5 Şubat 2023 Pazar

Adalet Günü Deterministiktir

Bir insan neden Gülen cemaatine katılır?

Birinin Gülen cemaatine katıldığını duyduğunuzda ne düşünürsünüz? Aklınıza ne gelir?

Benim aklıma çıkarını düşünmesi, iş bulurken, eş bulurken kıyak çekileceğinin, kendisine sahip çıkılacağının hesabını yapması yani adaleti bozmaya çalışması, adil hayat mücadelesinden kaçmaya çalışması geliyor.

Samimi olarak cevap verin, hiç aklınıza dini gerekçeler, Allah’ın rızası falan gelir mi?

Yani mesela Gülen’in kitaplarını okudu, sohbetlerini dinledi, çok etkilendi ve o cemaatin mensubu oldu diye bir şey olabilir mi? Tarafsız bir gözle bakıp, kitaplarını okuyarak o yapılanmanın içine girmiş bir kişi bile var mıdır?

Mümkün değil. Olamaz. Neden mümkün değil? Neden olamaz?

Çünkü böyle bir şey sadece, herkese hitap eden işe yarayacak bir şeyler bulmuş olması ile mümkün olabilir. Başka türlü zaten dikkat çekemez.

Peki, Gülen’in herhangi bir konuda orijinal bir açıklamasını, benzersiz bir tespitini gördünüz mü hiç? Bir yaraya merhem olduğunu?

Yaraya merhem olmayı bırak. Ben bir iki sohbetine şahit oldum. Özellikle ilk dönem İslam tarihi ile alakalı yaşandığını söyleyip ağlayarak anlattığı şeylerin bir kısmı hiç yaşanmamış, bir kısmı da onun anlattığı gibi yaşanmamıştır.

Peki, elde avuçta övülecek hiçbir vasfı olmayan bu tip bir insanı nasıl översiniz?

Gülen özelinde değil, genel olarak soruyorum, objektif olarak baktığında ortaya koyduğu tek bir fayda gösteremeyeceğin bir insanı övmen istense bunu nasıl yapabilirsin? 

Bu soruyu aklımızda tutalım.

İnsanlar neden doğaüstülük isterler?

İman etmekten, sorgulamaktan kaçmak için. Peki iman etmek nedir? Neye inanıyoruz?

Allah'ın yüceliğine iman ediyoruz. Allah'a iman demek, Allah'ın varlığına, yaratıldığımıza falan inanmak değildir. Allah'a iman etmek, Allah'ın yüceliğini idrak ve takdir etmektir. Bu kavram yakın zamanda ele alınan dinler tarihinde hep yanlış anlaşılmıştır. Tanrıtanımazlık akımının çıkması ile iman etmenin Allah'ın var olduğuna inanmak olduğu sanılmıştır ama hayır bu değildir. Allah'ın varlığına inanma, inanmama üzerine bir sınanma yoktur. İman etmekten kastedilen Allah'ın yüceliğine imandır. Bunun için de insanın ciddi bir bilgi birikime ihtiyacı vardır. Yaratılışın, evrendeki mekanizmanın mantığını kurabilmelidir insan. Ama eğer doğaüstülük varsa hiç mantık kurmaya, mantık kurabilmek için bilgi birikim sahibi olmaya çalışmaya gerek yok demektir. 

Yani mucize, keramet gibi doğaüstülük beklentisini tetikleyen temel dürtü imandan kaçıştır. Adaletten kaçış da diyebiliriz. Mucize, keramet gibi şeyler geleneksel din tarihinde dini bir şeymiş gibi sunulması sizi aldatmasın. Bunlar iman etmekten kaçmaktır. Ve o kaçış, o kadar tatlıdır ki, dine en uzak şey, din sosuna batırılarak sunulmuştur yıllar yılı.

Şimdi az önce sorduğumuz soruya geri dönelim. Elde avuçta övülecek hiçbir vasfı olmayan bir insanı nasıl översiniz?

Onun hakkında hiçbir zaman ispatlayamayacağın ve aynı zamanda da çürütemeyeceğin olağanüstülük hikayeleri anlatarak. Yani kaçak dövüşerek.

Mucize, keramet beklentisi imandan yani adil sınanmadan kaçış, çeteleşme de adaletten kaçış ve çete liderini doğaüstülük muhabbeti ile övme de adaletten kaçış ise, o zaman din sosuna batırılmış çete mensubu olmak ile, o çetenin liderini olağanüstülük ile övme ve iman edebilme adına aklını kullanmaktan kaçmak için olağanüstülük hikayelerine meyletmenin tamamı aynı dürtüden kaynaklanır. Yani bunlardan birinin bir insanda görülmesi ile birlikte diğerlerinin de mutlaka görülüyor olması tesadüf değildir. Biri varsa mutlaka diğerleri de vardır.

İşte onun için din sosuna batırılmış çeteleşmiş oluşumlar, keramet muhabbetlerini de çıkaran yerlerdir. Eğer birisi günlük hayat mücadelesinde adaleti bozabilmek niyeti ile bir tarikata girmişse, mutlaka tarikat liderini doğaüstülük ile övecektir ve en temelde iman etmekten kaçmak için de mucize, keramet gibi bir beklenti içindedir. İşte bir oluşumu tarikat yapan şey bunlardır. Şunu not edeyim: Burada tarikat deyince İslam coğrafyasında görülenlerden bahsetmiyorum sadece, dünyadaki din görünümlü bütün tarikatlardan bahsediyorum. İnceleyin hepsinde bu özelliklerin tamamının görüldüğüne şahit olacaksınız.

