9 Haziran 2020 Salı

Haydutlaştırma Partisi

“Buralar zamanında bir kadın savaş pilotu tarafından bombalandı.”
Neden? Sence bir nedeni olmuş olabilir mi?  
“Şu insanlar soykırıma uğradı”
Soykırım mı? Allah Allah? Tamam öyle olsun, hadi "soykırım" diyelim. Ama "soykırım" olarak isimlendirmeye çalıştığın olayların nedeni neydi? Süreç nasıl işledi?

Niçin tarihte yaşanan olayların nedenleri hakkında hiç konuşmuyorsun? Neden hiç kronolojik sıra yok söylediklerinde? Neden doğrudan bir romantizm başlıyor konuşmaya başladığında? Nedenlerden bahsetmeye başlarsan istediğin gibi bir romantik ortamı oluşturamayacağını mı hissediyorsun? Olur da az biraz yaşanan süreçlerden bahsedersen, elinde propaganda, romantizm yapabileceğin hiçbir şey kalmayacağının farkında mısın yoksa? Peki neden romantizm yapmaya çalışıyorsun? Yoksa hitap ettiğin kitleyi bir şeylere motive etmen mi gerekiyor?

Sanki tarihte yaşanmış olaylara çok önem veriyormuş gibi, devamlı olarak tarihte yaşanmış belli başlı olaylardan bahsedip ama hiç nedenlerden bahsetmeyen insanlar görürsünüz. Hepsi ortak olarak aynı olayları gündemleştirip, yine ortak olarak hiç nedenlerden bahsetmezler. Böyle biri ile muhatap olursanız, aklınızda bulunsun muhtemelen Haydutlaştırma Partisinin bir mensubu ile karşılaştınız demektir. Çünkü Haydutlaştırma Partisi mensuplarının, üzerinden manipülasyon yapabileceklerine inandıkları tarihi olaylardan bahsederken hiç kronolojik sıra diye bir dertlerinin olmadığını görürsün.
Dilimiz, dinimiz, aklımız, namusumuz, canımız, malımız, milletimiz, memleketimiz ne zaman ki özgür ve serbest olursa o zaman biz kardeşiz.

Nasıl laf kalabalığı ama! Kaçını yediniz?

Dilin serbest değil mi? Dinin ne ve serbest değil mi? Ayrıca daha da önemlisi, din ne demek biliyor musun? Ama en güzeli “aklın” serbest olmaması. Akıl ne? Aklın serbest olması ya da olmaması nedir yahu? En sonda da kardeşlik diye bir ifade kullanmış. Kardeş olmak ne demek, olmamak ne demek? Ola ki bir tanım yaptın diyelim. Sonrasında, kardeş olmadığında ne yapmaya hakkın olduğunu iddia edeceksin? Serbest(!) olmadığını iddia ettiğin şeyler serbest(!) olsa idi neyi yapacaktın, başaracaktın, şimdi neyi yapamıyor, başaramıyorsun… diye uzayıp gider cevabı olmayan sorular. Ayrıca laf kalabalığını artırabilmek için hem “özgür” hem de “serbest” kelimelerinin yan yana kullanması da gözden kaçmasın.

Burada parti mensubu elbette ne dediğini kendisinin de bilmediği ezber cümleler ile hiçbir şey söylemiş olmuyor. Peki, hiçbir şey söylemiş olmuyorsa, sorun namına söylediği şeylerin hiçbir gerçekliği yoksa ne yapmaya çalışıyor? Gerek tarihte yaşanmış olayların kronolojik sırasını değiştirerek, gerekse de hiçbir gerçekliği olmayan sorunlardan bahsederek ve sözüm ona “hedef alındığını” ima ederek ne yapmaya çalışıyor?

