22 Şubat 2015 Pazar

Kâfir Olmak Nedir?

Bir zaman önce internetten izlediğim bir video karesinde alkol almış birinin oldukça ilginç bir davranışından bahsederek başlayayım bu konuya. Videoda görünen şey, alkolün etkisi ile kendisine hâkimiyetini yitirmiş, durmadan ve anlamsız bir şekilde: “Ben tekim, ben tekim” diyen birisiydi.

Tek olma vasfının sadece Allah’a mahsus olduğunu düşünürsek, o anda etrafındakilerin ya da daha sonra o videoyu gülmek için izleyenlerin belki anlayamayarak şahit olduğu şey, açıkça ve -garip gelebilir bu ifadem ama- en dürüst hali ile nefs dediğimiz şeyin ilahlığını ilan etmesiydi.

(Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir? yazımızda çizdiğimiz şekli gözünüzün önüne getirin) Mekanizma şöyle çalışıyor: Alkol veya benzeri aklı uyuşturan herhangi bir madde kullanınca, akıl iptal oluyor, bunun oldukça ilginç yansıması olarak nefse “ilahlığını alenen söyleme itici olursun” diyen şeytan da iptal oluyor. İnsana doğruyu ve yanlışı ayırt etmesini sağlayan Fıtrat da iptal oluyor. Tüm bunların sonucu olarak nefs hiç rol yapmadan, en dürüst hali ile 3 temel isteğinden birini alenen haykırıyor. Günlük yaşantısında insanın devamlı surette ama üstü kapalı olarak “başkalarından farklı olduğunu” ima etmesi de, hak etmediği saygıyı elde etmek için etrafına ıstırap olması da işte hep bundan kaynaklanıyor. Yumuşatılmış da olsa yine ilahlığını ilan etmesinden...

Farklı olma, tek olmadır. Tek olma, eşsiz olmadır. Eşsiz olma ise en üstün olmadır ki o da ilah olmadır. İnsan nefsinin devamlı yapmaya çalıştığı şey de budur: Eşsizliğini yani ilahlığını ilan etme. İşte bu durum, kişinin kâfirliğini gösterir. Peki, bu hâl günlük hayatına nasıl yansır? Nasıl bir değişiklik yaratır? Birisinin kâfir olup olmadığı nasıl anlaşılır?

Başkalarıyla girdiği üstünlük yarışından, başkalarının kendisini eşsiz görme isteğinden vazgeçemeyişi bir insanı Allah'ı inkara falan götürmez. Tam tersine Allah'ın seçilmiş kulu olduğunu bile iddia edebilir. Bu uğurda sonsuz kudret sahibi Yaratıcı kavramına sarılabilir ve O'na iftira atarak, O'nu kendisine delil getirmeye de çalışabilir. Ama Kafirlik insanı ahiret gününü yani adalet gününü görmezden gelme (kabul etmeme de diyebiliriz) noktasına götürür. İşte bunun dünya hayatındaki karşılığı hak etmediği saygıyı görmek için etrafında ıstırap olması dışında, kişinin devamlı suretle adaletten, adil yarıştan, suç işlediyse yargılanmaktan ve cezalandırılmaktan kaçmaya, eğer kendine yakın gördükleri suç işlediyse onları yargılanmaktan kaçırmaya çalışması ile ortaya çıkar.

Kişi; her gün ama her gün,

Adaletin terazisini bozmaya çalışmasıyla,

Adil yargılanma mekanizmalarını etkisizleştirmeye çalışmasıyla,

Adil sınav süreçlerini yok etmeye çalışmasıyla,

Bana avantaj sağlansıncılığıyla,

Ya da hak etmeyene hak etmediğini vermesiyle,

Herkesin ödediği bedeli ödemekten kaçışıyla,

Bunları sağlayabilmek için değişik isimler altında gruplaşmasıyla,

Suç işlemişse cezalandırılmaktan kaçmak için elinden geleni yapmasıyla,

Eğer kendine yakın gördükleri suç işlemiş ise onları yargılanma, cezalandırılma süreçlerinden kaçırmak için, yaptıklarını örtbas edebilmek için mücadele etmesiyle,

Sonuca ulaşabilmek için, bunları yapan diğer haydutlar ile müzakere etmesi ile tek bir şeyi ispatlar: Kâfirliğini. Hem de istisnasız her gün her hareketi ile her defasında yapar bunu.

Aklını kullanmaktan kaçar; adaletten kaçar...

Neden kaçar? Çünkü başarısız olmayı göze alamaz. Eğer bir adil bir ortamda başarısız olursa ilahlığını ispatlamaya giden yolun kapanacağını bilir. Yani aklını kullanarak adil bir şekilde yarışması gereken süreçten kaçışını temelde tetikleyen yine ilahlık(üstünlük, eşsizlik) isteğidir. Çünkü kafirlikte başarısız olursam küçük düşerim korkusu vardır. İyi de, bir insanın başarılı olması, zengin olması, üstün olması suç mu?

