|
Nefsin 3 temel içgüdüsü vardır. Bunlardan birincisi üstünlük
yarışında galip gelme, başkalarının onu en üstün, en eşsiz olduğunu kabul
ettiğini görme yani ilahlığa ulaşma; ikincisi yeme-içme, cinsellik başta olmak
üzere kuralsız, sınırsız bir şekilde doyurabildiği kadar kendisini doyurabilme, üçüncüsü ise tembelliktir. İnsanın bütün sınanması bu 3 içgüdüsü
üzerinedir. İnsan nefsinin ilahlık(üstün, tek, eşsiz olduğunun başkaları
tarafından kabulü) isteğinin peşinden giderse kâfir olur. Hatta bu uğurda Allah’ın
varlığına inanıp ibadet dahi etmede hiç sorun yaşamaz. Çünkü Şeytan insana, ilahlık
isteğine ulaşabilsin diye Allah’ı delil getirebileceğini, O’nun katında çok
mübarek biri olduğu, O’nun tarafından seçilmiş bir insan olduğu gibi iddialarda
bulunabileceğini fark ettirir. Onun için bir insanın Allah’a inanıyor, ibadet
ediyor olması kâfir olmadığı anlamına gelmez. Şeytan da bir insanın Allah’a
inanıyor olmasını hiç sorun etmez. İnsan nefsinin yeme-içme, cinsellik gibi hayvanlarda da olan
içgüdülerinin peşinde bir hayat yaşarsa hayvan gibi bir hayat yaşamış olur. Şeytan
yine insana bu istekleri için sonsuz güce sahip bir ilahtan isteklerde bulunabileceğini
fark ettirir. Buna yenilir ve bu uğurda Allah’a inanır ve ibadet ederse müşrik
olur. Müşrik olma, bu istekleri tatmin için Allah’a yönelmedir. Allah’tan hak
etmediği halde dünyayı istemektir. Peki, müşrik ve kafirlerde Ahiret inancı yok mu? Hayır yoktur. Allah’a inanma ve ibadet etme ne kafir olma ne de müşrik olma ile çelişmezken, ikisinde de Ahirete inanma yoktur. Casiye 24. Onlar hâlâ: "Bu dünyadaki hayatımızdan başka bir şey yok!" derler, "Dünyaya geldiğimiz gibi ölürüz ve bizi ancak zaman yok eder". Fakat onların bu konuda hiçbir bilgileri yok: onlar sadece zannederler. (Ayrıca bkz. Mü’minîn/37,
Mü’minîn/82, Hakka/4, Neml/67-68.) İşte insan kafir veya müşrik olmadan yaşamayı başarabilmesi üzerine bir
sınanma yaşar. Allah’ın varlığına inanma, inanmama üzerine kurulu bir sınanma
yoktur. Tanrıtanımazlık ya da Ateizm diye adlandırılan bir Yaratıcının
varlığına inanmama gibi bir durum tanımı gereği zaten mümkün değildir. Sadece hayvanlarla ortak paylaşılan temel içgüdülerinin peşinde giden
insanların Allah’ın ve Ahiretin varlığı hatta yokluğu gibi şeylerin umurlarında
bile olmaması durumu vardır. Bunu Ateist olma iddiası ile karıştırmayalım.
İkisi birbirinden çok farklı. Bunu da açıkladıktan sonra şimdi Kâfir ve Müşrik olma konularına
biraz daha derinlemesine girelim. Kâfir olma az önce açıkladığımız insanın nefsinin birinci
isteğine uyması iken, müşrik olma ikinci isteğine uymasıdır. Elbette sonsuzluğu
kaybetme bağlamında ikisi de aynı kapıya çıksa da yine de aralarında fark
vardır. Bu fark da kâfirliğin ilahlık isteği ile, müşrik olmanın ise hayvani
içgüdüleri sınırsız bir şekilde doyurma ve bu uğurda Allah’a yönelme ile
alakalı olmasından çıkar. Birisinde bu iki sıfattan biri bulunurken diğeri illaki bulunmaz
gibi bir durum yoktur. Gerçi bir insan için kafir olmadan müşrik olma, müşrik
olmadan kafir olma durumu nasıl gerçekleşebilir, düşünemiyorum. Çünkü bu durumun
sadece bir istisnası vardır, o da Şeytan’dır. Şeytan kâfir olmuştur ama müşrik
değildir. Onun için başlıktaki ifade ve yazı boyunca vereceğim örnekler sizi yanıltmasın.
