5 Aralık 2009 Cumartesi

Nefs-i Emmareye Teşekkür(!)

Görseniz şaşırırsınız, çocuğu ebeveynleri nasıl zorluyor derslerinde başarılı olması için. Şu anda hazır olmadığı konular için bile özel ders aldırıyorlar. Öğrendim ki komşunun çocuğunu geçmesi lazımmış.

Ebeveyn belki başarısız olmuşsa hayatta, istediği gibi bir hayat yaşayamamışsa çocuğu üzerinden giderecek bu başarısızlığını. İleride de "ben senin için bu kadar emek verdim" diyecek. Yani fedakârlık yaptığını söyleyecek.

Çıkarını fedakârlığınmış gibi göstermek.

Üstelik sadece çıkarını fedakârlığıymış gibi gösterme değil yaptığı üstüne bir de kendi çıkarı için yaptığını başa kakmak. Hem çıkarını fedakârlığınmış gibi göster hem de başa kak.

***

Bernard Shaw'a ait bir sözdür: "Her alçağın son sığınağı vatanseverliktir". 

Ulusseverlik, milletseverlik, yurtseverlik, halkseverlik, işçiseverlik, vatanseverlik, terörseverlik, mezhepseverlik, tarikatseverlik severlik, severlik, severlik... Kim ne halt karıştırsa çıkarı için, hemen bir şeylerin severi olduğunu duyuyorsun. Söylediklerinin bazılarına sevmenin uygulanması mümkün bile değilken, tanımını dahi bilmediği kavramların severi olduğunu söylüyor kimi insanlar. Tanımları bilse zaten severi olduğunu söylemez. Sevme fedakârlık ile eşdeğer olduğundan, çıkarını gizlemek için sevgi kelimesine sığınıyor.

Çıkarını fedakârlığınmış gibi göstermek.


***

Herhangi bir oluşuma yakın bazı insanların yazılarını okurken, sadece 2 kelimeyi okuyormuşum gibi hissederdim: "Sen aptalsın". Hissederdim dedim çünkü artık okumuyorum.

Aptal yerine koyuyor, sanki o oluşumla bağlantısı yokmuş, tarafsız bakmış da karar vermiş gibi yazıyor. Sözde eleştirisi bile ince bir övgü barındırıyor. Aynı TV’de "en sevmediğiniz özelliğiniz nedir" diye sorulan birinin "En sevmediğim özelliğim... Hmm... Çok dürüst bir insan olmam" demesi gibi.

Tarafsız bakmış da karar vermiş gibi yapmak.

***

"Ben bu konunun âlimi değilim ama...", “ama”dan sonra konun fetvasını duyuyorsun. "Ben bu konunun âlimi değilim" cümlesindeki egoyu görebiliyor musunuz?

Kimsenin kendisini eleştirmesini istemiyor. Yani kimsenden "sen bu konun âlimi değilsin niye bu konu hakkında bir şeyler söylüyorsun" gibi bir cümle duymak istemiyor. Onun için bunu bir savunma mekanizması olarak söylüyor. Denilen şeyde samimi olunsa zaten o cümlede "ama" olmaz.

Kibri mütevazilikmiş gibi göstermek.

***

Çıkarını fedakârlığıymış gibi gösterenler.
Kibrini mütevaziliğiymiş gibi gösterenler.
Tarafsız bakmış da karar vermiş gibi yapanlar.
Başkasının başarısızlığı ile avunanlar vs. vs. vs...

Ne zaman görsem tepem atsa da gene de hepsine(Nefs-i Emmare'ye) teşekkür(!) ederim. Tabii keşke olmasalardı ama eğer olmasalardı bu web sitesi de olmazdı.

7 Kasım 2009 Cumartesi

Onur ve Şeref

Dönüp küçüklüğüme baktığımda aklıma gelen birkaç şeyden bir tanesi Cüneyt Arkın filmleridir. Her filmden sonra etrafa uçan tekme, döner tekme atmaya çalıştığım çocukluk dönemimde nasıl da kendimi kaptırdığımı hatırlarım. Onun için bu filmleri izlememem için özel çaba da harcanırdı evde. Şanslıydım, tek kanallı yıllarda çok da mümkün olmuyordu.

İlginçtir, şimdi izlerken bizi güldüren, dalga geçirten kamera, çekim, senaryo, kurgu hatalarının hiçbirisi nedense gözüme çarpmazdı. Belki yaşım küçük olduğundan belki de hiç kimsenin çarpmıyordu o yıllarda. Hayran hayran gözlerimi ayırmadan izlerdim.

