|
Dini, siyasi, teknik yada bilimsel bilgi referanslı yazılar ile doludur bu blog sayfası. Okurken yazıları kesinlikle algı kırılması yaşamaması için okurun, ekstra çaba harcamışımdır hazırlama aşamasında. Neyi tahlil etmeye çalışıyorsam onu tam anlamıyla, her yönüyle, gündelik klişe yorumlardan uzak bir şekilde ele almaya çalışıyorum. |
5 Mart 2007 Pazartesi
Şahsım ve Site Hakkında
at 21:36 2 comments
Labels: Genel
Romantik Sol Kültür ve Garibanizm
|
“Ooo abi zenginsin” sözüne karşı kaçımız “yok abi ne zengini
ya şöyle böyle zart zurt…” diye yanıt vermiştir acaba. Sanki suçlanıyoruz değil
mi ya da karşı tarafı suçluyoruz. Baskı altına alıyoruz ya da alınmış
hissediyoruz. Acaba başka ülkelerde de böyle bir tutum yani hem devamlı
ulaşmanın hayalini kurup hem de ulaşanı ulaştığı ile suçlama var mıdır çok
merak ederim. İşte bu yazımızın konusu Türkiye’deki mevcut romantik sol kültür,
onların ateşlediği sosyal çatışmanın tarihçesi ve avam (buradaki avamlık ekonomik
durum ya da denk gelmiş sosyal statü ile ilgili değil, ferdin düşünce ve kültür
yapısı ile ilgilidir) tabakasındaki garibanizmin tanımı ve işlevi üzerine
olacaktır. Aslında her şey 70′li yılların Türk filmlerinde başladı
diyebiliriz. Özellikle 68 kuşağının çektikleri... Dikkat ederseniz filmlerin
konuları tektir ve tribünlere oynar. Zengin vardır, fakir vardır. Zengin
kötüdür, fakir iyidir. Fakir zengine güzel bir ders verir filmin sonunda,
gözyaşlarımızı tutamaz hep beraber salya sümük seyrederiz filmi. Belki de o
yıllarda insanlar daha iyiydi. Daha samimiydi. Haksızlığa karşı gösterdikleri
refleksleri aniydi, bir andaydı. Şimdiki gibi haksızlık gördüklerinde "Acaba
müdahale etsem başım belaya girer mi?" hesapları yapmıyorlardı. İçlerinde
geldikleri gibi hareket ediyorlardı. Ama aynı zamanda da çabuk kanıyorlardı. Ne
yazık ki… Sol kültürün ülkemize pompaladığı ve aslında bu pompalamanın
etkisinde ister solcu olsun ister sağcı herkesin etkisi altında kaldığı bir
durumdur fakirliği yüceltmek. Aslında bunu olduğu gibi popüler,
romantik sol kültüre yıkmak hata olacaktır. Kendisine solcu demeyenlerin de bu
konuda yeterince popülist ve dalkavuk olduğu aslında aşikâr… Bunlara
değineceğiz ama önce bir iki psikolojik analiz yapalım romantik solun takındığı
tavır üzerine. Romantik solun en büyük saplantısı bağlama çalmaktır.
Elbette herkes bağlama çalmayı öğrenebilir ya da daha farklı bir müzik aletini.
