|
Oy
kullanmanın hükmü nedir?
Bakara 283. Bir de şahitliği gizlemeyin. Kim şahitliği gizlerse, şüphesiz onun kalbi günahkârdır. Maide 8. Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.
İnsanlar
çevrelerinde olup bitenlerden bağımsız değildir. Haksızlıkların doğmasına neden
olan süreçlere duyarsız kalamazsın. Eğer duyarsız kalarak vebalden kurtulduğunu
da sanıyorsan, baştan kaybettin demektir. Yaşadığımız dünya da, olaylara
tanıklığımızı yani şahitliğimizi gizlemek haramdır. Bu bağlamda, -herkese eşit
oy hakkı verdiğinden adil olmasa da yine de- oy kullanmak ile mükelleftir her
akıl sahibi.
Kafa
bulandırmak için oy kullanmanın haram olduğunu iddia edenler var. Hüküm Allah'a
aittir diyenler var. Sanki bu hüküm, internet bağlantı tarifelerini belirleyen
kuralmış gibi, dünyanın geçici ama bizim de yaşarken ihtiyaç duyduğumuz
kuralların hepsini belirleyen hükümmüş gibi. Sanki İslami rejim olduğunu iddia
edilen yerlerde -tövbe, haşa- Allah gökte beliriyormuş, insanlar karar
vermiyormuş gibi. Bu tip güncel meseleler üzerine hükmü belirleyen yine
insandır. Ki zaten bu da bir sınanma aracıdır.
Onun için,
mevcut seçim sistemlerinde verilen oy, sistemin İslami mi olacağına ya da başka
bir şey mi olacağına karar anlamı taşımadığından yapılan demagojiye safça
inanmak doğru değildir. Yani insanlar başka düzen mi İslamiyet mi diyerek
tercih yapmış olmuyorlar bu düzende ya da hüküm insanın mı olacak Allah’ın mı
olacak diye de seçim yapmıyorlar. Oylanan şey sistemin kendisi değil bireyler.
Bu noktada bir kavram kargaşası var bunu izah etmeye çalışalım.
Demokrasi
demos kratos’tur. Yani halkın iktidarı... Cumhuriyet kelimesi Arapça
kökenlidir. İşin ilginci o da halkın yani çoğunluğun iktidarı manasındadır ve
İslam sistemi cumhuriyettir. Burada cumhuriyet ile demokrasinin farkı nedir
sorusunun cevabını da almaktayız. Hiçbir farkı yok, ikisi de aynıdır. Türkçesi “halkın
iktidarı” olan tanımın Latincesi demokrasi Arapçası cumhuriyettir diyebiliriz.
Şu
noktaya değinmek isterim:
Ben
demokrasiye inanmam. Ne demek
istedim? İfade etmek istediğini tam ifade edemeyen cümle…
Ben
demokrasinin [insanlara mutluluk getireceğine] inanmam. Çünkü çoğunluğun karar vermesi ve
istisnasız herkese 1 oy hakkı verilmesi adalet değildir. Zaten hiçbir zaman da
demokrasi mutluluk getirmemiştir. Mesela ben hiçbir şekilde ne gündemi takip
ederim ne de ilgilenirim. Ama ne ilginç; her gün düzenli olarak gündemi ve
siyasileri takip eden insanlar ile aynı oy hakkına sahibim. Peki neden?
Nasıl ki bir
yönetim sisteminde mesela bir şirkette herkes uzmanı olduğu alandan sorumlu ve
o alanla ilgili karar veriyor, diğer departmanlardaki kararlar üzerinde söz
sahibi değil ise aynı şekilde çoğunluktan sağlıklı karar çıkabilmesi için oy
sistemi siyasetle ilgilenenler üzerinde olmalı. Bir taraftaki adamın siyaset
miyaset umurunda değil, öteki taraftaki adam en doğru kararı verebilmek için
canla başla çabalıyor ama ikisi de eşit oy hakkına sahip.
İşin ilginci
de şudur zaten:
Demokrasi
zaten insanlara mutluluğu vaat etmez. Demokrasi yalnızca halkın kendi kaderini tayin
etmesini sağlar. O da" eşittir iyi bir şey" demek değildir. Sadece çoğunluk ne derse;
doğru, yanlış, kabul edilecek demektir. Dolayısıyla neden bu demokrasi yani
çoğunluğun kararı yani herkesin bir oy hakkı olduğu sisteme bu kadar ulaşılmaya
çalışılıyor anlamak mümkün değil. Mutluluk ve refah alınana kararların isabetli
olmasından geçer çoğunluğun tamamı üzerinde söz sahibi olmasında değil.
Osmanlıda kararları bir aile alıyordu ama onlar bizim şu zamanki halimizden çok
daha mutlu ve huzurlu idi.
Düşünelim;
100 kişi var 99 ne olup bittiğinde habersiz 1’i ise ne olup bittiğinde haberli
ve sağlıklı kararı verebilecek yalnızca o ama onunda bir oy hakkı var 99’unun
da. Evet, çoğunluk kaderini kendisi tayin etmiş oluyor ama hani mutluluk? Yani
kendi kaderini kendi tayin etmesi ne sağladı insanoğluna? Adalet mi bu? Hak mı
bu? Toplumun çoğunluğu ile toplumun tamamının kaderini tayin ettin ama adaleti
sağlayamadın. 99 kişin aldığı karar ile kendilerine yaptıklarına geçtim o 1
kişiye verdikleri zarar ne olacak. İlginçtir 1 kişi dahi olsa o bir kişinin
uğradığı zulme İslamiyet cevaz vermiyor. Onun için İslamiyet var olan şey
herkese eşit oy hakkı değildir. Seçim vardır ama herkes seçime katılamaz.
Yönetimi belirleyen herkes değil o konun âlimleridir. Yani o konuda bilgili olan
insanlar oy kullanıp karar verirler.