Kafir olma ve müşrik olma davranışlarını inceleme babında sanki sadece kafir olan
ve sadece müşrik olan iki insanda bahsediyormuş gibi örnekler vereceğim. Yoksa kafir
olan bir insanın müşrik olmaması ya da müşrik olan bir insanın kafir olmaması
gibi bir durumun gerçekleşebileceğine pek ihtimal vermiyorum, diyelim ve şimdi dünyevi isteklerde bulunmanın şirk koşma olması durumuna geçelim. - Dünyevi isteklerde bulunma nasıl şirk olur? Şirk olması
için birinin başkasını ilah olarak görmesi gerekmez mi? Başkasını nasıl ilah
olarak görür ki insan? Karşısına geçip ibadet yaparak mı? + Yok değil. - Gözünde büyüterek, hayran olarak mı? + Yok o da değil. Cevap: Kendisinden adaleti bozmasını isteyerek. Eğer Müşrik olma hak etmediği halde dünyayı istemekse,
dünyayı sana bir insan da verebilir. Örneğin zenginlik istiyorsan, sınavda başarı
istiyorsan bunları iktidarı ya da kurumları ele geçirmiş bir yasal hırsız da
verebilir sana. Yolsuzluk yaptırır, zengin olursun. Soruları çalar verir sana
sen de “hayır” demezsin ve sınavda başarılı olursun. Bunları yapan kişi, o kişi için ilah olmuştur artık.
Allah’a ihtiyacı yoktur artık. Değil mi! İşte Müslüman olabilmiş biri yani Allah'ın yüceliğini idrak ve takdir edip, ahirete inanan ve salih amel işleyen biri tam o
anda bunları kabul etmeyecek insandır. Bu şekilde dünyayı yani zenginliği,
başarıyı bile ahiret için istediğini ispat etmiş olur. Müşrik ise kuldan,
kendisi için adaleti bozmasını isteyen insandır. Allah’a böyle ortak koşar.
“Ben putlara secde etmiyorum demek ki müşrik değilim. Ne kadar kolaymış” diye
bir şey yok. Ayrıca putlara secde etmediğinden de emin misin? Biraz güncel konulardan konuşalım. Hiç inanmadığı halde, yahu ne inanması, ortada inanılacak
bir dava bile yok iken neden örgütleniyor insanlar? Neden siyasi parti adı ile
açılmış ama terör örgütünden, suç şebekesinden farkı kalmamış kimi yerlerde
takılıyor? Neden örgütünün kalabalık olması için uğraşıyor? İnanç, düşünce,
ideoloji sahibi oldukları için mi? Yoksa kimlik bunalımı yaşadığı için mi? Ya
da örgütlenmeyi, adaleti bozma mekanizması olarak algıladığı için mi? Onun için
ne kadar kalabalık olurlarsa o kadar iyi mi? Neyse. Bunlara biraz sonra değineceğiz. Şimdi burada bir
duralım ve biraz daha farklı güncel bir konudan bahsedelim. Din veya siyaset
ile uğraşmaya başlayan bazı insanlarda görünen, “Din veya siyaset ile uğraşmaya
başladım, o zaman üst perdeden konuşabilirim” davranışına... Bu davranışa örnek vermem gerekirse, aklıma ilk, yakın bir
zamanda bir kurumun başındaki bir kişinin söylediği söz geliyor. “Namazlı,
abdestli yani dindar bir nesil yetiştirme niyetindeyiz”. Buna benzer bir söz
söylemişti ilgili kişi. “Dindarını” geçtim, sen herhangi bir nesil
yetiştirebilir misin? Sen kendin yetiştin mi? Bu özgüven nereden geliyor?