Yalan ve laf kalabalığı üzerinden hitap ettiği kitleyi kışkırtarak hırsızlık, katillik, yağmacılık yapmaya motive ediyor. Yani haydutlaştırıyor. (İsra - 64)

Fakat kışkırtırken bahane olarak sunduğu gerekçeler o kadar çürük, o kadar zayıf o kadar ucuz ki, biraz sorguladığında sadece bomboş bir gürültü olduğunu anlıyorsun. (Nisa -76)

Bir tarafta neden öldürdüğü, yağmaladığı hakkında hiçbir fikri olmayan cahiller varken, öteki tarafta bunların öldürüyor olmasının kendilerinin geçim yolu olan kravatlı teröristler ve kravatlı teröristin eli silahlı teröristlere ukala taklidi ile anlam yükleme çabası var. Yani “kendini acındırabilirsen istediğin kötülüğü yapabilirsin” mottosu. Salla sallayabildiğin kadar. Kendi yalanlarına inanacak kadar düşmüş insanlar...

O zaman, tüm bunları göz önüne aldığımızda, Haydutlaştırma Partisinin uyguladığı haydutlaştırma sürecinin 2 ana koldan ilerlediğini söyleyebiliriz.

1. Yaşanmış hiçbir olayın nedeninden bahsedilmez. Kronolojik sıra diye bir şey yoktur propagandalarında.
2. Altı bomboş laf kalabalığı üzerine oturmuş mağduriyet edebiyatı ile insanlar kötülük yapmaya teşvik edilir.

Bir insan tarihte yaşanmış bir olaydan kendine nasıl mağduriyet çıkarır anlamak mümkün değil. Üstelik buradaki durum çok daha kötüdür çünkü propaganda yaptıkları gibi olaylar yaşanmış da değildir. Yani tarihte yaşanmış olaylar kimseye kötülük yapma hakkı vermeyecekken, bir de yaşandığını söyledikleri olayların tamamen çarpıtma ve yalandan ibaret olması ne derece mide bulandırıcı bir propaganda ile karşı karşıya kalındığını göstermektedir. Bir bakmışsın "çarpıttığı tarihsel olayın gerçekliğini mi anlatayım, yoksa bu olaylar gerçek bile olsa kimseye hiç bir hak vermeyeceğini mi anlatayım" diye kalakılmışsın. Cehalet, Haydutlaştırma Partisinin gücünü aldığı yerdir.

Bu noktada, avamın, Haydutlaştırma Partisi propagandacısının bu yalan, cılız söylemine sımsıkı sarılması hatta bir yalanının üstüne bin yalan katmaya kalkmasının 2 noktada avantaj yakaladığını düşünmesinden kaynaklandığını görmekteyiz.

Bunlardan birincisi kötülük yaparken ahlaki bir ikilem yaşamayacağını, kendini ve etrafındakileri kandırabileceğini hissetmesidir. “Ben X’im, gittiğim her yeri ve her şeyi yağmalayabilirim, öldürebilirim. Ben herkesten alacaklıyım” diyerek haydutluğa yol vermesidir.

İkincisi eğer hayatta başarısız olmuşsa, kendisinin başarısız olmadığını, kendisinin başarısız bırakıldığını iddia edebilecek olduğunu hissetmesidir. Böylece kendince güzel bir bahane yakalamış olacaktır. Ayrıca “hedef alındığını” iddia ederek de karşı tarafa “önemli insan” olduğu mesajını vermiş olmaktadır. Örneğin “asimile oldum”, “şu oldum bu oldum” hikayeleri ile karşı tarafa “birileri tarafından hedef alındığının” yani “ciddiye alındığının”, “aslında önemli”, “üstün” bir insan olduğunun mesajını vermiş olur. Asimile diye isim taktığı süreç ne ve o olmasa idi neyi başaracaktı, hiçbir şey belli değil. Olmaması da iyi bir şey onun için, bu kadar yalan başka türlü nasıl süslü gösterilecek…

“Sen sömürüldün(?), asimile edildin(?), elbette yağmalayabilirsin. Tabii ki de insanları öldürebilirsin sen ezilmiş bir halksın” diye diye gözümüzün önünden yüzbinlerce insanı, tarihte milyonlarca insanın yaşam hakkını elinden aldılar, aldırttılar. Hep çaldılar, çaldırttılar. Öldürdüler, öldürttüler. Yaptıklarının her karşılığını aldıklarında da kronolojik sırayı değiştirip, sonuçları neden gibi göstermeye kalktılar. Kendi sebep oldukları şeylerin sonuçlarından bile mağduriyet çıkararak nemalanmaya kalktılar. Kışkırtarak hayatlarını berbat ettikleri insanlara; yüzsüzlüğün, utanmazlığın en tepe noktasından “Bakın hayatınız mahvoldu, daha fazla kötülük yapabilirsiniz. İyiliğiniz için söylüyoruz” dediler. (Araf – 21)