Herkese eşit
oy hakkı vermenin bir kötü yanı da şudur ki: Siyaset korkunç derecede
yavanlaşıp, popülist ve dalkavuk hale gelir. Siz kaç siyasetçiden entelektüel
bir konuşma duydunuz? Türkiye’de bugüne kadar çok azı hariç hiç entelektüel bir
adamın siyaset adamı olduğunu gördünüz mü? Halk dalkavukluğu, aşiret
bağlantıları, neredeyse ilkokul seviyesindeki insanlara hitap eden siyasi vaatler,
konuşmalar. Oysaki vaatler ve siyasi projeler uzman bir kadronun onayına
sunulsa bunların hiçbirisi olmayacaktır. Bu durum da herkese bir oy hakkı
vermenin ve halkın kendi kaderini tayin saçmalığının bir başka zararı.
Konuya
dönersek mevcut düzende oy vermek mevcut düzeni onaylamak anlamı taşımıyor. Oy
verme düzenin yapısı ile alakalı değil. Onu onaylamak ya da onaylamamak anlamı
da taşımıyor. Hüküm Allah’a aittir. Allah hükmünü vermiş bize seçme hakkı
tanımıştır, kendi sisteminde bile.
|
28 Mayıs 2007 Pazartesi
İslamiyet, Demokrasi ve Siyaset
at 23:17 0 comments
Labels: Genel
25 Mayıs 2007 Cuma
Hz. Peygamberin Evlilikleri
|
Görünen o ki, işin içinde özel hayat olduğundan olsa gerek,
alakalı alakasız birçok insan bu konuya ilgi göstermekte ve konunun detaylarını
incelemeden sadece “Hz. Peygamber(as) çok kadın ile evlenmiş” bilgisi üzerinden
bu konuyu yargılamaya ve soru sormaya çalışmaktadır. Sorulan sorular da bu
kısacık bilgi ile Hz. Peygamber’in bir sürü güzel kadın ile evlenip zevki sefa
içinde bir hayat sürdüğünün zannedilmesinden kaynaklı olsa gerek. Bunun
neticesinde kimi insanlar konuyu alay eder bir şekilde ele alsa da, gerçekten samimi olarak sorular soran insanlar da bulunmaktadır. Aslında bu, çok kadınla evlilik
konusunun detayları sanılandan çok farklı ve biraz da hüzünlüdür. İşte bu yazı
samimi ya da değil sorulabilecek birçok soruya cevap olması için
hazırlanmıştır. Başlayalım. Yetim olarak başladı hayatına. 6 yaşında ise öksüz kaldı.
Artık ne annesi ne babası vardı. Hayatının geri kalanında uzun yıllar tefekkür
etti. Vahiy tecrübesini yaşamasından sonra ise uzun yıllar kavga etti. Aç
kaldı, yaralandı, hakaretlere maruz kaldı. Herkes kınadı. Ama hiç şaşmadı
yolundan. Suikastlar oldu. Bu sefer evlerini, her şeylerini bırakıp başka bir
diyara göç etmek zorunda kaldılar. Şu anda evinizdesiniz. Çelik kapınız kilitli ve
bilgisayarınızın başındasınız. Düşünün sokağı ve gidecek hiçbir yerinizin
olmamasını. Aranıyorsunuz, saklanmak zorundasınız. Katlanmak ne kadar zor. Çok fazla Cüneyt Arkın filmi seyrettiğimizden savaşları,
kavgaları 2 yumrukluk iş olarak mı düşünüyoruz ne, ya da hakikaten surdan sura
zıplayan insanların mı savaştığını sanıyoruz? Gerçekte nasıl da kendimizi kaybediyoruz değil mi kavga
ederken. Gözümüz hiçbir şeyi görmüyor. Bir insanı tanımak isterseniz kavga
esnasında hareketlerine bakın asla rol yapmayacaktır. Nefrete sevgiden daha çok
güvenmek lazımmış, çünkü nefretin sahtesi olmazmış. Öyle derler. İşte bu
durumda bir de tebliğ yapmaya çalışmak. Bir de sınırı korumak. Kendine hâkim
olmak. Sıkıntının üstüne bir kat daha sıkıntı. Çünkü İslam’da Müslümandan istenen galip gelmesi değil haklı
olmasıdır. Binlerce baskı, sıkıntı, yadırganma, kınanma, işkence, suikastlar
üstü üste bindiğinde dahi gene de sınırı korumuşlar. Üstelik İslamiyet’in
yayılabilmesi için özel olarak Hz. Peygamberin(as) ve arkadaşlarının yalnızca
haklı olma değil aynı zamanda galip gelme zorunluluğu da vardı. Sıkıntılar ve dertler bir kural gibi devamlı olarak Hak yolu
savunanları bulmuş. Çünkü dünyada büyük sıkıntılar çekmenin, ahireti
isteyenler için kaçınılmaz bir süreç olduğu açıkça bildirilmiştir (Bakara/214).
Hiçbir fikir, ideoloji böyle bir şeyi vaat edemez. İslamiyet’in hak din
olduğunu sadece buradan bile anlayabiliriz. Dünya hayatına değer vermeyip,
mutluluğu ahirette vaat etmesinden... Hak dinin farkı budur işte. Her inanç, hak
din değildir. Bu yazdıklarım duygu sömürüsü değildi. Bu yazdıklarım ile
"bakın ne kadar sıkıntılar çekilmiş keşke çekilmeseydi" demiyorum ya
da bunlar için üzülmüyorum. Bu sıkıntılar Allah’ın vaadidir. Allah'ın bir koyduğu
bir kuraldır. Sonsuzluğu kazanma yolcusu olan herkes bu sıkıntılar ile denendi
ve denecek mutlaka. Tabii Hak din için sıkıntı çekerek deneniyor.
