|
Diyelim bir futbol takımı tutuyorsun, A
takımı diyelim ve karşı takıma, buna da B diyelim, zarar vermek istiyorsun. Ne
yapabilirsin? Tezahürat, gürültü, küfür... İstediğiniz sonucu almanız zor gibi.
Bu konuda çok hızlı cevap alacak içeriden çökertecek çok sağlam bir taktik var.
Karşı takımdanmış gibi yapıp güvenlerini kazanıp moral bozmak. Münafikun 4. Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hale geliyorlar? |
7 Ağustos 2011 Pazar
İftira Çetesi ve Korku Sanrıları
at 01:14 0 comments
Labels: Teoloji
15 Temmuz 2011 Cuma
İslam Ümmetçiliğinin Temelleri - 1
|
Modern dünyanın sosyopolitik
yapısının, doğru ve tutarlı bir analizi ile, sorunlarına
çözümler üretilen nasıl daha ileri götürülebileceğini izah eden davadır ümmetçilik. İlk 2006 yılında kullanmaya başladım
"ümmetçilik" ismini. Bu isim adı altında yazdığım,
sonrasında kaldırdığım ilk yazı denemelerimde yapmaya çalıştığım, tanıma uygun olarak,
modern dünyanın sosyopolitik yapısını doğru bir şekilde
tanımlayan yazılar yazmaktı. Şimdi, bu seri ile hem ümmetçiliğin
ne olduğunu, hangi kaynakları nasıl delil getirdiğini, hem modern
dünyanın analizini hem de buna nasıl bir alternatif sunulabileceğini işlemeye çalışalım.
- Türk müsün? + Evet - Delilin ne? Neye göre Türk'sün neye göre Arap'sın? Neye dayanarak söylüyorsun? Delilin ne? Sizler bu sorunun cevabını düşünürken ben 2 farklı meseleye değineyim. Bu yazıyı yazdığım şu günlerde, Türkçe olimpiyatları adı altında, anadili Türkçe olmayan insanlara Türkçenin öğretildiğinin sergilendiği bir tören düzenlendiği konuşuluyor. Bu faaliyetin şölen havasında, canlı yayınlarla yapıldığını göz önüne alırsak, bu işe müdahil olmuş insanların, Türkçe öğretmenin marifet olduğunu düşünüyor ve düşünmemizi de istiyor olduklarını varsayıyorum. Bu vitrin çalışmasının, "himmet gecelerinde" para toplayan ve verenlerin karşılıklı bir bilinçaltı muhasebesi olduğunu görmek çok zor değil. "Burslu olarak" aldıkları çeşitli ülkelerin fakir insanlarına Türkçe öğretildiğini gördüğümde aklıma şu soru geldi yahu bir insan niye Türkçe öğrenmek istesin ki? Ben İngilizce öğrenmek zorundaydım. Bunu çok istemiyordum ama zorundaydım. Niye? Çünkü akademik ve teknik yayınların tamamı İngilizce yazılıyor. Yani İngilizce olarak yayınlanmış ve yayınlanmaya devam eden devasa bir külliyat var. Yani gerek teknik ilim gerekse de iş için gerekli. Türkçe olimpiyatları diye reklamı yapılan ve takdir edilmeye beklenilen romantik söylemden gerçek hayata dönüldüğünde söylem sahipleri de iş ilanlarında "İngilizce yeterliliği olan eleman aranıyor" şeklinde veriyor. Ya da Arapça hatta belki İbranice öğrenmek isterim çünkü Arapça ve İbranicede kutsal bir külliyat var. Ya da tarihe meraklıysan Latince öğrenmek isteyebilirsin Eski Roma'da da ciddi bir uygarlık bulunuyor. İyi de Türkçe'de ne var? Ne amacı olabilir bir insanın Türkçe öğrenmede? Türkçe bir yayın yok, çalışma yok. Hadi Osmanlı Uygarlığı desen, onun külliyatı da Osmanlıca. Okumaya, anlamaya imkan yok. İş imkanı desen, öyle uluslararası bir sektör zaten yok. Olamaz da zaten çünkü -dediğimiz gibi- uluslararası geçerliliği olan bir sektör için eşsiz akademik çalışma ve yayınlara ihtiyacın var. Onu da dünya üzerinde nerede olursan ol İngilizce yapıyorsun. Bir de, öğretenlerin bahane olarak sunduğu "Türkiye'yi dünyaya tanıtma" yada "Türkiye'yi seven sayan insanlar yetiştirme" gibi sözlerine bakarsak, bunu diyenin "Sen İngilizceyi öğrenirken, İngilizlere karşı sevgi saygı mı besledin?" ya da "Fransızlara karşı sevgi saygı beslememenin nedeni Fransızca bilmemek mi?" gibi sorulara ne cevap vereceğini merak