İnsanları katlettiler, yapanlar etkisiz hale getirildikçe, “insanlar katlediliyor” dediler. Kaynaklarını terörü finanse etmek için harcadılar. Kaynakları ellerinden alındıkça “bakın işte baskılara uğruyoruz” dediler.

İstedikleri kadar desinler. Günümüze kadar gelen katliamlarını, yağmalarını göz önüne aldığımızda tarih içinde sayıları çokmuş gibi gözükse de Haydutlaştırma Partisi mensuplarının karşısında her zaman adaleti gözetecek birileri olmuş ve olacaktır.

Not: Levent’te o geniş arsa için “şuraya bir botanik bahçesi yapılsa ne güzel olur” derdim. Gökdelenlerin arasında ne güzel gözükür. Ya da geniş bir parkur alanı, insanların sportif etkinlikler yapacağı ya da gençlerin bisikletle, kaykayları ile gelip gösteri yapabileceği bir alan. Yine ne kadar işe yaramış olurdu. İnanılır gibi değil, bugün görüyorum ki cami yapılıyormuş. Gerçekten inanılır gibi değil.  Orada zaten hemen yanı başında eski levent cami varken, vakit namazlarında toplamda 6 – 7 kişi bile olmazken hemen yanına o arsaya bir cami daha yaptırmanın ne manası var! Yani o arsa böyle heba edilemez. Olacak iş değil. Yazık günah. Vallahi de çok acıdım. Ne anlamı var ne gereği var, ne ispat edilmiş oluyor böyle yapılarak. Orada zaten çok az sayıda insan yaşıyorken, bütün avmlerde mescit varken, var olan cami bomboş bekliyorken, o arsa çok güzel bir şekilde değerlendirilebilecekken, var olan bir caminin yanına bir cami daha yaptırmanın ne manası var. İnşallah bir an önce vazgeçilir diyelim. Güzel bir bahçe ya da bir parkur alanı yapılır diyelim.

26 Haziran 2019 Çarşamba

Cezalandırmada Adalet - 2

“Neyse cezası yatarız” diyordu, son derece rahat bir şekilde. Nerden geliyordu bu rahatlık, nasıl oluyordu da kendine bu kadar güvenebiliyordu? Çünkü o kadar emin ki sözde “cezalandırmada” bir sıkıntı yaşamadan karnının doyurulacağından, yatıp kalkacağından, ihtiyaçlarının karşılanacağından...

Bu ve bunun gibi cümleler aslında cezalandırma sistemine bir kafa tutuştur. Ve eğer ki bir kimse bir cezalandırma sistemine kafa tutabiliyorsa, bilin ki orada cezalandırma sistemi diye bir şey yok demektir. Şimdilik burada durup başka bir konuya geçelim.

Her birey gerçekleştirdiği her eylemin sorumluluğunu almak zorundadır. Gerçekleştirilen bir eylemin sorumluluğunu almamak diye bir şey olamaz. Değil mi? Maalesef oluyor. Modern dünyada gördüğüm kadarıyla 3 konu insanlara hak olarak görülüyor ve başkalarının hayatını etkilediği hatta kimi zaman mahvedebildiği bu 3 konuda bireye hiçbir sorumluluk yüklenmiyor.