Ama bağlama çalmayı ibadet şuuru ile yapıyorlar ya o komiğime gidiyor. Aklıma
bir süre önce tanıdığım ve bir ara sol derneklere takıldığından beceremediği
halde zorla bağlama çalmaya çalışan birisi geldi. Adam zorla bağlama çalmaya
çalışıyordu çünkü bu şekilde bu kültüre karşı vazifelerini yerine getireceğini
sanmaktaydı -amaç müzik falan değil-. Kaygısızların bir bölümünde vardı,
zamanında Kanal6′dakilerden (Fenasili bölümler, bilen bilir) Kültigin ve
adamları hapse düşerler, koğuşa girdiklerinde orada birisi diğerlerini
tanıtmaktadır. Ranzanın birinde deli deli bağlama çalmaya çalışan birini
tanıtırken şöyle demişti: “İşte bu hapse düştüğü için kendini bağlama çalma
zorunda hisseden bir arkadaşımız”. Çok gülmüştüm... Aslında her şeye
uyarlayabiliriz bunu. Bir fikre kendini yakın hissettin diye kendini ona ait
olduğu düşünülen şeylerinden hoşlanacaksın diye de bir şey yok. Zevkler
farklıdır. Tabi buna İslami kanattaki, bazıları çok kötü olsa da adına ilahi
dendiği için o müzikleri dinleyen insanları da dâhil edebiliriz. Bu bağlama
çalma olayı ya da adına Halk(?) müziği denilen şeye karşı (sanki diğerlerini
uzaylılar yapıp dinliyor) duyulan gereksiz sempati beni güldürmüştür çoğu
zaman. Aslında bu anlamsız sempati yalnızca halk müziğine değil aynı
zamanda “halk” kelimesinin kendisine de duyulmaktadır. Topluluklardan bahsederken seçtiğin kelimeler çok önemlidir.
Aynı topluluğa millet dediğiniz zaman sol kesim iyi görmez ama topluluğun çoğu
pozitif anlam çıkarır. Halk dediğiniz zaman daha bir sempatik şeyler uyanır
kafamızda. Ama dikkat edin topluluk aynı topluluktur. Elbette en akılcısı,
insanları sınıflandırırken ve onlara hitap ederken bağlı bulundukları düşünce
yapısını yani ümmetini dile getirmektir. Neyse, konumuz bu değil. Bu gereksiz romantizmin ülkemize hediye ettiği en büyük
problem insanları zengin, fakir olarak görmektir. Evet, hiç göze batmaması
gereken sınıfsal ayrım bu kadar çok dillendirerek, insanlar kendilerini,
başkalarını gelir durumlarına göre görmeyi ve onlara gelir durumlarına uygun şekilde muamele
etmeye alıştırmışlardır. Bu süreçte yaşanan en ilginç durum herkesin ulaşmak
için bütün gün düşünüp çeşitli cinlikler yaptığı zenginliği bir suçlama aracı
olarak kullanmasıdır. Aslında bunun altında yatan gerekçe de toplumsal sorumluluklardan
kaçıştır. Zengin olmak sanki suçtur ama fakir olmak övünülecek bir
şeydir. Çünkü yaratılan havada zengin sanki hırsızdır fakirse sanki haklı ve
hakkı yenmiş bir mağdurdur. Ve daha da önemlisi zenginse toplumsal
sorumluluklarını yerine getirme görevi vardır ama fakir olmanın yoktur. Dolayısıyla fakir olmak, sorumluluklardan kaçarken bahane olarak kullanılmaya
yarar. İşte bu noktada bu ucuz bakış açısına sahip insanlardan çoğunlukla
belirttiğimiz gibi “ooo zenginsin” ya da “sen şöyle olunca bizi hatırlamazsın” gibi cümleler duyarsınız. Ne hikmetse karşı taraf da kendini hakikaten savunmaya
çeker. Suçluluk duygusu yaşar. İnsanlar ne kadar kıskanç değil mi. Aslında tüm bunların iki nedeni var
birincisi sorumluluklardan kaçış ikincisi insandaki kıskanma duygusudur. Bu
işin beslendiği kaynak bu kadar zengin olunca haliyle müşterisi de oldukça
fazla oluyor. Onun için aslında bir görüşe ait değil, hepimize aittir bu tutum. İşte bu noktada ilginç bir durum oluşur. Hem de burası çok
ilginçtir. Gelir durumu yüksek olsa da bir insanın kendini ezilmiş gösterme
çalışması da olabilmektedir. Bunun adına “garibanizm” diyoruz.
