18 Haziran 2012 Pazartesi

Zina ve Recm

Devlet aracına neden ihtiyacımız var?

Çünkü adalet ve güvenliğe ihtiyacımız var. İnsanların anlaşmazlığa düştüğü konularda, sorunlarını tarafsız bir şekilde ele alıp çözecek otoritenin varlığına ihtiyacımız var. Yani hukuka. Eğer ki yoksa, her insanda bulunan adalet duygusu kendi adaletini kendin sağlama mekanizması haline dönüşecek ve elbette bunun doğal sonucu olarak sınırlar aşılacak ve çeteler, kan davaları yani barbarlık ortaya çıkacak.

Peki ya uygulanan hukuk tam anlamıyla adaleti sağlayamıyorsa?

Devlet otoritesinin zayıflığı ya da uygulanan hukukun tam anlamıyla adaleti sağlayamaması da aynı sonuca götürür süreci, yani barbarlığa. Onun için devlet aracının suç karşısında kamu vicdanını tatmin edecek cezayı uygulaması gerekmektedir.

Peki dinde, özel olarak İslamiyet'te suç ve ceza kavramları nasıl ele alınmıştır? Bunu cevaplandırabilmek için günah ve suç kavramlarının farkını söylememiz gerekiyor. Ana konumuza başlayalım.

Günah, dinde Yaratıcı tarafından yapılması emredilen şeylerin yapılmamasına veya yapılmaması emredilen şeylerin yapılmasına verilen isimdir. Eğer işlenen günah başkasına zarar vermeyi içeriyorsa artık o günah suç olarak değerlendirilir ve dünyevi bir cezalandırma uygulanması gerektiği buyurulur. Kur'an'a baktığımızda da zaten bunun birebir karşılığını görmekteyiz.

Kur'an tarafından belirlenen suçlar ve cezaları şunlardır:

1. Suç: Kasten Öldürme. Cezası: Kısas (Bakara/178-179)

2. Suç: Yanlışlıkla Adam Öldürme. Cezası: Diyet, Kefaret (Nisa/92)

3. Suç: Kadına İftira. Cezası: 80 Sopa (Nur/4)

4. Suç: Hırsızlık. Cezası: El Kesme (Maide/38)

5. Suç: Eşkıyalık, Yol Kesicilik. Cezası: Öldürme veya sağ el ve sol ayağın çaprazlama kesilmesi veya sürgün (Maide/33-34)

6. Suç: Zina. Cezası: 100 Sopa (Nur/2) Not: İslam'da Recm diye bir ceza yoktur. 

Eğer ki bir günah sadece kendine değil, başkasına zarar veriyorsa devlet aracı devreye girer ve cezalandırma uygulanır.

O zaman zina için neden cezalandırma belirlenmiştir? Evlilik dışı cinsel ilişkide taraflar birbirinden razı ise zarar gören kimdir?” diye soracaksanız.

Yanıt: Doğabilecek olan çocuk ve eğer varsa aldatılan eş.

Eğer evlilik dışı cinsel ilişki yaşamada bir kadın tek bir doğurganlık döneminde birden fazla kişi ile cinsel ilişki kurmuşsa, doğacak olan çocuğun babası belli olamayacak, eski zamanları düşünürsek, bu da çocuğun hayata belki 10-0 yenik başlamasına sebep olacaktı. Yani aile hayatı elinden alınmış olacaktı. Onun için İbrahimi dinlerde zina cezalandırma isteyen bir günah yani suç olarak belirlenmiştir.

Peki günümüzde nasıl olacak?

Doğacak çocuğun hakkı bağlamında baktığımızda, günümüzde bir genetik test ile bu konu aşılabilir. Eğer her iki taraf da bekar ve hamilelik olmaması için gerekli tedbirler alınmışsa, zarar gören bir taraf yok demektir.

Aldatılan eş bağlamında baktığımızda, eğer ilişkide evli bir taraf yani aldatılan eş durumu varsa yine ceza hukuku uygulanmalıdır. Çünkü evlilik hukuku çiğnenmiştir.