Eğer yaptığı salih amellerin neticesinde bunlara ulaşmışsa tabii ki değil. Ya da ahiret için bunları istiyorsa tabii ki de yanlış değil. Ama dünyadaki hedefi bu üstünlük yarışı ise mutlaka bunları elde etmek için başkalarına zarar verecektir. Zaten bunları elde etme isteğini tetikleyen şey, girdiği rekabeti, başkalarını yenme çabasıdır. Böyle bir şeyin hayra ulaşması mümkün değildir.

Kâfirliği bağlamında, bir insanın adalet gününde kendisine gösterilecek olan da ilahlığa ulaşacak diye hak etmediği saygıyı, ilgiyi elde etmek için başkalarına ıstırap olduğu, kendini yüceltemiyorsa bile en azından başkalarını küçük düşürmeye çalışarak yine başkalarına ıstırap olduğudur. Sürekli etrafa zarar verdiği ile yüzleştirilecektir. Tabii adaletten kaçmaya çalışması da tüm bunların tamamlayıcısı durumundadır.

Kâfirlik soyut bir kavram değildir. Kâfirliğin yansıması da saydıklarımdır. Adalet gününe inanmaz, karşılığında da dünyada adaleti bozmaya çalışır. Cezalandırmada adaleti, yargılamada adaleti, ekonomide adaleti, sınavlarda ve atamalarda adaleti bozuyorsa bu adalet gününe inanmayışından kaynaklanır. Kâfir olmanın ve kâfir yaşam tarzının sonuçları bunlardır.

Eğer ki kâfirliğinin temelinde ilah(tek, eşsiz, en üstün) olma isteği var, bunun sonucu olarak kişi başkalarına zarar veriyor ve küçük düşme korkusu ile adaletten kaçmaya çalışıyorsa o zaman bu yolun zıt istikametinde "Allah'tan başka ilah yoktur" yani "Karşısında ne kadar küçük olunduğunun idrak edildiği tek Yaratıcı" inancı vardır.

Tersten söylersek: Eğer ki küçük düşme, ilahlığa ulaşmama korkusuyla adaleti bozmaya çalışıyorsanız; yaptıklarınızla, adil mücadeleyi lehinize çevirmeye çalışıyorsanız; aldatıyorsanız; hele bir de bunu yapabilmek için örgütlenmeye kalkmışsanız; ya da bu örgütlenenlerin yaptıklarını temize çıkarmaya çalışıyorsanız; henüz "Allah'tan başka ilah yoktur" diyememişsiniz demektir.

Bakıyorsun, öylesine detay konuları gündem yapıp üzerine saatlerce vakit harcayıp ve harcattıranların dolayısıyla kendini meşgul gösterenlerin hayatlarında "Allah'tan başka ilah yoktur" sözünden eser yok. Çünkü olursa ilahlık isteği bitip fedakarlık ile birlikte adalet gününe iman başlayacak, hayatına ona göre çeki düzen verecek ve büyük kayıplar yaşamaya başlayacak. Tabii bu kadarla da kalmayacak. "Allah'tan başka ilah yoktur" dedikten sonra bir de adaletin terazisini bozmaya kalkanlarla, cezalandırılmaktan kaçanlarla mücadele etmeye başlayacak ve bunun sonucunda da birçok kişi ile karşı karşıya gelecek. Kaba tabirle "neyse, en iyisi risk aldırmayan konularla vakit harcayayım da ana konuya vakit kalmasın" diyerek "Allah'tan başka ilah yoktur" diyemeden hayatına devam ediyor. Bu şekilde isterse hayatı boyunca, istediği kadar din ile ilgileniyormuş gibi yapsın, ister ibadet yapsın, hatta isterse dini ilimle uğraşsın, sonuç değişmez. Kâfir olarak yaşıyor demektir öyle bir insan.

Müslümanı Müslüman yapan da, hem kendisinin zalim olmaması hem de adaletin terazisini bozmaya çalışan örgütlenmeler, adi suç şebekesine dönmüş iktidarlar, eli kanlı, hayvandan aşağı terörist, haydut gruplaşmalar ve bunların yaptıklarını temize çıkarmak için kameranın karşısında nefes tüketen, yazılar yazan alçaklarla mücadele etmesi, arkasını dönmemesi ve şahitliğini de göstermesidir. Yani hem zalim olmaması hem de zalimlerle birlik olmamasıdır.

Enfal 15 - 16. Ey iman edenler! Toplu olarak kâfirlerle karşılaştığınız zaman, onlara arkalarınızı dönmeyin (kaçmayın).  Böyle bir günde her kim onlara, tekrar dönüp çarpışmak için geri çekilmek veya diğer bir safta yeniden mevzilenmek hâlleri dışında, arkasını dönerse, muhakkak Allah'tan bir gazaba uğramış olur ve varacağı yer cehennemdir, orası da ne kötü bir akıbettir.

Not: Bu konunun en detaylı açıklamasını Devrim Dersleri - 4'te yapacağız. 

7 Ekim 2014 Salı

Ümmetçilik Nedir? Ne Değildir?

Bu sitedeki yazıları yazan kişi olduğumu bilmeyen ve hatta bu sitedeki yazılardan –büyük ihtimalle- haberi de olmayan birileri ile yazışarak yaptığım bir tartışmada, laf arasında, “Bir insanın Kürt olup olmadığını nasıl anlıyorsunuz ki?” diye sormuştum, nasıl bir cevap vereceklerini merak ederek. –Ki o birileri kendilerini Kürt olarak tanımlayan insanlar da değildi-.