Bahsettiğim olağanüstülük muhabbetine bir örnek vermek istiyorum. Gülen Cemaatinin zamanında kendi aralarında bolca anlattıkları bir hikâyedir bu:

Bir gün mübarek bir zat Hz. Peygamberin mezarına gitmiş. (Bu arada, bu olay için neden mezara gidiliyor onu da anlamış değilim. Hikâyenin inandırıcılığı artsın diye belki). Ellerini açıp, “Ya Resulallah, ne olacak bu Türkiye’nin hali?” diye sormuş. Bir anda Hz. Peygamber zuhur etmiş ve “Biz orayı Fethullahilere bıraktık” demiş.

Ne kadar da rahat Peygamberin adını kullanıyorlar değil mi? (Bu arada, tarikatlarda bu tip hikayelerin kat be kat fantastik versiyonları anlatılır.)

Bu hikâyeden anladıkları: 1-) Doğaüstü bir olay yaşanıyor, demek ki din var. Çelişki, iman gibi konularla uğraşmaya gerek yok. 2-) “Bu doğaüstülük bizle alakalı demek ki biz iyi şeyler yapıyoruz”. Oh mis gibi cevazı aldı istediği yağmacılığı yapabilir artık!

Örgüt mekanizması ise şöyle çalışıyor: Önce örgütün eskileri, yeni gelmişler için adaleti bozuyor. Bir yerlere sokuyorlar. Sonra o sokulan da bir sonraki tertipte gelecekler için adaleti bozuyor. Çark böyle dönüyor. Bütün bu hikayeler de dönen bu çarkı gizlemek için uyduruluyor.

Peki her dini oluşum kötü müdür? Tabii ki de hayır.

Bugün çeşitli derneklerde, vakıflarda akademik değeri yüksek dersler yapılıyor. Sorulara, konulara mantık çerçevesinde cevap verilerek, yaralara merhem olunuyor. Yardımlaşılıyor. Gayet güzel. Onun için bunu not etmemiz gerekiyor. Herkesin aynı kefede olmadığını vurgulamak gerekiyor.

Ayrıca yukarıda bahsettiğim çark sadece din sosuna batırılmış çeteler tarafından kurulmuyor. Onlardan daha fenasını kuran din sosuna batırılmamış çeteler da vardır. Onlar da kendilerini, işçi haklarını savunuyoruz, kadın haklarını savunuyoruz, hayvan haklarını savunuyoruz diye pazarlamaya çalışıyorlar. Çoğunlukla kendilerini “sol(?) örgüt” olarak isimlendiriyorlar. Örgütün silahlı militanı hamile kadınları tarıyor, kravat takmış militanı ise büyük şehirlerde kadın haklarından bahsediyor. Vitrine böyle şeyler koyup onlar da çeteleşip kadro ayarlamaya çalışıyorlar.

Cevabını kısmen verdiysek de yine de soralım: Bir insan neden PKK’lı olur?

Birinin PKK’ya katıldığını duyduğunuzda aklınıza ne gelir?

Örgütün militan bulabilmesinin toplumsal gerekçesi ailesinin dünyaya getirirken hiçbir gelecek hazırlamadığı çoğunlukla çok kardeşli çocukların; dersten, okuldan, adil hayat mücadelesinden kaçmaya çalışma içgüdülerinin, akraba bağı, arkadaş gazı ile birleşmesidir. Bu şekilde örgüte militan toplayabilmekte, iki cümleyi bir araya getiremeyen örgüt militanlarının ölmeleri, öldürmeleri sağlanabilmektedir.

Bunun yanı sıra bir de işin şu boyutu var. Kontrolsüz üreyen insanların çoğunlukta olduğu bölgelerde, başarısızlık oranı çok yüksektir. Bu tip insanlar ise, ilgiye çok açtırlar. Farklı oldukları, özel oldukları telkinine ise çok çabuk kanarlar, hiç sorgulamadan. Bu telkin, aklını kullanmaktan kaçış ile birleşir ve örgüte katılım gerçekleşir. Bu şekilde militan, hayatında hiçbir zaman görmediği ve muhtemelen de göremeyeceği bir ilgi ile karşılaşacağını düşünür. Çünkü çok büyük kötülükler, katliamlar yapılmakta ve insanların bu konuya ilgi göstereceğinin farkındadır.

Elbette ki silahlı militanlar örgütün tek unsuru değildir. Hatta sayıca çok da azdır. Asıl kalabalığı silahsız militanlar oluşturuyor. Bu yapıda silahlı militanlar, örgüte katılmamışların şehirde çarklarını döndürebilmesi için ihtiyaç duydukları argümanı sağlıyor. Asıl çarkı örgüte katılmamışlar döndürüyor. Bunları delil getirerek, “Dağda ölen insanlar varsa, demek ki ortada bir sorun var” diyerek hiçbir yerde, hiçbir zaman tanımı yapılmamış kurgu sorunları açıklamaktan kurtulmuş oluyorlar. Şehirde, sanki “toplumsal olaylarla ilgileniyormuş, birilerini haklarını savunuyormuş” gibi yapma şansı yakalıyorlar. Vitrinde bu söylemler dururken onlar da arka planda çeteleşmeye birbirlerine avantaj sağlamaya çalışıyorlar. PKK kadrosundan üniversitelerde akademisyen olmuş kaç kişi var şu anda biliyor musunuz, ya da belediyelerde iş ayarlanmış… Çeteleş ve hak etmediğini elde et. Bunu yaparken de yaptığın alenen ortaya çıkmasın diye işçi hakları, kadın hakları, şunların hakları, bunların hakları diye muhabbet döndür. Bu şekilde arkada kurduğun çark dönsün. Ne kadar ilginç değil mi? Tarikatçılıktan bahsederken de aynı yere ulaşmıştık.

