Ruhunla
hareket etmende yatar der... Kısacası yukarıdaki şemayı, bunları tefekkür edip, mantığını çözmemizi anlatır. İşte o mantığı çözebilmek delilleri fark edebilmek, fark edebilecek seviyeye gelmekten geçiyor. Yani Allah'ın yüceliğine iman etmekten... Müslümanın Olmanın Tanımı: Bir insan Allah'ın varlığına inanarak Müslüman olamaz. Allah'ın varlığına inanma, inanmama üzerine bir sınanma yoktur. Müşrikler de inançlıymış. Bir insan ibadet ederek de Müslüman olamaz, müşrikler de dindarmış. Bir insan peygamber kavramına inanarak da Müslüman olamaz. Her dinin hatta müşriklerin de kabul ettikleri peygamberler varmış. Zaten peygambere iman, diğer iman kavramlarından çok farklı bir kulvardadır çünkü iman edilmesi istenen diğer kavramlar görülemeyen şeyler iken, bir peygamber geldiği zaman birinci dereceden muhataplarının gördüğü bir insandır. Dolayısıyla burada iman edilmesi istenen şey "peygamberin varlığı" değil, söylediklerini doğru olduğuna imandır yani bir "dine" imandır. O din ile aynı şeyleri söylüyorsan zaten o dine inanıyorsundur. Bu durumda Peygambere iman diye özel bir iman tipinden bahsetmenin çok bir anlamı yoktur. Yani bir din ile aynı kulvardaysan, ki o dinden haberin olmasa bile, o dini ve o dinin peygamberini kabul etmişsindir zaten. Ayetlerde geçen Allah'a ve peygamberine iman edin denmesinden kasıt elbette peygamberin getirdiğine iman edindir. Peki peygamberin getirdiğinde ne vardı ki, Müslümanı diğerlerinden ayırt ediyordu? Müşrikler de Allah'a inanıyorsa, onlar da ibadet ediyorsa, her dinin mensubunun iman ettiği bir peygamberi yada daha genel ifade ile önderi varsa; iman etmenin ve Müslüman olabilmenin anahtar noktası nedir? Burada bir insanın iman etmesi gereken şey Allah'ın varlığı değildir, Allah'ın yüceliğidir. Bunun için de ciddi bir bilgi birikime ve tefekküre ihtiyacı vardır insanın. Müslüman: Allah'ın yüceliğini idrak ve takdir edip, Ahirete iman eden ve salih ameller işleyen kişiye denir. Bir insan Allah'ın yüceliğini takdir ederek kafirlik ile, Ahirete iman ederek dünya hayatında vazgeçme ve dolayısıyla Müşrik olma ile, salih amel işleyerek de tembellik ve zalimlik ile mücadele eder. Allah'a iman ederek yani Allah'ın yüceliğini takdir ederek Nefsin İlahlık içgüdüsüne karşı gelir ve bu uğurda namaz kılar. Ahiret gününe iman ederek, Nefsin hayvani dürtülerine karşı gelir ve bu uğurda oruç tutup, zekat verir. Salih amel işletmenin yarısı olan fayda üretmeyle de nefsin tembellik içgüdüsüne karşı gelir. Bunların hepsinin toplamı ile de zalimlerle karşı karşıya gelir ki salih amel işlemek de fayda üretme ve zalimlerle karşı karşıya gelmenin toplamıdır. Salih amel işlemenin diğer ibadetlerden farkı sınırların tamamen insana bırakılmış olması olsa gerek. Tüm bunların neticesinde de ne zalim olur(Araf/41) ne de zalimlere destekçi olur(Hud/113). Bitirelim...
Bir insanın bir yaratıcıya yönelmesi, hatta yöneldiği yaratıcının kişinin dünyadaki isteklerini yerine getiren bir güç halinde düşünmesi çok sık rastlanan bir durumdur. Ve bu durum bırak kişinin dünyevi çıkarları ile çatışmasını, hiçbir fedakarlık yapmak zorunda olmadan dünyası için yaşamaya devam edebileceği anlamına gelir. Böyle bir inanç için canla başla ibadet bile edebilir. İbadet etmesi hatta görünürde fedakarlık yapıyormuş gibi gözükmesi de aslında bu çıkar hesabından kaynaklanır. Çıkarını fedakarlığıymış gibi göstermesi. Bir nevi dünyevi isteklerini yerine getirene borç ödemek gibi. Onun için bir insan dünyevi çıkar için ibadet ederek de Müslüman olamaz. Allah'ın yüceliğini idrak edip, iman bağlamında da ahiret gününe iman edip, salih amel işleyerek Müslüman olur ki bunu başardığının göstergesi de zalim olmamak ve zalimlere destekçi olmamaktır. Not: Bu konunun en detaylı açıklamasını Devrim Dersleri - 4'te yapacağız. |
at 14:17 0 comments
Labels: Dini
6 Şubat 2013 Çarşamba
İslam Ümmetçiliğinin Temelleri - 3: Ulus - Devlet
|
Ulus nedir? Ulus Devlet nedir? Tarihi süreçte nasıl şekillenmiştir? Hangi sorunları çözmüş; hangi ihtiyaçlara cevap olmuştur? Bir adım ileriye nasıl götürebiliriz?... Serinin önceki yazıları:
|
at 13:32 2 comments
Labels: Genel