Onlar da biraz da şaşırmış olacaklar ki, sadece bir kişiden: “Bir insanın kendi beyanı yeterli değil mi?” diye cevap gelmişti.

Ben de daha fazla zorlamadan “Yeterlidir. Onun için bunun hukuki hiçbir değeri olmaz” diyerek konuyu kapatmıştım.

Biraz daha açalım…

Mesele şudur: Bir insanın kendisinin, kendisi ile ilgili beyanı delil olmaz çünkü bir şey, kendisine delil olmaz. Delili olmayan şeyin hukuki bir değeri olmaz. Hukuki bir değeri olmayan şeyin başkası için bir önemi olmaz.

“Bir şey” olduğunuzu iddia ediyorsanız ve bunu başka insanların da kabul etmesini istiyorsanız delil sunmakla mükellefsiniz.  Sunmuyorsanız, insanlar, adını koyamasa da, bilinçaltı muhasebelerinde mutlaka rahatsız olacaklardır.

Mesela kendisini tuttuğu takımla ifade edenler…

-Ben Fenerbahçeliyim. 
+Beni ne ilgilendiriyor ki böyle bir şey? Bana niye söylüyorsun? Senle ilgili bir şeyi kabul etmemi mi istiyorsun? O zaman delil sunmalısın.
-Fenerbahçeliyim işte.
+Olabilir, bir takımın maç sırasında galip gelmesini isteyebilirsin. Ama beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendirmesini istiyorsan delil sunacaksın. Bu da tabi ki de kendi beyanın olmayacak. Ki bu tip şeylerin delili de olmaz. Delili olmayan şeyin hukuki bir değeri de olmaz.

Elbette, bu mesele sadece kavim kavramı ya da tutulan takımlarla sınırlı değildir.  Kendinizi mensubu olduğunuzu düşündüğünüz bir din ile ifade ediyor ve bunu başkalarının da kabul etmesini istiyorsanız, aynı süreç sizin için de geçerli olacaktır. Örneğin Müslüman olduğunuzu iddia ediyorsanız -ki bunun hükmünü verecek olan Allah’tır- insanların da sizin Müslüman olduğunuzu kabul etmesini istiyorsanız yapmanız gereken delil sunmaktır. Bu da yapılamayacak bir şeydir. Çünkü böyle bir şeyin delili olmaz. Dolayısıyla her insan, adını koyabilse de koyamasa da, bu durumdan rahatsız olacaktır.

Mesela adını koyamadan bu rahatsızlığın dile getirilme mekanizmasında biridir, Türkiye’de yaşayan insanların, “İzmir’in çok güzel olduğunu ve İzmir’de yaşamak istediklerini” söylemeleri.

Nesi güzel? Dağı, taşı mı?

Her tarafta dağ taş var.

Denizi mi?

Türkiye’nin üç bir yanı denizle çevrili… Her tarafta deniz var.

İnsanların kafasındaki güzelliği, bilinç altlarında, ispat edemeyecekleri bir şey olduğunu başkalarına iddia eden insanların sayısının az olduğunu düşünmelerinden kaynaklanıyor. Bunun bir yansıması olarak “İzmir’e yerleşme, İzmir’de yaşama” isteklerinden bahsediyorlar. Yani bu istek “İzmir” ile alakalı değil, ispat edemeyeceği şeyi sana iddia edip senden de talep edilen kabullenme beklentisinden kaçış. Burada hissedilen ve hissettirilmeye çalışılan, bu beklentinin temelinde de yatan şey olan, "benim yaptığım, yapacağım haksızlıklara göz yum" baskısıdır. Belki bunu kendisi de yapıyorsa, aslında kendisinden, kendisi gibi insanlardan kaçıştır bu. Bu kaçış fıtrattandır yani adalet terazisindendir ve haklıdır.

Not: İzmir’de –örneğin- Müslümanların sayısı azdır demiyorum. Belki en fazla İzmir’dedir. Allah bilir. Hatta şunu da demiyorum: bu tip, ispat edemeyeceği şeyi iddia edip insanlardan bir de kabullenme beklentisinde olan insanların sayısı en az İzmir’dedir. Belki öyledir ama bunu da söylemiyorum. Söylediğim şey: bunu, insanlar böyle zannettiklerinden İzmir’i bir kaçış yeri olarak görüyor olmaları. Bu haklı kaçışın altındaki bilinçaltı muhasebesinden bahsediyorum.

Müslümanlık iddiası ile ya da Kürtlük iddiası ile ya da bir takım tutma iddiası ile veya bunların farklı versiyonlarıyla ortaya çıkıp, adi suç şebekesine dönüşmemiş günümüzde kaç tane yapılanma gösterebilirsiniz?

Doğru olup olmadığımın sağlamasını yukarıdaki soruya cevap vererek yapabilirsiniz.