O zaman, ilişkide, taraflar birbirinden razı ise, hamilelik durumu oluşmamışsa, ortada aldatılan bir eş de yoksa bu durumda yaşanılan şey zina olmayacaktır. Zinaya götüren yol olacaktır. Günah olacaktır (İsra/32). Ama devlet aracının karışacağı bir durum bulunmayacaktır.

Bu kadar basit bir şekilde açıklanabilecek durum yıllar içinde kendine konu bulamayan din üzerine fetva veren insanlar tarafından öyle çetrefilli hale getirilmiş ki inanılır gibi değil. Bunu aynı kader konusunun akıbetine benzetiyorum. Kader, Allah’ın her şeye muktedir olması ve bunun bir sonucu olarak Allah’ın zamandan bağımsız olması iken, yani bizim için geçerli olan zamanın akması konusunun O’nun için geçerli olmayıp, her an her zamanda olması iken; bu konuyu yanlış anlayıp Allah’ı zamandan bağımsız olmasını tasavvur edemeyenlerin, kaderi “Allah yazdı biz oynuyoruz” noktasına getirip bir de bunu kabul etmeyenleri “Kaderi inkar etti, kafir oldu” deme noktasına gelmelerine benzetiyorum. Kadının şöyle yapması haram, böyle yapması haram diye diye konuyu öyle bir noktaya getirmişler ki, zannedersin din sırf kadını kısıtlamak için inmiş.

Zinanın suç olma meselesi, üçüncü bir tarafın zarar görmesi üzerine kuruludur. Bu kadar. Taraflar razı ise, üçüncü bir taraf zarar görmüyorsa yani ortada -doğması sonucu tarafların bakamayacakları- çocuk ya da aldatılan bir eş yoksa ortada cezalandırma hukukunu uygulamayı gerektirecek bir durum da olmayacaktır. Geriye kalan şeyler dinen zinaya götüren yollardır, günahtır ama cezalandırma hukuku ile alakalı değildir.

Not: Önceki dinlerde eğer Recm cezası diye bir şey uygulanmışsa, muhtemelen doğacak çocuğun hukukunu korumak için konmuştur. Öyle bile düşünsek şu anda devlet aracı sayesinde çocuğun geleceği güvence altına alınabilmektedir. İslam'a evlilerin zinasında recm cezası vardır gibi bir görüşe sahipseniz bile şu anda uygulanmasını gerektirecek bir durum yoktur. Dünyada hali hazırda var olan devlet kurumları aracılığıyla bu zarar telafi edilebilir durumdadır.

14 Ocak 2012 Cumartesi

Ötekileştirme: Sıfat Takma Yarışı

John ve Jane çocuklarını örnek vatandaş olsun diye yetiştirir, kanunlara uymayı öğretirler, başka ırklara, cinsiyetlere, tiplere, inançlara saygıyı öğretirler. Ama bir düşünün.

(encodeum not: İyi de, zaten, daha henüz farklılıkları anlayamayacak durumdaki)Çocuklarımızı farklılıklardan bu derece haberdar etmemiz ayrımcılık tohumlarını ekmek olmuyor mu?

Küçük Jane ve John'u kör mü ediyoruz da sadece bizi başkalarından farklı veya benzer yapan şeyleri görebiliyorlar?
OZ, Sezon 5 Bölüm 7
Başkalarını ve kendimizi ayırt ederken ve kimliklendirirken hangi noktaların kullanılmasının doğru ve sağlıklı olduğunu anlatmıştık İslam Ümmetçiliğinin Temelleri-1 yazımızda. Orada yazılanlar haricinde yapılanların hepsi yalan üzerine inşa edilmiştir, fitnedir, baştan kaybetme ve kaybettirmedir.

Avam toplumun hem mensuplarının hem de önderleri olduğunu sandıklarının en verimli oyuncağıdır ötekileştirme. Çünkü o kadar basit ve kolaydır ki yapması ve benimsenmesi.