Herkeste olmuyor ama din ile ilgilenen kimi insanlarda neden böyle
"birilerine önderlik yapabilirmiş" imalı söylemler kendinden emin bir
şekilde söyleniyor? Ne büyük laflardır bunlar! Yine aklıma bir zaman önce “İslami cemaat” adı altından
kendini tanıtan bir gruba mensup insanlar geldi. Onlar da çokça söylerdi:
“Öğrenci yetiştiriyoruz” diye. İnsan yetiştiriyormuşlar. Ne kadar da kolay üst
perdeye geçiyorlardı oralara girenler. “Kendin yetiştin bitti de başkalarını mı
yetiştiriyorsun!” deme hissi uyandırırdı bu laflar. İnsan bu lafları etmeye başlamadan önce kendi kendisine
sormalı: “Benim birini yetiştirebilecek bilgi birikimim var mı? Daha öğrenci
olmam gerekirken, bir yere para yardımında bulunmuş olmam beni bir anda nasıl
"nesil yetiştiren insan" konumuna yükseltmiş oluyor?” diye. Hele bir
de bu tip yerlerde çoluk çocuğun kimlere emanet edildiği konusu var ki, hiç o
konulara girmeyelim. Bu durum yani din ile uğraşmaya başlayan bazı insanlarda bir
anda hasıl olan üst perdeden konuşma davranışı aslında insanın kafirlikten
vazgeçemeyişinin göstergesidir. Din ile ilgilenirken bile yine üst perdeye
geçmeye çalışıyor. Din ile ilgilenmeyi bile kafirliğin gerçeklenmesine bir araç
olarak kullanıyor. Bu durumun aynısı siyaset ile uğraşmaya başlayan insanların
da bir kısmında görülmektedir, ki bence bu çok daha sinir bozcudur. Çözüm
üretme, adaleti sağlama, faydalı olma niyeti ile değil, ki böyle yapanlar da
var, o fedakâr insanların haklarını yemeyelim, “Buralara yakın durayım yarın
öbür gün işim düşer. Bana avantaj sağlarlar.” diye girip, bir de oluşan bir
boşluktan faydalanıp bir makam elde edip, bir süre sonra ne amaçla oralarda
takılmaya başladığını unutup, hiçbir bilgi birikimi olmadığı daha ikinci cümlesinden
belli insanların büyük büyük konularda sırf müdahil olmak için içi bomboş
cümlelerle, üst perdeden konuşma davranışları göstermesinden bahsediyorum.
Hatta adalet, barış, liyakat gibi sözcüklerin içine ede ede, kendi
adaletsizliğini, liyakatsızlığını örtmeye çalışıp bir de üstüne bunlardan
adaleti bozmasını bekleyen tayfanın içi boş övgüsü ile gaza gelmişlerden
bahsediyorum. Adaleti bozma, üst perdeye çıkma, adaleti bozdurmaya
çalışmadan bahsettik. Şimdi müşrikliği, başkasını ilah olarak görmeyi inceleyelim. İnsanlar, birisinin güç sahibi olduğunu nasıl anlar? Onların adaleti bozma örneklerini görerek, başkalarından dinleyerek. Bir müşrik bir insanı ilah olarak görüp görmeyeceğini adaleti bozup bozamadığını kontrol ederek anlar. Bunu fark edip, bunu istemesi ile de müşrikliğini gerçekleştirir. Burada kâfirlik ile müşriklik arasında müthiş bir uyum
olduğunu görüyoruz. Biri olmadan öteki olmuyor gibi. Şöyle ki, bir insanın adaleti
bozarak güç sahibi olduğunu gösterme isteği bunu kendisinden isteyenlerin
olduğunu, olacağını düşünmesinden; bir insanın müşrik olması ise bir yerlerde
adaleti bozma gücüne ulaşmış birilerinin olduğunu ve bunu kendisi için
kullanabileceğini düşünmesinden kaynaklanmaktadır. Kâfir adaleti bozarak güç gösterisi yapar, müşrik bunu ondan
yapmasını isteyerek ibadet yapmış olur. Kendisi için başkasına haksızlık
yapmasını isteyerek. Kâfirlik ile müşriklik arasında yaşanan ilişki en temelde
bu şekildedir. Bakarsak, tarihte yaşamış müşriklerin müşrik olmasının nedeninin
fiziksel put ve ona secde hareketleri yapmaları olmadığını, onlardan dünyevi
isteklerde bulunmaları olduğunu görürüz. Bu istekler de en temelde başkasına
haksızlık yapma, adaleti bozma üzerine kuruludur. Adalet günü inancının
olmamasındandır. Yani aslında müşrikler, putlardan kendileri için dünyada
adaleti bozmalarını istiyorlardı. İyi de bu dediklerimiz günümüz dünyasında da geçerli değil
mi, neden tarihten bahsediyoruz? Evet, elbette. Örneğin geleceğini belirleyecek
bir sınava gireceksin ve pek de hazırlanmadın. Buna rağmen sınavda hak
etmediğin halde herkesin önüne geçmek istiyor ve bunun için dua ediyorsan, sen
de en temelde müşriksin demektir. Zaten bunu yapıyor olmanın ana nedeni, adalet
gününe inanmıyor olmandır. Bu konunun sağlamasını şöyle yapabiliriz: Sınav örneğinden
gidersek, hak etmediğin başarıyı elde etmeyi sana başkaları da sağlayabilir.