Tek fark tarikatlarda adaletten kaçış din sosuna batırılmış hikayelerle yapılırken, buralarda ise fantastik ezilme(?), sömürülme(!), asimile olma(?), soykırıma(!) uğrama hikayeleri ile yapılır. Ha bir de onların doğuştan gelen farklı bir özellikleri varmış. Onun için her türlü kötülüğü yapabilirlermiş.

O zaman Fethullahçılık gibi bir tarikatın yani din sosuna batırılmış herhangi bir çetenin mensubu olmak ile, PKK’lı olmak arasında bir fark bulunmamaktadır. Sadece aynı davranışın, yani adaletten kaçışın, farklı coğrafyalarda sergilenmesidir.

İşin ilginci bu ya: Bugün Fethullahçılar, PKK’lılar ile kol kola çalışmakta, birbirlerinin başarılı olmasını canı gönülden istemektedirler. Fethullahçılar önce, yıllar yılı destek oldukları hükümete, hiç bunları yapmamış gibi bir günde yüzsüz yüzsüz muhalif oldular. Yetmedi darbeye yapmaya kalktılar. Onu da beceremediler. Şimdi yine aynı yüzsüzlükle, “darbeyi aslında hükümet kendi kendine yaptı” diyerek insanların aklı ile dalga geçiyorlar. Bugün de PKK ile kol kola ve neredeyse birebir aynı üslupla gayet güzel propaganda faaliyetlerine devam ediyorlar.

Oysa ki, 90’lı yıllarda, ki ben dershanelerine gittiğim için yakinen şahidim, Fethullahçıların hatırı sayılır kısmı MHP’yi desteklerdi. Onlara o yıllarda siz PKK’lılar ile aynı ümmettensiniz deseydin, nasıl bir tepki ile karşılaşırdın kim bilir. Oysa ki, o yıllarda adaleti bozmaya, aklını kullanmaktan kaçmaya çalışanların doğuda öbekleştiği yer PKK, batıda öbekleştiği yerlerden biri Fethullahçılardı.

Ve bugün birleştiler.

Hayır bugün birleşmediler. Hep birdiler.

Sadece bugün tek ümmet oldukları alenen ortaya çıktı. Bu uzun girişten sonra şimdi konumuza girebiliriz.

Adalet günü deterministiktir. Ne demek bu?

Adalet günü Allah’ın huzurun çıkıp, “Allah’ım beni affet! N’olur affet!”

“Ooo çok iyi yalvardın. Hadi cennete” diye bir şey yoktur.

Dünyada kiminle dava birliği etmişsen sonsuza kadar onunla birlikte olacaksın.

Daha doğrusu bu dünyada kimlerle tavizsiz mücadele ediyorsan, sonsuzlukta onlar nerede olacaklarsa sen orada olmayacaksın.

İşte Ümmetçilik bunu dünyada anlamanın yoludur. Ümmetçilik sonsuzlukta nerede olacağını, dünyada kimlerle birlikte olduğuna bakarak anlamanın yoludur.

Örneğin sen eğer ki PKK ile “tavizsiz” bir şekilde mücadele ediyorsan, sonsuza kadar PKK’lılar ile aynı yerde olmayacaksın. Mücadelen tavizsiz ise bu böyledir. Yani PKK ile mücadele edişin, PKK ile görünürde mücadele ise ve sana o anlık avantaj sağlıyorsa, bu mücadele tavizsiz mücadele değildir. Sen aslında çıkarın için mücadele ediyorsundur. Eğer çıkarın birleşirse, bir bakmışsın, bir anda PKK ile yan yana gelen insan oluvermişsin.

Ya da başka bir örnek olarak, PKK ile mücadele ediyor gözüküyorsun ama, PKK çömezi olmaya çalışan, siyaset ile uğraşıyormuş gibi yapmaya, hak etmediğini elde etmeye çalışan şovmenlere destek veriyorsan sen yine PKK ile mücadele ediyor sayılmazsın. Yani ümmetçilik bağlamında, böyle biri için, PKK sonsuzlukta nerede olacaksa bu kişi kesinlikle tam tersi yerde olacak denemez. Muallaktadır.

Bu mekanizmayı kırabilecek tek şey tövbedir. O da aynı iman etmek gibi, çok zordur.

Böyle bir örgüte girdikten sonra hakikati görüp tövbe etmek, “kandırılmış” olduğunu da kabul etmek anlamına gelir. Kandırılmış olmak ise insanı toplumsal rekabetinde çok çok geri bırakır. Belki insan içine çıkmaması lazım gelir. Buraların mensuplarının hakikati görseler bile inat etmeleri bundan kaynaklanmaktadır. Yoksa ortada ne bir dava ne de inanmışlık bulunmaktadır.

