29 Kasım 2007 Perşembe

Muhammed Esed'in Hanımı "Hello" Demiş

Daha öncesinde de çok fazla değildi ama son 7-8 senedir T.V karşısında geçirdiğim zaman haftada 1 saati bile bulmamaktaydı, son 1 senesinde ise televizyon kurmadığım evimde hiç izleme durumum olmadı. Ne yazık ki O evi boşaltmak zorunda kaldım ve şu anda Telekom grevi yüzünden internet bağlatamadığım televizyonlu evimdeyim ve görüyorum ki içinde yaşadığım toplumun en fazla ilgi gösterdiği, "büyük(!) televizyon kanalı" diye tanımlanan kanalların televizyonculuğu; bıraktığım yerden çok daha rezil bir noktaya ulaşmış.

Sabahtan akşama kadar ne zaman TV’yi açıp kanalları dolaşsam(haber kanalları hariç), gördüğüm manzara, bir kadın hüngür hüngür ağlıyor ya mahrem ya da onun benzeri, insanın bırak anlatmayı dinlerken bile utanacağı bir konudan bahsediyor (sanıyorum bu iş için yeterli miktarda para alıyorlar), etrafındaki sunucu ve diğer karakterler de sanki üzülüyormuş ya da etkilenmiş gibi yapmacık yapmacık surat ifadeleri yapıyorlar. Sözün özü; birazcık eğitim, terbiye sahibi bir insanın kanal değiştirirken bile zor dayanabileceği düzeyde programlar.
Akşama doğru ise gene içinde yaşadığımız toplumun en fazla rağbet ettiği haber bültenleri başlıyor. Allah'ım o nasıl şey öyle. Sabah yayımlanan yapmacık programın havası hiç değişmeden, sanki aynı havada bu sefer ciddi konuları görüyorsun ekranda. Altta bangır bangır bağıran bir müzik...

Karayip Korsanları, Son Samuray, Son Mohikan mı dersin yerli yapımlar mı dersin, başlıyorsun soundtrack dinlemeye. PKK ile ilgili haber başlıyor altta savaş müziği, bir kaza olmuş, ölüm haberi var, altta duygusal bir müzik. Çıkarmışlar birini özeli ile ilgili hiç kimseyi ilgilendirmeyen sorular soruluyor, altta romantik bir müzik... Spikerin kötü bir haber verirken yapmacık bir şekilde büründüğü hüzünlü surat ifadesi, iki dakika sonra neşeli bir haberde yerini gülücüklere bırakıyor. Şaka gibi. Sanki haberin üzücülüğünden ya da neşeliliğinden etkilenmiş gibi yapmak zorunda. Her haber gerçekliğinde uzaklaşmış, abartıdan başka bir şey barındırmıyor. Eskiden ne güzeldi yalnızca haberi, ciddi bir şekilde, müziksiz olarak veriyorlardı sen de ciddi ciddi dinliyordun. Şimdi her haber ayrı bir klip olmuş.