Anaokulundayken bir gün -tabi benim bu filmlerden sonra nasıl bir dönüşüm geçirdiğimi bilmediklerinden- sınıfta videodan bir tanesini izletme gafletinde bulunmuştu öğretmenlerimiz. O günden geriye 3 sahne hatırlıyorum. %100 konsantrasyonla pûr dikkat filmi izleyen bir çocuk. Filmden sonra öğretmenlerinin sınıftan çıkmasını bekleyen bir çocuk. Öğretmenleri sınıftan çıktıktan az biraz sonra ise diğer tüm arkadaşları "Aaa.. İmdaaaat!" diye dışarı kaçmaya çalışan bir çocuk. Evet, yine dönüşüm geçirmiştim ve masadan masaya atlıyordum. Tabi keşke o filmlerin etkilenilecek yanları dövüş sahneleri ile sınırlı kalsaydı.

Ben her normal (ve olması gereken) bir çocuk gibi filmlerin karate sahnelerini izleyip hareketleri taklit etmeye çalışırken, ne yazık ki başkaları filmlerin bir diğer yanı olan diyalogları benimseyip sosyal hayatlarında da kullanmaya başlamışlardı.

"Biz onurumuz için ölür, ailemiz için kavga eder, bilmemnemiz için bilmem ne yaparız..." gibi cümleler duyduğumu hatırlarım küçüklüğümde. Üstelik bunu yaşı büyük insanların yanı sıra yaşı son derece küçük çocuklar da söylerdi. Daha ölmenin ne demek olduğu hakkında fikir sahibi dahi olamayacak durumdaki çocuklardan bahsediyorum. Onlar büyükleri taklit ediyordu. Ne ilginçtir, filmleri yazanlar da dışarıdaki filmleri ve diyalogları taklit ediyordu. Daha doğrusu ithal ediyordu. İşte "onur" kelimesinin bu topraklara girişinin hikâyesi de bu şekilde başlıyor.

"Onur" aslen Fransızcadan ithal bir kelimedir. TDK’nin sunduğu ilk tanımı kabul etmesem de ikinci tanım tam anlamıyla kelimenin anlamını yansıtıyor: "Başkalarının gösterdiği saygının dayandığı kişisel değer". (Fr. honneur, TDK sözlüğünden kontrol edebilirsiniz)

Birçok kelime ithal edilmişse de onurun diğer tüm kelimelerden büyük bir ayrıcalığı vardı çünkü onur apayrı bir dünya anlayışını da beraberinde getiriyordu. Çünkü bu tanım alttan altta başkalarından üstünlüğü, belki ilahlığı ve biraz da Yaratanı ve ölümden sonrasını kabul etmeyişi hissettiriyordu. Kabul ediyorsa da Yaratan bile onun içindir. Dinler onun üstünlüğünü tasdikler.

Nefs, kendisini doyurabildiği kadar doyurmasının yanında üstün olmayı da ister. İşte insan üstün olduğunu (ilahlığını) başkasına kabul ettirme yoluna girsin diye bahane üretmesi gerektiğini bilen İblis bu onur sözcüğüne de büyük bir zevkle kullanır. Onur sözcüğü üzerinden insanları kavgaya tutuşturmaya yol bulur. İnsana, başkalarının üstünlüğünü kabul etmediğini, ki niye etsinler durduk yere, fısıldayıp, "sana nasıl saygısızlık yaparlar" lafı ile saldırtmaya çalışır. Onur sözcüğünü bu şekilde istismar eder.

Baktığında kimsenin ilgili kişinin şahsına, onuruna saygısızlık yaptığı da yoktur aslında. Sadece ilahlığının kabul edilmesi için alçakça saldırmakta, bu alçaklığı gizleyebilsin diye de bahane uydurmaktadır. Ki o bahaneyi aklına düşüren de İblis'tir zaten. Az önce söylediğimiz gibi, o, insanları, nefslerine uyup üstünlüğünü başkalarına kabullendirme yoluna girmesi için uğraşır ki, bunun için de onur sözcüğünü istismar eder. Başkalarının onuruna saldırdığını fısıldar. Gaza getirir. Bizzat onun saldırmasını sağlar.

Yoksa onur sözcüğü ve onur sözcüğünün tanımı tabii ki de yanlış bir şey değildir. Ya da birisi şahsına saldırıyorsa elbette kendini savunmaya hakkı vardır insanın. Fakat burada farklı bir durum var. Eğer birinin hayattaki tek derdi başkalarının kendisine gösterdiği saygınlıksa, bu durum üstünlük yarışını, bu yarış için başkalarına zarar vermeyi, doğrudan vermese bile en azından başkalarının başarısızlığı ile avunmayı beraberinde getirir. Bu sefer de saygı görecem diye etrafına ıstırap olmaya başlar insan. Yani aslında başkalarının onuruna saldıran taraf kendisi olmuştur. Ve az önce söylediğimiz gibi İblis'in ona her defasında "Sana saygısızlık yapıyorlar" diye fısıldamasına yenilir ve her laftan alınıp kavga çıkarmaya çalışır. Aslında toplumların kavgaları, toplumların kendi içindeki kavgaları, aile kavgaları hep en temelde insanların birbirlerine üstünlük hissettirme yarışına girip, Şeytan'ın fısıldamalarına kanmalarından kaynaklanmaktadır. Böyle davranan insanın hem etrafındakilerin hayatını hem de bizzat kendi hayatını kabusa çevirmiş olması kuvvetle muhtemeldir.