Ayrıca şunu da not düşeyim: Farklı kulvarlardaymış gibi duran, ama özünde aynı davranışı sergileyen bu tip oluşumların kimi zaman birbirlerine karşıymış gibi görünmeleri, o anda çıkarlarının çatışmasından kaynaklanmaktadır. Başka bir deyişle yağmacılar arası rekabettir. Herhangi bir fikirleri, davaları var ve fikirsel ayrılık yaşıyor olmalarından değildir yaşanan mücadele. Geçicidir. Zaman içinde mutlaka yan yana gelirler.

Bunların tek millet olduğunu gösteren bir başka örnek ise, seçimlerin yaklaşması ile birlikte -ister din sosuna batırılmış ister batırılmamış- çeteler için vaatlerin yoğunlaşıyor olmasıdır. Adalet duygusu ile bağdaşmayan bu tip vaatlerin yapılmasının nedeni buralara girmiş insanların girme nedenlerinin adaletten kaçma olduğunun bilinçaltında herkesin farkında olmasıdır. Aşiretler, tarikatlar, “sol(?)” örgütler vs.; kendilerinin toplu halde oy veren kolay oy depoları olduğunun sinyalini verirler. Bunu gören siyasi parti tabelaları da onlara adalet duygusu ile bağdaşmayan kıyaklar yapacaklarının sinyalini verirler. Bu şekilde karşılıklı sinyalleşerek tek millet olduklarını ispat ederler. Zaten kaydı tutulmayan ve verilen oy ile kimsenin cezalandırma sürecine girmediği mevcut seçim sistemi de bunun için harika bir ortam sağlamaktadır.

Bu şekilde herkes kendi milletini bulur. Tavizsiz ve samimi olarak kimlerle mücadele ediyorsanız, sonsuzlukta onlarla birlikte olmayacaksınız. Mücadele ediyormuş gibi görünüp aslında aynı kafanın insanlarının ise dünyada bir şekilde yolları kesişecektir.

İsra 71. Her insan topluluğunu önderleriyle birlikte çağıracağımız o günde kimlerin amel defterleri sağından verilirse işte onlar amel defterlerini okuyacaklar ve en küçük bir haksızlığa uğramayacaklar.

"Kişi sevdiği ile beraberdir." (Buhârî, Edeb, 96; Müslîm, Birr, 165)

19 Ocak 2023 Perşembe

Sigara Dumanı ve Gürültü Saldırı Aracıdır

Hava güzel, moralim yerinde, çıkmışım güzel güzel yürüyorum. Ağaçlar çiçek açmış, güneş parıldıyor. Ne güzel bir gün derken, bir anda önümde yürüyenin üflediği sigara dumanı suratıma çarpıyor. Benim de aynı anda beynim dönüyor. Zor tutuyorum kendimi. Ama kendimi tutmak zorundayım. Bir şey yapamam. Mevcut yasalar bana böyle bir hak tanımıyor. O istediği gibi sigara dumanını üfleyebilir yani bana saldırabilir ama yol, park, bahçe gibi kamuya açık alanlarda o dumana yani saldırıya maruz kalan olarak benim hiçbir şey yapma hakkım bulunmuyor.

Sigara dumanı saldırı aracıdır. Sigara dumanı üflemek, aynı, eline bıçak almış birinin etrafa bıçakla saldırması gibidir.  

Sokak gibi kamuya açık alanlarda sigara içimi yasaklanmalıdır. İçiliyorsa, sigara dumanına maruz kalan kişi, nefsi müdafaa kapsamında saldırana karşı istediğini yapabilmeli, akabinde de tazminat davası açabilmelidir.

Not: Kıyas hatası yaparak, insanların ter de kokabildiği ya da yediği yemekten sonra istenmeyen kokuların da oluşabildiği söylenip, "sokakta sigara içimini yasaklarsak bunları da yasaklamamız lazım" deniyor. Terlemek, yemek yemek insanın hayati ihtiyaçlarıdır. Fakat sigara başta olmak üzere bağımlılık yapan tütün ya da benzeri kimyasal ürünler ihtiyaç kapsamında değildir. Kimse hem kötü kokan hem de kendisine zarar veren o dumana maruz kalmak zorunda değildir. Terden veya yenilen yemekten oluşan kokuları bastırma bireyin kişisel temizliğine dikkat etmesi ile alakalıdır. Dikkat etmeyen en fazla toplumsal kınama ile karşılaşabilir. Bağımlılık yapan, tamamen zararlı sigara ve benzeri zevk verici ürünlerden kaynaklı pisliğe bir insan maruz kalıyorsa, bireyin her türlü kendini savunma hakkı bulunmalıdır. Hayır, üstelik buradaki konu, şu an için, doğrudan sigaranın yasaklanması da değil, sadece sokakta içiminin yasaklanması.

Neyse, maruz kaldığım sigara dumanına büyük bir sabır göstererek yürüyüşüme devam ediyorum. Bu sefer bir anda ezan sesi patlıyor kulaklarımda. Bak, dikkat et! Ezan okunmuyor, ezan patlıyor.

“Hocaların hocası” olarak sıfatlandırılan bir ilahiyat hocası “Namazı milletin başına bela ettiler” diyordu bir konuşmasında. Namazı değil de hoparlörden son ses okuyarak ezanı ettiler. Dinen bidat hükmündeki hoparlörden son ses ezan okuma ile insanlara ızdırap olarak kime neyi ispat ettiklerini düşünüyorlar, ne yapmış olduklarını sanıyorlar, anlamıyorum. Bu şekilde ezan okunmasından dolayı evini taşıyan insanlar varmış yahu. İş o noktayı varmış durumda.