Bu yapmacık haber bültenlerinde asıl gelmek istediğim nokta şu: Verilen haberlerin başlığı ağır ve herkesi ilgilendiren bir nitelikte ama haberi izlerken görüyorsun ki içi bomboş. Ne demek bu? Örneğin başbakanlık ile Genelkurmay Başkanlığının ya da Cumhurbaşkanlığının buluştuğu önemli bir toplantı olmuş. Ne toplantının önemine vurgu var ne çıkacak sonuçların etkilerinden bahsediliyor. Yok başbakan soğuk davranmış, yok o ona selam vermemiş, yok elini sıkmamış. Sanki (affedersiniz) mahalle karısı yan komşusuna dedikodu yapıyor.
Bir ziyaretçi gelmiş. Ya da Türkiye'den biri gitmiş. Başlıyor özel güvenlik önlemleri muhabbeti. Yok çatıya keskin nişancılar konmuş, yok kuş uçurtulmamış, özel(!) harekat timleri sabahın erken saatinden beri görevinin başındaymış. Yarım saat özel(!) güvenlik muhabbeti geçiyor, ekranda "kaliteli" güneş gözlüklü özel(!) timler. Face to Face filmindeydi John Travolta bir sahnede " O kadar özel bir birliğiz ki, biz bile ne yaptığımızı bilmiyoruz" diyordu. Ne zaman "özel güvenlik önlemleri" muhabbeti başlasa bu müzikli haber bültenlerinde aklıma hep o sahne gelir.
Dediğim gibi, haber başlıkları önemli bir konu ifadesi barındırıyor. (Bir ziyaret ya da ekonomik, siyasi bir toplantı) ama haberin veriliş tarzı, altındaki film soundtrack'i, spikerin kendini sokmaya çalıştığı komik surat ifadesi haberin içini bomboş hale getiriyor. En kötüsü şu ki sanıyorum toplum bunları verildiği tarzı yadırgamadan izliyor. Yani mesela bir kaza olmuş bilmem kaç kişi ölmüş, altta normal zamanda dinlese bile ağlayacağı cinsten bir müzik, perişan bir şekilde ağlayan insanlar( özellikle onları kullanıyorlar) görüntüsü ile uzatıla uzatıla veriliyor. İzleyen de bir anda film izler gibi ya da filmdeki bir sahneye üzülür gibi duygusallaşıyor ve haber bitip neşeli bir habere geçildiğinde bir anda o haber bitiyor ve neşeli müzik eşliğinde "kedi ağaçta kaldı" haberi izlemeye başlıyor. Sanki haberi bitince kazada ölenler geri geldi. Sanki o o olay hiç yaşanmadı. İşte bu yapmacıklığa eğer izleyen duyarsız kalıyor, rahatsız olmuyor, yadırgamıyorsa o kişi popüler kültürün erozyonu altında yalandan bir hayat yaşıyor demektir.
Hala daha bu müzikli haber bültenlerini izleyebilen bir toplum bulabiliyorlarsa, görünen o ki o toplum, içinde cıvıklık ve galeyan kültürü barındırmayan hiçbir şey izlemiyor.
Bunun sonucu olarak, en ciddi konular bile ciddiyetinden uzaklaşıp, alttaki müzik vasıtası ile ya duygusal bir film moduna, "o ona hiç bakmadı" muhabbeti ile (tekrardan affedersiniz) mahalle karısının yan komşusuna haber verme haline ya da "özel güvenlik önlemleri ile" dikkate alındıklarına, ilgi gördüklerine yani güce tapıcılığa bürünüyor.

İyi de ben bunları neden anlattım. Üstelik bir insan verilecek en büyük cezanın ona ilgi göstermemek olduğunu bilen ve savunan biri olarak. Sadece ilgi çekmek için yapılan bu hareketleri eleştirmek hatta küfretmek bile ona ilgi göstermektir. Yani ona hizmet etmektir.
Hem de şu var ki, nefsin en tat aldığı zevklerin başında gelen ve yenmenin çok çok zor olduğu gösteriş, dedikodu gibi isteklerini günlük hayatta yenemeyen fert elbette gazete okurken ya da TV’nin karşısındayken de yenemeyecek. Bunun sonucunda merak edip, pûr dikkat izleyip, dinleyip üstüne bir de "belgesel vb." yayımları takip ettiğini ve magazinvari haberlerin zararlarından bahsedenler her zaman beni güldürmüş iken, ben niye bu konuyu gündeme alıp bu kadar uzun yazdım. Bu belki de bu blog için utanç verici bir olay. Çünkü okurken görülebilir ki, yazar eleştirdiği insanları zaten izliyor. E eleştirdiği insanlar zaten o işleri ne olursa olsun "illaki izlenilsin" diye yapıyorsa ve sen de izliyorsan... Dediğim gibi bu hizmetten başka bir şey olmuyor. Neyse; bu konuda yazı yazmak hakikaten hoş olmayan bir olay ama bu konuya değinmek zorundayım. Gerçekten zorundayım. Yoksa popüler kültürle alakalı bir konudan bahsetmek (istediği kadar eleştiri içersin), bu sitedeki diğer yazıların hepsine hakaret etmek gibi olduğunun farkındayım.