Bu çok özel bir kavram; üzerinde durmakta fayda var. Herkes sıkıntı çekebilir. Para sıkıntısı, sağlık sıkıntısı, aile
içi sıkıntılar... Fakat din için sıkıntı çekmek istisnasız her sıkıntıdan çok
daha farklıdır. Neden böyle derseniz. Çünkü dünyevi sıkıntılarınızdan kurtulma
isteği yine dünyevi yani nefsani başka isteklerden ileri gelir. Ve bu tarz
sıkıntılardan kurtulmak için kural dinlemez insanoğlu. Dikkat edin insanlar
para sıkıntısını, sağlık sıkıntısını aşmak isterken her yolu mubah
görmektedirler ve gözü hiçbir şeyi görmemektedir. Ama İslamiyet için çektiğiniz
sıkıntıyı aşarken her yolu mubah görmeden, haklı olmak için ekstradan çaba sarf
etmelisiniz. Eğer ki İslami sıkıntılar aşarken de kurallara uymuyor iseniz
yaptığınız şey yalnızca karşı tarafı yenme çabası olacaktır ve bu durum örneğin para sıkıntısını aşmak isteyen insanın kuralsız bir şekilde verdiği mücadelenin aynısı olacaktır. İslami
sıkıntıya katlanmanın farkı buradadır, katlanırken dahi sınırlara riayet etmek
ve nefsani davranmamak. Yani bizler galip gelmek için her yola başvurma hakkına sahip değiliz. Her şey nefsi yenmeye vesile olarak görmelidir insan. Nefsin en doruk noktaya ulaştığı an, kavga(savaş) anı da dahil buna. İşte o anda kendine hâkim olup nefsini alt edebilirsen çok büyük mertebeye ulaşmışsındır demektir. Onun için cihat en büyük ibadettir. Nefsin en coşkun olduğu anda onu ezebilmek. Bu durumda dahi kendine hâkim olma ve illaki galip gelmeye değil haklı olmaya çalışma Hak yol yolcusunun en büyük özelliğidir. Eğer İslamiyet için savaşırken, mücadele ederken karşı tarafı yenme için gayret ediyorsanız yaptığını İslam adı altında tamamen nefsani bir çaba olacaktır. Adı istediği kadar İslami olsun, bu senin dini değil nefsani bir mücadelenin içinde olduğunu gösterir. Çünkü haklı olma davası yerini yenme davasına bırakacak. Artık davanın kendisi ile değil karşı taraf ile yani şahsılar ile ilgilenmeye başlayacaksınız. Olması gereken mücadele anlayışı şudur: Sana zulüm yapana merhamet et, gene tebliğ et. Başkasına zulüm yapanı asla affetme. Kaide olarak alınması gerekir başkasına yapılan zulme asla
seyirci olmama ve asla affetmeme ama kendine yapılanı düşünmeme. Böylece asla
nefsani davranmazsın. Çünkü kendine yapılan zulüm için her ne kadar İslam’da
karşılık vermeye cevaz olsa da sen gene de sonuna kadar dayan çünkü fevri
hareket edersen nefsine uymuş olursun ama başkasına yapılan zulme karşı
çıkarsan ruhuna uymuş olursun çünkü hiç tanımadığın birisi için nefs asla fedakârlık
yapmak istemez. Savaşmak bile ne kadar zor olur bu durumda. İslamiyet için
savaşıyorum deyip yalnızca İslam üzerinden nefsani savaş yapanlar ne ziyana
uğradılar, uğruyorlar. Onun için gerçekten Hak yolun yolcusu, herkesten bin kat
daha sıkıntılıdır. Bunları niye anlattım derseniz… Sıkıntı çekmenin kural olduğunu vurgulamak için anlattım.
Yani olmasaydı da olurdu diye bir şey yok. Ya da keşke peygamberler bu kadar
sıkıntı çekmeselerdi diye de bir şey yoktur. Her peygamber gibi Hz.
Muhammed(as) de hayatının son anına kadar sıkıntılar ile boğuştu. Dediğimiz gibi önce yetim ve öksüz olma sonrasında savaşlar,
kavgalar, mücadeleler devam etti. Fakat başarılı olunmuştu. Yani Savaşlar
kazanılmış ve üstünlük ele geçirilmişti. Yani artık Hz. Peygamber rahat
edebilirdi. Edebilir miydi? Hayır edemezdi. Etseydi ilahi kaide bozulmuş olurdu. Gene
sıkıntı çekecekti. Hz. Peygamberin çok kadınla evliliğini araştırırsanız, şunu görürsünüz ki hayatının son dönemindeki yaşadığı sıkıntısı bu olmuştu. Daha
önceden sokakta yaşamıştı sıkıntıyı şimdi evinde yaşayacaktı. Görünen o ki, çok
kadınla evliliği kendisine asla huzur getirmemişti. Zaten huzur için de
yapılmamıştı biraz sonra göreceğimiz gibi. Son anına kadar devam eden sıkıntı
çekme kuralını bu kadar uzatarak anlatmamın nedeni buydu. Şimdi sırası ile evliliklerini inceleyelim. 1 - Hz. Hatice: Hz. Peygamberin ilk evliliğini yaptığı 40 yaşlarında iki
çocuklu dul bir bayandı. Peygamberimiz ise 25 yaşında idi. Kendisi ile 25 yıl
evli kalmış, Kasım, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve
Abdullah adında 6 çocuğu olmuştur. 2 - Hz. Sevde: Hz. Peygamber 51 yaşında iken, 53 yaşında dul ve çocuklu bir kadın olan Hz. Sevde ile evlenmiştir. Hz. Hatice'den öksüz kalan Hz. Peygamberin çocuklarının bakımı ve yetişmesinde çok büyük bir rol oynadığı rivayet edilir. 