Ezanın avluya okunması, avludan duyulacak kadar okunması yeterlidir. Daha fazlası gürültü hükmündedir.

Bu bağlamda genel olarak gürültü hakkında biraz konuşmak isterim.

Gürültü, aynı sigara dumanı gibi bir saldırı aracıdır.

Oturanlar bilir, oturmayanlar için söylüyorum: Hani böyle astronomik rakamlarla fiyatlandırılmış güzel güzel rezidanslar görüyoruz ya satış ilanlarında ya da güzel mahallelerde. İşte o evlerin büyük bir kısmında 2 kat üstteki muhabbeti 2 kat aşağıdan dinleyebiliyorsunuz. O binaların dış cephesine yapılan makyaja, satılması için yapılan reklama, bahçesindeki yüzme havuzuna falan kanmayın. Sıfır ses yalıtımı ile hayatınız kabusa döner. Hiç kimse alt kattakinin, üst kattakinin gürültüsünü çekmek zorunda değildir. Bunun çözümü için gürültü saldırı aracı hükmüne alınmalı ve parkenin altına ses yalıtım malzemesi konması, müteahhidin sorumluluğu kapsamında zorunlu hale getirilmelidir. Eğer ev eskiyse bu ev sahibinin sorumluluğunda olmalıdır. Bu noktada komşunun yapacağı şikâyet ile evde ses ölçümü yapılmalı ve yeni ev için müteahhide, eskisi için ev sahibine parkenin altına ses yalıtım malzemesi koyması yasa ile mecbur edilmelidir. Uymayanın, ceza olarak evinin mühürlenmesine kadar götürülmelidir bu konu.

Kontrolsüz üreme, şehirleri yaşanılamaz hale getirmektedir. Kontrolsüz üremenin sonucu olarak, sosyal yaşamda huzuru bozan en büyük iki etmenin gürültü ve sigara dumanı olduğunu görmekteyiz. Kimsenin çekmek zorunda olmadığı bu iki huzursuzluk kaynağı, olması gerektiği gibi, saldırı aracı hükmüne alınmalı ve buna göre cezalandırma işlemi gerçekleştirilmelidir.

30 Temmuz 2022 Cumartesi

Modern Zamanların Müşrik Kâfir İlişkisi

Nefsin 3 temel içgüdüsü vardır. Bunlardan birincisi üstünlük yarışında galip gelme, başkalarının onu en üstün, en eşsiz olduğunu kabul ettiğini görme yani ilahlığa ulaşma; ikincisi yeme-içme, cinsellik başta olmak üzere kuralsız, sınırsız bir şekilde doyurabildiği kadar kendisini doyurabilme, üçüncüsü ise tembelliktir. İnsanın bütün sınanması bu 3 içgüdüsü üzerinedir.

İnsan nefsinin ilahlık(üstün, tek, eşsiz olduğunun başkaları tarafından kabulü) isteğinin peşinden giderse kâfir olur. Hatta bu uğurda Allah’ın varlığına inanıp ibadet dahi etmede hiç sorun yaşamaz. Çünkü Şeytan insana, ilahlık isteğine ulaşabilsin diye Allah’ı delil getirebileceğini, O’nun katında çok mübarek biri olduğu, O’nun tarafından seçilmiş bir insan olduğu gibi iddialarda bulunabileceğini fark ettirir. Onun için bir insanın Allah’a inanıyor, ibadet ediyor olması kâfir olmadığı anlamına gelmez. Şeytan da bir insanın Allah’a inanıyor olmasını hiç sorun etmez.

İnsan nefsinin yeme-içme, cinsellik gibi hayvanlarda da olan içgüdülerinin peşinde bir hayat yaşarsa hayvan gibi bir hayat yaşamış olur. Şeytan yine insana bu istekleri için sonsuz güce sahip bir ilahtan isteklerde bulunabileceğini fark ettirir. Buna yenilir ve bu uğurda Allah’a inanır ve ibadet ederse müşrik olur. Müşrik olma, bu istekleri tatmin için Allah’a yönelmedir. Allah’tan hak etmediği halde dünyayı istemektir.

Peki, müşrik ve kafirlerde Ahiret inancı yok mu?

Hayır yoktur. Allah’a inanma ve ibadet etme ne kafir olma ne de müşrik olma ile çelişmezken, ikisinde de Ahirete inanma yoktur. 

Casiye 24. Onlar hâlâ: "Bu dünyadaki hayatımızdan başka bir şey yok!" derler, "Dünyaya geldiğimiz gibi ölürüz ve bizi ancak zaman yok eder". Fakat onların bu konuda hiçbir bilgileri yok: onlar sadece zannederler.

(Ayrıca bkz. Mü’minîn/37, Mü’minîn/82, Hakka/4, Neml/67-68.)