Bir insanın hangi dinden olduğunu ya da hangi kavimden olduğunu ya da hangi takımlı olduğunu vs... anlama diye bir şey olmaz. İnsanlar bu tip ifadelerle kendilerini ifade edebilirler en doğal haklarıdır ama başkasından böyle bir şeyi kabul etmesini bekleyemezler. Bu beklenti insanları rahatsız eder. ‘Herkeste’ fıtrat vardır dolayısıyla ‘istisnasız herkesi’ rahatsız eder. Kendisini Müslüman olarak ifade edeni bile başkasının bu tip söylemleri rahatsız eder. Ki zaten bakarsanız bugün İslam adına araştırma yapan, çalışma yapan insanların en büyük sıkıntısı ve uğraştıkları insanlar Müslümanlık iddiasındaki diğer oluşumlardır.

Tekrardan ifade edeyim: -örneğin- Allah’ın hükmünü vereceği bir konu olan Müslüman olmak başka bir şeydir. Bunu kendi kendine dillendirip, delil sunamayacağın, kendinle ilgili bir konuyu insanlara da kabul ettirtmeye çalışmak başka bir şeydir. Bu konuda insanlardan bir beklentin varsa bir şeyleri yanlış yapıyorsun demektir. Bu yola girmişsen büyük ihtimalle bir haltlar karıştırmış ve kendine bir şeyleri siper ediyorsun demektir ki, günümüzde defalarca şahit olduğumuz gibi, olan da zaten genelde budur. Yukarıda bu durumun böyle sonuçlanıp sonuçlanmadığının sağlamasının nasıl yapılacağını da söyledim. Dolayısıyla insanların, ispat edemeyecekleri şeyleri iddia edip bunu başkalarının da kabullenmesini isteyen insanlarla aynı yaşam alanını paylaşmak istememesi Allah’ın bahşettiği bir koruma mekanizmasıdır. Bu söylemlerin altından ters bir şeyler çıkacaktır ve genelde de çıkar. Bu tip ispat edemeyeceği şeyleri başkalarının kabul etmesini bekleyen insanlara karşı "hoşgörülü olmak" zorunda olduğunuzu falan zannetmeyin. Ortada yapacağı adaletsizliğe yol yapan "yavuz hırsız" ya da "yavuz hırsızlar" tarafından kullanılacak birileri var, büyük ihtimalle. Burada hoşgörü, birbirimize saygı gibi bir kavramın yeri olmamalıdır. Delil sunmadan yapılan iddialara saygı göstermek zorunda değildir hiç kimse. Verilecek her taviz yapılacak haksızlıklara yeşil ışık yakma ve sonucunda büyük veballere ortak olma demektir.

- İyi de bunların ümmetçilikle ne alakası var?

Tanımlarla devam edelim.

Ümmetçilik nedir?

Ümmetçilik, temelini Araf 181’e dayandırır. Allah’ın övdüğü, örnek gösterdiği, kıyamete kadar her zaman bir yerlerde mensupları olacağını söylediği, adaleti tahsis etmeye çalışacak insanlardan olma çabasıdır. Dolayısıyla ümmetçilik bireysel bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçimine uymak içinse hiçbir eğitime ihtiyacı yoktur bir insanın. Allah’ın insana yerleştirdiği fıtrat, her tutumunda insana, neyin yanlış neyin doğru olduğunu söylüyor zaten. Kendisini bu fıtrata döndürmesi yeterlidir. Kolaycılığa, hak etmediğini elde etmeye, yağmacılığa, “bana avantaj sağlansın”cılığa, haksız kazançlara meyletmediğin sürece ümmetçisin demektir. Buradan şu sonuç çıkıyor: Ümmetçilik asli olarak bir fikir değil, fiiliyattır. Ya ümmetçiliği yaşarsın yani Allah’ın övgüsünü alan ümmetten olmaya çalışırsın ya da kolay yolu seçersin. Bu kadar.

-Ümmetçilik İslam birliği değil midir?

Müslüman birliği denmek isteniyor sanıyorum. Daha doğru ifadesi ile Müslüman olduklarını beyan eden insanların birliği… Birlik demek, hukuk demektir. Bir insanın Müslüman olup olmadığını sınayabilecek bir yöntemin yoksa hukuktan bahsedemezsin. Hukuktan bahsedemiyorsan, birlikten de bahsedemezsin. Bunun doğal sonucu olarak, belki Cumhuriyetin ilk yıllarından beri söylenen Müslümanların birliği ifadesi slogandan öteye gidememiştir. Anlattığımız gibi gidebilmesine de imkân yoktur. Dolayısıyla ümmetçilik ne değildir sorusunun cevabı “İslam birliği değildir”dir. Uzun uzun anlattığım gibi, İslam birliği ifadesinin bir gerçekçiliği de yoktur. İslam birliği gibi ifadeler, dinden haksız kazanç yolu elde etmiş insanların bir şey savunuyormuş gibi yapmalarından ibarettir ne yazık ki. Ne kadar ilginçtir ki, bu yolda olanlar ümmetçiliğin en büyük düşmanlarıdır. Ümmetçilik bir fikir olmadığı için tabi ki de fikirsel bir düşmanlık değil, aktif olarak, yaptıkları, yaşattıkları ile düşmanlık yani fiili düşmanlıktır bu. Ümmetçiliğinizi nasıl ki yaşayarak ispat edebilirseniz, düşmanlığınızı da fiiliyatınızla gösterirsiniz. Adil düzenden, adaletten, liyakat düzeninden kaçışınızla… Ki bu tip tutumların günümüzde kendisini Müslüman olarak adlandıran kimilerinin, bu adlandırma ile sergilemeleri burada yazdıklarımızı bir kere daha doğruluyor. 