ediyorum. Bir cevap verecek değil. En başta dediğimiz gibi mesele sadece yardım toplayanların "bakın faydalı işler yapıyoruz vitrinini göstermesi"... (En başta sorduğum sorunun cevabını tefekküre devam edelim. Neye göre Türk'sün? Neye göre Yunansın? Elinde var mı bir genetik delil?) Romantizm üzerine, avam davranışlar üzerine çok fazla yazı yazdım tekrardan tanımları ile uğraşmayacağım. Bunlara örnek olabilecek cinsten bir yapılanmanın ismi geçiyor yıllardır. Terör örgütü bile olmayı başaramamış uyuşturucu kaçakçısı bir örgüt, PKK. Adi suçların bin bir türlüsünü işlemiş insanlardan müteşekkil; kaçakçılıktan, uyuşturucudan iyi para kazanılması neticesinde palazlanmış bir oluşum. Birazcık kurcalayınca, bağıra çağıra söyledikleri şeylerin sadece boşluğun gürültüsü olduğunu anlıyorsun. E tabi, utancı slogan atmadan bastıramazsın. -Şaka gibi- Lider(!) diye ortaya sürdükleri şarlatanların yazdıkları şeyleri birazcık zorlayınca patır patır dökülüyor. Söyledikleri şeyler hiçbir soruna cevap olmuyor. Çünkü ortada sorun yok. Kendilerinin bile söylerken inanmadığı kurgu sorunlar(?) yaratıp bunlara çözüm(?) bulan insan imajı çizmeye çalışmaları. Avamın ucuz kahramanlığı. Kurgu ideolojilerin kurgu sorunlara kurgu çözümler. Okulda dersten, öğrenmekten kaçanlar, hiçbir halt olamadığını anlayınca dağa çıkıp uyuşturucu kaçakçılarının uşağı olmuş da bunu saklamak için "anadilde" eğitim istiyoruz gibisinde, bir şeylerin söyleminde bulundukları görüntüsü vermeye çalışıyorlarmış. Karşımdakine "Yok hayır istemiyorlar" deyince şaşırdı, "bir şeyi istemek başka şey istediğini söylemek başka şeydir" dedim, biraz kafası karıştı. Tüm dünyada eğitimin dili İngilizceyken bunların uyuşturucu kaçakçısı olduklarını gizlemek için uydurdukları kurgu isteklerin neyini, kim muhatap alıyor anlamıyorum. Avamın neyini kim muhatap alıyor yahu. Bu şarlatanların söylediklerini yazıp rezilliğini göstermek bile bizler için utanç verici. Diğer yazılarımıza hakaret etmek gibi. Bu konu sadece hayatta başarılı olamamış, eğitim seviyeleri son derece düşük vasıfsız insanların uyuşturucu tacirlerine uşak olması konusudur. Bu kadar. Ha tabi her uşak gibi onların da karınları sahipleri tarafından doyuruluyor. Onlar uyuşturucudan, haraçtan, hırsızlıktan paraları topluyorlar, sonra o paralar devasa silah şirketlerine yatırılıyor ve dinamo çalışıyor. Kapitalizmin dinamosu. Liberal dünyayı ayakta tutan romantik söylemlerle gaza getirilmiş soytarı sürüsü. Şimdi ana konumuza geri dönelim. Şimdi yeni bir soru. İnsanları nasıl kimliklendireceğiz? İnsanı diğerlerinden ayıran belli başlı özellikler vardır. Cinsiyeti, rengi, ebeveyni, dili ve dini. Bunlardan dört tanesinin ayrımcılığını yapmak haram fakat bir tanesi helal ve insan fıtratına uygun olandır. O da din ayrımcılığı. Din insanın seçtiği yoldur. Sadece İlahi dinler anlamında söylemiyorum, ateizm bile bir dindir sözünden hareketle bunu söylüyorum. İnsanları seçtiği yol ile itham ederiz ve ayrımcılığını yaparız. Fakat insanın kendine seçtiği yol değişken olabilir. Bir gün bir şeyin peşindeyken ertesi gün bırakabilir. Dolayısıyla din kimliklendirme için uygun değildir. (Savaş hali hariç) Cinsiyetin genetik delili vardır ama sadece iki cins olduğu için belirleyici faktör olarak alamayız. Rengin de genetik delil vardır ama bunu da belirleyici olarak alamayız. Dilin genetik delili yoktur. Gene belirleyici olamaz. Geriye tek bir şey kalıyor o da ana-baba ve ismi. Bu kimliklendirme doğru ve sağlıklı olandır. Şimdi en baştaki soruya geri dönelim ve cevabını verelim. - Neye göre İngiliz'sin? Delilin ne? - Neye göre Fransız'sın? - Neye