İşte insan kafir veya müşrik olmadan yaşamayı başarabilmesi üzerine bir sınanma yaşar. Allah’ın varlığına inanma, inanmama üzerine kurulu bir sınanma yoktur. Tanrıtanımazlık ya da Ateizm diye adlandırılan bir Yaratıcının varlığına inanmama gibi bir durum tanımı gereği zaten mümkün değildir. Sadece hayvanlarla ortak paylaşılan temel içgüdülerinin peşinde giden insanların Allah’ın ve Ahiretin varlığı hatta yokluğu gibi şeylerin umurlarında bile olmaması durumu vardır. Bunu Ateist olma iddiası ile karıştırmayalım. İkisi birbirinden çok farklı.

Bunu da açıkladıktan sonra şimdi Kâfir ve Müşrik olma konularına biraz daha derinlemesine girelim.

Kâfir olma az önce açıkladığımız insanın nefsinin birinci isteğine uyması iken, müşrik olma ikinci isteğine uymasıdır. Elbette sonsuzluğu kaybetme bağlamında ikisi de aynı kapıya çıksa da yine de aralarında fark vardır. Bu fark da kâfirliğin ilahlık isteği ile, müşrik olmanın ise hayvani içgüdüleri sınırsız bir şekilde doyurma ve bu uğurda Allah’a yönelme ile alakalı olmasından çıkar. Birisinde bu iki sıfattan biri bulunurken diğeri illaki bulunmaz gibi bir durum yoktur. Gerçi bir insan için kafir olmadan müşrik olma, müşrik olmadan kafir olma durumu nasıl gerçekleşebilir, düşünemiyorum. Çünkü bu durumun sadece bir istisnası vardır, o da Şeytan’dır. Şeytan kâfir olmuştur ama müşrik değildir. Onun için başlıktaki ifade ve yazı boyunca vereceğim örnekler sizi yanıltmasın. Kafir olma ve müşrik olma davranışlarını inceleme babında sanki sadece kafir olan ve sadece müşrik olan iki insanda bahsediyormuş gibi örnekler vereceğim. Yoksa kafir olan bir insanın müşrik olmaması ya da müşrik olan bir insanın kafir olmaması gibi bir durumun gerçekleşebileceğine pek ihtimal vermiyorum, diyelim ve şimdi dünyevi isteklerde bulunmanın şirk koşma olması durumuna geçelim.

- Dünyevi isteklerde bulunma nasıl şirk olur? Şirk olması için birinin başkasını ilah olarak görmesi gerekmez mi? Başkasını nasıl ilah olarak görür ki insan? Karşısına geçip ibadet yaparak mı?

+ Yok değil.

- Gözünde büyüterek, hayran olarak mı?

+ Yok o da değil.

Cevap: Kendisinden adaleti bozmasını isteyerek.

Eğer Müşrik olma hak etmediği halde dünyayı istemekse, dünyayı sana bir insan da verebilir. Örneğin zenginlik istiyorsan, sınavda başarı istiyorsan bunları iktidarı ya da kurumları ele geçirmiş bir yasal hırsız da verebilir sana. Yolsuzluk yaptırır, zengin olursun. Soruları çalar verir sana sen de “hayır” demezsin ve sınavda başarılı olursun. Bunları yapan kişi, o kişi için ilah olmuştur artık. Allah’a ihtiyacı yoktur artık. Değil mi!

İşte Müslüman olabilmiş biri yani Allah'ın yüceliğini idrak ve takdir edip, ahirete inanan ve salih amel işleyen biri tam o anda bunları kabul etmeyecek insandır. Bu şekilde dünyayı yani zenginliği, başarıyı bile ahiret için istediğini ispat etmiş olur. Müşrik ise kuldan, kendisi için adaleti bozmasını isteyen insandır. Allah’a böyle ortak koşar. “Ben putlara secde etmiyorum demek ki müşrik değilim. Ne kadar kolaymış” diye bir şey yok. Ayrıca putlara secde etmediğinden de emin misin?

Biraz güncel konulardan konuşalım.

Hiç inanmadığı halde, yahu ne inanması, ortada inanılacak bir dava bile yok iken neden örgütleniyor insanlar? Neden siyasi parti adı ile açılmış ama terör örgütünden, suç şebekesinden farkı kalmamış kimi yerlerde takılıyor? Neden örgütünün kalabalık olması için uğraşıyor? İnanç, düşünce, ideoloji sahibi oldukları için mi? Yoksa kimlik bunalımı yaşadığı için mi? Ya da örgütlenmeyi, adaleti bozma mekanizması olarak algıladığı için mi? Onun için ne kadar kalabalık olurlarsa o kadar iyi mi?

Neyse. Bunlara biraz sonra değineceğiz. Şimdi burada bir duralım ve biraz daha farklı güncel bir konudan bahsedelim. Din veya siyaset ile uğraşmaya başlayan bazı insanlarda görünen, “Din veya siyaset ile uğraşmaya başladım, o zaman üst perdeden konuşabilirim” davranışına...

Bu davranışa örnek vermem gerekirse, aklıma ilk, yakın bir zamanda bir kurumun başındaki bir kişinin söylediği söz geliyor. “Namazlı, abdestli yani dindar bir nesil yetiştirme niyetindeyiz”. Buna benzer bir söz söylemişti ilgili kişi. “Dindarını” geçtim, sen herhangi bir nesil yetiştirebilir misin? Sen kendin yetiştin mi? Bu özgüven nereden geliyor? Herkeste olmuyor ama din ile ilgilenen kimi insanlarda neden böyle "birilerine önderlik yapabilirmiş" imalı söylemler kendinden emin bir şekilde söyleniyor? Ne büyük laflardır bunlar!