Bahsetmek zorundaydım dedim çünkü televole kültürü artık İslami yazı yazan yazarlara da sirayet etmeye başlamış durumda. Asla, zerre laubalilik kaldıramayacak konuyu ele alırken dahi...

Ne kadar İslami bir gazetede köşe yazarı olursa olsun nefsine yenilemez mi bir insan? Elbette yenilir, buna hakkı var. Ama asla bunu bir tefsir hakkında ya da bir ilim dalı hakkında(kelam, hadis, fıkıh) ya da bir ilim adamı(kelamcı, müfessir, hadis âlimi) hakkında yazı yazarken yapamaz. Buna hakkı yok.

Ne dedik. Müzikli haber bültenlerinde başlık önemli bir vurgu yapıyor ama içinden buram buram popüler kültürün rağbet edeceği tarz yükseliyor.

"M. Esed’in ve Ötekilerin Meâl ve Tefsirlerindeki Yanlışlar" başlıklı bir yazı yayınlanmış bir gazetede, dikkatini çekiyor açıp okuyorsun, hataların ne olduğunu görebilmek için çünkü düşünsenize Allah'ın kelamını izah ederken birisi hatalar yapmış. Tabi âlimin hatası da sevaptır ama yazarına ister istemez bir vebal yüklüyor. Üstüne üstlük okuyanlar da bu tefsirlere bakıp içtihat yapacaklar, kurallar çıkaracaklar. Onun için neyse yanlışlar görelim, bilelim ona göre bizler de hata yapmayalım diyerek yazıyı okumaya başlıyorsun. Başlıyorsun ki, o da ne, içinden "Muhammed Esed'in hanımı hello demiş"ler yükselmeye başlıyor.

Hah, şimdi burası çok önemli: Eğer ki, siz bir "kitap" ile alakalı başlık atılmış bir yazıyı okumaya başlıyor ve içinden özeli ile ilgili ne yazanı ne okuyanı zerre kadar alakadar etmeyen bir yazı çıkıyor ve bu yazıyı yadırgamıyor ve üstüne üstlük hakikaten "kitabın" kendisi ile ilgili kötü bir yargıya ulaşıyorsanız. Siz de popüler kültürün yarattığı dejenerasyondan nasibinizi almışsınız demektir.

İşte tüm bu cümlelerin kaynağı, çok büyük bir üzüntü halinde müşahede ettiğim müslümanların popüler kültürü yavaş yavaş içine sindirmesi. Sindirebilmesi. Hayır, müslümanın buna hakkı yok. Popüler kültür sana insanların özelini merak etmeyi öğretiyor, TV’de iken hiç tanımadığın bir şahsın, TV’yi kapattığında yan komşunun. Hayır, sen(ben) bunu öğrenemezsin. Nefsimiz meyilli, ne büyük tat alıyor, hoşuna gidiyor insanların özel meselelerini öğrenmek, farkındayım ama bunu yapmaya hakkımız yok.

Bir adam yıllarca tefekkür edip, Arabistan'da 7 sene süren bir çalışma yapmış ve sonunda bunu masanın üstüne koymuşsa, ona yapılacak en büyük hakaret: “Bak şimdi senin yazdığın meali eleştireceğim deyip, özel meseleleri hakkında konuşmaktır". Ve ne acı ki, artık müslümanlar "mealde yanlışlar" diye atılan başlığı görüp, yazıyı okumaya başladığında mealle uzaktan yakından alakası olmayan televole haberi okuyup, "hakikaten mealde hatalar varmış ya" diyebiliyor. Ya da; Muhammed Esed'in şahsi olayları ile ilgili yazı yazan biri "Mealdeki Hata" diye başlık yakıştırabiliyor yazısına.