Kendini tuttuğun futbol takımı ile ötekileştirebilirsin. Bir öğrenci, aynı okul içinde farklı sınıftaki öğrencilerle ile ötekileştirebilir. Daha sonra farklı okuldaki öğrenciler ile de ötekileştirebilir. Ya da memleketinle ötekileştirebilirsin. Hatta kullandığın arabanın markasını bile kullanılabilirsin ötekileştirmede.

Yaşadığım topraklara has bir durumdur; şöyle ifade edilir: "Bize önce Türk Kürt diye ayırt etmeyi öğrettiler. Sonra da geldiler Alevi Sünni diye öğrettiler. Biz böyle şeyler bilmezdik."

Ötekileştirme, avam topluluklardaki gruplaşmanın temel taşıdır. Terör örgütleri, çeteler, çeşitli siyasi(!) partiler(!) hepsi buradan beslenir.

- Onlar x biz y'yiz tamam mı. Yani onlar başka biz başkayız.
- Onlar düşman biz de onlara düşmanız tamam mı. Sen beni destekle.

Nasıl da ötekileştirip, kendisine ihtiyaçları olduğunu zannettiriyorlar. Anca bu sayede taraftar toplayabiliyor.

Tek ekmek kapıları bu, başka yaptıkları hiçbir şey yok, bunu yapmazlarsa aslında hiçbir işe yaramadıkları fark edilecek tabii. Bunların örnekleri zaten apaçık etrafımızı sarmış durumda. Benim üzerinde durmak istediğim nokta, ötekileştirirken, taraftar toplamaya çalışırken bir avam refleks olarak insanlara sıfat takmak.

- "X diye bir şey varmış, onun da mensubu x'ciler".

Şu'cu, bu'cu...

Ötekileştirmede ana kaide: Sıfat takma. Etiketleme.

Tabi şunu da eklemek gerekiyor: Sıfat takma ötekileştirmenin ana yöntemi olmasının yanı sıra aynı zamanda başkasını bireysel olarak aşağılamanın da aracıdır.

Sıfatların gerçekliğini biraz sorguladığında ise patır patır döküldüklerine şahit oluyorsun.

Bir tanesi döküldü mü? Döküldü. Alenen görüldü döküldüğü. Artık o kadar içselleşmiş durumda ki iddia sahibi özür bile dilemiyor. Hemen yerine yeni bir sıfat buluyor. Her tarafımız sıfatlarla doldu, sıfatlarla karalanmaya çalışılan insanlarla... Artık yarış halini aldı bu.

Sadece yazılı ve görsel medyada değil. Mahallede, iş yerinde, okulda her yerde yapılıyor bu. Çünkü yapması çok kolay... Avamın üzerinde etkinliği de yüksek. Üç, beş farklı yerden duysun sıfatı, benimser.

Ötekileştirmenin basitliği, kolaylığı cezbediyor insanı, aynı diğer günahlar gibi, uydukça da hesabının verilmesi çok zor veballere ortak olunuyor. Belki de sonsuzluk yitip gidiyor. Oysaki en baştan uyarılmıştık:
Hucurat 11. Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin; zira onlar kendilerinden daha iyi olabilirler. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler; çünkü alay edilenler edenlerden daha iyi olabilirler. Biriniz diğerinizi aşağılamayın, birbirinize kötü ad takmayın. [Kişi] iman ettikten sonra ona hiçbir şekilde günah isnat etmeyin! Günahlarına tövbe etmeyenler yok mu, işte zalimler onlardır.

7 Ağustos 2011 Pazar

İftira Çetesi ve Korku Sanrıları

Diyelim bir futbol takımı tutuyorsun, A takımı diyelim ve karşı takıma, buna da B diyelim, zarar vermek istiyorsun. Ne yapabilirsin? Tezahürat, gürültü, küfür... İstediğiniz sonucu almanız zor gibi. Bu konuda çok hızlı cevap alacak içeriden çökertecek çok sağlam bir taktik var. Karşı takımdanmış gibi yapıp güvenlerini kazanıp moral bozmak.

