5 Mart 2007 Pazartesi

Şahsım ve Site Hakkında

Dini, siyasi, teknik yada bilimsel bilgi referanslı yazılar ile doludur bu blog sayfası. Okurken yazıları kesinlikle algı kırılması yaşamaması için okurun, ekstra çaba harcamışımdır hazırlama aşamasında. Neyi tahlil etmeye çalışıyorsam onu tam anlamıyla, her yönüyle, gündelik klişe yorumlardan uzak bir şekilde ele almaya çalışıyorum.

Gündemin geçici konularını işlemek yerine, yıllar yılı okunabilecek düzeyde tutmaya çalışıyorum yazdığım yazıları. Söylemesi kolay da yapması zor. İlginç bir şeyi keşfetmek, yeni bir şeyi bulmak yada bulunmuşu hiç söylenmemiş bir şekilde söylemek -tabi, ne kadar yapabiliyorsam- çok da kolay olmuyor. Onun için ortalama 3-4 ayda bir belki iki defa yazı ekleyebiliyorum. Bir şeyleri yazmaya değeceğine kanaat edene kadar beklemek, "tamam bu konu yazmaya değer" demek kimi zaman daha da uzun olabiliyor. Ama ziyaretçilerin yazıların arasında mutlaka yeni, ilginç bir şeyler bulunabileceğini tahmin ediyorum.

Burada yazdığım her yazının konusu emin olun aylarca zihnimi meşgul etmiştir. Belki kimisi yıllarca... Yaşadığım ilginç bir deneyimi aktarmak için söyledim bunu. Günlerce, aylarca belki yıllarca aklıma gelen, düşündüğüm şeylerdir burada yazdıklarım diyorum ya, yazdıktan sonra o konular bir daha aklımın ucunda bile geçmiyor. Sanki bir dertten kurtulmuş gibi hissediyorum. Çok samimi bir itirafta bulunmam gerekirse, anladım ki burası beni rehabilite ediyor. Hani bazen televizyonlarda, birine bir soru sorulduğunda, cevaba başlarken "bunu şu kitabımızda yazdık..." diye başlıyorlar ya; belki insanlar, kitabının reklamını yaptığını düşünüyor soruyla muahatap olanın -belki gerçekten reklam olsun diye söylüyor, bilmiyorum- ama insan gerçekten yazdığı şeyi konuşmak istemiyor. Bu durumun şöyle bir yan etkisi daha oluyor, birisi daha önce yazdığım bir konuyu açtığında hatta burada konu ettiğim bir herhangi bir mesele hakkında yanlış bir şeyler söylediğinde bile pek karışmıyorum, onaylamış olmuyorum yanlış anlama. Önceden heyecanlı bir şekilde karşı çıkar, ufak çaplı bir sinir harbi ile anlatmaya çalışırdım şimdi bir kitap gibi sessiz olmayı tercih ediyorum. Nasıl olsa, yazdığımı ve herkesin erişimine açtığımı bildiğimden vicdan azabı da duymuyorum. Ne kendimi ne de karşımdakini de yıpratmamış oluyorum.

Aklı başında ve çıkarı olmayan iki kişinin hiçbir tartışması beş dakikadan uzun sürmez.

Eğer uzuyorsa mutlaka en az bir tarafın çıkarı vardır ve diretiyordur. Bu durumda yıprandığınızla kalırsınız. Harcadığınız zamana yazık. Etrafınızda yada televizyonda gördüğünüz saatlerce aynı konu üzerinde dönüp duran insanları bu şekilde değerlendirirseniz, kendinizi gereksiz bir vakit kaybından kurtarmış olursunuz. 

Neyse...

Bu site, ziyaretçilerine farklı bir şeyler sunma heyecanı ile yazan birinin yazılarının toplamından oluşuyor.

Eğer görüş bildirmek isterseniz bu site hakkında, buraya yazabilirsiniz.

mail atmak isteseniz: encodeum@gmail.com

encodeum - 2012

Romantik Sol Kültür ve Garibanizm

“Ooo abi zenginsin” sözüne karşı kaçımız “yok abi ne zengini ya şöyle böyle zart zurt…” diye yanıt vermiştir acaba. Sanki suçlanıyoruz değil mi ya da karşı tarafı suçluyoruz. Baskı altına alıyoruz ya da alınmış hissediyoruz. Acaba başka ülkelerde de böyle bir tutum yani hem devamlı ulaşmanın hayalini kurup hem de ulaşanı ulaştığı ile suçlama var mıdır çok merak ederim. İşte bu yazımızın konusu Türkiye’deki mevcut romantik sol kültür, onların ateşlediği sosyal çatışmanın tarihçesi ve avam (buradaki avamlık ekonomik durum ya da denk gelmiş sosyal statü ile ilgili değil, ferdin düşünce ve kültür yapısı ile ilgilidir) tabakasındaki garibanizmin tanımı ve işlevi üzerine olacaktır.