göre Türk'sün? Cevap: Konuştuğum dile göre Türk'üm. (...)Renkler ve diller Allah'ın ayetlerindendir(...)Renginiz ırkınızı diliniz kavminizi gösterir. Renk sabittir. Dil ise değişkendir. Toparlayalım. a. Renginiz (siyah, beyaz, kızıl) ırkınızdır, ayrımcılığı ırkçılıktır. Haramdır. Delil: Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arap'ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadırb. Diliniz (Türk, İngiliz, Arap) kavminizdir. Diliniz değiştikçe kavminiz değişir. Şu anda Türk'sün, günlük hayatında İngilizce konuşmaya başlarsan İngiliz olursun. Ayrımcılığı kavmiyetçiliktir. Haramdır. Not: Kavim kelimesi Kur'an'ı Kerim'de çok defalar geçmekte ve genel olarak herhangi bir ortak değeri paylaşan topluluk manasındadır. (Örneğin aynı cinsi paylaşan erkekler de bir kavim olarak nitelendirilmiştir). Ama biz burada, diğer ortak değerlerden daha belirgin olan, ayrımcılık yapmaya müsait olan konuşulan dil kavramını referans aldık. Delil: Kasas 15. Ve (Musa), halkının [şehirde olup bitenden] habersiz [evlerinde oturdukları bir gün] (13) şehre indi; ve biri kendi halkından, (14) ötekisi düşmanlarından olan iki adamın birbiriyle kavga ettiğini gördü. Kendi halkından olan kişi düşman tarafından olan kişiye karşı o'nu yardıma çağırdı; bunun üzerine Musa onu yumrukla devirip işini bitirdi. [Ama hemen sonra kendi kendine:] "Bu düpedüz Şeytan'ın işi!" dedi, "Doğrusu o [insanı] yoldan çıkaran apaçık bir düşmandır!" (15)c. Ebeveyniniz soyunuzdur, ayrımcılığı soyculuktur. Haramdır. Delil: Bakara 124. Ve [şunu hatırlayın:] Rabbi, İbrahim'i buyrukları ile sınadığında ve İbrahim de bunları yerine getirdiğinde (100) ona "Seni insanlara önder yapacağım!" demişti. İbrahim de sormuştu: "Benim neslimden de mi [önderler çıkaracaksın]?" [Allah] cevap vermişti: "Benim ahdim zalimleri kapsamaz."(101) Hucurat 13. Ey insanlar! Bakın, Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık, (15) ve sizi kabileler haline getirdik ki birbirinizi tanıyabilesiniz. (16) Şüphesiz, Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip olanınızdır. Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.
|
at 01:30 0 comments
Labels: Teoloji
12 Haziran 2011 Pazar
Avamın İlkel Refleksleri
|
Zannedilenin aksine avamlıktan kastedilen şey cehalet yani bilgi eksikliği
durumu değildir. Cahil olmayı, referans alarak tanımlanmaya kalkılırsa
sınıflandırma diye bir şey zaten olmaz. Çünkü hepimiz cahiliz. Avamı farklı
kılan, cehaletinin ve haddinin farkında olmayışıdır. Hak etmediğini elde etmeye
çalışması, üzerine vazife olan sorumluluklarından kaçması, hak hukuk
dinlemeyişi ile adaletten sapması... En kısa ve en berrak tabiri ile nefsi ile
hareket edendir avam. Bu şekilde kendini belli eder avam. İnsanlara, başta zamanları olmak üzere sadece kaybettirir. Derdi sadece kendisidir... Böyle bir
insan ister diplomalara boğulmuş olsun, isterse hiç okumamış olsun, değişen
hiçbir şey yok. Sorumluluklarının bilincinde, adaletten sapmayan havas, ister
diplomalara boğulmuş olsun, isterse hiç okumamış olsun, galip olan budur. İster
zengin, ister fakir, ister diplomalı, ister değil. Bu kavramların avam olma ile
olmama arasında hiçbir bağlantısı yoktur. Atom bombasını yapan bilim adamı
avamdır, zor şartlarda görev yapmaya gönüllü olmuş asker havastır. Mesele
nefsine düşkün olup, olmama meselesi... Başkaları için endişe duyup duymama
meselesi... Sad 82-85. İblis: "Senin kudretine and olsun ki, onlardan sana içten bağlı olan kulların bir yana, hepsini azdıracağım" dedi. Allah: "Doğrudur; işte Ben hakikati Söylüyorum, sen ve sana uyanların hepsi ile cehennemi dolduracağım."