Farkında mısınız; sıradan bir insana dahi yapılamayacak şeyi bir müfessire, ümmedin bir hocasına reva görüyoruz. Reva göreni belki haklı bile buluyoruz. Üstüne üstlük bırak bir müfessiri, herhangi bir insanın özeli hakkında konuşma hakkını İslamiyet elimizden almışken bunu yapıyoruz.

Bari İslami gazetelerde, dergilerde yazı yazanlar köşelerini televole kültürü ile kirletmesinler, bırakalım bu işleri müzikli haber bültenleri yapsın. Bari siz yapmayın.
Dua ile...

25 Kasım 2007 Pazar

Hak Din ve Mantık İlişkisi

Hak dinin sapık olarak isimlendirdiği inanışlar da iyilikten, yaratılıştan, ibadetten söz ediyorsa; bir inanışın Hak din olduğunu nasıl anlayabiliriz? Hem de, neredeyse her inanışın mensuplarının bir sürü "olağanüstülük" iddiası da varken, neyi kullanarak ayırt edeceğiz, elimizde parametre olarak kullanabileceğimiz ne var?

Tek bir şey: "mantık".

İslamiyet aktardığı her şeyi bir mantık çerçevesinde aktarır. Bazı ibadet hükümleri dışında (örneğin neden secde ediyoruz da yana yatmıyoruz vs. gibi...) sunduğu her şey sorgulanır ve sorgulanmak zorundadır. İşte Müslümanlık budur. Müslümanlık İslamiyet’i tercih etmedir...

Tercih etme üzerinde biraz duralım...

Avamın örgütlenmesi, çoğunlukla kimlik bunalımı ve yalnızlık korkusundan ileri gelir, bir şeylerin mukayeseni yaptığından değil. Girdikten sonra biranda fanatik olur. Hiçbir şeyi sorgulamak zorunda değildir çünkü nefsani istekleri doğrultusunda girdi, sorgulamanın ortaya çıktığı aklı çoktan devre dışı bıraktı zaten. Fanatizm, meydan okumalar, büyük laflar etmeler ile daha fazla yer edineceğini sanmakta artık... Nefs tadı bir kere aldı mı hiç bırakmaz peşini.

Peki, Müslümanlar neden böyle olamazlar? Daha doğrusu bir insan böyle ise neden müslüman olamaz? Çünkü müslüman çelişki duyandır, merak edendir, ilim talep edendir, soru soran, sorularına cevap isteyendir. Yani kendini tercih edebilmek için hazırlayandır. Bunların sürecin baş aktörü aklıdır. Yaptığı iş onu kullanmasıdır. Nasıl ki ahirette nefs yok dolayısıyla günaha girmek için bir neden yok ise, aynı şekilde müslüman için de fanatizm göstermesi için bir nedeni yoktur, çünkü ilmin hiç bitmeyecek bir hazine olduğunu anladı ve o kulvarda deli gibi kulaç atma ile meşgul.

İlime, merak ettiklerinin cevabına nasıl ulaşabilir insan?

Birincisi, tefekkür ederek (bunun için yalnız kalması, kalabalığın içinde bile), ikincisi de kendi nefsani isteklerini göz ardı ederek... (bunun için de nefsini yenmiş olması lazım, en azından o kısa süreç için)

Ne kadar ilginç değil mi, müslüman ilim deryasında yüzebilmek için yalnızlığa ihtiyacı varken, aynı yalnızlık müslüman olmayanın gözünde, korkması ve kaçması gerektiğini sandığı bir duygu halini alıyor. Yani müslüman olmayanın korkusunun kaynağı, müslümanın gücünü aldığı yer oluyor. (O zaman korkuyorsak daha müslüman olamamışız ya da mantık kuramıyorsak daha müslüman olamamışız diyebilir miyiz?)