Yine aklıma bir zaman önce “İslami cemaat” adı altından kendini tanıtan bir gruba mensup insanlar geldi. Onlar da çokça söylerdi: “Öğrenci yetiştiriyoruz” diye. İnsan yetiştiriyormuşlar. Ne kadar da kolay üst perdeye geçiyorlardı oralara girenler. “Kendin yetiştin bitti de başkalarını mı yetiştiriyorsun!” deme hissi uyandırırdı bu laflar.

İnsan bu lafları etmeye başlamadan önce kendi kendisine sormalı: “Benim birini yetiştirebilecek bilgi birikimim var mı? Daha öğrenci olmam gerekirken, bir yere para yardımında bulunmuş olmam beni bir anda nasıl "nesil yetiştiren insan" konumuna yükseltmiş oluyor?” diye. Hele bir de bu tip yerlerde çoluk çocuğun kimlere emanet edildiği konusu var ki, hiç o konulara girmeyelim.

Bu durum yani din ile uğraşmaya başlayan bazı insanlarda bir anda hasıl olan üst perdeden konuşma davranışı aslında insanın kafirlikten vazgeçemeyişinin göstergesidir. Din ile ilgilenirken bile yine üst perdeye geçmeye çalışıyor. Din ile ilgilenmeyi bile kafirliğin gerçeklenmesine bir araç olarak kullanıyor.

Bu durumun aynısı siyaset ile uğraşmaya başlayan insanların da bir kısmında görülmektedir, ki bence bu çok daha sinir bozcudur. Çözüm üretme, adaleti sağlama, faydalı olma niyeti ile değil, ki böyle yapanlar da var, o fedakâr insanların haklarını yemeyelim, “Buralara yakın durayım yarın öbür gün işim düşer. Bana avantaj sağlarlar.” diye girip, bir de oluşan bir boşluktan faydalanıp bir makam elde edip, bir süre sonra ne amaçla oralarda takılmaya başladığını unutup, hiçbir bilgi birikimi olmadığı daha ikinci cümlesinden belli insanların büyük büyük konularda sırf müdahil olmak için içi bomboş cümlelerle, üst perdeden konuşma davranışları göstermesinden bahsediyorum. Hatta adalet, barış, liyakat gibi sözcüklerin içine ede ede, kendi adaletsizliğini, liyakatsızlığını örtmeye çalışıp bir de üstüne bunlardan adaleti bozmasını bekleyen tayfanın içi boş övgüsü ile gaza gelmişlerden bahsediyorum.

Adaleti bozma, üst perdeye çıkma, adaleti bozdurmaya çalışmadan bahsettik. Şimdi müşrikliği, başkasını ilah olarak görmeyi inceleyelim.

İnsanlar, birisinin güç sahibi olduğunu nasıl anlar?

Onların adaleti bozma örneklerini görerek, başkalarından dinleyerek. Bir müşrik bir insanı ilah olarak görüp görmeyeceğini adaleti bozup bozamadığını kontrol ederek anlar. Bunu fark edip, bunu istemesi ile de müşrikliğini gerçekleştirir.

Burada kâfirlik ile müşriklik arasında müthiş bir uyum olduğunu görüyoruz. Biri olmadan öteki olmuyor gibi. Şöyle ki, bir insanın adaleti bozarak güç sahibi olduğunu gösterme isteği bunu kendisinden isteyenlerin olduğunu, olacağını düşünmesinden; bir insanın müşrik olması ise bir yerlerde adaleti bozma gücüne ulaşmış birilerinin olduğunu ve bunu kendisi için kullanabileceğini düşünmesinden kaynaklanmaktadır.

Kâfir adaleti bozarak güç gösterisi yapar, müşrik bunu ondan yapmasını isteyerek ibadet yapmış olur. Kendisi için başkasına haksızlık yapmasını isteyerek. Kâfirlik ile müşriklik arasında yaşanan ilişki en temelde bu şekildedir. Bakarsak, tarihte yaşamış müşriklerin müşrik olmasının nedeninin fiziksel put ve ona secde hareketleri yapmaları olmadığını, onlardan dünyevi isteklerde bulunmaları olduğunu görürüz. Bu istekler de en temelde başkasına haksızlık yapma, adaleti bozma üzerine kuruludur. Adalet günü inancının olmamasındandır. Yani aslında müşrikler, putlardan kendileri için dünyada adaleti bozmalarını istiyorlardı.

İyi de bu dediklerimiz günümüz dünyasında da geçerli değil mi, neden tarihten bahsediyoruz? Evet, elbette. Örneğin geleceğini belirleyecek bir sınava gireceksin ve pek de hazırlanmadın. Buna rağmen sınavda hak etmediğin halde herkesin önüne geçmek istiyor ve bunun için dua ediyorsan, sen de en temelde müşriksin demektir. Zaten bunu yapıyor olmanın ana nedeni, adalet gününe inanmıyor olmandır.