Örneğin sana birileri sınav soru cevaplarını sınavdan önce verebilir. İşin
görülmüş olur. Artık dua etmene gerek kalmaz. O zaman, adaleti bozması için
doğa üstü bir güce yönelme davranışını sergileyen, bu konu bağlamında
söylüyorum, sınavdan bir gün önce soruların cevaplarını verecek birileri ile
karşılaşırsa, onlara "Hayır." diyemeyecektir. Genel olarak söylersek,
birinin dünyada adaleti bozması için doğaüstü bir varlığa yönelmesi dünyada
bunu yaptırtacak birini bulamamış olmasından kaynaklanmaktadır. O zaman eğer
bir insan adalet gününe inanmayı başarabilmişse, Dünyada adaleti bozma
girişiminde bulunmaması ve özellikle başına gelenleri, elde ettiklerini ve
edemediklerini nasip olarak görüyor olması gerekmektedir. Zaten dünyalıkları,
başına gelenleri nasip olarak görmüyorsa, eninde sonunda adaleti bozmaya, bozdurmaya
çalışır bir halde bulacaktır kendisini. Tekrar edersek; şirk koşanın, yani adaleti bozmaya
çalışanın, bunu isteyenin; Allah'a ibadet ediyormuş gibi yapması, dünyada
adaleti bozduracak birini bulamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Örneğin
Türkiye'de, "Allah" ismi ile hitap ettiği göremediği varlığa
yönelerek yapar bunu. Ortada samimi bir inançtan ziyade "işimi görecekse
neden inanmadığımı söyleyeyim" hesabı vardır. Yani müşriğin inancı akıl ve
mantık, ibadeti de şükür üzerine değil, tamamen çıkar hesabı üzerine kuruludur.
Onun için ilk fırsatta ve aslında her fırsatta patlar. İşte böyle bakarsak, neden dindar görünen bazı insanların,
bir konum elde ettiklerinde boğazlarına kadar yolsuzluğa, usulsüzlüğe,
hırsızlığa battığını anlayabiliriz. Çünkü müşrik oldukları için. Dindar bir müşrik. Böyle bir
insanın, makam elde etmeden önce, doğaüstü bir varlığa yönelmesindeki, sıkı
sıkıya ibadet etmesindeki asıl niyeti adaleti bozmaktır. Bunu yapacak
birilerini bulduğunda ya da bir makam elde ettiğinde asıl isteği tüm çıplaklığı
ile açığa çıkar. Yani böyle bir insan için adalet gününe inanma diye bir şey
hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Bütün mesele adaleti bozma isteğidir, bunu
yapabileceği dünyevi bir makamı ya da etrafında böyle bir makamda bulunan
birisi yoksa, o ara doğa üstü bir güç ile ilgilenir. Bunu yapabilecek birini bulduğunda artık Allah ile çok da işi kalmamıştır artık. Ve işlenebilecek bütün suçları da işler. Fakat hiçbir şekilde "o kişi dindar
değil" diyemezsin. Müthiş bir bilinçaltı itirafı duymuştum yakın zamanda. Bir
adam bir akrabasına devlet kadrolarında bir yer ayarlıyor yani adaleti bozuyor.