     1. Oy Kullanamak
     2. Hayvan Beslemek
     3. Çocuk Sahibi Olmak
1-) Oy Kullanmak: Bu konuyu daha önce Seçim Sisteminde Adalet yazısında uzun uzadıya işlemiştim ama tekrardan özet geçeyim: Oy veren kişi verdiği oyun sorumluluğunu almak ile ve verilen zararın bedelini ödemek ile mükelleftir. Bunun için öncelikle oylamanın elektronik ortamda yapılması, kaydının tutulması ve herkesin erişimine açık olması gerekmektedir. Tabi, oy verme aşamasından önce vereceği oy ile işlenecek suçlara ortak olacağı, “okudum, anladım” metni ile tebliğ edilmelidir. Böylece sorumluluk almak istemiyorsa, güvenmiyorsa seçmen olmama hakkı da tanınmış olacaktır. Eğer sorumluluğu kabul etmişse ve ilerleyen süreçte oy verdiği parti teröre, suça karışmış ise bireye hem para cezası uygulanmalı hem de birey -burası çok önemli- bir sonraki seçimde seçmen olma hakkını kaybetmelidir. Burada güzel olan, tüm cezalandırma elektronik ortamda yapılacağı için yargıya herhangi bir külfet de gelmeyecektir. 

“Ama bir partide farklı görüşte insanlar olabiliyor? Onlardan birinin örneğin terör propagandası yapması herkesi bağlar mı?” diye sorulabilir.

Evet bağlar. Birincisi, bir partide farklı görüşte kimseler oluyorsa teorik olarak orası bir parti değildir. Hele ki terör gibi bir konuda farklı sesler var ise, o tip bir oluşuma parti demek çok zordur. Büyük ihtimalle herkesin kendi çıkarı için birleştiği bir oluşumdur ki, “avamın örgütlenmesi çıkar çetesinden ibarettir” gerçeğini göz önünde tuttuğumuzda, bu tip bir soruyu soran, belki farkında değil ama aslında, parti olarak adlandırılan oluşumların parti olmadığının kendi ağzı ile itiraf etmektedir. Sorumluluk alma anlayışının gelmesi ile artık partiler gerçek manada parti olacaktır. Ve tekrardan söylüyorum: Bir partilinin tek bir söyleminin vebali tüm partiyi ve oy verenleri bağlar. Parti olmanın mantığı budur.

İkincisi, terör propagandası yapanları partilerine toplayıp, bunların işledikleri suçları “partimizde farklı sesler, görüşler de var” diye geçiştirmeye çalışanlar bunları seçim öncesi açıkça söylemek ile mükelleftir. Örneğin “Biz X’in partisiyiz, hatta X’in resimlerini bayrağın yanına da asıyoruz ama bu sizi aldatmasın bizde X’e küfreden adam da var. Onun için astığınız resim kimseyi yanıltmamalı, bizde X’e her türlü hakareti eden adam da var. Bakmayın biz X partisiyiz dediğimize, oy verdiğiniz zaman bu tip insanlara da oy vermiş olacaksınız. Bilmiş olun” demek zorundadırlar. 

2-) Hayvan Beslemek: Hayvan sahibi olmak, bir can sahibi olmaktır. Bir canın sorumluluğunu almaktır. Ne yazık ki bu bilince sahip olmayan insanlar da bulunmaktadır ve bir eşya sahibi olur gibi hayvan sahibi olacaklarını ve onları herhangi bir eşyayı çöpe atar gibi sokağa atabileceklerini düşünmektedirler. Emin olun sokakta gördüğünüz başıboş köpekler, belki bir hevesle sahiplenilip sonra sıkılınca sokağa atılmış hayvanlardır. Burada sahiplenilen hayvanın, şahsın devlet kaydına geçirilmesi şarttır. Bu hayvanın korunması için gereklidir. Fakat tüm bunların yanı sıra örneğin köpek gibi insana saldırabilen hayvanı sahiplenmek ve beslemek silah taşımak ile aynı kategoride değerlendirilmelidir. Saldıran hayvanı herhangi bir şekilde besleyen, teşvik eden kişi, silahla saldırmış gibi değerlendirilmeli ve bu şekilde yargılanmalıdır. Yani saldırgan hayvan, silah ile o hayvanın saldırması ise silahla yaralama ya da öldürmeye teşebbüs ile eşdeğer olmalıdır. Eğer hayvanlar ile ilgili genetik kod vs. üzerinden kayıt tutmayı başarabilirsek, başıboş hayvanın vereceği zarar için dahi sorumlusunu tespit edebiliriz. Ayrıca yeri gelmişken şunu söylemeliyim ki, avcılık denilen, yemeyeceği hayvanı sırf hobi olsun diye öldürmek yasaklanmalı, hatta insan öldürmek ile eşdeğer tutulmalı.