Nerde okuduğu hatırlamıyorum yıllar önce bir gazetede okumuştum çok hoşuma
gitmişti. Yazar şöyle diyordu: “Gelir durumun iyiyse bile kendine gariban
diyeceksin. Diyeceksin ki kendini toplumdan alacaklıymışsın gibi
gösterebilesin.” Yani, toplumsal sorumluluklarından kaçmaya yol
yapabilirsin böylelikle. İşte 70 yıllarda doruk noktasına ulaşan romantik solculuğun ülkemize kattığı; sağcı, solcu, Müslüman fark etmeden herkesin her gün sahiplendiği ve benimsediği ve hatta kendi ideolojisine de entegre etmeye çalıştığı psikolojik telkin garibanizm ve tabi ki de fakirliği yüceltmedir. Fakir olmasan bile… Önemli olan şey fakirliği yüceltme, senin fakir olup olmaman değil. Böylece üzerine vazife olan şeylerden de vicdan azabı duymadan, bahanen hazır bir şekilde kendini kurtarabilme. Bu durumdan mustarip kesim yalnızca sol değil dedik. Bu
durumun hiçbir görüşü içermediğini de belirttik. Çünkü sorumluluklarından kaçış
ve kıskanma duygusu herkeste bir şekilde vardır. İslami kesimin garibanizminde de ilginç bir şekilde fakirliği yüceltme vardır. Fakat bu doğru değildir. Çünkü fakirlik yüceltilecek bir şey değildir. Buradaki problemin temel kaynağı fakirlik ile mütevaziliği ayırt edememektir. Birisinin fakir olması övünülecek ya da yerinilecek ya da kıyas edilecek bir şey olmamalıdır. İnsanların sınıflandırılması ya da değerlendirilmesi ekonomik duruma göre değil yalnızca sahip olunan fikir dünyasına göre olmalıdır. |
at 20:28 0 comments
Labels: Genel
Geri Kalmışlığın Nedenleri ve Tarihi
|
Bu yazıyı insanlığa faydası dokunacak hizmetler yapmadığı -ki aslında bu da şart
değil, zararı dokunmasa yeter-, ilim öğrenmenin, meseleleri anlamanın zorluğuna
katlanmadığı hali ile kendisine devamlı olarak aydın, çağdaş, ilerici, âlim ya da Allah dostu gibi sıfatlar yakıştıran ve yakıştırılan insanlara hitaben yazıyorum. Aldananın hep başkası
olduğu ama kendisinin doğru yolda olduğunu sananlara… Kendi hayal dünyasında,
başkalarına kötü olma rolü biçip, kendisine iyiliği, belki kahramanlığı
biçenlere... Geri kalmışlığın nedenleri, kaybedişimizin nedenleri hep başkaları
üzerindedir diye kabul etmiş hiç üzerine alınmayan âlimimiz, ilericimiz,
aydınımıza... Kompleks Sayı nedir?(50 PUAN) Rus bilim adamları sorarmış bu soruyu öğrencilerine. Hoş bu soruyu içeren bir sınavdan bizim mühendislik fakültelerinde okuyan kaç kişi geçer o muallakta. Ama %92-96 arasında değişeceğini tahmin ediyorum başarısızlığın. İşin daha da kötüsü bu soruya verebilecek “ya i^2 = -1 iste” tanımından başka hiçbir cevabi olmayacak kaç tane akademisyen mevcut acaba mühendislik fakültelerinde? Kompleks sayıların tarihi belli değil, kimin ilk düşündüğü de muallakta ama her şey Euler ile başladı diyebiliriz. Ne kadar ilginç değil mi; kompleks sayıların tarihi yüzlerce yıl öncesine dayanıyor ama hala daha Kompleks sayının ne olduğunu tam olarak biliyor değiliz ve bu halimizle diploma almaya devam ediyoruz. Euler öyle bir denklem bulmuş ki bu denklemden faydalanarak Laplasın geliştirdiği dönüşüm ardından Laplasın dönüşümünü modifiye eden Fourier bizim kaybedişimizin başlangıç noktası olmuş. Kompleks sayılara ya da dönüşümlerle ilgili teknik bilgi bu makalenin içeriği olmasa da çok yalın bir şekilde bu adamların neyi tasarladığını ve tasarladıkları şeyin nelere temel teşkil ettiğini göstermek