Aslında her şey 70′li yılların Türk filmlerinde başladı diyebiliriz. Özellikle 68 kuşağının çektikleri... Dikkat ederseniz filmlerin konuları tektir ve tribünlere oynar. Zengin vardır, fakir vardır. Zengin kötüdür, fakir iyidir. Fakir zengine güzel bir ders verir filmin sonunda, gözyaşlarımızı tutamaz hep beraber salya sümük seyrederiz filmi. Belki de o yıllarda insanlar daha iyiydi. Daha samimiydi. Haksızlığa karşı gösterdikleri refleksleri aniydi, bir andaydı. Şimdiki gibi haksızlık gördüklerinde "Acaba müdahale etsem başım belaya girer mi?" hesapları yapmıyorlardı. İçlerinde geldikleri gibi hareket ediyorlardı. Ama aynı zamanda da çabuk kanıyorlardı. Ne yazık ki…

Sol kültürün ülkemize pompaladığı ve aslında bu pompalamanın etkisinde ister solcu olsun ister sağcı herkesin etkisi altında kaldığı bir durumdur fakirliği yüceltmek. Aslında bunu olduğu gibi popüler, romantik sol kültüre yıkmak hata olacaktır. Kendisine solcu demeyenlerin de bu konuda yeterince popülist ve dalkavuk olduğu aslında aşikâr… Bunlara değineceğiz ama önce bir iki psikolojik analiz yapalım romantik solun takındığı tavır üzerine.

Romantik solun en büyük saplantısı bağlama çalmaktır. Elbette herkes bağlama çalmayı öğrenebilir ya da daha farklı bir müzik aletini. Ama bağlama çalmayı ibadet şuuru ile yapıyorlar ya o komiğime gidiyor. Aklıma bir süre önce tanıdığım ve bir ara sol derneklere takıldığından beceremediği halde zorla bağlama çalmaya çalışan birisi geldi. Adam zorla bağlama çalmaya çalışıyordu çünkü bu şekilde bu kültüre karşı vazifelerini yerine getireceğini sanmaktaydı -amaç müzik falan değil-. Kaygısızların bir bölümünde vardı, zamanında Kanal6′dakilerden (Fenasili bölümler, bilen bilir) Kültigin ve adamları hapse düşerler, koğuşa girdiklerinde orada birisi diğerlerini tanıtmaktadır. Ranzanın birinde deli deli bağlama çalmaya çalışan birini tanıtırken şöyle demişti: “İşte bu hapse düştüğü için kendini bağlama çalma zorunda hisseden bir arkadaşımız”. Çok gülmüştüm... Aslında her şeye uyarlayabiliriz bunu. Bir fikre kendini yakın hissettin diye kendini ona ait olduğu düşünülen şeylerinden hoşlanacaksın diye de bir şey yok. Zevkler farklıdır. Tabi buna İslami kanattaki, bazıları çok kötü olsa da adına ilahi dendiği için o müzikleri dinleyen insanları da dâhil edebiliriz. Bu bağlama çalma olayı ya da adına Halk(?) müziği denilen şeye karşı (sanki diğerlerini uzaylılar yapıp dinliyor) duyulan gereksiz sempati beni güldürmüştür çoğu zaman. Aslında bu anlamsız sempati yalnızca halk müziğine değil aynı zamanda “halk” kelimesinin kendisine de duyulmaktadır.

Topluluklardan bahsederken seçtiğin kelimeler çok önemlidir. Aynı topluluğa millet dediğiniz zaman sol kesim iyi görmez ama topluluğun çoğu pozitif anlam çıkarır. Halk dediğiniz zaman daha bir sempatik şeyler uyanır kafamızda. Ama dikkat edin topluluk aynı topluluktur. Elbette en akılcısı, insanları sınıflandırırken ve onlara hitap ederken bağlı bulundukları düşünce yapısını yani ümmetini dile getirmektir. Neyse, konumuz bu değil.