-Her şey bitti mi peki? Bundan sonra ne olacak?

Biter mi yahu. Daha yeni başlıyor. Müslüman olmanın doğrudan bir delili yoksa da Adil olmanın bir delili vardır. Ve herkese hitap edecek Adil bir düzen kurmak gayet mümkündür ve görevimizdir. Teorik kısım tamam şimdi sıra uygulamada yani gidilecek yolun çiziminde... Büyük sürpriz Devrim Dersleri serisinde olacak inşallah. 

Turpların büyükleri heybede.

Not: Bu yazı daha önce yayınladığım 4 yazılık İslam Ümmetçiliğinin Temelleri serisinin beşinci ve sonuncu yazısıdır. Diğerlerinin linkleri aşağıdadır:
- İslam Ümmetçiliğinin Temelleri - 1
- İslam Ümmetçiliğinin Temelleri - 2: Araf - 181
- İslam Ümmetçiliğinin Temelleri - 3: Ulus - Devlet
- İslam Ümmetçiliğinin Temelleri - 4

5 Mart 2014 Çarşamba

Yahudi ve Hristiyanlar Cennete Girecek Mi?

Hz. Adem’den beri insanların farklı zamanlarda muhatap olduğu aynı hak din her defasında cennete girmenin 3 şartı olduğunu söylemiş: Allah’ın yüceliğini takdir ve ahiret gününe iman edecek ve salih amel işlemiş olacaksın. Böylece zalim olmayacak, zalimlerle de birlik olmayacaksın.

İman etmeyi, “iman ettim” demekten ibaret sananlara; yaşadıkları hayat ile iman etmediğini söyleyenlerin yaşadığı hayat arasında (bir iki ritüel haricinde) neredeyse hiçbir fark olmayanlara yeterli gelmiyormuş bu 3 vasıf. İtiraz ediyorlarmış. “Bu kadar az olmaz” diyorlarmış. “Az” diyorlarmış. Bu 3 özelliği sağlayabilmek öyle kolaymış gibi, başka şartlar da var diyorlarmış.

Neden böyle diyor olabilirler?

Acaba bu itiraz, iman etmenin “iman ettim” deyip de etliye sütlüye karışmadan, başını belaya sokabileceğini hissettiği hiçbir meseleye bulaşmadan yaşanılan bir hayat olduğunu sandıklarından dolayı olabilir mi? Dolayısıyla bu 3 vasfın da aynı kolaylıkta elde edilebilir olduğunu bilinçaltı muhasebelerinde zannetmelerinden kaynaklanıyor olabilir mi? Aslında kendi kolaycılıklarını hissediyorlar ve bundan rahatsız oldukları için itiraz ediyor olabilirler mi? Kur’an’da bu 3 vasfın yeterli olduğunu açıkça söyleyen iki ayet olduğu halde, -sanki bu 3 vasfı kendisi gerçekleştirebilmiş, başarabilmiş gibi- yetersiz diyenlerin başka şeyler de saymalarının nedeni bunlar olabilir mi? 

Not: Bu konunun bu derece büyük kavga haline dönüşmesi ve bazı insanlar tarafından aşağıda vereceğimiz iki ayetin vurgusuna bu denli büyük tepki gösterilmesinin nedeni -sanıyorum-, bu 3 özelliğin yeterli olduğunu vurgulayan grupların başka hesapları olduğunun ve aslında iyi niyetli olmadıklarının düşünülmesi. Yani bazı Müslüman gruplaşmalar, Yahudi veya Hristiyan gruplaşmalar ile işbirliği yapacaklar ve bunun için fetva arıyorlar endişesi var. -Haklı da olabilirler belki, bilmiyorum, ilgilenmiyorum- Ama ne yazık ki tam burada, mesele hallaç pamuğuna dönüyor. Çünkü araya ayetler girmeye başlıyor(gruplaşmalar tarafından ayetler kullanıldığı için –şu anda yaptığımız gibi- biz de müdahil olmak zorunda kalıyoruz), mesele din üzerinden ilerleyen ama bilinçaltında herkesin hissettiği diş geçirme kavgasına dönüyor. Sonucunda, -belki de- Müslümanlığın tanımını yapmaktan bile aciz(dinlerini akıl üzerine değil, küçüklükten beri alıştıkları ve bu durum işlerine de geldiğinden ses etmedikleri “kolaycılık”, “sorumluluktan kaçma” üzerine inşa etmeleri yüzünden -belki de hayatları boyunca- böyle bir tanım yapma kaygısı dahi gütmemiş) insanların, Yahudi ve Hristiyanların cennete girip giremeyeceğini tartıştıklarını görüyoruz. Diyorum ya, perde arkasındaki yenişme kavgası, perde önünde din kavgasıymış gibi lanse ediliyor, araya ayetler giriyor, sonucunda işin içinden çıkmak iyice zorlaşıyor diye... Ama bunların böyle yaşanması, çeşitli hesapların olması ya da olmaması insanların bu konuyu merak ediyor ve haklı olarak soru soruyor olmaları gerçeğini değiştirmez. O zaman biz, tüm bu yaşanan olayları dikkate almadan en baştan başlayalım anlatmaya. Bakalım bu 3 vasıf öyle kolay kolay elde edilebiliyor muymuş? İnsanoğlu ne refleksler gösteriyormuş istenen bu üç vasıf karşısında?