için biraz bilgi vermekte fayda var. Kompleks sayılar 2 boyut içerir onun için adi komplekstir zaten. ”Karmaşık” diye Türkçe çevirisi bu işin vahametini ortaya koymaktadır. Daha kompleks sayının adını bile koyamamışız. Kompleks sayılar bize 2 boyutlu çözüm sunarlar. Daha doğrusu kompleks sayının diğer sayılardan farkı onun nicelik değil konum belirtmesidir. Konum belirtmek önemlidir. Çünkü bu artık denklem çözerken skalar çözüm yapmak yerine vektörel çözüm yapabileceğimiz anlamına geliyor. İşte Laplace, fonksiyonları kompleks düzleme taşıyarak fonksiyonların çok daha kolay çözüleceğini göstermiş ayrıca Laplace’ın dönüşümünü şekillendiren Fourier’in dönüşümü ile birçok şeyden oluşan fonksiyonları o çok şeylerin sıklığını gösteren bir fonksiyona dönüştürebilmeyi sağlamıştır. Bu yazılanlar sizin için bir anlam ifade etmiyorsa söyle düşünebilirsiniz. Mühendisliğin temeli kompleks analizdir ve kompleks analizin temeli kompleks sayılar ve bunların babaları ise yukarda saydığım Euler, Laplace ve Fourier’dir. Mühendisliğin temelini daha doğrusu mühendislik çözümünün temelinin mantığını kafasında oluşturamamış insanlar ile neyi üretebilir, neyi tasarlayabilirdik ki? Bu bizim tarihte ve geri kalmışlığımızın tarihinde kaçırdığımız ilk trendi. Mühendislik üretiminin matematiksel temelleri bizde yoktu dolayısıyla tasarlayamadık, üretemedik ve hala daha tasarlamaktan ve üretmekten uzağız. 2-) Sanayi Devrimi Newton ile başlayan, Maxwell ile devam eden, 1900’lü yılların başında Kuantum Fiziğinin keşfi ile doruğa çıkan –daha ismini söylemediğimiz çok saygın onlarca bilim adamı ve matematikçinin keşiflerini yayınladıkları- evreninin işleyişini keşfetme süreci batıda sanayi devrimini beraberinde getirmişti. Makineleşme, elektriğin mühendislik uygulamaları, yapılaşma ve şehirleşme ile batı medeniyetinin temelleri atılırken, doğu ne yazık ki yerinde sayıyordu. 3-) Yarıiletken Teknolojisi (Koşul ve mantığın benzetimi) Yukarıda saydığım bu 2 temel olaydan sonra batıda 2 bilim adamı koşul oluşturabilecek bir yapı, bir malzeme üretmeyi başarmışlardı. Doğada yalnızca döngü vardır. Koşul oluşturmak, oluşan koşullara göre secim yapmak, karar vermek bizim beynimize hastır. İşte bunu bir malzemeye yaptırabilmek( p-n-p eklemi), doğaya koşul eklemek, karar verebilme yeteneğine sahip bir mekanizma oluşturmak demekti. Bu konuda da teknik detay vermenin anlamı yok bu konu için ama biraz bahsedeyim. Bu adamların bulduğu şey en yalın hali ile şöyle çalışır. Malzemenin ortasından akim gelir ise (-se’ye dikkat) üstteki akim transistörden geçer. Gelir ise(if)… İste adamlar karar verme yeteneği olabilecek, programlanabilecek, geliştirilebilecek(programlama vasıtası ile) bir malzeme bulmuşlar ve hemen üretmeye başlamışlar ve sanayideki her şeyi buna entegre etmeye başlamışlar. Tırnağınız kadarlık yere bunlardan 500 milyon tane yerleştirerek ve bunu üretecek teknolojiyi geliştirerek ve bu gelişim sürecine paralel olarak yazılım teknolojilerini de geliştirerek öyle bir pazar oluşturmuşlar ki dünyanın en büyük 2 firmasını çıkarmış bu süreç. Hatta tek başına bu teknoloji silikon vadisini (Kaliforniya\Amerika) çıkarmış. Ve Kaliforniya tek başına bir ülke olsa dünyanın en güçlü 4. ülkesi olacak kadar büyük güç kazandırmış batıya. 4-) Kitap Okuma Haftası Ne alaka acaba?