Bu gereksiz romantizmin ülkemize hediye ettiği en büyük problem insanları zengin, fakir olarak görmektir. Evet, hiç göze batmaması gereken sınıfsal ayrım bu kadar çok dillendirerek, insanlar kendilerini, başkalarını gelir durumlarına göre görmeyi ve onlara gelir durumlarına uygun şekilde muamele etmeye alıştırmışlardır. Bu süreçte yaşanan en ilginç durum herkesin ulaşmak için bütün gün düşünüp çeşitli cinlikler yaptığı zenginliği bir suçlama aracı olarak kullanmasıdır. Aslında bunun altında yatan gerekçe de toplumsal sorumluluklardan kaçıştır.

Zengin olmak sanki suçtur ama fakir olmak övünülecek bir şeydir. Çünkü yaratılan havada zengin sanki hırsızdır fakirse sanki haklı ve hakkı yenmiş bir mağdurdur. Ve daha da önemlisi zenginse toplumsal sorumluluklarını yerine getirme görevi vardır ama fakir olmanın yoktur. Dolayısıyla fakir olmak, sorumluluklardan kaçarken bahane olarak kullanılmaya yarar. İşte bu noktada bu ucuz bakış açısına sahip insanlardan çoğunlukla belirttiğimiz gibi “ooo zenginsin” ya da “sen şöyle olunca bizi hatırlamazsın” gibi cümleler duyarsınız. Ne hikmetse karşı taraf da kendini hakikaten savunmaya çeker. Suçluluk duygusu yaşar. İnsanlar ne kadar kıskanç değil mi. Aslında tüm bunların iki nedeni var birincisi sorumluluklardan kaçış ikincisi insandaki kıskanma duygusudur. Bu işin beslendiği kaynak bu kadar zengin olunca haliyle müşterisi de oldukça fazla oluyor. Onun için aslında bir görüşe ait değil, hepimize aittir bu tutum.

İşte bu noktada ilginç bir durum oluşur. Hem de burası çok ilginçtir. Gelir durumu yüksek olsa da bir insanın kendini ezilmiş gösterme çalışması da olabilmektedir. Bunun adına “garibanizm” diyoruz. Nerde okuduğu hatırlamıyorum yıllar önce bir gazetede okumuştum çok hoşuma gitmişti. Yazar şöyle diyordu: “Gelir durumun iyiyse bile kendine gariban diyeceksin. Diyeceksin ki kendini toplumdan alacaklıymışsın gibi gösterebilesin.” Yani, toplumsal sorumluluklarından kaçmaya yol yapabilirsin böylelikle.

İşte 70 yıllarda doruk noktasına ulaşan romantik solculuğun ülkemize kattığı; sağcı, solcu, Müslüman fark etmeden herkesin her gün sahiplendiği ve benimsediği ve hatta kendi ideolojisine de entegre etmeye çalıştığı psikolojik telkin garibanizm ve tabi ki de fakirliği yüceltmedir. Fakir olmasan bile… Önemli olan şey fakirliği yüceltme, senin fakir olup olmaman değil. Böylece üzerine vazife olan şeylerden de vicdan azabı duymadan, bahanen hazır bir şekilde kendini kurtarabilme.

Bu durumdan mustarip kesim yalnızca sol değil dedik. Bu durumun hiçbir görüşü içermediğini de belirttik. Çünkü sorumluluklarından kaçış ve kıskanma duygusu herkeste bir şekilde vardır.

İslami kesimin garibanizminde de ilginç bir şekilde fakirliği yüceltme vardır. Fakat bu doğru değildir. Çünkü fakirlik yüceltilecek bir şey değildir. Buradaki problemin temel kaynağı fakirlik ile mütevaziliği ayırt edememektir. Birisinin fakir olması övünülecek ya da yerinilecek ya da kıyas edilecek bir şey olmamalıdır. İnsanların sınıflandırılması ya da değerlendirilmesi ekonomik duruma göre değil yalnızca sahip olunan fikir dünyasına göre olmalıdır. 

Geri Kalmışlığın Nedenleri ve Tarihi

Bu yazıyı insanlığa faydası dokunacak hizmetler yapmadığı -ki aslında bu da şart değil, zararı dokunmasa yeter-, ilim öğrenmenin, meseleleri anlamanın zorluğuna katlanmadığı hali ile kendisine devamlı olarak aydın, çağdaş, ilerici, âlim ya da Allah dostu gibi sıfatlar yakıştıran ve yakıştırılan insanlara hitaben yazıyorum. Aldananın hep başkası olduğu ama kendisinin doğru yolda olduğunu sananlara… Kendi hayal dünyasında, başkalarına kötü olma rolü biçip, kendisine iyiliği, belki kahramanlığı biçenlere... Geri kalmışlığın nedenleri, kaybedişimizin nedenleri hep başkaları üzerindedir diye kabul etmiş hiç üzerine alınmayan âlimimiz, ilericimiz, aydınımıza...