Ha eğer benim üstünlüğümü kabul edecekler diyorsa bir insan, insanlığa o kadar faydası da dokunmuş olmalıdır. Eğer faydalı olursa saygınlık da elbette kendiliğinden gelecektir. Tabii o faydayı üretebilmek ve insanlara ulaştırmak için de çok büyük fedakarlık yapmak gerekir ki, zaten o fedakârlık insanlara saygınlığı getirir. İşin ilginci fedakârlık yapabilen insan da zaten saygınlık diye bir derdi olmayan insandır. Onun için aslında onur sözcüğü tanımı gereği kendi içinde bir çelişki barındırır. Tam emin olmamakla birlikte, sanki insanları birbirine düşürebilmek için İblis'in icat edip kullanmasından öte bir değeri yok gibidir bu onur sözcüğünün. Üzerine kavga etme dışında kullanılmıyor gibi...

Şöyle anlatayım. İnsanlara önemli olanın sonsuzlukta göreceği değer olduğu söylenmelidir. Bu değer ölçüsüne de şeref diyelim. Bunun da ancak insanlara faydalı olma üzerine inşa edileceği belirtilmelidir. Burada faydalı olmaktan kastım hem iyi olma hem de kötülerle mücadele etmeyi kapsıyor. Yani hem zulmetmeme hem de zulmedenler ile mücadele etme. Bunu gerçekleştirdikçe kişinin, TDK'nın da yaptığı tanım da geçen "Başkalarının gösterdiği saygının dayandığı kişisel değer"i çok yüksek olacaktır. Yani ancak şerefin arttıkça onurun da artacaktır. 

Zaten böyle birisinin isteyeceği dünyevi saygınlık da üretilen faydanın daha geniş bir alana yayılabilmesi içindir. Yine başkalarına faydalı olabilme üzerine kurulu davası için istediği saygınlıktır. Şahsı için değil. İnsanların göstereceği saygınlık için “olmasa da olur” diyebilir böyle birisi.  O zaman şerefli bir hayat yaşamayı başaran, aslında en temelde davası için saygınlığı bekliyordur. Bu da onu olgunlaştırıyordur. İşte mütevazilik de budur. 

Yani onurlu olabilmek de aslında şerefli olmaktan geçmektedir. Ama bu kendi varlığı ile gelsin diyorsa biri, muhtemelen hem etrafına hem de kendisine ıstırap olmaktan öte bir şey yapmıyordur.

30 Eylül 2009 Çarşamba

Putperestliğin Özü: İnsan Aceleci Olarak Yaratılmıştır

Enbiya 37. İnsan, aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim; benden acele istemeyin.

Hz. Peygamber'in oğlu İbrahim 2 yaşında iken hastalanarak vefat etmiş. Hatta vefatı üzerine Hz. Peygamberin ağladığı rivayet edilir. İşte tam o gün o saatte güneş tutulması olduğunu biliyor musunuz?

Putperestliğin özü, putperestliğin çıkış noktası, ana damarıdır. Putperestliğin, insanın hiç farkına varamadan sonsuzluğunu kaybetmeye götürebilecek güce sahip olan kısmıdır.

Çok zaman önce, Hz. İbrahim'in aktardığı dine yani İslam'a inananlar namazdan önce aynı bizim gibi abdest alırmış. Aynı bizim gibi "Kabul oldu mu olmadı mı?" sorusu ile boğuşarak. Ne büyük sıkıntı... Namaz kılıyorlarmış, gene emin değiller, "Kabul oluyor mu olmuyor mu?". Kurban kesse belli değil, iyilik yapsa belli değil. Yaptığı her ne olursa, sonucunu hemen isteyen insanın en büyük derdi, kabul oluyor mu olmuyor mu sorusu...

Yine o zamanlarda bir gün aynı bizim gibi birisi Allah için kurban keserken bir anda etrafı kararmış, kafasını yukarıya kaldırmış ve o tüm ihtişamı ile tepesinde duran güneşin önünden bulutun geçtiğini fark etmiş. İlk seferde üzerinde çok durmamış. İkinci kere aynı olayı yaşadığında ufak bir 'acaba?' sorusu içine düşmüş. Üçüncü, dördüncü, beşinci seferlerde tekrar kontrol etmiş olmamış ama altıncısında yine aynı şey, güneş kararıyor.