Müslüman bu gücü alıyor ve başlıyor tefekküre; sorguluyor, sorguluyor, sorguluyor ve Allah'ın hidayeti ile cevaplar önüne serilmeye başlandığında bir anda İslamiyet’in diğer dinlerden farkını ve diğer dinlerin neden sapmış olduklarının farkına varıyor. Diğer dinleri ve diğer dinlerden farkını anladığı anda ise artık tercih edebilmiş oluyor.

Aslında insanların çoğunluğu(bizler) İslamiyet’i tercih etmiş değiliz belki de(AllahuAlem). Yalnızca küçüklüklerinden beri İslamiyet’i öğrendikleri için İslam’a uyuyorlar. Uymalarının nedeni küçüklüklerinden beri öğretilmesi, İslamiyet olması değil. Hak dinin neden hak din olduğunun farkına varmaları değil. Eğer Hristiyanlık öğretilmiş olsaydı Hristiyan, Mecusilik öğretilmiş olsaydı Mecusi, Budizm olsaydı Budist olacaklardı. Peygamberimiz zamanında yaşasaydı, tüm inancını ve kutsalını sarsan biri ile karşılaşmış olsaydı, O'na karşı gelmez miydi? Mekkeli müşrikler aptal mıydı? Nasıl yani onlardan daha mı akıllıyız? Onlardan olmamamız için neden nedir? Ne diyecektik de hak peygamber olduğunu anlayacaktık?


Mucize mi yoksa!

Tamam, mucize isteyelim. O da bize "hayır" diyecek -daha önceki İman Edenler Kabul Edenlere Karşı yazımızda göstermiştik ayetleri- ve üstüne ben yalnızca ölümlü bir elçiyim diye ekleyecek. Bu durum için de zaten Allah başka bir ayette mealen onların kabul etmemesi olağanüstü bir elçi beklemeleri diyor yani bu meselenin imansızlık olduğunu söylüyor. Yani mucize konusunda elimiz boş kaldı.

Kendinizi o döneme çevirin her gün sokakta gördüğünüz biri belki arkadaşınız peygamber olduğunu söylüyor ve mucizesi yok. Şu anda hemen bugün olsa hemen reddederiz. Neden? Çünkü İslamiyet bize O'ndan(s.a.v) başka peygamber gelmeyecek diyor. E, Mecusiler, Hristiyanlar ya da Yahudiler de kendi "kabul ettikleri" (kabul ettikleri ifadesi çok önemli), küçüklüklerinden beri büyük bir samimiyetle öğrendikleri inançlarında, kutsallarında da kendi bildiklerinden sonra peygamber gelmeyeceği yazıyor ise ve onlar da bu sebeple yani küçüklüklerinden beri öğrendikleri hiçbir zaman tercih etmedikleri kendi kutsallarını koruma adına hareket ettiyse. Şu anda kendini peygamber ilan edene karşı çıkacak bizlerle Mekkeli müşrikler arasında ne fark var?

İslamiyet hak din demekle olmuyor azizim. Bu fakirden sizlere tavsiye, hiç korkmadan her şeyin mantığını öğrenmeye bakın. Bununla uğraşmadan "Ben teslim oldum" diyorsanız siz yalnızca aklını kullanmaktan kaçan; bir korkaksınız demektir. Teslimiyet; mantığı çözdükten sonraki duyduğun hayranlıkta gizli… Böyle değilse sen yalnızca nefsine teslim oldun demektir ya da korkularına yenildin. Aklını kullanmaktan korkma. Ve en önemlisi korktuğunu da reddetme.

Bir hak dinin, haklılığının nedeni mantık sunma zorunluluğudur. İslamiyet hak din ise zaten sorularının cevabını verecektir. Yok, içinde gizlediğin sorulara cevap veremiyor ise, o zaman sen zaten hiç bir zaman iman etmedin. Pek bir değişiklik olmayacak merak etme.