Kitap okumanın amaç olarak algılandığı bir coğrafyadayız. Kitap okumak ile
harf seslendirmenin ayni şeyler olduğuna inanılan bir coğrafyadayız. Kitap okumanın
bir amaç değil hedeflerinize ulaşmadaki bir araç olduğunu anlatmak zor. Bilgiye
ulaşmak için bir araç. Hele ki öyle hayatta hedefleri yoksa adamın, hiç
olmamışsa nasıl anlatacaksın ki bu durumu? Hedefsiz, amaçsız bir insan niye
kitap okur ki? Harf seslendirmek yeterli oluyor mu? Eğitim sistemi ezberciymiş. Daha problemin adını koyamıyorlar çünkü problem kendilerinde, farkında değiller. İşte bu farkında olamayan insanlara karsı o kadar sinirliyim ki… Sinirliyim çünkü kendilerine sıfat takıp duruyorlar. Sen ortaya insanların faydasına dokunacak düzgün bir şeyler koymayı başar. O güzel sıfatlar seni bulur zaten. Ezberci eğitim değil amaçsız eğitim. Kitap okuma haftasıymış. Kitap okumanın yozlaşması... Ne için yapıldığının unutulması... Harf seslendirmenin yeterli olduğunun sanılması… İşte bu 4 neden etrafında toplanmış yaşanan süreçler, zaman kayıpları doğunun geri kalmışlığının sebepleridir ne yazık ki... |
at 20:26 0 comments
Labels: Genel
Bir Yazılımcının Gözünden Evrim Fikri
|
Tesadüf diye bir şey canlılığın ortaya çıkış sürecinde
yaşandı mı, yaşanmadı mı? Ne kadar kritik bir soru değil mi? Cevabına göre ya
yaratılış ya da ateizm için yolun sonu gözükecek. Cevabını bilemiyoruz.
Bilememek bizi inanmaya sevk ediyor. İnanmak cehaletin bir sonucuymuş. İspat
edemediğin şeylere inanırmışsın. Öyle derler. Bizler cehaletimizin sonucu
olarak Allah’ın varlığına ya da yokluğuna inanıp inanmama çizgisinde gider
gelirmişiz. Belki de gidip geldiğimizi zannederiz. Belki Allah'ın varlığına
inanıp inanma diye bir sınanma aslında hiç yoktur. Aslında herkes Allah'ın
varlığını kabul ediyordur. Biz bilgisizliğimiz ve yanlış çıkarımlarımızın
sonucu olarak bu konudan sınandığımızı zannediyoruzdur. Belki de sınanma başka
bir konu üzerinedir. Ne olursa olsun sorular, şüpheler, cevaplar, tuzaklar hep
karşımızdadır. Kalbimiz meydana bırakılmış bir tüy tanesi gibi bir oraya bir
buraya savrulmaktadır. İşte bu savruluş sırasında "Neden varız?" sorusuna cevap bağlamında günümüz insanı iki iddia ile karşılaşmaktadır: Evrim ve Yaratılış. Günümüz insanı dedim çünkü geçmişte bunun neredeyse hiç konusu açılmamış. Çünkü tesadüf diye bir şeyin varoluş sürecinde rol alabileceği hiç düşünülmemiş. Fakat günümüzde bu görüş gündemi fazlasıyla meşgul etmektedir. Neden? Nedenine geleceğiz ama bilimsel bilgi üzerine konuşalım biraz.