3 - Hz. Aişe: Üçüncü evliliği ise, Hz. Aişe ile olmuştur. Günümüzde en çok tartışılan evliliği budur. Günümüzde. Aişe, Hz. Peygamberin dul olmayan tek eşidir. O yıllarda bu konu mesele edilmemişse de bu evlilikle ilgili günümüzde mesele edilen şey Hz. Aişe’nin evlilik yaşı konusudur. Hz. Aişe’nin evlilik tartışmalarında yaşı ile ilgili birincisi 18 yaşlarında olduğu, ikincisi ise 9 yaşında olduğu üzerine 2 iddia bulunmaktadır. Bu her iki iddia ile ilgili deliller olmakla birlikte siz de takdir edersiniz ki 9 yaşında evlilik iddiası hayatın akışına pek uygun değildir. Hayatın akışından sadece bu yaşta evliliğin akıl alır bir şey olmamasını kastetmiyorum aynı zamanda o evliliğin yaşandığı zamanda, bu konu ile ilgili hiçbir bir dedikodunun çıkmamasını, evlilik ile ilgili birçok konu konuşulduğu rivayet edilirken (örneğin mehir konusu) Aişe’nin babası Hz. Ebu Bekir ile Hz. Peygamber arasında buna mukabil örneğin “Yaşı şimdi küçük şimdi sözleşelim evlilik daha sonra gerçekleşsin” gibisinden bir şeylerin hiçbir şekilde konuşulmamış oluşunu ve Hz. Aişe’nin müdahil olduğu birçok olayın yaşının küçük olması iddiasına ters düşüyor oluşunu da kastediyorum. Yapılan yaş hesaplamalarına baktığımızda da zaten en tutarlı hesabın Aişe’nin ablası Esma üzerinden yapılan yaş hesabı olduğunu görüyoruz ki, o hesap da bize Hz. Aişe’nin evlenirken 20 yaş civarında olduğunu göstermektedir. Şunu söylemek isterim: Bu tip tarihte yaşanmış belirsizlik içeren konularda yapılacak en doğru teyit yöntemi, ilgili konuyu hayatın akışına koymaktır ki burada en önemli delil az önce de dediğimiz gibi yaşın küçük olduğu konusunun o dönemde bir mevzu olarak konuşulduğuna dair en ufacık bir rivayetin bulunmamasıdır. Ne kendi aralarında ne de Hz. Peygamber’in açığını bulmak için uğraşanların yaptıkları konuşmalarda böyle bir şey hiç konu edilmemiştir. Dediğimiz gibi, zaten ablası üzerinden yapılan yaş hesabı da bu konuyu desteklemektedir. Dolayısıyla Aişe evlendiğinde 20 yaş civarında bir bayandır. 4 - Hz. Hafsa: Hz. Peygamber 56 yaşındayken, 22 yaşında dul bir bayan olan Hz. Hafsa ile evlenmiştir. Fiziksel olarak pek güzel olmadığı rivayet edilir. Babası Hz. Ömer, onu önce Hz. Osman ile daha sonra Hz. Ebubekir ile evlendirmek istemiştir. Onların kabul etmemesinden sonra, Hz. Peygamber Hafsa'yla evlenmiştir. 5 - Huzeyme kızı Zeynep: Hz. Peygamber(as) ile evlendiğinde, 60 yaşında dul bir bayandı. Evlilikten yaklaşık 8 ay sonra vefat etmiştir. 6 - Ümmü Seleme:
65 yaşında 4 çocuklu dul bir bayandır Ümmü Seleme. Hz. Peygamber 57 yaşındayken
kendisi ile evlenmiştir.
Bu evlilik, Peygamberimiz ile evlatlığı olan Zeyd(r.a)'ın boşandığı eşi Hz.
Zeynep arasında gerçekleşmiştir ve o zamandan bu zamana bir çok tartışmayı da
beraberinde getirmiştir. Bu yazıyı yazdığım tarih 25.Mayıs.2007 idi. Bugün
25.Aralık.2025. Daha önceden bu evliliğin nasıl gerçekleştiğini göstermek için
Muhammed Esed’in tefsirinde yaptığı açıklamayı nakletmiştim ama öyle
yapmayacağım. Kısa bir zaman önce yayına aldığım yazıda vurguladığım şeyi vurgulayacağım
biraz sonra ama ondan önce bu konu ile ilgili hadis kitaplarına da girmiş kabul
edilemez rivayetler hakkında konuşmak isterim. Ki o hadis kitaplarında
Peygamberin parmaklarından su akıtma hikayesi de vardır. Arkadaşlar, Hz. Peygamberin vefatından sonra, “Ona övmüş
olalım da yalan da olsa sevap olur” mantığı ile türlü türlü hikayeler
uydurulmuştur. Bu uydurulan hikayeler arasında cinsel içerikli hikayeler de
vardır. Yine hiç yaşanmamış şeylerdir bunlar. İnsanın okurken “Iyy nasıl bir şey bu” diyebileceği cinsten hikayelerdir bunlar. Bel altı olduğu için üzerinden mizah da çıkarılır. Ama burada çok ilginç bir durum var. O da şu ki, bunları uyduranlar iyi bir
şey yaptıklarını düşünerek uydurmuştur, dalga geçilsin diye değil. Adam
baya baya uydururken tamamen iyi niyetli bir şekilde yapmış bunları. Onun için
bu tip konuların içinden çıkılamıyor. Hadis kitaplarına girdiği için de bunları
savunmak zorunda olduğunu sanan insanlar konuyu daha da içinden çıkılmaz bir
hale getiriyor. Hz. Peygamber’in Zeynep ile evliliği de bu durumdan nasibini
almıştır. İstediği kadar hadis kitaplarında olsun
hatta sahih diye damgalanmış olsun, dediğimiz gibi, lafın nereye gideceğini hesap etmeden, iyi bir şey yaptıklarını sanarak Hz.
Peygamber(as) ile ilgili bir sürü şey uydurulmuştur. Evlilik konusuna gelirsek... Bu konu muhtemelen Hz. Peygamber’in Zeyd ile Zeynep’in
evlendirme konusunda yanlış bir karar aldığını düşünmesi ve bunu düzeltebilmek
için çabalaması sonucu bu kadar çetrefilli hale gelmiştir. İşin içinde evlilik
konusu olduğundan yani konunun magazinel boyutu da olmasından kaynaklı,
dedikodudan ibaret çeşit çeşit senaryolar uydurulmuş ve böyle böyle konu anormal bir noktaya ulaşmıştır. Bu konu tamamen bir
Peygamber’in yanlış yaptığını düşünüp, konuyu düzeltme çabasından ibarettir. Hiç bir noktasında kötü niyet yoktur. Duyduklarınızı bu filtreden geçirirseniz siz de benim vardığım noktaya varırsınız. Peki neden bu konu ile ilgili ayetler var derseniz, burada sadece bunun değil bütün ayetlerin Hz. Peygamber'in özeli olduğunu bilmek gerekir. Bu konu ile ilgili 21.Aralık.2025
tarihinde yazdığım Putperestlik: Konum Bağımlı Tanrı İnancı yazısına
başvurmanızı tavsiye ederim. Yazı boyunca Hz. Peygamber’in hiç kimseyi
ilgilendirmeyen özeli ilgili ayetlerin neden bulunduğunu açıklamaya çalıştım
-naçizane-. 8 - Ümmü Habibe: Hz. Peygamber(as), bir sonraki evliliğini 60 yaşında iken,
55 yaşında dul bir bayan olan Ümmü Habibe ile yapar. 9 - Hz. Cüveyriye: Beni Mutsalikoğulları ile yapılan savaşta esir düşmüş dul
bir bayandır. Rivayetlere göre başka bir sahabenin kölesi olmuştur. Hz.