3-) Çocuk Sahibi Olmak: Artık insanların, evlenmek zorunda olmadıklarını, evlendikten sonra da illa ki çocuk sahibi olmak zorunda olmadığını idrak etmeleri gerekiyor. Evlilik, çocuk sahibi olma çok kutsal şeylerdir ama bunun sorumluluğunu alamayacaksanız yapmamak yapmaktan çok daha evladır. Evla ne demek, yapmak felakettir. Fakat ne yazık ki toplumda “evlenmeliyim ve çocuk sahibi olmalıyım” algısı bir zorunluluk olarak görüldüğü için, toplumda etrafa zarar vermekten başka hiçbir işe yaramayan şahısların cirit attığını görmekteyiz. İnanın sizin ya da bir yakınınızın canı yandıysa veya yanacaksa bu hiçbir şekilde evlenmemesi ve çocuk sahibi olmaması gereken kişilerin dünyaya getirdiği çocuklardan kaynaklanmaktadır. Yani burada, çok çok ufak istisnalar dışında, tüm sorumluluk ana babadır. 

Peki, bunu nasıl düzenleyeceğiz?

Yoksa insanları bilinçlendirme muhabbeti mi döndüreceğiz? Bilinçlendirme ne demek ki? Sen suç makinelerinin bilmediği neyi biliyorsun ki?

Yok, hayır biz bilinçlendirme muhabbeti döndürmeyeceğiz. Bilinçli olmak, suç işlemeye ya da sorumluluktan kaçmaya engel değildir. Engel olacak tek şey: cezalandırma sistemidir. O zaman burada da konuyu bireyin tercihine bırakacağız ama elbette sonuçlarına katlanmak kaydıyla. Şimdi girişte bahsettiğimiz hapishane sistemine geri dönelim ve çocuk sahibi olmanın sorumluluğu meselesi ile birleştirelim. 

Hapishane sistemi, suçlunun, yattığı yatağın, yediği yemeğin ve diğer tüm masraflarının parasını ödediği hale getirilmelidir. Öyle bedava, ekmek elden su gölden bir yatış olmamalıdır. Ya durumu yoksa? Eğer ki, anası babası sağ ise ve -durumu olsa bile- “benim durumum yok” dediğinde bu bedel anadan babadan tahsil edilmelidir. Böylece hem hapishane sistemini bedava yatış olmaktan çıkarmış olacağız hem de cezalandırma sürecine çocuğun sorumluluğunu alması gereken bireyleri de dâhil etmiş olacağız. Böylece çocuk sahibi olma planı yapan birey yine bunun bir sorumluluğu olduğunu bilerek karar verecek.

Böylece bireyler yapacakları her faaliyetin, sorumluluğu ile birlikte geleceğinin bilincinde olacak ve bunun bilincinde olarak kendi tercihlerini kendileri yapacaktır. Ne yaparsa yapsın hiçbir şekilde sorumluluğundan kaçamayacaktır.

20 Mayıs 2018 Pazar

Solculuk Nedir?

Başlamadan söylemek isterim ki: Attığım başlık solculuk, sağcılık (ya da sosyalizm, komünizm, kapitalizm, liberalizm vs.) gibi kurgu kavramların herhangi bir versiyonunun tanımının var olduğunu kabul ettiğimi ve bunun üzerine bu yazıyı yazdığımı düşündürtmemeli. Sadece, kendisini bu şekilde anan insanların genel davranışlarını referans alarak bir tanım çıkarmaya çalışacağım.

Sağcılık ve Solculuk nedir gibi bir soruya verilecek tek cevap hiçbir şey olacaktır. Bu tip kelimelerin, insanların cümle içinde negatifliği veya pozitifliği sağladığını sanmasından öte hiçbir işlevi bulunmamaktadır (bkz: Avamın Kelime Algısı). Söyleyene de sanki bir şeyler biliyormuş gibi gözükme bağlamında bir hava katması dolayısıyla da avamlar tarafından çok hızlı bir biçimde benimsenmektedir.