Bilimsel bilgi evrenin çalışma mekanizmasının nasıl işlediğini anlatan bilgiler topluluğudur. Evrenin çalışma mekanizması da aslında sayısız alt mekanizmadan oluşur. Bilimsel bilgi işte bu mekanizmaların neden var olduğundan ziyade mekanizmaların kendisi ile ilgilenir ve çalışmalarını açıklar. Sen ise doğadaki mekanizmaları açıklayan bu bilgiler topluluğuna bakar, kendince yorum yaparsın neden var olduğu ile ilgili. Yorum yapanın sıfatı ne olursa olsun, yapılan yorumlar bilimsel bilgi değildir. Yani senin bir fosile bakıp ya da devenin göz yapısına bakıp "Bunlar tesadüfen bu hale gelmiştir" ya da "Yaratılışımızın bir sonucudur" demen senin bakış açını yansıtır. Bunların hiçbirisi bilimin sınırları içinde değildir. Bilimsel bilginin şahsi olarak yorumudur. Yaratılış ya da tesadüf... Yaratılış, yalnızca bir sefer ve doğaüstü bir şekilde
olmuştur. Doğası gereği, olağanüstü bir şekilde gerçekleşmiş bir şeyi bilimsel bir
düzleme oturtma diye bir şey zaten mümkün değildir. Hatta yaratılışın bilimsel bilgi
gibi sunulması dini açıdan da doğru olmaz. Bu noktada, çok yapılan bir hatayı kısa bir not olarak düşmek isterim. "Din bilime aykırıdır" iddiasına
cevap verme adına yaratılışın bilimsel bilgi olarak ifade edilebileceği
söyleyen insanlar olabiliyor. Şahsi bir görüş olarak söylüyorum: Bunu yapanlar
iyi niyetli olsalar da bu yapılan yanlış bir iddiaya yanlış bir cevap vermekten
başka bir şey değildir ne yazık ki. Dediğimiz gibi bilimsel bilgi mekanizmaların
işleyişini açıklar, nedenini değil. Peki tesadüf bilimin sınırları içinde mi? İşte Evrim Teorisi bunu yapma çabasıdır. Evrim, canlılığın ortaya çıkışını ve bu noktaya gelişini evrenin çalışma mekanizmasının sonucu olduğunu söyler. Yani tesadüf iddiasına bilimsel bir kılıf sunar. Daha doğrusu sunma iddiasındadır. Bu teorinin bu kadar popüler olmasının nedeni de budur. Yoksa teori olduğu iddia edilen evrim fikri canlılığın var olma nedenini ispatlayabiliyor diye değil. Dine, daha doğrusu din adına hareket eden bazı kötü niyetli insanlara tepkili insanların, din adına hareket eden o kötü insanlardan ayrı olduklarını gösterebilmek için tutundukları daldır Evrim Teorisi. Tamamen psikolojik, tepkisel bir durumdur evrim fikrinin bu kadar tutmuş olması. Yoksa korkunç bir iddiadır bu. Sadece canlılığı işin içine katarak söylüyorum: Düşünebiliyor musunuz, bu kadar korkunç karmaşık bir yapı var karşınızda, hatta bu karmaşık yapı, sayısız karmaşık yapıların birleşiminden oluşuyor ve hepsi uyum içinde çalışıyor. İnsan tekil olarak karmaşık yapıların karşısında mı dehşete kapılsın yoksa bu kadar karmaşık olup da üstüne bir de birbirleri ile uyum içinde sorunsuz bir şekilde çalışıyor olmalarına mı kapılsın karar veremezken, biri çıkıyor ve tüm bunların nedeninin tesadüf olduğunu ve bunu bilimsel olarak ispat edeceğini iddia ediyor. Dediğim gibi korkunç bir iddiadır bu. Ha, tabii şu da var, sen bol keseden bunu iddia edersen, ben de hani nerede hiçbir şüpheye yer bırakmayacak deneylerin, kanıtların der. Eğer eksiksiz cevap veremezsen, üzgünüm ama düşeceğin acziyet karşısında elbette bu iddianın tepkisel bir şey olduğunu, bilimsel çalışmaların sonucu olmadığını söylerim. Ama böyle olması bu konu üzerine çalışmalar yapılmasın demek
değildir. Bu konuda üniversitelerde çalışmalar yapılsın. Yapılan çalışmalarda
her şeyin tesadüfen var olduğu bir ön kabul olsun. Zaten tesadüf temelli görüşün
yaratılış temelli görüşten ayrıldığı da nokta budur. Tesadüf kavramı, ucu açık bir
çalışma alanı sunar. Bu çalışmalar yapılsın ve finanse de edilsin. Laboratuvar ortamında
testlerle birlikte evrimin canlılığı nasıl oluştuğunun açıklanacağı güne kadar, da ateizmin tanımı gereği, ateist olma diye bir şeyin mümkün olmadığı kabul
edilsin. Bu uzun girişten sonra gelelim konu başlığımıza. Evrime bir
yazılımcı gözüyle bakmaya. Her şey bir denge içindedir. Evrende, vücudumuzda, ruhani
tabiatımızda hep bir denge vardır. Evrimi de buradan konuşmaya başlamalıyız.