- Ben de B takımını tutuyorum ama bizim takım çok kötü, çok ahlaksız, çok başarısız...

Bu taktiği bir iftira çetesi 28 Şubat sürecinde Erbakan için kullandı. Kendim defalarca şahidim, Erbakan'dan hiç teşvik alamayan medyanın pireyi deve yapmasına nasıl arka çıktıklarına, televizyondan değil, halkın arasında konuşarak... Birebir...

- "Biz de Müslümanız ama Erbakan...." inanın noktalı yerleri yazmak istemiyorum.

- Biz de Erbakan'a oy verdik ama kandırıldık
- Ne konuda?
- Kandırıldık işte,
- Yahu ne konuda

Hepsi ağız birliği etmişçesine tek bir üslupla konuşuyordu.

Yaptıklarına, söylediklerine kendim bizzat tanık olduğum aynı kişiler ama bizzat aynıları 3-4 yıldır aynı taktiği Silahlı Kuvvetler için kullanıyorlar. Sokakta, kahvede, arkadaş meclislerinde... Üstelik teröre karşı işini gayet başarı ile yapan ve bu uğurda canlar veren bir kuruma yapmaya çalışıyorlar.

Bu durum 3-4 sene önce gibi başladı, önce "darbecilik" kavramı üzerine yoğunlaşmış söylemler... Canlarının yanmadığından emin olduklarını görünce bir adım öteye taşındı ve bir anda askerlik anıları gözlerinde canlanıverdi. Ne olumsuz laflar, binbir çeşit abartı ile süslenmiş olumsuz hikâyeler.

28 Şubat süresince Erbakan için söylenen lafların hedefi artık TSK olmuştu

- Biz de askerlik yaptık ama....
- Biz de bu vatanın iyiliğini istiyoruz ama....

Hep aynı taktik, sendenmiş gibi görünüp olumsuz şeyler söyle, düşmanlarını "hakkı teslim etmiş numarası" ile övmeye kalk.

Bu işin bir boyutu…

Bir başka boyutu ise zerre ilkelerinin olmaması, lider bellediklerinden biri bir konuda -örneğin-

"Nato bizim müttefikimizdir. Onlarla birlikte hareket edeceğiz" dese

- Çok akıllıca. Günün şartlarında alınmış çok önemli karar. Dünya entegrasyonu  vs. derler

"Nato'yu kabul etmiyoruz. Onlarla birlikte hareket etmeyeceğiz" dese

- Korkusuz kahraman biri, Dünyaya meydan okuyor vs. derler.

Gene aynı adamların şizofrenik sanrıları ile gündem meşgul edilmeye çalışılıyor yıllardır. Onlara planlar kuruluyormuş, tuzaklar yapılıyormuş. 3-4 senedir ne olsa, ne duyulsa çocuk zekâsına hitap edecek basitlikte uyduruk uyduruk "bağlantılarla" kendileri ile bağlantılı olduğunu ve kendilerine karşı yapılacak bir saldırı olacağını söylüyorlardı. Unuttukları bir kural vardı o da yalan üzerine kurulan her şey yıkılmaya mahkûmdur. Tabii ki de en baştan düzmece olduğu herkes tarafından bilinen, ortalığı velveleye verdikleri şeylerin aslında kendi adamların kurdukları komplolar olduğu açık açık ispatlanmaya başlandı.

- Sendenmiş gibi görünüp, içten yıkmaya çalışmak
- Çıkarlarına ne uygunsa onu gayet süslü püslü laflarla savunmaya çalışmak
- Kendilerine karşı devamlı olarak tuzak kurulduğunu sanıp, olayların kendileri ile bağlantısının olduğunu sanmak

ve bunca zamandır Müslümanların bin bir çeşit vebale ortak edilmesi. Nerden ne hale geliniyor. Allah Korusun.

Münafikun 4. Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hale geliyorlar?