Peki, nedir bu gerilik, nedendir? Ne zaman başlamıştır, ne zaman bitecektir?

Bir kesime göre dine yakınlaşmaktan, daha doğrusu din olduğunu zannettiği şeye yakınlaşmaktan, bir kesime göre ise dinden uzaklaşmaktan, yine daha doğrusu din olduğunu zannettiği şeyden uzaklaşmaktan kaynaklanmaktadır. İki taraf da ne geri kalmışlığın nedeni ne de dinin ne olduğunu biliyor değil. Ama hep aynı psikoloji, kötü olan başkası kesinlikle ben değil.

Neyse...

Geri kalmışlığın matematiksel ve mühendislik temellerini yani gerçek nedenlerini 4 ana başlık altında toplayarak anlatmaya çalışalım.

1-) Kompleks (Karmaşık) Sayılar
2-) Sanayi Devrimi
3-) Yarıiletken teknolojisi(Koşulun, mantığın benzetimi)
4-) Kitap Okuma Haftası

1-) Kompleks Sayılar


Kompleks Sayı nedir?(50 PUAN) Rus bilim adamları sorarmış bu soruyu öğrencilerine. Hoş bu soruyu içeren bir sınavdan bizim mühendislik fakültelerinde okuyan kaç kişi geçer o muallakta. Ama %92-96 arasında değişeceğini tahmin ediyorum başarısızlığın. İşin daha da kötüsü bu soruya verebilecek “ya i^2 = -1 iste” tanımından başka hiçbir cevabi olmayacak kaç tane akademisyen mevcut acaba mühendislik fakültelerinde?

Kompleks sayıların tarihi belli değil, kimin ilk düşündüğü de muallakta ama her şey Euler ile başladı diyebiliriz. Ne kadar ilginç değil mi; kompleks sayıların tarihi yüzlerce yıl öncesine dayanıyor ama hala daha Kompleks sayının ne olduğunu tam olarak biliyor değiliz ve bu halimizle diploma almaya devam ediyoruz.

Euler öyle bir denklem bulmuş ki bu denklemden faydalanarak Laplasın geliştirdiği dönüşüm ardından Laplasın dönüşümünü modifiye eden Fourier bizim kaybedişimizin başlangıç noktası olmuş. Kompleks sayılara ya da dönüşümlerle ilgili teknik bilgi bu makalenin içeriği olmasa da çok yalın bir şekilde bu adamların neyi tasarladığını ve tasarladıkları şeyin nelere temel teşkil ettiğini göstermek için biraz bilgi vermekte fayda var.

Kompleks sayılar 2 boyut içerir onun için adi komplekstir zaten. ”Karmaşık” diye Türkçe çevirisi bu işin vahametini ortaya koymaktadır. Daha kompleks sayının adını bile koyamamışız. Kompleks sayılar bize 2 boyutlu çözüm sunarlar. Daha doğrusu kompleks sayının diğer sayılardan farkı onun nicelik değil konum belirtmesidir. Konum belirtmek önemlidir. Çünkü bu artık denklem çözerken skalar çözüm yapmak yerine vektörel çözüm yapabileceğimiz anlamına geliyor. İşte Laplace, fonksiyonları kompleks düzleme taşıyarak fonksiyonların çok daha kolay çözüleceğini göstermiş ayrıca Laplace’ın dönüşümünü şekillendiren Fourier’in dönüşümü ile birçok şeyden oluşan fonksiyonları o çok şeylerin sıklığını gösteren bir fonksiyona dönüştürebilmeyi sağlamıştır.

Bu yazılanlar sizin için bir anlam ifade etmiyorsa söyle düşünebilirsiniz. Mühendisliğin temeli kompleks analizdir ve kompleks analizin temeli kompleks sayılar ve bunların babaları ise yukarda saydığım Euler, Laplace ve Fourier’dir. Mühendisliğin temelini daha doğrusu mühendislik çözümünün temelinin mantığını kafasında oluşturamamış insanlar ile neyi üretebilir, neyi tasarlayabilirdik ki? Bu bizim tarihte ve geri kalmışlığımızın tarihinde kaçırdığımız ilk trendi. Mühendislik üretiminin matematiksel temelleri bizde yoktu dolayısıyla tasarlayamadık, üretemedik ve hala daha tasarlamaktan ve üretmekten uzağız.