Bu konunun sağlamasını şöyle yapabiliriz: Sınav örneğinden gidersek, hak etmediğin başarıyı elde etmeyi sana başkaları da sağlayabilir. Örneğin sana birileri sınav soru cevaplarını sınavdan önce verebilir. İşin görülmüş olur. Artık dua etmene gerek kalmaz. O zaman, adaleti bozması için doğa üstü bir güce yönelme davranışını sergileyen, bu konu bağlamında söylüyorum, sınavdan bir gün önce soruların cevaplarını verecek birileri ile karşılaşırsa, onlara "Hayır." diyemeyecektir. Genel olarak söylersek, birinin dünyada adaleti bozması için doğaüstü bir varlığa yönelmesi dünyada bunu yaptırtacak birini bulamamış olmasından kaynaklanmaktadır. O zaman eğer bir insan adalet gününe inanmayı başarabilmişse, Dünyada adaleti bozma girişiminde bulunmaması ve özellikle başına gelenleri, elde ettiklerini ve edemediklerini nasip olarak görüyor olması gerekmektedir. Zaten dünyalıkları, başına gelenleri nasip olarak görmüyorsa, eninde sonunda adaleti bozmaya, bozdurmaya çalışır bir halde bulacaktır kendisini.

Tekrar edersek; şirk koşanın, yani adaleti bozmaya çalışanın, bunu isteyenin; Allah'a ibadet ediyormuş gibi yapması, dünyada adaleti bozduracak birini bulamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Örneğin Türkiye'de, "Allah" ismi ile hitap ettiği göremediği varlığa yönelerek yapar bunu. Ortada samimi bir inançtan ziyade "işimi görecekse neden inanmadığımı söyleyeyim" hesabı vardır. Yani müşriğin inancı akıl ve mantık, ibadeti de şükür üzerine değil, tamamen çıkar hesabı üzerine kuruludur. Onun için ilk fırsatta ve aslında her fırsatta patlar.

İşte böyle bakarsak, neden dindar görünen bazı insanların, bir konum elde ettiklerinde boğazlarına kadar yolsuzluğa, usulsüzlüğe, hırsızlığa battığını anlayabiliriz.

Çünkü müşrik oldukları için. Dindar bir müşrik. Böyle bir insanın, makam elde etmeden önce, doğaüstü bir varlığa yönelmesindeki, sıkı sıkıya ibadet etmesindeki asıl niyeti adaleti bozmaktır. Bunu yapacak birilerini bulduğunda ya da bir makam elde ettiğinde asıl isteği tüm çıplaklığı ile açığa çıkar. Yani böyle bir insan için adalet gününe inanma diye bir şey hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Bütün mesele adaleti bozma isteğidir, bunu yapabileceği dünyevi bir makamı ya da etrafında böyle bir makamda bulunan birisi yoksa, o ara doğa üstü bir güç ile ilgilenir. Bunu yapabilecek birini bulduğunda artık Allah ile çok da işi kalmamıştır artık. Ve işlenebilecek bütün suçları da işler. Fakat hiçbir şekilde "o kişi dindar değil" diyemezsin.

Müthiş bir bilinçaltı itirafı duymuştum yakın zamanda. Bir adam bir akrabasına devlet kadrolarında bir yer ayarlıyor yani adaleti bozuyor. Bu ortaya çıktığında ise bizim burada uzun uzadıya yazdığımız şeyi 3 kelime ile özetliyor: “Eğer yapamasaydım, beni küçük görürlerdi. “

Adaleti bozabilmek güç gösterisidir, büyüklük gösterisi. Küçük görünmekten korkan kafirdir. Böyle birisinden, kendisinde var olduğuna iman ettiği gücü kullanarak adaleti bozmasını isteyen ise müşriktir.

Eğer ahiret gününe inanıyorsan dünyayı bile ahiret için istersin ve bu isteğinin başkasına zarar verip vermediğini kontrol ederek istersin. Örneğin, eğer sınavda haksız bir başarı başkasına başarısızlık olarak dönüyorsa, ya da haksız kazanç başkasına fakirlik olarak dönüyorsa bu şekilde bir talebi olamaz ahiret gününe inananın. Ama dünyayı nefsani olarak istiyorsan böyle bir kriterin olmayacaktır. Şirk de bu sürecin kaçınılmaz sonu olacaktır. Çünkü bunu sana verebilecek birini bulana kadar evet Allah'a yöneliyor durumdasındır ama sana dünyayı verebilecek birini bulduğun anda çok da işin kalmayacaktır artık O'nun ile. Onun için insanların muhtemelen büyük bir kısmı Allah'a puta tapar gibi tapar (En doğrusunu Allah bilir). Tüm bunlara göz önünde tutarak dünyayı ne için istediğinin kontrolünü yaparak müşrik olup olmadığını görebilir insan. Yani kafirlik, müşriklik yüzyıllar öncesinde yaşamış insanlara ait fantastik kavramlar değil, her gün karar verirken sınandığımız güncel kavramlardır. 

Son olarak bitirirken şunu tekrardan vurgulamak isterim ki, başlıkta ve yazı boyunca kafirlik ve müşriklik örnekleri verirken insanlar sadece kafir ya da sadece müşrik olurmuş gibi yazmam sizi yanıltmasın. Yeri geldiğinde güç gösteri yapan insan, yeri geldiğinde başkasından güç gösterisi yapmasını da isteyecektir. Sadece kafir olma ve müşrik olma davranışlarını gösterebilmek için, kafir ve müşriği iki farklı insan tipi gibi yazdım. Yoksa kafir olanın müşrik olmaması ya da müşrik olanın kafir olmaması gibi bir durum bir insan için geçerli olabileceğine pek ihtimal veremiyorum.

Not: Bu konunun en detaylı açıklamasını Devrim Dersleri - 4'te yapacağız.