Bakara 62. Şüphesiz iman edenler; Yahudilerden, Hristiyanlardan ve Sâbiîlerden de Allah'a ve ahiret gününe inanıp salih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.

Maide 69. Gerçek şu ki, iman edenlerle Yahudiler, Sabiîler ve Hristiyanlardan Allah'a, ahiret gününe inanan ve salih amellerde bulunanlar; onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.
En baştan beri sadece 3 şey istenmiş insandan (Allah’ın yüceliğini takdir etme, ahiret gününe iman etme ve salih amel işleme), insan ise en baştan beri bu 3 şeyi sorumluluk sahasından çıkarabilmek için elinden geleni yapmış.

Yahudi olarak bildiğimiz insanlara gelmiş Hak Din. Yukarıdaki üç vasıf tekrarlanmış. Olmamış. Ahirete inanmak zor gelmiş kimi Yahudilere, -günümüz dünyasında kendine “inanan” diyen kimi insanlar gibi de değil- hiç rol yapmadan doğrudan söküp atmışlar ahiret inancını. En azından dürüst davranmışlar yani.
Ölümsüzlükle ilgili öğreti, Yahudilerce hiçbir zaman tam olarak kabul edilmiş değildir. Sadukiler onu Hz. İsa'nın zamanında bile reddediyorlardı. Ortaçağın en büyük Yahudi mütefekkiri olan Maimonides, ölümsüzlüğün kişisel olmadığını iddia etmiştir (bu görüş hemen hemen ölümsüzlük düşüncesinin kendini inkâr etmek demektir). Bir başka büyük Yahudi olan Baruch Spinoza daha da ileri giderek, Ahdi Atik'in(Tevrat’ın) ölümsüzlükten hiç söz etmediğini öne sürüyor. Renan ve ondan sonra Berdjayev, isabetli olarak, Yahudilerin ölümsüzlük fikrini kabul edemediklerini, çünkü bu fikrin dünya görüşleriyle (ki her zaman bu dünyaya münhasırdır) kabili telif olmadığını öne sürmüşlerdir
(…)
Hz. İsa'nın zuhurundan evvel Yahudiler, geleceğini haber verdikleri Tanrı melekûtunu Hristiyanlar gibi ahirette değil, bu dünyada bekliyorlardı
Aliya İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam syf: 215 - 216
Elbette tarih içinde yaşamış ya da günümüz Yahudilerinin hepsi için geçerli değildir bu durum. Yahudilerin bazıları aynen bu şekilde ahiret inancını kabul etmese de, diğerleri ahiret inancını muhafaza etmişlerdir. Ayrıca bu refleksler, “Yahudilere aittir” diyerek de kimse kaçamaz. Hepsi bize, insanoğluna aittir. Görmek istersek, etrafımıza ufak bir bakış atmamız yeterli.

İnsanoğlunun bu refleksi vuku bulunca tekrardan gelmiş Hak Din, bu defa Hristiyan olarak bildiğimiz insanlara. Onlar, ahiret inancını muhafaza etmişler ama bu sefer de Allah inancını ve sorumluluk almayı sulandırmışlar.
Ali İmran 64. De ki: "Ey geçmiş vahyin izleyicileri! Sizinle bizim aramızdaki şu ortak ilkeye (49) gelin: Allah'tan başka kimseye kulluk etmeyeceğiz, O'ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız ve Allah ile birlikte insanları rab edinmeyeceğiz." (50) Ve eğer yüz çevirirlerse de ki: "Şahit olun ki biz kendimizi O'na teslim etmişiz!"
49 - Lafzen, "sizinle bizim aramızda adil (olan) bir kelimeye". Esas anlamı "kelime" veya "söz" olan kelimeh terimi, çoğunlukla felsefî olarak "öneri" veya "ilke" anlamında kullanılır.
50 - Lafzen, "Allah'ın yanı sıra başka birini rabler olarak kabul etmeyeceğiz". "Biz" şahıs zamiri, burada bariz bir şekilde insanoğlu için kullanıldığından "başka biri" ifadesi, zorunlu olarak aynı anlama gelir. Daha geniş anlamıyla yukarıdaki çağrı, sadece Hz. İsa'ya tam bir ulûhiyet ve azizlerine de o'nun belli bazı özelliklerini atfeden Hristiyanları değil, aynı zamanda Üzeyr'e (Ezra) ve hatta bazı büyük Talmud bilginlerine yarı tanrısal bir otorite izafe eden Yahudileri de kapsar (karş. 9:30-31).
Zaten Allah’a ve ahiret gününe imanı kabul edememe noktasında şunları yapar insanoğlu: 