2-) Sanayi Devrimi

Newton ile başlayan, Maxwell ile devam eden, 1900’lü yılların başında Kuantum Fiziğinin keşfi ile doruğa çıkan –daha ismini söylemediğimiz çok saygın onlarca bilim adamı ve matematikçinin keşiflerini yayınladıkları- evreninin işleyişini keşfetme süreci batıda sanayi devrimini beraberinde getirmişti. Makineleşme, elektriğin mühendislik uygulamaları, yapılaşma ve şehirleşme ile batı medeniyetinin temelleri atılırken, doğu ne yazık ki yerinde sayıyordu.

3-) Yarıiletken Teknolojisi (Koşul ve mantığın benzetimi)

Yukarıda saydığım bu 2 temel olaydan sonra batıda 2 bilim adamı koşul oluşturabilecek bir yapı, bir malzeme üretmeyi başarmışlardı. Doğada yalnızca döngü vardır. Koşul oluşturmak, oluşan koşullara göre secim yapmak, karar vermek bizim beynimize hastır. İşte bunu bir malzemeye yaptırabilmek( p-n-p eklemi), doğaya koşul eklemek, karar verebilme yeteneğine sahip bir mekanizma oluşturmak demekti. Bu konuda da teknik detay vermenin anlamı yok bu konu için ama biraz bahsedeyim.

Bu adamların bulduğu şey en yalın hali ile şöyle çalışır. Malzemenin ortasından akim gelir ise (-se’ye dikkat) üstteki akim transistörden geçer. Gelir ise(if)… İste adamlar karar verme yeteneği olabilecek, programlanabilecek, geliştirilebilecek(programlama vasıtası ile) bir malzeme bulmuşlar ve hemen üretmeye başlamışlar ve sanayideki her şeyi buna entegre etmeye başlamışlar. Tırnağınız kadarlık yere bunlardan 500 milyon tane yerleştirerek ve bunu üretecek teknolojiyi geliştirerek ve bu gelişim sürecine paralel olarak yazılım teknolojilerini de geliştirerek öyle bir pazar oluşturmuşlar ki dünyanın en büyük 2 firmasını çıkarmış bu süreç. Hatta tek başına bu teknoloji silikon vadisini (Kaliforniya\Amerika) çıkarmış. Ve Kaliforniya tek başına bir ülke olsa dünyanın en güçlü 4. ülkesi olacak kadar büyük güç kazandırmış batıya.

4-) Kitap Okuma Haftası

Ne alaka acaba?

Kitap okumanın amaç olarak algılandığı bir coğrafyadayız. Kitap okumak ile harf seslendirmenin ayni şeyler olduğuna inanılan bir coğrafyadayız. Kitap okumanın bir amaç değil hedeflerinize ulaşmadaki bir araç olduğunu anlatmak zor. Bilgiye ulaşmak için bir araç. Hele ki öyle hayatta hedefleri yoksa adamın, hiç olmamışsa nasıl anlatacaksın ki bu durumu? Hedefsiz, amaçsız bir insan niye kitap okur ki? Harf seslendirmek yeterli oluyor mu?

Eğitim sistemi ezberciymiş. Daha problemin adını koyamıyorlar çünkü problem kendilerinde, farkında değiller. İşte bu farkında olamayan insanlara karsı o kadar sinirliyim ki… Sinirliyim çünkü kendilerine sıfat takıp duruyorlar. Sen ortaya insanların faydasına dokunacak düzgün bir şeyler koymayı başar. O güzel sıfatlar seni bulur zaten.

Ezberci eğitim değil amaçsız eğitim.

Kitap okuma haftasıymış. Kitap okumanın yozlaşması... Ne için yapıldığının unutulması... Harf seslendirmenin yeterli olduğunun sanılması…

İşte bu 4 neden etrafında toplanmış yaşanan süreçler, zaman kayıpları doğunun geri kalmışlığının sebepleridir ne yazık ki...

Bir Yazılımcının Gözünden Evrim Fikri

Tesadüf diye bir şey canlılığın ortaya çıkış sürecinde yaşandı mı, yaşanmadı mı? Ne kadar kritik bir soru değil mi? Cevabına göre ya yaratılış ya da ateizm için yolun sonu gözükecek. Cevabını bilemiyoruz. Bilememek bizi inanmaya sevk ediyor. İnanmak cehaletin bir sonucuymuş. İspat edemediğin şeylere inanırmışsın. Öyle derler. Bizler cehaletimizin sonucu olarak Allah’ın varlığına ya da yokluğuna inanıp inanmama çizgisinde gider gelirmişiz. Belki de gidip geldiğimizi zannederiz. Belki Allah'ın varlığına inanıp inanma diye bir sınanma aslında hiç yoktur. Aslında herkes Allah'ın varlığını kabul ediyordur. Biz bilgisizliğimiz ve yanlış çıkarımlarımızın sonucu olarak bu konudan sınandığımızı zannediyoruzdur. Belki de sınanma başka bir konu üzerinedir. Ne olursa olsun sorular, şüpheler, cevaplar, tuzaklar hep karşımızdadır. Kalbimiz meydana bırakılmış bir tüy tanesi gibi bir oraya bir buraya savrulmaktadır.