Peygamber, ona, savaş esirliği parasını ödemeyi ve kendisine eş olmasını teklif
etmiş, Hz. Cüveyriye'nin kabulü ile evlilik gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber’in
60, Hz. Cüveyriye’nin ise 20 ile 30 yaşları arasında olduğu söyleniyor. 10 - Hz. Safiye: Hz Peygamber’in, Safiye ile evliliğini aktaran kimi rivayetlerde
gerçekten hiçbir şekilde kabul edilemeyecek şeyler vardır. Genelde bu da yine
büyük soru işaretleri doğurur. İslam’ın hak din olmadığını, Hz. Muhammed’in bir
Peygamber olmadığını iddia edenler de anlatılan rivayetleri iyice dramatize
ederek anlatırlar. Anlatılan şeylerin ana fikri, Safiyye'nin Hz. Peygamber tarafından
büyük bir ıstırap yaşatılarak evlilik yapmaya zorlandığı şeklindedir. Ve
anlatım burada biter. Yani esir alındıktan sonrası ile Medine’ye gelişi
arasındaki zaman anlatılır ve bırakılır. Devamı nerede? Yok. Tamam orada bıraksınlar, peki, anlatılanlar doğru mu? Sorgulayalım. Aişe’nin yaşı konusunda yaptığımızın aynısını yapıp
anlatılanların doğruluğunu hayatın akışına koyarak sorgulayalım. Hayatın
akışına koyduğumuzda eğer iddia edildiği gibi o derece kötü olaylar kendisine
yaşatıldıysa hikâyenin şu 3 senaryodan biri ile sonlanması gerekirdi: a) Medine’ye ulaştıktan sonra Safiyye yaşadıklarına
katlanamadı ve intihar etti. b) Medine’ye ulaştıktan sonra Safiyye, kendisine o kötü şeyleri
yaşatan Peygamberi bir gece uyurken bıçaklayarak katletti. Sonuçta aynı evin içinde yaşıyorlardı. c) Medine’ye ulaştıktan sonra Safiyye, yaşadıklarını kendine
yediremedi ve kaçıp gitti. Bir daha da haber alınamadı. Evet bunların hangisi gerçekleşti? Hiçbir mi? Tamam o zaman, o anlatılan korkunç hikayelerin kurgusunda
ciddi sorunlar var demektir. (Biraz sonra biraz daha değinmiş olacağız bu konuya.) Devam edelim. 11 - Mâriyetü’l-Kıbtiyye (Ümmü İbrahim) : Peygamberimizin ilk evliliği olan Hz. Hatice'den 6 çocuğu
olmuş ondan sonra Hz. Mariye'ye kadar hiç çocuğu olmamıştır. Hz. Mariye'den ise
yedinci ve sonuncu çocuğu İbrahim olmuş. O da 2 yaşına kadar yaşamıştır. 12 - Hz. Meymune: Hz. Peygamber'in vefatından 1 -2 sene önce yaptığı son
evliliğidir. Bu da dul kalmış bir bayandı. ………. Çok kadınla evliliği duyunca kafası ışık hızı ile
birbirinden güzel bayanlarla hoş vakit geçirmeye giden insanlara şunu söylemek
isterim. Yukarıda evliliklere baktığımızda, Hz Peygamber’in 8 ay sonra vefat
edecek durumda 60 yaşındaki Huzeyme kızı Zeynep isimli bir bayan ile evlilik
yaptıktan sonra, 65 yaşında 4 çocuklu Ümme Seleme ile evlilik yaptığını da görmekteyiz. Cinsellik de cinsellik diyenlere soruyorum: 65 yaşında 4 çocuk anası kadın ile ne cinselliği yahu? Herkesi
kendimiz gibi düşünmeyelim. Hz. Peygamber hayatının büyük bir çoğunluğunu tek eşli ve
dul olarak geçirmiştir. Son dönemde yaptığı evlilikler ise çoğunlukla onun
himayesine aldığı bakılmaya muhtaç yaşlı hanımlar ve onların çocuklarıdır. Hz.
Hatice'den sonra yaptığı 11 evliliğinin büyük kısmı 50 yaşının üstündeki
bayanlardı ve Hz. Aişe dışındakilerin hepsi de duldu. Bizim göstermek istediğimiz ise aynı
tüm Peygamberlerin hayatlarında olduğu gibi, Hz. Peygamber’in hayatında da
değişmez kaide işlemiş ve yaptığı evlilikleri onun için sıkıntıdan başka bir şey
olmamıştır. Her evliliği aslında başka bir problem başka bir sorumluluk olmuştur. Yani
çok kadınla evliliği görülüyor ki asla onu mutlu eden bir şey değil aksine
yapılması gereken bir vazife gibiydi. Evliliklerinde yaşadığı sıkıntıların ne boyutta olduğunu
anlamak için İ’lâ hadisesi olarak adlandırılan, eşlerinden, eşlerinin kendisine
yarattığı sıkıntılardan uzaklaşabilmek için evinden 1 ay boyunca ayrılması konusuna
bakabilirsiniz. Hz. Peygamber’in çok kadınla evlenmesi konusunu sanki eşlerine
işkence edilmiş gibi yansıtmaya çalışanlara bir soru: Kapı açık değil miydi? O
zaman varsa evlerdeki kapılar bir tekmelik canı olan tahta kapılarmış.
Çoğunlukla o bile yokmuş sadece bir perde olurmuş. E çekip gitselerdi. Niye
gitmemişler? Var mı bir cevabın? Yok değil mi? Neden yok biliyor musun? Konu ne
olursa olsun konuyu bağlamından koparırsan cevap veremezsin. Yahu kardeşim baskın basanın olduğu dönemde, bir evin içinde
olmak bir kadın için ne büyük nimetti biliyor musun? Sizin gazınıza gelip
konuşanlar, söyledikleri ile kendilerini ne kadar kötü bir noktaya götürüyorlar farkında değil misin? Sanki o kadınlar biri
ile evlenmemiş olsalar LinkedIn üzerinden iş başvurusunda bulunacakmış da
olmamış gibi anlatıyorsunuz konuyu. Bir kadının, bir erkek tarafından
eş olarak kabul edilmesinin, sahip çıkılmasının, bir ev içinde bulunmasının
bulunmaz bir nimet olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Ayrıca çok kadınla evliliği zaten İslam icat etmemiştir.