(Not: Bu işlediğim
birinci reaksiyonunda avam için söylediğim "hakkı teslim
etmiyorsa, mutlaka bir çıkarı vardır" çok derin bir mesele,
İslam'da kafirin tanımının da bu olduğunu düşünüyorum. Bunu
uzun zamandır etraflıca düşünüyorum ve bu konu hakkında
detaylı bir yazı yazmak istiyorum. Ayrıca bu meselede bahsettiğim
"hakkı teslim edemiyorsa mutlaka bir çıkarı vardır"
okuyucuyu acaba karşımdakinin ne çıkarı var düşüncesine sevk
etmemeli. Tam tersine "mutlaka bir çıkarı vardır,
ilgilenmeye gerek yok" düşüncesine sevk etmeli. Öbür
türlüsü ayıp araştırmaya girebilir.)
- Said Nursi'yi seviyor musun? + Hayır. - Sevmiyor musun? + Yo, öyle bir şey de demiyorum. Anlam veremiyor. + Bir karar vermek zorunda değilim. diyorum. Şaşırıyor.
Hayatları boyunca taraftar edilmeye çalışılan insanlar -ki bunlara avam demeyelim; bilgisiz, saf insanlar diyelim- şahıslarla ilgili meselelerde de bir karar vermek zorunda olduğunu zannediyor. İsimlerini duyduğu insanları ya sevmek ya da sevmemek seçenekleri arasında tercih yapmak zorunda olduğunu zannediyor. "Sevmek" değil de, daha doğrusu "sevdiğini söylemek" ve "sevmediğini söylememek" arasında tercih yapmak zorunda olduğunu zannediyor. Bir insan yazılarını benimle paylaşmışsa, paylaşımına bakarım almam gerekeni alırım almamam gereken varsa bırakırım. İlişkim bundan ibaret olmalıdır. Tabii, eğer üzerine bir şeyler ekleyebilirsem, ben de insanlarla paylaşırım. Ama kendimi değil, yazılarımı. Eğer bir insan kendisini değil de, ürettiğini sunuyorsa, onunla ilgilenirsin, o kadar. Şahıslar hakkında karar vermek zorunda değiliz. Eğer böyle davranmıyorsak, mesela, Said Nursi'nin yanlış açıklamalar yaptığı bir konuyu görünce bu sefer ne yapacağız? Artık sevmediğimizi mi söylemeye başlayacağız? Şahıslarla ilgili karar verilmesi gereken anlar; başkalarına zararları dokunmaya başladığı tespit edildiği ya da kendisi ile ilgili iddialara kalkıştığı anlardır. İstifademize sunulan şeylerin kaliteli olması o kişinin iyiliğine, kalitesiz olması o kişini kötülüğüne ya da tam tersine dalalet olamaz. Şahıslarla ilgili karar vermek samimi insanın tutumu olamaz. 2-) Saldırganlık: Daha doğrusu elde ettiğini hak etmediğinin farkında olan avamın saldırganlığı... Çeşitli suç şebekelerinin doğrudan mensubu ya da uzantısı olan insanların, -hak etmediği halde- söz hakkı tanındığında toplumu rahatsız eden, tahrik eden, huzursuz eden laflarla ortaya çıkışlarının ya da sadece bir yerlere yakın duruyor diye -yine hak etmediği halde- söz hakkı bulan insanların devamlı olarak başkalarına sataşmaya çalışması, tahrik etmeye çalışmasının altındaki gerekçedir bu: Elde ettiğini hak etmediğinin farkında olanın saldırganlığı. Elbette insanların neleri elde ettiğini araştırmak ya da elde ettiklerini hak etmiş mi hak etmemiş mi diye araştırmak kimsenin haddi değildir. -Kul hakkı taşıdığı tespit edilmedikten sonra- Ayıp araştırmaya girer. Günahtır. Fakat burada benim değindiğim husus, insanların ayıplarının araştırılması değil. Yaptıkları ile toplumu huzursuz ya da tahrik edenlerin tüm yaptıklarının ardındaki basit gerekçeyi işlemek. Elde ettiğini hak etmediğinin farkında olanın saldırganlığını iki ayrı şekilde vuku bulduğunu görüyorum. Birincisi, "ben bu insanları bir daha bulamam" mantığı ile asla ulaşamayacağını bildiği