İşte bu savruluş sırasında "Neden varız?" sorusuna cevap bağlamında günümüz insanı iki iddia ile karşılaşmaktadır: Evrim ve Yaratılış. Günümüz insanı dedim çünkü geçmişte bunun neredeyse hiç konusu açılmamış. Çünkü tesadüf diye bir şeyin varoluş sürecinde rol alabileceği hiç düşünülmemiş. Fakat günümüzde bu görüş gündemi fazlasıyla meşgul etmektedir. Neden?

Nedenine geleceğiz ama bilimsel bilgi üzerine konuşalım biraz.

Bilimsel bilgi evrenin çalışma mekanizmasının nasıl işlediğini anlatan bilgiler topluluğudur. Evrenin çalışma mekanizması da aslında sayısız alt mekanizmadan oluşur. Bilimsel bilgi işte bu mekanizmaların neden var olduğundan ziyade mekanizmaların kendisi ile ilgilenir ve çalışmalarını açıklar. Sen ise doğadaki mekanizmaları açıklayan bu bilgiler topluluğuna bakar, kendince yorum yaparsın neden var olduğu ile ilgili. Yorum yapanın sıfatı ne olursa olsun, yapılan yorumlar bilimsel bilgi değildir. Yani senin bir fosile bakıp ya da devenin göz yapısına bakıp "Bunlar tesadüfen bu hale gelmiştir" ya da "Yaratılışımızın bir sonucudur" demen senin bakış açını yansıtır. Bunların hiçbirisi bilimin sınırları içinde değildir. Bilimsel bilginin şahsi olarak yorumudur.

Yaratılış ya da tesadüf...

Yaratılış, yalnızca bir sefer ve doğaüstü bir şekilde olmuştur. Doğası gereği, olağanüstü bir şekilde gerçekleşmiş bir şeyi bilimsel bir düzleme oturtma diye bir şey zaten mümkün değildir. Hatta yaratılışın bilimsel bilgi gibi sunulması dini açıdan da doğru olmaz. Bu noktada, çok yapılan bir hatayı kısa bir not olarak düşmek isterim. "Din bilime aykırıdır" iddiasına cevap verme adına yaratılışın bilimsel bilgi olarak ifade edilebileceği söyleyen insanlar olabiliyor. Şahsi bir görüş olarak söylüyorum: Bunu yapanlar iyi niyetli olsalar da bu yapılan yanlış bir iddiaya yanlış bir cevap vermekten başka bir şey değildir ne yazık ki. Dediğimiz gibi bilimsel bilgi mekanizmaların işleyişini açıklar, nedenini değil.

Peki tesadüf bilimin sınırları içinde mi?

İşte Evrim Teorisi bunu yapma çabasıdır. Evrim, canlılığın ortaya çıkışını ve bu noktaya gelişini evrenin çalışma mekanizmasının sonucu olduğunu söyler. Yani tesadüf iddiasına bilimsel bir kılıf sunar. Daha doğrusu sunma iddiasındadır. Bu teorinin bu kadar popüler olmasının nedeni de budur. Yoksa teori olduğu iddia edilen evrim fikri canlılığın var olma nedenini ispatlayabiliyor diye değil. Dine, daha doğrusu din adına hareket eden bazı kötü niyetli insanlara tepkili insanların, din adına hareket eden o kötü insanlardan ayrı olduklarını gösterebilmek için tutundukları daldır Evrim Teorisi. Tamamen psikolojik, tepkisel bir durumdur evrim fikrinin bu kadar tutmuş olması. Yoksa korkunç bir iddiadır bu. Sadece canlılığı işin içine katarak söylüyorum: Düşünebiliyor musunuz, bu kadar korkunç karmaşık bir yapı var karşınızda, hatta bu karmaşık yapı, sayısız karmaşık yapıların birleşiminden oluşuyor ve hepsi uyum içinde çalışıyor. İnsan tekil olarak karmaşık yapıların karşısında mı dehşete kapılsın yoksa bu kadar karmaşık olup da üstüne bir de birbirleri ile uyum içinde sorunsuz bir şekilde çalışıyor olmalarına mı kapılsın karar veremezken, biri çıkıyor ve tüm bunların nedeninin tesadüf olduğunu ve bunu bilimsel olarak ispat edeceğini iddia ediyor. Dediğim gibi korkunç bir iddiadır bu.