Sadece Arap yarımadasında değil, tüm dünyada uygulanan bir kültürdür bu. İslamiyet
bunu haram kılmamış çünkü doğrudan haram kılacak bir şey yok ama açıkça tavsiye
etmemiştir (Nisa/3). Taraflar birbirinden razı ise, şimdi de yapılabilir. Kime
ne? Bitirirken, Hz. Muhammed’i peygamber olarak kabul etmeyen insanlara son bir söz söylemek isterim. Hz. Peygamber’i kutsal bir insan olarak kabul etmemeniz, size bu konuyu bağlamından koparabilme ve hatta bağlamından koparak O'na iftira atabilme hakkını vermez. Konuları dine olan öfke ile değil, tarih metodolojisine uygun olarak incelemeniz gerekmektedir. Makul olunuz. |
at 01:45 0 comments
Labels: Dini
12 Mayıs 2007 Cumartesi
Ahir Zaman Hadisleri İle İlgilenenlere Uzmanlık Sorusu
|
Naim b. Hammad, Ebu Cafer'den tahric etti, O(s.a.v) şöyle dedi: "Beni Haşimde'den sağ avucunda ben bulunan bir genç, siyah bayraklılarla Horasan'dan çıkar, onun önünde Şuayb b. Salih bulunur ve Süfyani ordusu ile savaşır onları hezimete uğratır." Celaleddin Suyuti'nin Tasnifinden Hadisler - AHİR ZAMAN MEHDİSİNİN ALAMETLERİ syf:63
İlginç;
rivayete göre (ki rivayetin sahihliğini(sağlamlığını) bilmiyoruz ama bunun gibi
siyah sancaklı hadisleri çoktur) doğudan "siyah sancaklı" bir
grup çıkacakmış.
Bu zamanda
bu kadar çok dillendirilen siyah sancak konusundan habersiz Müslüman görmek
kolay değil -ki bazıları İslamiyet’le ilgilenmese bile maşallah bu hadislerle
baya bir içli dışlı- e tabi gelecekten, özel bilgilerden haberdar olduğunu
sanma insana ayrı bir hava katıyor.
Birçok kişi
de tip bu hadislere bakarak kendine siyah sancaklı diyor.
O zaman
kendine siyah sancaklı diyenler ya da diyeceklere benden bir soru.
"Siyah
sancak" tabiri Hz. Peygamber'in değil çünkü o gelecekteki insanlara
bakarak konuştu. Evet, tarih içinde "siyah sancak" tabirini ilk
söyleyen Hz. Peygamber(as) oluyor ama bu gelecekten bir haber yani kendisinin
tasarladığı ya da ürettiği bir şey olmamalı. Onlarda siyah bir bayrak
görüyor. E İslam’dan bihaberlerin bile ahir zaman hadislerini bilip konuştuğu
günümüz toplumunda İslam için savaşacak ordu mensuplarının bu hadisleri
bilmemesine imkân yok. Eğer onlar bu hadislere uygun olarak kendilerine siyah bir bayrağı sancak yaparlarsa siyah sancak fikrinin sahibi kim olur?
Yani,
"Siyah bayrak" tabirinin sahibi peygamber değil çünkü O gelecektekini
gördü; gelecektekiler de değil çünkü onlar da ilk peygamberden duydu.
Bu durumda,
siyah sancak fikri kime ait?
|
at 23:14 5 comments
Labels: Genel
4 Mayıs 2007 Cuma
Neden Yaratıldık Sorusuna Allah'ın İsimleri Üzerinden Bir Cevap
|
Aslında bu
meseleyi ele alıp almama konusunda yaşadığım kararsızlık bu satırları yazdığım
şu anda bile devam ediyor. Açıkçası konunun ağırlığı tedirgin ediyor beni
biraz. Hayır; bu meseleye hadisi kutsi olarak aktarılan "Ben gizli bir
hazineydim bilinmek istedim" sözü üzerinden ya da "Sen olmasaydım alemleri yaratmazdım" sözü üzerinden yaklaşmayacağım. Bu rivayet
edilen sözlerin ve bu sözlerin açıklamalarında bildirilen "dünyanın yaratılış
gayesi aşk ve hikmettir" cümlesi açıkçası merakları tatmin etme konusunda
çok da başarılı olduğu söylenemez. Hatta bu söz ile birlikte daha birçok soru
da ardı ardına beliriyor insan aklında. İşin ilginci yalnızca mutasavvıfların
kitaplarında geçen bu sözlerin hadis olduğunu söyleyen itibar edilecek tek bir delil ya da rivayet
de yoktur. Onun için biz bu sözler üzerinden değil Allah'ın isimleri üzerinden cevaba ulaşmaya çalışacağız. Evet, nedir
hayatın sırrı? Neden yaratıldık? Tamam, kabul bu kadar ahenk, düzen, tasarım bir Yaratıcı olmadan olamaz ama neden yarattı? Bu soruları düşünürken ilginç bir tespitle karşılaştım:
Tabi ya,
hastalık ahirette yok. Yalnızca dünyada var. Dünya da önceki âlemde yoktu (Bu cümlede kullandığım önce kelimesine dikkat). Yalnızca dünyada var
ve Allah'ın Şafi ismi var. Ya da tam tersi bir durum Allah'ın El-Bâis ismi var
"Ölüleri dirilten, kabirlerden çıkaran." Bu ise dünya âleminde
tecelli edecek bir şey değil, dünyadan sonraki ahiret âlemine ait. (Sonra
kelimesine dikkat).
Anahtar
kelime tecelli etmek... Allah’ın isimlerini tecelli etmesi ne demek? Bunu
anlamamız lazım. Ben buna çözüm bulabilmek için Alaaddin Başar'ın Esmâ-i
Hüsna kitabını alıp okudum. Bu noktada size bu kitaptan alıntılar yapmak
istiyorum ince noktaların açıklandığı...