Hiç görmediği Allah’a fedakârca, dünyadan vazgeçerek yönelmek zor gelir. Allah’a inanmayı "dünyevi isteklerini yerine getiren" büyük bir güce inanma noktasına getirir. Ve ondan nefsinin isteklerini ister. Bazen de bu davranışını bir adım ileriye götürerek onun yansımaları olduğunu iddia ettiği, kutsallık atfettiği, olağanüstülük beklentisi ile yanıp tutuştuğu, görüp dokunabildiği kimi zaman insan, kimi zaman sembol olan putlara tutunur ve onlara kutsallık atfetmeye ve onlardan istemeye başlar insan. Bazen de kendi kahramanlığının peşine düşer insan. Bazen de doğrudan insanı hayvandan ayıran en önemli özellik olan iyiyi ve kötüyü ayırt etme kabiliyetini bertaraf ettiğini açıkça göstererek, tamamen nefsani istekleri için yaşar insan. Biri varken diğeri yoktur diyemem. Muhtemelen birini yapıyorsa diğerlerini de ara ara yapacaktır. 

Her durumda da ahirete inanmak diye bir şey olamaz. Görünürde Allah'a inanma olur ama ahirete inanma olmaz. Allah'ı varlığını reddetmese de ahireti kabul etmesi diye bir şey olamaz az önce anlattığımız yollardan birine girmiş insanın. Çünkü, az önce de dediğimiz gibi, insanoğlu Allah’a inanmayı en azından, "dünyevi isteklerini yerine getiren" büyük güç haline getirebilir yani Allah’a inanma sorumluluğunu nefsine uydurabilirken, ahiret inancında böyle bir yol bulamaz ve reddetmekten başka bir seçeneği kalmaz.

- İyi ama insandan neden bu 3 vasıf isteniyor?

Bir insan Allah’ın yüceliğini idrak ederek üstünlük yarışından yani kafirlikten vazgeçer. Ahiret gününe inanarak da dünyadan yani müşriklikten vazgeçer. Dünyadan vazgeçmesi çalışmayacağı anlamına gelmesin diye hemen peşi sıra Salih amel işlemekten bahsedilmiştir. Çünkü nefsin bir de tembellik içgüdüsü vardır ve dünyadan vazgeçiş ile nefs tembellik içgüdüsüne yol bulabilir. Bunun için ahirete inanacak dolayısıyla dünyadan vazgeçecek ama dünyayı adalet ve huzur ile doldurmak için çalışmaktan vazgeçmeyecek. Zalimlerle de mücadele içine girecek. Tüm bunlar için bilgi birikime ve insanın kendisini terbiye etmiş olmasına ihtiyacı vardır. Bunun için de bilgi birikimimizi arttırır ve ibadet ederiz. Yani ne zalim ne de zalimlere destekçi oluruz.

Şimdi işin en önemli noktasına ve ne yazık ki ehli olmayanlar tarafından yapılan tartışmalar yüzünden içinden çıkılmaz hale getirilen “peygambere iman” meselesine gelelim. 

Peygambere nasıl iman edilir? Allah’ı göremiyoruz, yüceliğini, sürekli arttırma gayreti içinde olduğumuz bilgi birikimimiz ile takdir ediyoruz. Ahiret gününün mahiyeti hakkında bir şahitliğimiz yok, iman etmek zorunda kalıyoruz. Ama peygamberler insanlardı. Ona nasıl iman edilir ki? Ya da şöyle diyelim: nasıl reddedilir? Basit, bir insan sadece Allah’a inanır ama Allah’ın kitap verdiğini kabul etmez dolayısıyla -yaşarken görmüş olsa da görmemiş olsa da- peygamberi kabul etmez ise reddetmiş olur. Eğer kutsal kitapları kabul eder ise o zaman doğrudan peygamber kavramını da kabul etmiş demektir. Dolayısıyla peygamber demek Kutsal Kitaplar demektir. Kutsal kitap da insana, Allah’ın yüceliğine ve ahiret gününe iman ile salih amel işlemeyi şart koşuyorsa şu kapıya çıkacağız demektir: Bu 3 vasfı kabul eden, -istese de istemese de- peygamberler ile aynı istikamete girmiş demektir. Bu durumda kutsal kitapları yani peygamberleri reddetme gibi bir durumu istese de olamaz demektir.
 
Yani eğer peygamberlerin tebliğ ettiği sözleri(kutsal kitapları) kabul ettiysen, zaten o zaman doğrudan peygamberleri de kabul etmişsin demektir. Kutsal kitapların hepsinde ne yazıyordu: Allah’ın yüceliğine ve ahiret gününe iman edip, salih amel işlemeli insanoğlu. Bu mantıklı geldi mi? Tamamsa, peygamberi de kabul ettin işte. Bitti, bu kadar. Tüm peygamberler ve tebliğ ettikleri sözler (Allah’ın öğütleri) buydu. Hangi çağda yaşamış, hangi Resul ile muhatap olmuşsan ol, karşına çıkacak şey buydu. Kabul etmişsen yani mantıklı gelmişse “peygambere iman etmişsin”, gelmemişse “peygambere iman etmemişsin” demektir. Yani “peygamberin zatına iman” diye özel bir iman çeşidi olmadığı gibi “peygamberin zatına iman etmeme” gibi bir şey de yoktur. Mesele kutsal kitaplar ve orada söylenen Allah’a ve ahiret gününe iman meselesidir. Yani cennetin kapılarını açacak sadece 3 vasfın olduğunu kabul etme meselesidir.