Ha, tabii şu da var, sen bol keseden bunu iddia edersen, ben de hani nerede hiçbir şüpheye yer bırakmayacak deneylerin, kanıtların der. Eğer eksiksiz cevap veremezsen, üzgünüm ama düşeceğin acziyet karşısında elbette bu iddianın tepkisel bir şey olduğunu, bilimsel çalışmaların sonucu olmadığını söylerim.

Ama böyle olması bu konu üzerine çalışmalar yapılmasın demek değildir. Bu konuda üniversitelerde çalışmalar yapılsın. Yapılan çalışmalarda her şeyin tesadüfen var olduğu bir ön kabul olsun. Zaten tesadüf temelli görüşün yaratılış temelli görüşten ayrıldığı da nokta budur. Tesadüf kavramı, ucu açık bir çalışma alanı sunar. Bu çalışmalar yapılsın ve finanse de edilsin. Laboratuvar ortamında testlerle birlikte evrimin canlılığı nasıl oluştuğunun açıklanacağı güne kadar, da ateizmin tanımı gereği, ateist olma diye bir şeyin mümkün olmadığı kabul edilsin.

Bu uzun girişten sonra gelelim konu başlığımıza. Evrime bir yazılımcı gözüyle bakmaya.

Her şey bir denge içindedir. Evrende, vücudumuzda, ruhani tabiatımızda hep bir denge vardır. Evrimi de buradan konuşmaya başlamalıyız. Evrendeki dengeden, düzenden başlayarak… O zaman bu noktada sormamız gereken soru şudur: Evren değişime açık mı? Evrende değişim var mı?

Hayır, yoktur desem... "Ama doğduğunuzdan beri her şeyin değiştiğini görüyoruz ve insanlar her şeyin bir değişim içinde olduğu söylenmektedir" diye düşünerek itiraz eder misiniz bu dediğime. İtiraz ederseniz hata yaparsınız. Çünkü canlılık değişime açık bir yapıya sahip değildir.

Madem başlıkta yazılımcı gözü ile anlatacağız dedik öyle yapalım.

İlk kodlamaya başladıklarında mühendisler her şeyi tek bir Çalıştırılabilir Dosyanın (exe’nin) içine koymuşlar. Her defasından kodu tekrardan yazmak… Of, ne can sıkıcı… Kodun yeniden kullanılabilirliği (reusable) yalnızca kopyala-yapıştır işleminden ibaretmiş.

Bakmışlar böyle olmayacak, "Biz en iyisi kodumuzu dinamik olarak bağlayabileceğimiz kod dosyaları haline(DLL) getirelim ve sınıflarımızı da oraya koyalım oradan istediğimiz sınıfın istediğimiz fonksiyonuna ulaşırız" demişler. Böylelikle komponentler (DLL dosyaları) haline getirdiğimiz bir kodu her defasında tekrar tekrar yazmak zorunda kalmaz, o DLL'e bağlanır kullanırız. Üstelik DLL'lere koyacağımız sınıflarda yapacağımız herhangi bir değişiklikten de exe’miz yani çalışan kodumuz da etkilenmez, diye düşünmüşler. Hmm… 2 tane farklı yerdeki kod birbiri ile etkileşim halinde bir tarafı değiştireceksin ve öteki taraf etkilenmeyecek ha? Öyle kolay değil o işler.

Bu durumun çöküşü çok da uzun sürmemiş. Çünkü öncelikle DLL'deki kodlarda kullanılan Function Overloading için kullanılan isim türetme (name mangling) mekanizması farklı marka derleyicilerde farklı olması, ikincisi ve en önemlisi sınıfta yaptığın değişiklik ile oluşan nesnelerin boyutunun artması -örneğin exe 8 byte veri beklerken ve o kadar geleceğini tahmin ederek ona göre yer ayırırken örneğin 16 byte gelmesi- işleri bozmuş. Bakmışlar bu işler böyle olmuyor 2 farklı kodu birbiri ile uyum içinde çalıştırmak öyle kolay bir şey değil. Önce COM teknolojisini tasarlamışlar sonra aslında onun bir ileri basamağı olarak düşünülen Java\.NET teknolojilerini üretmişler. Bu teknolojilerin detayları her ne kadar konumuz olmasa da aklımızda tutmamız gereken şey çalışan 2 kodu birbiri ile uyum içinde çalıştırmanın zorluğu. Hele ki yalnızca tek taraflı bir değişimin diğer taraftaki kodu nasıl etkilediği ve sistemi çökerttiği... Buffer overflow atakları da stackteki IP(Instruction Pointer) üzerine ekstra veri yazılmasından kaynaklanmaz mı zaten... Her şey birbiriyle uyumlu olmak zorunda ne kadar veri geleceğini sistem bilmek zorunda ki ona göre yer ayırsın. Bunu tek taraflı değiştiremezsin. Değiştirirsen bedelini ödersin. Ki bugüne kadar defalarca ödemişler…