Bu ortaya çıktığında ise bizim burada uzun uzadıya yazdığımız şeyi 3 kelime ile
özetliyor: “Eğer yapamasaydım, beni küçük görürlerdi. “ Adaleti bozabilmek güç gösterisidir, büyüklük gösterisi.
Küçük görünmekten korkan kafirdir. Böyle birisinden, kendisinde var olduğuna
iman ettiği gücü kullanarak adaleti bozmasını isteyen ise müşriktir. Eğer ahiret gününe inanıyorsan dünyayı bile ahiret için istersin ve bu isteğinin başkasına zarar verip vermediğini kontrol ederek istersin. Örneğin, eğer sınavda haksız bir başarı başkasına başarısızlık olarak dönüyorsa, ya da haksız kazanç başkasına fakirlik olarak dönüyorsa bu şekilde bir talebi olamaz ahiret gününe inananın. Ama dünyayı nefsani olarak istiyorsan böyle bir kriterin olmayacaktır. Şirk de bu sürecin kaçınılmaz sonu olacaktır. Çünkü bunu sana verebilecek birini bulana kadar evet Allah'a yöneliyor durumdasındır ama sana dünyayı verebilecek birini bulduğun anda çok da işin kalmayacaktır artık O'nun ile. Onun için insanların muhtemelen büyük bir kısmı Allah'a puta tapar gibi tapar (En doğrusunu Allah bilir). Tüm bunlara göz önünde tutarak dünyayı ne için istediğinin kontrolünü yaparak müşrik olup olmadığını görebilir insan. Yani kafirlik, müşriklik yüzyıllar öncesinde yaşamış
insanlara ait fantastik kavramlar değil, her gün karar verirken sınandığımız
güncel kavramlardır.
Son olarak bitirirken şunu tekrardan vurgulamak isterim ki, başlıkta ve yazı boyunca kafirlik ve müşriklik örnekleri verirken insanlar sadece kafir ya da sadece müşrik olurmuş gibi yazmam sizi yanıltmasın. Yeri geldiğinde güç gösteri yapan insan, yeri geldiğinde başkasından güç gösterisi yapmasını da isteyecektir. Sadece kafir olma ve müşrik olma davranışlarını gösterebilmek için, kafir ve müşriği iki farklı insan tipi gibi yazdım. Yoksa kafir olanın müşrik olmaması ya da müşrik olanın kafir olmaması gibi bir durum bir insan için geçerli olabileceğine pek ihtimal veremiyorum. Not: Bu konunun en detaylı açıklamasını Devrim Dersleri - 4'te yapacağız. |
30 Temmuz 2022 Cumartesi
Modern Zamanların Müşrik Kâfir İlişkisi
at 10:47 0 comments
Labels: Dini
9 Mayıs 2022 Pazartesi
Hadımlaştırma Yasası
|
“O güzelim geyikleri avlıyorlar” diyorlar. Eğer doğada geyik avlayan aslan, kurt gibi yırtıcı kalmamışsa, biz kendi can güvenliğimiz için bunları yok etmişsek, uzman devlet görevlilerin belirlediği geyikleri elbette avlaman gerekiyor. “Yazık değil mi o güzelim geyiklere. Nasıl kıyarsın?” Peki senin dediğin gibi yapıp onlara kıymazsak ne olur? Geyikler kontrolsüz ürerler, ağaçları talan ederler, her kontrolsüz üreyen canlı gibi besinlerini tüketirler ve kıtlığa girip telef olurlar. Eğer avlayarak sayılarını belli bir değerde tutmazsan, günün sonunda hem geyikten hem ağaçtan olursun. (Buradan da yırtıcıların aslında doğada ağaçları koruduğu gibi bir sonuç da çıkarabiliriz.) Kontrolsüz üreyen her canlı bizzat kendi türü de dahil olmak üzere doğadaki her şeye sadece zarardır. Onun için kontrolsüz üreyen her canlı mutlaka kontrol altına alınmalıdır. İnsan dahil. En başta insan. Zarar verme konusunda hiçbir canlının rekabet edemeyeceği insanın üremesini kontrol etmiyorsan adım adım kendini, kendi yaşam alanını yok ediyorsun demektir. “X bölgesinde on binlerce çocuk aç ve yardım bekliyor” X bölgesinde on binlerce çocuğun ne işi var?