Artık aynı kişi, bu kadarı tesadüf olamaz deyip, insanoğlunun din ile alakalı en büyük sıkıntısına artık kendince bir çözüm bulduğuna dair kararını artık kabullenmiş. Yani yaptığı ibadetten sonra güneşe bakarak kabul olup olmadığını anlayabilecekmiş artık. Ve dediğini de yapmış. Kurban keserken yukarıya bakmaya başlamış, namaz kılarken, abdest alırken... Aceleci olan insanoğlunun gizli putperestliğini, putperestliğin ilk basamağını yaşamaya başlamış. Bir zaman sonra neden devamlı güneşe baktığını unutur gibi olmuş ve Allah için yaptığının sonucunu kontrol ettiğine artık minnet duymaya, -artık bunu söyleyebiliriz- tapmaya başlamış. Artık alenen putperestliğe yani ikinci ve son aşamaya geçmiş. Bu süreci yaşamasının nedeni acele etmesi ve kendi kendine, Allah'ın karar verdiği meselede sonuç çıkarmaya kalkmasıdır. 

Sonra bunu bir adım ileriye götürmüş. "Madem cevap alabiliyorum, neden ben bunu dünyevi isteklerim için kullanmayayım?" demiş. Mal, mülk, para, sağlık, güç, kuvvet yani dünyevi istekleri için de hızlıca sonuç alabilmek için kullanmaya başlamış bu yöntemi. Düşünsene dünyevi isteklerini sana hızlıca sağlayan bir sonsuz kudret. Az biraz ibadet, hemen kazanç. Kim ibadet etmez ki böyle bir şey için! Ne kadar cezbedici. Kısa bir zaman sonra da alenen dünyayı istemekten başka bir şey de yapmaz olmuş. Aslında en başta kendisini bu yola sokanın ibadetlerinin sonucunu hemen isteme içgüdüsü de belki yine dünyaya bağlılığı ile alakalıydı. Lafta kabul ettiğini her defasında söylese de, içten içe Ahiret diye bir şeyin varlığına iman etmediğinden hemen sonuç istiyordu belki de. O zaman, eğer aslında Ahirete iman yoktuysa, ibadetlerinin kabulünü kontrol için başlattığı sürecin hızlı bir şekilde, dünyayı istemeye evrilmesi gayet doğal değil midir? 

Hz. Peygamber zamanında putperestlerin akıl hocaları, putların arkasında gizli bir yerden puta erişecek kadar uzun boru uzatırlarmış ve putun karşısındakiler secde ettiğinde, borudan ses çıkarırlarmış: "Evet, kabul oldu, bak hemen sonucunu aldın".

Sevinirmiş aceleci putperestler. Böyle bir dini bırakıp, hiç göremeyecekleri, bilemeyecekleri bir İlah’ın, yaptıklarının karşılığını dünyada vadetmeyen öğretisine mi tabi olacaklardı?

Bunlara bakarak, yoldan çıkmış, yaptıkları ile acınacak haldeki insanların gülünç iddialarının peşinden nasıl olup da gidecek insanlar bulduklarını anlamak çok da zor olmaz. En temel neden olan kısa yoldan cenneti vadetmelerini bir kenara bırakırsak, dikkat edin bu tip fırkaların hepsinde sana kendini özel hissettirecek doğa üstü keramet hikayeleri anlatılır. Allah'a attığı iftiraların karşılığını hemen almayacağından emin olduklarından o kadar rahattırlar ki. Zamanla da iyice profesyonelleşirler. Hatta, "Bak bize zamanında o şunu demişti ama şimdi o şu oldu" hikayeleri de vardır. Yani o kişi kaza geçirmiş, ölmüş, yaralanmış, para kaybetmiş vs. vs. vs.... O da onun hoca bellediği tiple alakalıymış. Biliyorum, "İyi de sizin nasıl insanlar olduğunuzu söyleyen başkaları da oldu, onlara niye bir şey olmadı?" diyerek o tip insanları muhatap almak en az onlar kadar acınacak hale düşmektir. Zaten kimse muhatap almak istemediği için bu tip fırkalar tarih içinde bu kadar palazlanıp büyümüşler ya, neyse. Ama elbette ki bir insanın bu şekilde davranması illaki bir fırka mensubu olması ile alakalı değildir. İnsanların yaşadıkları hayatta, yaptıklarında ya da başlarına gelen olaylar hususunda devamlı Allah adına dünyevi sonuç çıkarması, “Şöyle yaptın. Bak Allah da şöyle yaptı" diyerek Allah'a karşı yalan uydurması her insanda doğal olarak bulunan acele etme zaafından kaynaklanıyor. Bazıları 'Allah'a nasıl iftira atılır ki?' diye soruyorlar. İşte böyle, sosyal hayatında karşılaştığın meselelerde Allah adına çıkarılan sonuçlarla… İnsanoğlunun aceleciliği sonucunda cevap alma beklentisine girdiği putlar ile yani putperestliğinin özü ile. Oysaki Hak Din'in öğretisinde dünyada iyi ya da kötü haller yaşamanın Allah katında kişinin iyi ya da kötü oluşu ile bağlantısı olduğuna dair bir kural yoktur. Hz. Eyüp bin bir çeşit hastalıkla boğuşurken, karşısındaki inkârcılar sapasağlamdı.