Evrendeki dengeden, düzenden başlayarak… O zaman bu noktada sormamız gereken
soru şudur: Evren değişime açık mı? Evrende değişim var mı? Hayır, yoktur desem... "Ama doğduğunuzdan beri her
şeyin değiştiğini görüyoruz ve insanlar her şeyin bir değişim içinde olduğu
söylenmektedir" diye düşünerek itiraz eder misiniz bu dediğime. İtiraz
ederseniz hata yaparsınız. Çünkü canlılık değişime açık bir yapıya sahip
değildir. Madem başlıkta yazılımcı gözü ile anlatacağız dedik öyle
yapalım. İlk kodlamaya başladıklarında mühendisler her şeyi tek bir
Çalıştırılabilir Dosyanın (exe’nin) içine koymuşlar. Her defasından kodu
tekrardan yazmak… Of, ne can sıkıcı… Kodun yeniden kullanılabilirliği
(reusable) yalnızca kopyala-yapıştır işleminden ibaretmiş. Bakmışlar böyle olmayacak, "Biz en iyisi kodumuzu
dinamik olarak bağlayabileceğimiz kod dosyaları haline(DLL) getirelim ve sınıflarımızı da oraya
koyalım oradan istediğimiz sınıfın istediğimiz fonksiyonuna ulaşırız"
demişler. Böylelikle komponentler (DLL dosyaları) haline getirdiğimiz bir kodu
her defasında tekrar tekrar yazmak zorunda kalmaz, o DLL'e bağlanır kullanırız. Üstelik DLL'lere
koyacağımız sınıflarda yapacağımız herhangi bir değişiklikten de exe’miz yani
çalışan kodumuz da etkilenmez, diye düşünmüşler. Hmm… 2 tane farklı yerdeki kod
birbiri ile etkileşim halinde bir tarafı değiştireceksin ve öteki taraf
etkilenmeyecek ha? Öyle kolay değil o işler. Bu durumun çöküşü çok da uzun sürmemiş. Çünkü öncelikle
DLL'deki kodlarda kullanılan Function Overloading için kullanılan isim türetme
(name mangling) mekanizması farklı marka derleyicilerde farklı olması, ikincisi
ve en önemlisi sınıfta yaptığın değişiklik ile oluşan nesnelerin boyutunun
artması -örneğin exe 8 byte veri beklerken ve o kadar geleceğini tahmin ederek
ona göre yer ayırırken örneğin 16 byte gelmesi- işleri bozmuş. Bakmışlar bu
işler böyle olmuyor 2 farklı kodu birbiri ile uyum içinde çalıştırmak öyle
kolay bir şey değil. Önce COM teknolojisini tasarlamışlar sonra aslında onun
bir ileri basamağı olarak düşünülen Java\.NET teknolojilerini üretmişler.