"Eee, bunun evrimle ne alakası var?"

Evren bir koddan ibarettir, daha doğrusu milyarlarca, trilyonlarca... kodun birleşmesinden. Canlı, cansız var olan bütün mekanizmalar hem kendi içinde hem de birbiri ile uyum içindedir. İşte problem burada, sen uyum içindeki bir kodu tek taraflı değiştiremezsin. Hemen bir örnek verelim: Hava bir koddur havadaki oksijen oranı da bir koddur bunu alıp kullanacak vücudumuz da bir koddur. Vücudumuz belirlenmiş bir oranda oksijenin varlığına kullanabilecek şekilde tasarlanmıştır. Bundan azını fazlasını göndermenin bedeli sistemin çökmesidir.

Yani canlılık değişime açık değildir. Doğada ise değişim yoktur. Daha doğrusu olmamalıdır. Zaten devamlı olarak değişime engel olmaya çalışmaz mıyız? Ozonu yeniden dikmeye çalışmamız, buzulları eritmeme çabamız…

"Ama yapraklar düşüyor vs. her şey değişim içinde?"

Hayır, hiçbir şey değişim içinde değil her şey bir döngü içinde. Buna değişim demek yanlıştır. Bu periyodik değişimdir yani döngüdür.

Aslında bilimsel bilgi de içinde periyodikliği barındırdığı zaman anlamlıdır. Çünkü o zaman matematiksel olarak ifade edilebilir hale gelmiş olmaktadır. Her şey döner ama her şey. Sinüs döner, elektronlar döner, gezegenler döner.

Matematikte, Karmaşık Analizin en önemli konusu: Fourier Dönüşümü. Fourier serisine açma yalnızca periyodik fonksiyonlar için geçerlidir periyodik olmayan fonksiyonları ne yaparız? Onları da sonsuzda periyodikmiş gibi düşünür, tabi bazı özel şartlar altında, ondan sonra Fourier dönüşümünü alırız. Yani fonksiyonlar mühendislik matematiği için periyodik olmak zorundadır. Periyodik değilse onu sonsuzda periyodik olarak düşünmelisin.

Bir şey periyodik olduğu zaman matematiksel anlamda değerlidir. Değişe değişe bu hale geldiğimizi iddia eden evrimi bu hali ile bilimsel ve matematiksel bir zemine oturtmak oldukça zordur. Bilimsel zemine oturtamazsın çünkü gözlem, deney yapamazsın. Çünkü tesadüfen olmuş demektesin. Tesadüfün mekanizmasını nasıl ortaya koyacaksın? Ucu o kadar açık ki. Matematiksel zemine oturtamazsın çünkü ortada bir döngü yok. Aynı yaratılışı bilimsel ve matematiksel zemine oturtmadığımız gibi. Çünkü yaratılış tek seferde olağanüstü bir şekilde olmuştur ve o da döngüsel değildir. Ne deney, gözlem yapabilirsin ne de matematiksel denklemini çıkarabilirsin.

Tüm bunların neticesinde tesadüfün mekanizmasını açıklama iddiasındaki evrim şu an için bir inanış, bir yorumlayış olmaktan öte bir konuma geçememektedir. Hatta o kadar ki, evrim ve yaratılış birbirine zıt olmak zorunda bile değildir. Çünkü eğer evrim fikri altında tesadüf denilen her şeye yaratılış dersen, evrim ile yaratıldığımızı da iddia edebilirsin. Evrim fikri buna da izin verir. Çünkü evrimin ucu o kadar açıktır. Ve buradan da evrimi neden bilimsel bilgi değil de insanların yorumu olarak değerlendirmemiz gerektiğini bir kez daha görebiliriz. Evrim her şeyiyle bilimsel bir disipline oturmuş olsaydı buna izin vermemesi gerekirdi. Ama maalesef öyle olmamaktadır.