Cenab-ı Hak, daha sonra yaratacağı hayvanlara rızık olmak üzere bitkileri yarattı, sonra bu rızka muhtaç mahlûkları yarattı ve bu ikincilerin birincilerle beslenmelerinde Rezzak ismi tecelli etmiş oldu. Sadece bitkileri yaratsaydı da hayvanları yaratmasaydı, o ilk yaratılanlara rızık denilemezdi. Onlarda Hâlık, Mâlik, Musavvir gibi isimler yine tecelli ederdi ama Rezzak ismi tecelli etmezdi. Nitekim dünyamız böyle bir devir yaşadı. Bitkiler yeryüzünü kaplamıştı ama ortada bunları yiyecek hayvan yoktu. İşte o devirdeki bitkiler rızık değildiler, sadece ilahi birer eserdiler. Esmâ-i Hüsna syf:17, Alâddin BaşarTecelli ediş budur. Ama her isim tecelli eder mi?
İsimlerin
tecelli edişini aktardık. Her şeyde Allah'ın bir ismi, sıfatı bulunmaktadır. Her
şeyde... İnsanda, melekte, şeytanda, arıda, çiçekte, bulutta, iyilikte,
hastalıkta... Yaratılmışlar bu isimlerin tecellisine vesile olur. Hatta bu
noktada yazarın da kitabına aldığı Said Nursi'nin şu sözü: Muhyiddini Arabinin de şu sözü: Ben neye baksam Allah’ın bir sıfatını görürüm. Şeytanda bile. Ondaki de Mudill’dir.gayet güzel açıklar meseleyi. Allah bazı
sıfatlarını bizimle paylaşmıştır. Hayat, İlim, Sem(işitme), Basar(görme)...
Sübutî sıfatlarından bahsetmekteyim. Bunların bizde bulunmasının nedeni O'nu
bir şekilde idrak etmeye götürmesidir. Elbette Allah'ın görmesi insanın görmesi
gibi değildir, elbette Allah'ın işitmesi insanınki gibi de değildir. Farkı şu
ki: O'nunkiler sonsuzdur; sonsuzluk insanoğlu içinse tanımsızdır. Yani ifade
edilemeyecek olandır. Fakat insanda bulunan sıfatlar sınırlıdır. Yani
tanımlıdır. Aslında İslami kaynaklarda geçen Allah'ın sıfatları için kullanılan
sonsuz ifadesi tanımsız ile eşdeğerdir. Yani insan gözü Electromagnetic
Spectrum'da 400 nm ile 700 nm aralığındaki elektromanyetik radyasyona
duyarlıdır (10^14 ile 10^15 Hertz frekansları arası). Bu demek değildir ki
Allah bütün frekanslardaki Elektromanyetik dalgayı (ışığı) görür. Bu şekilde
kıyas yapmak için değildir bu sıfatlar. Fakat bir şekilde var olduğunu idrak
etmek içindir. Yani varlığının mahiyetini anlamak için değil, yalnızca var
olduğunu anlamak için birer vesiledirler.
İnsan bu sıfatlara sahip olmasaydı, Allah'ın sıfatları ona meçhul olurdu.
Bizdeki bu
sıfatlar bir şekilde O'nu tefekkür etmeye, O'nun var olduğunu anlamaya
götürüyor bizi. Yoksa O'nu hiç anlayamayacaktık.
İsterseniz
biraz farklı âlemlerde tecelli olma hususunda isimlerden örnek verelim. Mesela
Rahman ve Rahim… Rahman ismi Müslüman ya da kâfir; insan, hayvan ya da bitki
gibi her canlıya her türlü rızkını veren, koruyup gözeten manasına gelirken
Rahim ismi ise Müslümanlara ebedi cenneti hazırlayan manasındadır. Yani Rahman
ismi dünyevi Rahim ismi ise uhrevidir.
Bir de El-Kuddüs ismine bakalım. El-Kuddûs: "Her şaibeden münezzeh, çok temiz ve pak olan". Diyebilir miyiz ki Cehennem dediğimiz şey Allah'ın Kuddüs isminin tecellisi?
Allah'ın
sıfatları ve tecelli etmesinin izahatı bunlar. Daha detaylı ayrıntılar ve daha
çok örnekler için mutlaka en sonda vereceğim linkleri takip ederek bu kitaba
ulaşmaya çalışmanızı tavsiye ederim naçizane.
Bizim için
önemli olan kısım geldi. Neden yaratıldık? Bu isimlerin tecelli etmesini
istemesinden mi?
Hayır.(Allahualem)
Yaratıldık
çünkü bu isimler var. Yaratıldık çünkü bu isimlerin sahibi Allah var. Bizim var
oluşumuzun nedeni Allah'tır. Bu bir istek değildir. Bu bir ihtiyaç da değildir.
Yukarıda 'sonra ve önce kelimesine dikkat' diyerek iki yeri belirttim.
Bize göre önce Ruhlar âlemi sonra dünya âlemi sonrasında ise ahiret âlemi
vardır. Yani bize göre her şey zaman düzleminde devam eder. Sırası ile.
Fakat Allah katında her şey sırası ile hareket edecek diye bir şey yoktur. İşte
şimdi neden yaratıldığımızı anlamanın zamanı:
Bu âlemler
Allah'ın sıfatlarının tecelli edişleridir. Yani bu bir istek, ihtiyaç değildir.
Kesinlikle zaman düzleminde düşünmeyin. Fourier dönüşümünü bilen arkadaşlar
fonksiyonları genlik-zaman düzleminden genlik-frekans düzlemine nasıl
taşındığını bilirler. İşte aynen bunun gibi bize göre âlem-zaman düzlemi olan
şey yani zamanda sırası ile devam eden önce ruhlar âlemi sonra dünya âlemi
sonra ahiret âlemi bir başka boyuta, Allah'ın sıfatları-Âlem düzlemine
taşınıyor. Bunları ifade ederken artık zamanla ifade etmeyeceğiz. Artık zaman yok yalnızca
Allah'ın bir ismi ve ismin tecelli âlemi var. Yani ahiret Allah'ın şu
sıfatlarının tecelli alemi, dünya Allah'ın şu sıfatlarının tecelli âlemi şeklinde söyleyeceğiz.
O zaman
varoluşun nedenini bir istek değil, Allah'ın var olması olduğunu
anlarız. Çünkü biz O'ndanız.