Tüm bunlara rağmen, yine de bir tanım yapmam istenseydi, kendisini bu sıfatlarla ifade edenlerin ortak özelliklerine bakarak, solculuk için "cehaletini ukala taklidi ile kapatma sanatı", sağcılık için ise "ahlaksızlığını din ile harmanlama sanatı" derdim.

Bu zamana kadar, bu sitede sağcılık ve türevlerini birçok yazıda defalarca işledim. Ama solculuk adı altında yapılanları çok ele alamadık. Özellikle hadlerini aşarak girdikleri konularda nasıl saçmaladıklarını… Biraz da bunu işleyelim.

Solculuk işçi kavramına vurgu üzerine ilerleyen bir söyleme sahiptir. Ama buradaki işçi, bir kahramana muhtaç olan işçidir. Eğer kendi aktivitesini kendi yapıyorsa, bu durum, sol dernek adı altında açılmış yerlerde takılanlar için makbul değildir. Çünkü üzerinden kahramanlık çıkaramaz bu doğuştan kahramanlar. Onun için kendine solcu diye isim takanlar için, işçinin cahili ve kahramana muhtaç olanı makbuldür.

Yani mesele, işçi kavramını bu kahramancıklar için, oyunlarında ihtiyaç duydukları figüranı sağlamasıdır. Bu senaryoya göre eğer işçiler kahramana muhtaç kesimse, kendini solcu olarak ananlar devamlı olarak "işçi muhabbeti" yaptıklarına göre, o zaman onlar da doğrudan bu kesimin aradığı kahramanı temsil ediyor olacaklar. Yani burada, kim işçi muhabbeti açarsa, o, kahraman olur gibi bir algı oluşmuş oluyor. Yani hiçbir şey yapmıyorsun sadece çene çalarak kahraman oluyorsun. Burada anahtar nokta ise işçinin mutlaka aşağı kesimden olması gerektiğidir. Roller dağıtılmış, bitmiş gitmiş. (Ah keşke kahraman olabileceği bir birikimi olsa da bize sunmuş olsa...)

İşte bu bilinçaltı kabulleri, yaptıkları konuşmalarda, yazdıkları kitaplarda kendini çok çeşitli şekilde gösterir. Mesela, devamlı olarak "işçilerin aydınlatılmasından" bahsederler. Onlar işçilerin "aydınlatılması" için son derece değerli bir malzeme bırakmışlarmış. Onların insanları aydınlatabilme gibi bir özellikleri varmış. Öyle şartlamış kendilerini, doğuştan kahramanlarımız. Bizim de öyle kabul etmemiz gerekiyormuş. Hatta işçi kavramına atfettikleri bu aşağı durumun yansıması, yazdıkları kitaplarda işçiler ile aydınları ifade ederken, "işçi ve aydınlar" şeklinde yer alır. Yani bir işçi aydın olamaz. Olmamalıdır. Yoksa bütün büyü bozulur.

Burada aslında garip (ve biraz da komik) bir şekilde "işçi" kavramına yöneltilmiş bir aşağılama söz konusu. Hani kaba tabirle "övüyor mu sövüyor mu belli değil" derler ya, aynen o durum yaşanıyor. Yazılan yazılara, konuşmalara dikkat edin, bunun nasıl bir sanatçı edası ile icra edildiğini göreceksiniz.

O zaman şöyle de diyebiliriz ki: Solculuk denilen aktivite en temelde, avamların kahramanlık oyunun icrasıdır. Daha doğrusu kahramanlık oyunlarından sadece biridir.

Bu oyunda, örneğin, işçiler grev yapmalıdır ama konuşma için onu beklemelidir. O daha sonra teşrif edip eline mikrofonu alarak kürsüden konuşma yapacaktır. Bir iki görüntü verip ilgi odağı olduktan sonra da herkesten önce ayrılacaktır. Peki mesela, o alanın temizlik "işi" ne olacak?