Kim doğurdu bunları? Doğuran ne hakla doğurdu? Doğurmadan önce endişe etti mi hiç, bu çocuk ne olacak diye? “Peki ölsünler mi?” Doğarken ölmüşler zaten. Katilleri de anası babası. Bunu doğa kanunu olarak söylüyorum: Kontrolsüz üreme canlılığın en büyük düşmanıdır. Kontrolsüz üreme ile ilgili bir hukuki düzenleme şarttır. Tavsiyemiz şu şekildedir: Önce, evlenmek için, günün şartlarına uygun olarak belli bir maddi gelir şartı getirilmeli. Sonrasında ise, çocuk sahibi olmak için de ekstra bir maddi gelir şartı getirilmelidir. Eğer uyulmazsa? Önce bir çocuğun gelişimi için gerekli tüm ihtiyaçları karşılayan kampüsler inşa edilmeli. Konforlu yatakhaneleri, okulu, spor salonları olan. Hiç zor bir şey değil. Maddi gelir şartı sağlanmadan çocuk dünyaya geldiyse, çocuk ebeveynlerden alınarak buralarda yaşamına başlamalı. Ana baba ne olacak? Hadım edilecekler. Bu kadar net. Peki kadın tecavüze uğrar gibi ilişki yaşadıysa? Bunu ispat edebilirse, sadece baba hadım edilecek. Çocuk annesi ile birlikte o kampüse alınacak. Peki gelir şartı ne olabilir? Ev. Hamilelik süreci başlamadan önce eşler devlete başvuracaklar. Çocuk için bir ev gösterecekler. Ev doğacak çocuğun üzerine yapılacak. Çocuk örneğin 24 yaşına gelene kadar ne ana baba ne de çocuğun kendisi o evi satamaz olacak. Ana baba kiraya vererek gelir elde etmeye devam edebilirler ama satma olmaz. 24 yaşında ev çocuğun üzerine geçer. Böylece her doğacak çocuk evi ile birlikte doğar. Bu şekilde hem üremeyi kontrol altına almak için gerekli gelir şartını belirlemiş oluruz, hem de beraberinde barınma sorununu da çözmüş oluruz. Artık “X bölgesinde on binlerce çocuk aç ve yardım bekliyor” diye bir söz duyduğumuzda aklımıza gelmesi gereken şey “Neden o bölgede o kadar çocuk var?” sorusu olmalıdır. “Hadi mazlumun yanında yer alalım” gibi bir söz değil. Burada mazlum olan kontrollü üreyen birey olarak zaten sensin, onlar değil. Kontrolsüz üreyenler mazlum değil katildir. Doğurup doğurup sokağa attıkları, ara sokakta senin çocuğunu gasp edip, belki öldürecekler. Bunu mu istiyorsun? Göç eden perişan bir topluluk gösteriyorlar. Her kadının etrafında dörder, beşer çocuk var. Bu görüntü ile birlikte hayatın gerçeklerine uzak romantikler için yapılan tanıtım ise şöyle: “Burada bir dram yaşanıyor” lafı ile “Hadi yardım edelim” yönlendirmesi. Dram yaşanıyor çünkü Hadımlaştırma Yasası şu an dünyada yürürlükte değil. Ayrıca asıl dramı yaşayacak olan ve bunu hak etmeyen de kontrollü üremeye çalışan, doğuracağı çocuk için bir gelecek hazırlayıp hazırlamadığını hesap eden modern bireydir. Ayrıca, yukarıda bahsettiğimiz yönlendirmeyi yapanların da bu yardım olayını geçim kapısı olarak kullandığını söylememe gerek yok sanıyorum. Ayrıca kontrolsüz üreyen toplumlara kapı açıp, sığınmacı olarak almak da, o ülkede yaşayan insanlara yapılacak en büyük kötülüktür. Bir de bunu “Mazlumların yanındayız” lafı