Bu teknolojilerin detayları her ne kadar konumuz olmasa da aklımızda tutmamız
gereken şey çalışan 2 kodu birbiri ile uyum içinde çalıştırmanın zorluğu. Hele
ki yalnızca tek taraflı bir değişimin diğer taraftaki kodu nasıl etkilediği ve
sistemi çökerttiği... Buffer overflow atakları da stackteki IP(Instruction
Pointer) üzerine ekstra veri yazılmasından kaynaklanmaz mı zaten... Her şey
birbiriyle uyumlu olmak zorunda ne kadar veri geleceğini sistem bilmek zorunda
ki ona göre yer ayırsın. Bunu tek taraflı değiştiremezsin. Değiştirirsen
bedelini ödersin. Ki bugüne kadar defalarca ödemişler… "Eee, bunun evrimle ne alakası var?" Evren bir koddan ibarettir, daha doğrusu milyarlarca,
trilyonlarca... kodun birleşmesinden. Canlı, cansız var olan bütün mekanizmalar
hem kendi içinde hem de birbiri ile uyum içindedir. İşte problem burada, sen
uyum içindeki bir kodu tek taraflı değiştiremezsin. Hemen bir örnek verelim:
Hava bir koddur havadaki oksijen oranı da bir koddur bunu alıp kullanacak
vücudumuz da bir koddur. Vücudumuz belirlenmiş bir oranda oksijenin varlığına
kullanabilecek şekilde tasarlanmıştır. Bundan azını fazlasını göndermenin
bedeli sistemin çökmesidir. Yani canlılık değişime açık değildir. Doğada ise değişim
yoktur. Daha doğrusu olmamalıdır. Zaten devamlı olarak değişime engel olmaya
çalışmaz mıyız? Ozonu yeniden dikmeye çalışmamız, buzulları eritmeme çabamız… "Ama yapraklar düşüyor vs. her şey değişim içinde?" Hayır, hiçbir şey değişim içinde değil her şey bir döngü
içinde. Buna değişim demek yanlıştır. Bu periyodik değişimdir yani döngüdür. Aslında bilimsel bilgi de içinde periyodikliği barındırdığı
zaman anlamlıdır. Çünkü o zaman matematiksel olarak ifade edilebilir hale
gelmiş olmaktadır. Her şey döner ama her şey. Sinüs döner, elektronlar döner,
gezegenler döner. Matematikte, Karmaşık Analizin en önemli konusu: Fourier
Dönüşümü. Fourier serisine açma yalnızca periyodik fonksiyonlar için geçerlidir
periyodik olmayan fonksiyonları ne yaparız? Onları da sonsuzda periyodikmiş
gibi düşünür, tabi bazı özel şartlar altında, ondan sonra Fourier dönüşümünü
alırız. Yani fonksiyonlar mühendislik matematiği için periyodik olmak
zorundadır. Periyodik değilse onu sonsuzda periyodik olarak düşünmelisin. Bir şey periyodik olduğu zaman matematiksel anlamda
değerlidir. Değişe değişe bu hale geldiğimizi iddia eden evrimi bu hali ile
bilimsel ve matematiksel bir zemine oturtmak oldukça zordur. Bilimsel zemine
oturtamazsın çünkü gözlem, deney yapamazsın. Çünkü tesadüfen olmuş demektesin. Tesadüfün
mekanizmasını nasıl ortaya koyacaksın? Ucu o kadar açık ki. Matematiksel zemine
oturtamazsın çünkü ortada bir döngü yok. Aynı yaratılışı bilimsel ve
matematiksel zemine oturtmadığımız gibi. Çünkü yaratılış tek seferde olağanüstü
bir şekilde olmuştur ve o da döngüsel değildir. Ne deney, gözlem yapabilirsin
ne de matematiksel denklemini çıkarabilirsin. Tüm bunların neticesinde tesadüfün mekanizmasını açıklama iddiasındaki evrim şu an için bir inanış, bir yorumlayış olmaktan öte bir konuma geçememektedir. Hatta o kadar ki, evrim ve yaratılış birbirine zıt olmak zorunda bile değildir. Çünkü eğer evrim fikri altında tesadüf denilen her şeye yaratılış dersen, evrim ile yaratıldığımızı da iddia edebilirsin. Evrim fikri buna da izin verir. Çünkü evrimin ucu o kadar açıktır. Ve buradan da evrimi neden bilimsel bilgi değil de insanların yorumu olarak değerlendirmemiz gerektiğini bir kez daha görebiliriz. Evrim her şeyiyle bilimsel bir disipline oturmuş olsaydı buna izin vermemesi gerekirdi. Ama maalesef öyle olmamaktadır. |
at 20:21 0 comments
Labels: Genel