Şimdi,
yazının en başında ne denmiş yaptığımız alıntıda.
Mesela, hastalık. İnsan hasta olacak ki dua etsin, Allah da ona Şafi ismiyle şifa versin. Mesela, günah. İnsan günah işleyecek ki af dilesin, Allah da Gafur ismiyle affetsin.Peki, Said Nursi ne demiş: Şeriat ve sünnet-i seniyyenin ahkamları içinde cilveleri intişar eden esmâ-i hüsnanın her bir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmi olmaya çalış... SÖZLERPeki, Kur'an ne demiş: "Biz insan ve cinni ancak bize kulluk ve ibadet etsinler diye yarattık (Zariyat Suresi, 56) Kulluk edeceksin ki isimler tecelli olsun. "Deki; Eğer duanız olmasa Rabbimin katında ne ehemmiyetiniz var."
Duamız olmasa
yani Said Nursi'nin deyimi ile isimlerin tecellisine mazhar olmaya çalışmasak ne
ehemmiyetimiz var. Yani ibadet etmemiz, ibadet etme vazifemiz O'nun bir isteği ya
da ihtiyacı değil. İsimlerin tecelli edişi... Varlığımızın nedeni bu: Allah'ın
isimleri…
İşte tüm
bunları birleştirir tekrardan toparlarsak insanın yaradılış gayesi bir istek ya
da bir ihtiyaç değildir. İnsanın var olmasının nedeni Allah'ın bu sıfatlarının yani Allah'ın var
olmasıdır. Zaman kavramını işin içine
katmadan düşünürsek daha belirleyici olabilir anlatmaya çalıştıklarım. Zaten
yukarda kurduğum şu cümlede : "Yani ahiret Allah'ın şu sıfatlarının
tecelli âlemi. Dünya Allah'ın şu sıfatlarının tecelli âlemi." geçen alem
kelimesini bilerek kullandım. Burada tecelli yeri demedim ya da tecelli zamanı
da demedim. Âlem ne zamanı ne de yeri ifade etmiyor. Eğer zaman ya da yer
dersem Allah'a zaman ve yer isnat etmiş olurum ki bu durum tabii ki de kabul edilir bir şey değildir.
Bizler şu
zamanda var değiliz. Bizler bizimle alakalı Allah'ın isimlerin tecellisinde
varız. Ahiret dünyadan sonra var değil, ahiret kendisi ile alakalı isimlerin
tecellisinde var, ruhlar âlemi bu dünyada önce vardı değil, ruhlar âlemi
kendisi ile alakalı isimlerin tecellisinde var. Çok önemli bir husus daha var. Örneğin Şafi ismi var
dedik hastalıklara şifa veren. Şimdi şu soru çok kritik:
Şafi ismi
olduğu için mi hastalık var?
Hastalık
olduğu için mi Şafi ismi var?
Ya da dedik
ki El-Kuddüs ismi var dolayısıyla cehennem var.
El-Kuddüs
ismi olduğu için mi cehennem var?
Cehennem
olduğu için mi El-Kuddüs ismi var?
Şafi ismi
olduğu için hastalık var. El-Kuddüs ismi olduğu için cehennem var. Zaten bu
durum da her yaratılmışın neden var olduğunu bir kez daha izah ediyor. İsimler
var, isimlerle birlikte tecellileri var. Zamansızlıkta yani her şeyin her an ve
devamlı olduğu bir âlemde her biri ayrı bir sıfat barındıran bütün
yaratılmışlar ve bütün alemler(dünya, ahiret vs...) toplanıp tek bir şeye
işaret ediyor. O'na. O olduğu için bunlar var.
İnsanın
varoluş nedeni Allah'ın sıfatlarının tecellisi dedik. Zaman düzleminde sınırlı
bir zaman aralığında varmışız gibi dursak da, Allah'ın sıfatları düzleminde
sınırsız bir aralıktayız. Biz O'ndanız ve O'nun sıfatları, tecellileri ile
birlikte var olduğu için biz varız. Bu bir ihtiyaç değil, bu böyle.
Varlığımızın nedeni bu iken; mahiyeti akıl, nefs, ruh ve fıtrattır. Dördü birleşir insanı
oluşturur, bütün yaratılmışlar birleşir sıfatları tecelli eder; sıfatlar Allah'ı
gösterir. Allah ise bize iman etmemizi, O'na yönelmemizi söyler. Yönelmemiz de aslında sonsuzdur Allah katında. Çünkü yöneldikçe
sıfatlar tecelli olur ve O'nun sıfatları sonsuzdur.
"Peki,
Allah'ın sıfatları tecellileri birlikte olmak zorunda mı?" derseniz...
Kesin bir şey söyleyemem, bu soru insanoğlunun aklını aşar. "Ama sanırım
öyle ki bizler varız" diyebilirim. (En doğrusunun Allah bilir). Ama
zorunluluk demek doğru olmaz, "bu, bu şekilde" deyip
bırakmalıyım. Yani "Allah'ın sıfatları tecellileri ile birliktedir ve
dolayısıyla bizler varız"(En doğrusunu Allah bilir) deyip bırakmalıyım
Çünkü bu kısmı açıklayabilmek demek mahiyetini ifade edebilmek demektir ki o
zaman bu çok büyük hata ve aynı zamanda şirk olur. Çünkü O'nun mahiyeti izah
edilemez. İzah edilemediği için Allah'tır. Zaten bu yazıda anlatmak istediğimi
anlatmada ne kadar zorlandığımın müşahedesi, bu mevzunun ne kadar ağır olduğunu
göstermeli okuyanlara.
"Peki,
bu noktada, neden yaratıldık sorusunun cevabı Allah'ın sıfatlarının tecellileri
ile var olması ise(En doğrusunu Allah bilir) Allah neden var ?" derseniz
bu noktayı ne bu fakir ne de başka hiç kimse hiçbir şekilde ne açıklayabilir ne
tasavvur edebilir. İşte burası bu konunun bittiği yerdir. Bundan ötesinde ne
sorulacak bir soru var ne de verilecek bir cevap var.
Yararlanılan
Kaynak:
Esma-i
Hüsna Allah'ın Güzel İsimleri - Prof. Dr. Alaaddin Başar - ZAFER YAYINLARI
|
at 12:10 3 comments
Labels: Dini