ile savunmak "mazlum" kelimesini istismar etmektir. Bu tip toplumlar mazlum değildir, bu tip toplumlarla ilişki kurmak da mazlumun yanında yer almak değildir. Bu tip insanlar ile ilişki kurmak, bunların doğurup doğurup sokağa attığı ve ne yazık ki serseri mayın gibi dolaşan çocukları ile sokakta karşılaşmak zorunda değilsin. Burada mazlum olan sensin, senin mazlum yapan da seni bunlarla muhatap edenlerdir. Not: Neden çocuk doğurmak zorunda olduklarına şartlanıyor insanlar onu da anlamıyorum. Evlenirsen evlen, çocuk doğurmak zorunda mısın? Öyle bir mecburiyetin mi var? Niye şartladın kendini? O çocuklar çok umurundaysa, “Çocuklar aç” deyip durma, “Neden bu çocuklar doğdu” de. "Çocuklar aç" demek kimseyi iyi insan yapmaz. Hakikaten iş yapmak istiyor, fayda üretmek istiyorsak, “Kontrolsüz üreyen toplumlarda eksik olan yasa ne?” diyerek, bunun mücadelesini yapmak zorundayız. Hadımlaştırma Yasasını savunma dışında yaptığınız her faaliyet ile sadece kendinizi kandırırsınız. Eğer Hadımlaştırma Yasasını savunmuyorsak, bunun sonuçlarına katlanırken de zırlamaya hakkımız olmaz. Sadece kendi ülkenizde uygulanması için uğraşmayın, bunu uygulamayan ülkelerle ilişki kurulmasına engel olmak için de uğraşın. Kontrolsüz üreyen toplumlar insanlık için en büyük tehdittir. Bu tehdidi bertaraf etmenin tek yolu Hadımlaştırma Yasasıdır. Bitirirken şu soruyu soralım: Kontrolsüz üreme bir doğa kanunu olarak canlılığın en büyük tehdidi ise bugüne kadar neden bunu hedef alan bir hukuki düzenleme yapılmamış olabilir? İnsanlar toplumsal yadırgamadan korkuyorlar da onda. "Bana etiket yapıştırırlar" korkusunu yenemezseniz, hiçbir zaman fayda üretemezsiniz ve çok büyük felaketlerle karşı karşıya kalırsınız. Kaldığınızda artık çok geç olduğunu da anlarsanız. Ayrıca şunu da söyleyeyim o sağa sola şuursuzca etiket saçanların yaptıkları tek şey cehaletlerini ispatlamaktır. O etiketlerin hiçbirinin tanımı da yoktur. Elbette yaşadığımız Dünyada, Cezalandırmada Adalet bulunmamaktadır. Bunu Cezalandırmada Adalet yazılarımızda da işlemiştik: 1. Cezalandırmada Adalet: Karanlıktan Aydınlığa Cezalandırmada adalet sağlandığında elbette büyük bir caydırıcılık ortaya çıkacak ama bu yine de bu suçun işlenmesine tam anlamıyla engel olmayacaktır. Bir masum öldürüldükten sonra öldüreni idam etmek gideni getirmeyecek. Elbette suç işlendikten sonra misliyle cezalandırma uygulanmalıdır ama daha önemlisi suç işlenmeden önce tedbir almaktır. Tedbir: Hadımlaştırma Yasasıdır. Sen tedbirini aldıktan sonra hala daha suç işleyen çıkıyorsa, işte o zaman misliyle cevabını vereceksin. Ama önce Hadımlaştırma Yasasını uygulayacaksın. Tek cümle ile özetlersek: Hadımlaştırma Yasası ile sadece kontrolsüz üremenin yaratacağı kıtlığı engellemiş olmayacağız aynı zamanda suçun önüne geçmek için de etkili bir tedbir mekanizmasını hayata geçirmiş olacağız. |
at 11:00 4 comments
Labels: Genel