insanlara, "fırsat bu fırsat diyerek" sataşmak. İkincisi ise, bir şeyler ortaya koyarak elde etmediğini bildiği konumunu koruyabilmek için herkesi kendine rakip görüp, onları "yendiğinde"(!) yerinin sağlamlaştıracağını düşünmek. Tabii ki de tüm bunların doğal sonucu bir şeyler ortaya koyamayan birey elbette fikirler üzerinden değil; günlük, geçici, dedikodu malzemesi konularla çapı dahilinde gündemi meşgul etmeye çalışıyor. Hem saldırganlık gösterdiklerini, hem de genel olarak toplumu huzursuz ediyor. Saygınlık elde etmek... Buna bir de nefsin yine bir başka özelliği olan kolaycılığı karışırsa çıkacak manzara, hak etmediği halde bir makam, köşe ya da söz almış yani ortaya çıkarılmış birikimi olmadığından(birikim elde etmek zor gelir insan, mesele odur zaten, kısa yoldan halletmek ister) sunabileceği tek şeyi insanlara şahsi olarak sataşma olan insanların sahnelediği nefsani oyunlar olacaktır. Varsa insanlara sunabileceğin bir birikimin ya da çalışman sunarsın, faydalanılsın diye, samimi isen saygınlık kendiliğinden gelir. Samimi adam burası ile ilgilenmez zaten. Ama farkında değiller ki, dünya tarihinde, "saygınlık elde edeceğim" diye ortaya çıkan hiç kimse yoktur ki kendini rezilliğe mahkum etmesin. Çünkü onların nefsi varsa herkesin nefsi var. Ve oynadığı oyun insanların bilinçaltı muhasebesinde hemen anlaşılacaktır. İnanın bugün ortalıktan kaybolsalar iki gün sonra var oldukları hatırlanmaz bile. İşte bu ortaya hiçbir şey koyacak birikimi olmayıp, devamlı olarak saldırganlıkları ile gündemi meşgul edenlerin yaptıkları her şeyin altında sadece tek bir gerekçe yatıyor: Bilinçaltlarında, elde ettiğini hak etmediğinin farkında olmak. Üçüncü alt başlık avamın ilkel bir refleksinden daha ziyade, genel bir tavrı üzerine... 3-) Olaylara Müdahil Olmuş Olmak: Bir sitede rast geldiğim bir yazıda sunucu olduğunu sandığım bir bayan kendisi için "Başarılıyım ve kıskanılıyorum" demiş. Daha öncede değinmiştik, bu dünya düzenini ayakta tutan tek şey insanların bir gün kolay yoldan para kazanacağına dair umudunun olmasıdır. Onun için komünist(?) Çin'den Kapitalist(?) Amerika’ya kadar her ülkede piyango, faiz, borsa var ve her ülkede "ünlü olma yarışmaları" düzenleniyor. Başka türlü insanların adaletsizliklere isyan etmesini engelleyemeyeceklerinin, var olduğu sadece bir kabulden ibaret olan "güçlerini" muhafaza edemeyeceklerinin farkındalar. İşte o hep dillendirilen "popüler kültür" ifadesinin tanımını da buradan alabiliyoruz: "Kolay yoldan para kazanmış veya kazanma umudu ile yaşayan insanlar" Bu dünya düzeninde kolay yoldan para kazanma "özgürlüğün" var. Yani bu dünya düzeni liberaldir. Kapitalist Amerika'dan, komünist Çin'e kadar her ülke liberaldir. Yani özgürlükçüdür. Neyin özgürlüğü? Bir gün kolay yoldan para kazanabilirsin özgürlüğü. Ve tüm dünya da kolay yoldan para kazanmış insanları, toplumların gözünün içine içine sokarlar ki insanlar umutlarını kaybetmesinler, bir gün sıranın kendilerine de geleceğini düşünmeye devam etsinler ve isyanlar vuku bulmasın. Yani, kolay yoldan para kazanmayı "başarmış" insanlar ve işin acı yanı onları hakikaten "kıskanan" insanlar: Popüler Kültür Kolonisi Kolay yoldan para kazanma özgürlüğü dışında başka hiçbir özgürlüğü sunmayan "liberalizm" yani "özgürlükçülüğü" sanki bir ideolojiymiş ya da bir fikirmiş gibi sunmaya çalışan insanlar türedi son zamanlarda. Ve ne yazık ki bu avam kitle olaylara müdahil olmuş olma derdinde, çeşitli hareketlerle gündemde kalmaya çalışıyorlarmış ki son zamanlarda gördüğüm kadar ile "Darbeciler yargılansın" diye bir söylem içindeler. 