Hatta bugünlerde modaymış, "dine inanmıyorum ama bir güç var" demek. Dine inanmayan insanlar hayattaki güzel tesadüfleri yorumlama zevkinden mahrum kalmak da istemiyor anlaşılan. Ama Hak Dine inanırsan zaten karşılaştığın olayları o şekilde yorumlamaman gerektiğini de bilirsin ya neyse. Ama tabii, örneğin yolda giderken birinin size şaka yollu bir hareket yapmasında beş adım sonra düşmesine "Bak Allah işte. Görüyor musun hemen cezanı verdi" demek tatlı geliyor. Sonsuz kudretin senin yanında olması senin özel olmanı, üstün olmanı simgeliyor değil mi!

Ya düşündüğünün tam tersi ise?

Örneğin her defasında hak etmediğin için kazanmaman gereken para, konum, seçim gibi şeyleri bir şeyler yolunda gidiyor ve kazanıyor olman aslında senin helak oluşunsa? 

Ya da örneğin, sana falcıya gitme dendi ama gittin ve falcı sana "şöyle şöyle olacak" dedi ve ne dediyse aynen oldu. Ne yapar insan? Elbette dünyada ve hemen şimdi sonucunu çıkarır. "Bu mübarek bir insan, gitmekte bir zarar yok. Yoksa nasıl bilebilirdi ki!" Ya, Allah senin mübarek sandığının dediklerinin çıkmasına senin kendi uydurduğun batılına, şirkine yani sonucuna daha fazla tutunasın diye izin verdiyse?

Sapkın bir fırkanın mensubu ile tartışan bir kişi diyelim kötü bir hastalığa tutuluyor ya da kaza oluyor ölüyor ya da başka bir şey. Ya, Allah'ın o şahsı öldürmesi ya da hasta etmesi sadece sapkının şirkine daha fazla batması için ise?

Araf 163. Bir de onlara, o deniz kıyısındaki şehrin başına gelenleri sor. O sırada onlar cumartesi yasağına riayet etmiyorlardı. Cumartesi günü balıklar akın akın geliyorlardı, yasak olmadığı gün gelmiyorlardı. Yoldan çıkıp sapıklık yaptıkları için biz de onları işte böyle sınıyorduk.

Yahudilere cumartesi günü hiçbir şey yapmayın deniyor ama o gün yapmamaları gereken şey onları cezbedici şekilde geliyor.

Falcıya gitme deniyor ama falcı doğru bildi. Bu cezbediyor.

İddia ettiği her şeyin baştan sona yalan, yanlış olduğu gösterilen kişi ile tartışan kişi felakete maruz kalıyor. Herkes çarçabuk sonuç çıkarıyor.

Kazanmaması gereken para, mal, güç, kuvvet, seçim gibi şeyleri her defasında bir şeyler olup da kazanan insan için "Allah ona yardım ediyor" deniyor. Ya helak ediyorsa? Elde etmemesi gereken şeyleri elde eden, "Başıma kötü bir şey gelmedi. Demek ki yapmaya devam edebilirim" diye sonuç çıkaran, aslında girdiği yanlış yola her defasında daha fazla bağlanıyor ve bu da onu helak ediyorsa? 

Cumartesi günü balıklar onlara akın akın geliyordu; sanki o gün, balıklar suda yürüyorlardı. Balıkların yumurtalarının yağı suyun yüzünü kaplamıştı. Balıkların çokluklarından suyun yüzü görünmüyordu. Ama diğer günlerde ise balıklar gelmiyordu. O balıklar, zamanın belirli bir kısmında geliyorlardı. Sonra onlara İblîs geldi. Onlara;-"Siz Cumartesi günü sadece balık avlanmaktan nehiy olundunuz. Ama sizler, balıkların kolaylıkla gelecekleri ve zorlukla çıkacakları bir havuz yapın. Onlar da öyle yaptılar. Cumartesi günü, balıkları, o havuza sevk ediyorlardı. Balıklar, çıkmaya yol ve güç bulamıyorlardı. Yahudiler de Pazar günü gelip, o balıkları tutup avlıyorlardı. Onlardan adamın biri, bir balık tuttu. Kuyruğundan bir iple sahildeki bir ağaca bağladı. Sonra da Pazar günü, onu kızarttı. Komşuları, onun evinde, balık kokusunu gördüler. Onun fırınına muttali' oldular. Ona;-"Muhakkak ki Allâhü Teâlâ hazretleri bizi görüyor! Senden Allâhü Teâlâ hazretlerine sığınırız! "O adam, kendisine bir azabın geldiğini görmeyince, ertesi gelen hafta iki balık tuttu. Sonra da azabın kendilerine acil olarak gelmediğini görünce (çoğu) buna devam ettiler. Balıkları avladılar. Yediler, tuzladılar. Ve onu sattılar. Sayılan yetmiş bine yakın kişiydiler

İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 9/391-392.

Ve şimdi gelelim en başta söylediğimize Hz. Peygamber'in oğlu İbrahim'in 2 yaşında vefat etmesine ve o gün tam o anda güneş tutulmasına. Siz olsanız, tam o gün o saatte güneşin tutulduğunu görseniz, hem de Hz. Peygamber'in oğlunun öldüğü gün, hem de Hz. Peygamber'in ağladığı gün, ne derdiniz?

Ne derdiniz bilmiyorum ama Hz. Peygamber'in şöyle dediği rivayet olunur:

Güneş ve Ay, Allah’ın birliğine ve büyüklüğüne iki şahittirler. Onlar, kimsenin ölümü ve doğumu ile ilgili değildirler.

İbn Kesir, el Bidaye ve’n-Nihaye Büyük İslâm Tarihi V, çeviren: Mehmet Keskin, İstanbul 1994, 514

İslami cemaat mensubu bir kişi hocasına, şeyh bellediğine bakarak ya da kendisine karşı davranışını kontrol ederek iyi yolda mı kötü yolda mı olduğunu anladığını söylediğini okumuştum. Güneşe bakarak doğru mu yanlış mı yaptığını kontrol eden yıllar evvel yaşamış insandan ne farkı var?

- Ama o hocasına tapmıyor ki!

+ Tabi, güneşe bakıp sonuç çıkaran kişi "Ben güneşe tapıyorum" diyordu.

Başka yerde de, yanlış bir hareket yaptığında hayatında küçük bir 'tokat' yiyeceği şeklinde bir kaidenin insanlara aktarıldığını okumuştum. Bunlar iyi niyetli olarak söylense dahi çok tehlikelidir. Peki, kötü bir şey yaptığında tokat yemezse, 'tokat yemedim demek ki kötü değilmiş' demesinden nasıl alıkoyacak insan kendini?

İnsanlar hem güce tapmaya hem de kendisine kıymet vermeye, dünyanın kendi etrafında döndüğünü hayal etmeye meyillidir. Güç gösterisi yapmak nefsin en büyük zevkidir. Güce tapmaya, güç gösterisi yapmaya bu derece hazır insan tabiatına sokulması gereken en son şey, hayatta kendi yaşadığı ya da daha kötüsü başkalarının yaşadığı iyi-kötü hallerin Allah katındaki hali ile bağlantı kurduracak mantık örgüsüdür. Böyle bir kural yoktur. Bırakın böyle bir şeyi -iyi niyetli olarak- düşünmeyi, düşündürtmeyi; bunu reddetmek ve bununla mücadele etmek Müslümanın temel vazifesidir. Bu da İslam'ın özüdür.

Allah'tan istemek zordur. Çünkü Allah'ın rahmetinden isteyebiliyor olman lazım. Ahireti istemen lazım. Parayı, gücü, başarıyı, sağlığı istiyorsan bile bunu ahiret odaklı istemen lazım. Bu şekilde istemeyi başarmışsan bile cevabın sana nasıl geleceği belli değildir. Tevekkül edip, büyük de sabır gösterebilmen lazım. Ama yeri yurdu belli canlı, cansız putlardan istemek öyle mi ya! İsteğin acil bir şekilde hemen olacak, eğer olmayacaksa da olmayacağını hemen öğrenebileceksin. İşte bunun için putları reddedebilmek çok zordur.

24 Eylül 2009 Perşembe

Avamın Kelime Algısı

Avamın kelime algısı kelimelerin öz anlamı üzerine değil, taşıdıkları sanılan pozitif ve negatif anlam üzerine inşa edilmiştir. Kullanılan kelimelerin tanımı nedir, yerinde midir yersiz midir gibi kaygılar bulunmaz bu dünya da. Eşik değer anlatmak istediği konuda pozitifliği ya da negatifliği sağlayabilmesidir. Eğer geçmişse eşik değeri gerisi problem değil. Nedeni, ne yazık ki insanoğlunun düşünce dünyasını oluştururken yaptığı tembelliğidir.