Buradan bir de şu sonuç çıkar: Eğer işçiler kahraman arayan sınıftan ise, onlar da kahraman sınıfından olduğuna göre, o zaman onlar işçi de olmamalıdırlar. Zaten onun için bu tip adamlar hiçbir zaman “işçi” de olmazlar. Bu sıfatı kendilerine yakıştırmazlar. Çünkü, dediğimiz gibi, bilinçaltlarında dağıttıkları aşağı rol gereği işçi cahil olmalı ki o, onları uyandıran kahraman olabilsin. (Tekrardan söylüyorum: Keşke biraz birikim sahibi olmuş olsa da gerçekten insanları uyarabilse… Keşke böyle bir birikim için çabalamış olsa…) Hatta örneğin pkk gibi terör meselesine müdahil olmaları da bu kahramanlık sevdalarından kaynaklanır.

PKK gibi terör örgütleri "bir kahramana muhtacı" çok güzel oynarlar. Türlü türlü sinematografik yalan uydurabilme kapasitesine sahiptirler. (Daha detaylı bilgi için: PKK Propagandası- 2: Avamın Sinematografik Cümleleri). Mesela askerler tarafından asit çukurlarında yakılmış insanlardan, öldürülüp nehre atılmış insanlardan falan bahseder. Düşünsene bunların kahramanı olmak istemez misin?

Bu fırsatı kaçırmak istemez avamlar. Olayın gerçekliğini araştırmadan, birbirleri ile yarışırcasına büyük bir iştahla saldırırlar.

Tabi, kahraman olacağım diye başlattığı macerasını, bir terör örgütünün yalanlarına arka çıkar bir halde sonlandırır. Böylelikle hem bir terör örgütünün oyuncağı olurken hem de örgütün katliamlarına sesini çıkarmayan biri oluverir. Niyet baştan kötü olunca, sonuç da mutlaka kötü bir yere varıyor.

Ve hatta bu kadarla da kalmaz. Gider cezaevlerini ziyaret eder ve üstüne cezaevi şartlarını “iyileştirmekten” falan bahseder. Sanki cezaevindeki mahkumlar sebepsiz yere oradaymış gibi. Onların kahramanı olacak ya… Ama bir kere de cezaevlerindekilerin canını yaktığı insanları evlerinde, katlettiklerini mezarda ziyaret etmez. Onlar ölü değil mi? Senin peşine düşemez, sana figüranlık yapamaz. Üstelik zarar görmüş insanların hakkının peşine düşersen yaşayanlarla karşı karşıya gelirsin. Ne gerek var “faydalı iş” yapmaya! Sen sadece vakit kaybet ve kaybettir, kendi kahramanlığın için çalış. Çünkü hayattaki tek hedefi kendi efsanesi için yaşamak ve tabi bunun için müşteri aramak.

Ayrıca, tüm bunlar bir yana, cehaletini ukala taklidi ile örtme etkinliğinin sadece kahramancıklık rolü olması da aslında neden kendini bu şekilde sıfatlandıran insanların sürekli olarak birbirleri ile kavgalı olduklarını da göstermektedir. Daha doğrusu birbirleri ile kavgaları olmaları bu etkinliğin sadece kahramancılık oyunu olduğunu tek başına ispat etmektedir. Çünkü oyunlarında, yanında aynı oyunu oynayan rakip istemezler.

O zaman solculuk nedir?

Cehaletini ukala taklidi ile kapatma sanatı ya da avamların kahramanlık oyunu ya da işçileri aşağılama sanatı… (Tek tanım diye yol çıktık ama görünen o ki, bu, bu konu için çok da mümkün değilmiş.)

- "İyi de insanlar kahraman olamaz mı yani? Başkalarının iyiliği için fedakârlık yapamaz mı? Herkes mi kötü niyetli?"