28 Şubat darbecileri, 1980 darbecileri yargılansın gibisinden şeyler söylüyorlarmış. Önce darbe denilen durumları inceleyelim sonrasında bunları avamın olaylara müdahil olmuş olma reaksiyonuna bağlamaya çalışalım. a. 28 Şubat Darbesi: Bir 28 Şubat darbesi muhabbetidir almış başını gidiyor. Bu ülkede 28 Şubat'ta darbe falan olmadı. Sadece bir rütbeli personel tank yürüttü ki bu durum Silahlı Kuvvetlerin aldığı bir karar olmadığı, o rütbelinin kendi keyfi uygulaması olduğu çıktı ortaya. Fakat ne olduysa ondan sonra oldu. Erbakan'ın hiç teşvik vermediği medya patronlarından, gelirlerini kıstığı faizcilere, hak etmediğinden daha fazlasını elde etme peşindeki hocalara kadar hepsi ağız birliği yapmışçasına "asker haklı siz haksızsınız", "ordu darbe yaptı, Erbakan başarısız", "Hükümet gitsin" vs. gibi sözlerle propagandaya başladılar. O zamanlar bırakın bu propagandalara karşı çıkmayı bunları yapanlar şimdi 28 Şubat darbeciler yargılansın diyorlar. Olmamış darbeyi oldu gibi göster, propagandasını yap ondan sonra da darbeciler(?) yargılansın diye bir daha ortaya çık. Pişkinliğin bu kadarına pes! Eee, yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış. b. 1980 Darbesi: O yılları bilmem fakat bilenlerden duyduğum, ülkenin kan gölüne dönmüş olduğu, kahvehanelerin otomatik silahlarla tarandığı, fikir mikir namına hiçbir şeyin olmadığı sadece şiddet ve kan davalarının memleketi perişan ettiği, asayişin yok olmuş olduğu idi. Ve asker bu duruma müdahale etmiş. Müdahalenin şekli nasıldı bilemem. Ama müdahaleden sonra olayların bıçakla kesilir gibi kesilmesi, müdahalenin çok da haksız olmadığını gösteriyor. Daha önceki darbelere değinmeyeceğim, herhangi bir araştırmam ya da müşahitliğim yok. Şimdi tekrardan başa dönersek, kendilerine bir dava arayan avamların şu anda "trend" bu diye "hadi darbelere karşı olmuş olalım" diye ortaya çıkması. Kendilerini iyi gösterebilmek için, birilerine kötü rolünü biçmek zorunda olduğunu bilen boş meydan kahramancıklarının, 28 Şubat destekçisi hocaların adamları ile kol kola dolaşmaları avamın dediğine itibar edilmemesi gerektiği gerçeğini, sadece olaylara müdahil olmuş olmak için ortaya çıktığını bizlere gösteriyor. Zaten darbeye marbeye "şu anda" karşı çıkmak risk alacak mesele de değildir. Bunun da farkındalar. Mutlaka avam bilinçaltında bunun muhasebesini yapar. Yani darbecilik kötüdür sıfatı vardır ve hali ile buna karşı çıkmış görüntüsü vermek iyidir anlamına geleceği düşünülmektedir. Üstelik bu olaylar olurken hiç ses çıkarmamış olmaları başlı başına bir felaket. Darbecilere karşıyız falanız filanız diyenlere itibar edilmemesi tavsiye olunur. Kendilerine tavsiyemiz eğer darbecilere karşı iseler hayatta dava namına bir bunu bellemişler ise, şu anda iktidar olan partinin kimler tarafında nasıl kurulduğunu, kimlerin finanse ettiğini, 28 Şubat'ta kimlerin Erbakan'a nasıl karşı çıktığını ne iftiralar düzdüğünü görüp ilgili kişiler hakkında konuşsunlar ya da sussunlar. |
at 16:09 0 comments
Labels: Genel