"Din milliyetçiliği, dil milliyetçiliği, renk milliyetçiliği yapmayacağız" deniyordu televizyonda. Aslında, "ayrımcılığı" demeye çalışıyordu söz sahibi ama doğru kelimeyi seçemiyordu. Doğru kelimeyi seçmek önemli değil dediğimiz gibi milliyetçiliğin kullanımı yanlış olsa da ayrımcılığın taşıdığı negatifliği sağlıyor ya onun için, çok da önemli değil. İnsanlar da yadırgamadan dinliyor.

"Ben sanatçıyım" deniyor çok sıklıkla ama "sanatçı" kelimesinin anlamı söylenen tarafından bilinmiyor zaten anlamı dâhilinde de söylenmiyor. Kast edilen şey "Ben iyi bir şeyim". İşin ilginci "Ben sanatçıyım" ifadesine karşı çıkmak isteyenler ise sanatçı kelimesin anlamını sormak yerine "Hayır sen sanatçı değilsin" diyor iddia sahibine. Yani karşı çıkan da, iddia sahibi gibi aynı algı dünyasına sahip olduğu için aynı dili konuşuyorlar ve gerçekten "sanatçı" ifadesinden karşı tarafın algıladığını yani iyi bir şeyi anlıyor ve yanıtı da aynı dünyaya ait bir tarzla veriyor "sanatçı değilsin" yani "iyi bir şey değilsin". Sanatçı sözcüğü ise aynı diğerleri gibi anlamında sıyrılmış bir halde ortalık yerde bir o ağızdan bir o ağıza dolanıyor.

"En iyilerinden biri" ya da genel olarak "En bilmemnelerinden biri". İnce bir mantık hatası var. Hiçbir şey "en iyilerinden biri" olamaz. Bir şey ya "en iyisi"dir ya da "iyilerinden biridir". "En"den sonra çoğul olmaz, bir şey "en" olmayı başarmış ise o şey tektir. Burada anladığım kadarı ile yapılmak istenen karşı tarafı övmek ama şimdi iyilerinden biri dense biraz hafif kaçacak, en iyisi dense çok iddialı olacak hem ne gereği var, o zaman ikisinin karışımı ucube bir şey ortaya çıkıyor. İşin ilginci diğer dillerde de aynı bu şekilde kullanılıyor. "one of the most" gibi. Bu da bize avamın kelime algısındaki problemlerin herhangi bir dile değil avamın kendisine ait olduğunu gösteriyor hangi coğrafya da olursa olsun.

Sadece bunlar değil tabii. Örnekler çok.

"Her fikre saygı duymalıyız" Fikre saygı duyma ne demek hala daha anlayabilmiş değilim, bir şey "fikir" olmayı hak etmişse zaten gerekli ilgiyi görüyordur.

"Din ile bilimin karşı karşıya getirilmesi çok yanlış" Ne anlamamız gerekiyor bir türlü çözememişimdir, genelde söz hakkı verildiğinde ilk cümle olarak kullanılıyor. Ben İngilizce ağırlıklı bir okulda okurken, İngilizce dersinde hoca ani bir soru sorduğunda hem biraz zaman kazanmak hem de bir şeyler söylemiş olmak için yavaş yavaş "I agree with my friends... Hmmm... It changes from person to person" falan derdik. O aklıma geldi.

Tevafuk, bu yazıyı yazarken şu anda kulağımda kulaklık bir tartışmayı dinliyorum internetten canlı olarak, "ırk" kelimesi havalarda uçuşuyor. Türk Irkından, Kürt Irkından falan bahsediliyor. Üstelik bu insanlar Prof., Doç. gibi (dünyevi) vasıflı insanlar.

-5 dakika sonra-

Şimdi ise kapattım o sayfayı. Yukarıda yazdıklarımı bilerek dinlemek hakikaten zor oluyor.

Çağlar ilerledikçe, teknolojik kolaylıklar sayesinde insan farkında olmadan gittikçe tembelleşiyor. Bu tembelleşmesinin bir boyutu bu yazının konusu oldu. Bilmiyorum bu yazıyı yüzyıllar evvel yazabilir miydim? Söz söyleme sanatının ne kadar büyük kuvvet olduğu zamanlar yaşanmış ki, bilirsiniz, Kur'an-ı Kerim de bu zamanların birinde inmiştir. Oysa şimdi insanlar anlamını dahi bilmeden kullandıkları kelimeler ile bir şeylerin iddiasına kalkışıyor ve hatta değişimlerden bahsediyor, daha ileri gidip kalabalıklar oluşuyor, daha da ileri gidip belki silahlanıyor. Konuşurken ne kastettiği bile belli olmayan şaşalı kelimeler kullanılmaya devam ediliyor. O cümlelerin altını biraz deştiğinde ise sadece boşluğun gürültüsü ile karşı karşıya kalıyorsun. Bu kadar insan sadece bir gürültünün peşinde, gürültü olduğunu fark edemeden gidiyor. İnanın, az evvel yayımlanan o programda saatlerce konuşan ve konuşurken belki bin defa "ırk" vb. gibi kelimeleri kullanıp tanımını bilmeyen insanların hiçbirisi kendisini yanlış yolda görmüyor.