(Hadi resmi dili bir kenara bırakalım.) Kahraman olmak istiyorsan önce birikim sahibi olmalısın. Bunun için de çok çok uzun yıllar çalışman gerekiyor. Daha sonra da fedakâr olmak zorundasın. Ki kahramanlık temelde “istek” işi değil, “fedakârlık” işidir. Bunlar yoksa sakın ortalıkta gözükme. Çünkü bunlar olmadan piyasaya çıkarsan kendini çok zor durumda, sonradan çok pişman olacağın bir halde bulursun. İşte; önder, lider, başkan, hoca vs.  gibi çok değişik sıfatlarla bir şekilde ortaya çıkmışların en sonunda rezilliğe batmaları bu kurala uymamalarından kaynaklanmaktadır. Bakarasın, içeriği bomboş etkinlikler yapar, yaparken de “eşitlik” gibi, “adalet” gibi sözleri kendine malzeme eder. Ama sorsan adaletin, eşitliğin tanımını yapamaz. Tanım yapabilme birikim ister ya, ondan. Ama etkinliği düzenler kimisi açlık etkinliği yapar. Kimisi toplantı etkinliği yapar. Kimisi yürüyüş etkinliği yapar. Hatta yaparken kilometrelerce yürür (ve tabi hesapsız para harcatır) ama tanım yapamaz. Birikim ve akıl etkinliği yapamaz. Çünkü zor olan iş budur. İşte bu tip bir, avamın görüntü verme, kendi efsanesini yaşama etkinliğinde, kahramanlık oyunu oynamaya çalışan avamın arkasında gözükecek figüran olmayın.

Aslında sadece onlar da değil, Youtube vb. sitelerde yayınladıkları videolar ile alay konusu olanlar da yine bu en temel prensibe uymamalarından kaynaklanıyor. Adam sırf ilgi çekeceğim diye kamera açıyor ama birikimi de yok, sonuç hiç hoş olmayacak şekilde bitiyor. Eğer birikimin yoksa açma o kamerayı; eğer birikimin yoksa yazma o yazıyı. Sonu kötü bitecek. Kurala uy. Samimi oldun mu zaten kendin de anlarsın yaptığının hatalı olduğunu. Eğer birikimin varsa da anlatmaktan, yazmaktan geri durma. Samimiyet burada anahtar durum.

Not düşeyim: Komiklik olsun diye bir şeyler yapanlardan bahsetmiyorum burada. Hedefi ilgi çekmek olup, ağır konulara ağır başlıklara girip işin içinden çıkamayanlardan bahsediyorum. Adam kuantum fiziği tarzında başlık atmış videoya, 5-10 dakika kadar izledim inanın tek bir tane cümlesi doğru bilgiye dayanmıyordu. Baştan sona vakit kaybıydı ama başlık şaşaalıydı. Başka bir tanesi açmış siyasi konudan bahseder gibi yapıyor baştan sona yalan bilgiye dayalı terör propagandası yapmaya çalışıyor. Bunun gibi yüzlerce örnek. Burada hedef aldığım da bu tip sanki bir şeyler vadeder gibi yapan ama sadece ilgi çekmek için hazırlanmış yazı, kitap, video gibi vakit kaybı çalışmalardır. Yoksa komik, eğlenceli olma hedef alınarak yapılmış çalışmalar değildir. O kısım beni ilgilendirmiyor. Tıklayıp tıklamamak bireylerin kendi tercihi. Başlık ile içerik birbirini tutuyorsa sorun yok. Az önceki konu da aslında tam bu kuralla (başlık-içerik tutarlılığı) alakalı. Adalet için etkinlik yaptığını iddia eden, adaletin tanımını yapamıyorsa, bilin ki başlık ile içerik birbirinden farklıdır. Öyle de oluyor. Başlık “adalet”, içerik “kendi efsanesini yaşama”.

Terör güzellemesi yapmaya çalışanın, (zaten çok az olan) cezalandırmada adaleti bozamaya çalışanın yanında değil, karşısında durun. Kahramanlık budur zaten. Böyle bir şeyi de insan "kahraman olmak istediğinden" değil, samimi olduğundan yapar. Elde ettiği kahramanlığı anlamaz bile.

Şunun farkına varmalıyız ki, peşine düşeceğimiz ve düşmek de zorunda olduğumuz insanlar sadece birikim sahibi, samimi insanlar olmalıdır. Benzersiz içerik üretebilen, faydalı olmaya çalışan yani fedakârlık yapabilen… Burada “peşine düşme” de, asıl olarak, ürettiklerinin takipçisi olma şeklinde yaşanmalıdır.

Birikimsizlerin vakit kaybettirme aktivitelerinde zamanınızı çöpe atmayın.