Kurgu ideolojilerin kurgu sorunlarına kurgu çözümler... Tam anlamıyla avamın kelime algısına yakışacak cinsten.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Cehenneme Karşı Cesur Olmak

Bilginin değeri tekrar edildikçe insanın gözünden düşer. Bilginin kendi sahip olduğu değer düşmez, insanın gözündeki değeri düşer. Ölüm bilgisinin uğradığı akıbet de budur. Öleceğimiz o kadar çok tekrarlanıyor ki dünyanın en ağır, en keskin bilgisini umursamıyoruz. Hiç aklımızın ucundan bile geçmiyor. "Hepimiz öleceğiz... Tabii, tabii... Hepimiz öleceğiz" diyerek öleceğimiz gerçeğini aslında sadece geçiştiriyoruz, düşünmüyoruz bile.

Dikkat! Bir üst paragrafta geçen cümlelerde hep "biz" kullandığım için bu cümleler sanıyorum çok da sarsmadı, ölüm bilgisinin tekrar edilişinden dolayı gözden düşmesi yanı sıra aynı şekilde herkesin aynı durumda olduğunu bilmek rahatlatıyor sizi. Okurken, ölüm bilgisini unutmanın endişesini duymak yerine herkesin aynı durumda olması dikkatinizi çekiyor; yani rahatlatan şey "ben yanılıyorsam, herkes de yanılıyor ve yalnız değilim". Yani başkasının başarısızlığı ile avunma.

Her şey otomatiğe bağlanmış. Sen dünya hayatını yaşarken kindar ve haset bir şekilde, başkasının başarısızlığı ile avunarak yaşıyorsun ve işte bu hâl ise seni cehenneme karşı da cesur yapıyor. Yalnız unutmamak gerekiyor, cehennemde başkasının başarısızlığı ile avunma yok!

"Müslüman Allah'ı, öleceğini unutmadan günaha giremez" demiş âlimler. Günaha girebiliyorsanız bunu unutma kabiliyetinize borçluymuşsunuz. Harikulade bir tespit fakat günaha girmede (yani aslında cehennem bilgisine karşı cesur olmada) iki nokta daha var insanoğlunun sığındığı. Bunlardan birincisi cehennemde yalnız olmayacağını tasavvur etmek, ikincisi sadece belli bir süre azap ile muhatap olacağını sanmak.

Eğer "Yanacaksak hepimiz yanacağız" diyerek cehennemi hayal ediyorsanız:

İsra 22. (EY İNSANOĞLU,) Allah'la beraber bir başka tanrı edinme ki kendini kınanmış ve bir başına bırakılmış olarak bulmayasın
Eğer "Cehennem diye bir şey varsa, ben de gidersem, belli bir süre kalır çıkarım" diyorsanız:
Bakara 80. Ve onlar: "Ateş, bize birkaç günden fazla dokunmaz" derler. (65) De ki [onlara]: "Allah'tan bir söz mü aldınız -çünkü Allah hiçbir zaman sözünden caymaz- yoksa asla bilemeyeceğiniz bir şeyi mi Allah'a isnad ediyorsunuz?"

65 - Yaygın Yahudi inancına göre, İsrailoğulları'ndan günahkarlar bile öteki dünyada sadece çok sınırlı bir ceza görecekler ve "seçilmiş toplum"a mensup olmaları sebebiyle cezaları çabucak kaldırılacaktır: Bu, Kur'an'ın reddettiği bir inançtır.
Evet Hud Süresi 107. ayetine bakarak Cehenneme girenlerin çıkabilme durumu ile ilgili bir çıkarım yapabiliriz ama o da Allah'ın yüceliğini takdir edip, Müşrik de olmayıp ama nefsinin bazı isteklerine uymada hata yapanlar ile ilgilidir (Allahualem). Başkasına zulüm edenlerle değil. Ayrıca Allah, "Şeytan sizi Allah'ın rahmetiyle kandırmasın" der (Fatır/5). Onun için bir süre girip çıkarı diyenler kendinizden o kadar da emin olmayın. 

Ayetler son derece açık... Aslında hiç de kendimize yakıştıramadığımız o cehennem yani başkasına edilen zulmün geri dönmesi sandığımızdan çok daha yakın.