İman edebilmenin sonucu risk alabilmedir. Fedakârlık yapabilmedir. Kendi şahsi kavgan değil, hiç tanımadığın, ilişkinin olmadığı gerçek mazlumlar için gerekirse tek başına, kimseye güvenmeden, beklenti içinde olmadan mücadele edebilme demektir. (Elbette bunların taklitçileri de bol miktarda bulunmaktadır. Kendi kavgasını sanki kendi kavgası değilmiş gibi gösterenlerden bahsediyorum.)

Böylesi büyük bir değişim de Allah’a ve ahiret gününe iman ve salih amel ile olur. Yani insan, Allah’a ve ahiret gününe iman ederek hayatında büyük bir değişim yaşar. Yaşamamışsa, istediği kadar “ettim” desin(ki bu etmeden “ettim” lafı da, daha önce söylediğimiz gibi: “nasıl olsa risk almadan yaşıyorum, eğer Allah ve ahiret hayatı varsa başım belaya girmesin” nefsani kaygısından ileri gelir. Dini bir şey değil, nefsanidir) iman ettiği yoktur. Ama bir insan Allah’a ve ahiret gününe iman edip yani tüm peygamberlerin söylediği şeyi yapıp, büyük bir değişim yaşadıktan sonra, kutsal kitap kavramı ile özdeşleşmiş peygamber kavramını değiştirip sadece şahsi olarak düşünsek, “peygambere iman” ile ne gibi bir değişim yaşayabilir ki? Peygamberler şu anda yaşıyor da değil. Kutsal kitap kavramı ile özdeşleşmemiş peygamber kavramı için ekstradan ne yapılabilir ki…

- Ama Kur’an’da özel olarak Peygambere iman üzerine vurgular var. Bunlar niye var?

Bravo. Harika bir soru. İşin ilginci sadece peygambere değil, meleklere bile iman etme üzerine ifadeler var. Mesela Nisa 136’da: “ve melâiketi-hî(Onun melekleri), ve kutubi-hî(O’nun kitapları),  ve rusuli-hî(O’nun resullerini) inkâr ederse…” şeklinde.

Sen Allah’a ve ahiret gününe inanmışsın, sonucunda dünya hayatının geçiciliği karşında belirmiş ve doğruları söylediğinden çok büyük riskler alarak yaşıyorsun zaten, diyelim. Bundan sonra, meleklere karşı hiçbir sorumluluğun da yokken, meleğe iman etsen ne etmesen ne?

Diyorum ya, meseleleri tümden yanlış anlamış insanlar, bir de yanlış anladıkları şeyler üzerinden “tartışmaya” da kalkıyorlar ve meseleyi içinden çıkılmaz hale getiriyorlar diye.

Allah’ın bizden melek ve peygamberlere iman etmemizi söylediği şey: Onların sadece Allah’ın kulları olduğu gerçeğidir. Dolayısıyla rabler edinmememiz gerektiğidir.

Çünkü Allah’a inanmanın hayatta riskler aldıran şey olduğunu bilinçaltında fark eden insan, bundan kaçmak için karşısında hiçbir sorumluluğu olmadığı melek ve peygamberi bile rab edinmeyi göze almıştır.
Al-i İmran 79. Allah'ın vahiy, sağlam muhakeme ve peygamberlik bağışladığı hiç kimsenin bundan sonra halkına, "Allah'ın yanı sıra bana da kulluk edin!" demesi düşünülemez; (61) aksine, [onlara şöyle öğüt verir]: "ilahî kelâmın bilgisini yayarak ve kendiniz [onu] derinlemesine inceleyerek Allah adamları (62) olun!"

61 - Açıkça Hz. İsa'ya atıfta bulunan bu ibare lafzen şöyledir: "Bir insan için Allah'ın ... bağışlaması ve daha sonra o'nun ... demesi [mümkün] değildir". Zemahşerî, yukarıdaki cümlede geçen hükm terimini ("muhakeme" veya "sağlam muhakeme") bu bağlamda hikmeh ("hikmet") ile eş anlamlı görür.

62 - Sîbeveyh'e göre (Râzî tarafından nakledildiği üzere) rabbânî, "kendisini, özellikle Rabbini (er-rabb) tanımaya ve O'na itaat etmeye adayan kişidir": İngilizcedeki "a man of God" (Allah adamı) ifadesine çok yakın bir anlam.
Al-i İmran 80. O, melekleri ve peygamberleri tanrı edinmenizi emretmez: (63) [zaten] kendinizi Allah'a tam teslim ettikten sonra hiç O sizi hakikati inkâra davet eder mi?
63 - Yani, onlara ilahî veya yarı ilahî vasıflar atfetmenizi: azîzlerin/velîlerin ve meleklerin kutsanmasının kesin bir dille reddi.
Yani peygamberler ve melekler hususunda iman edilecek 2 şey var: 

Meleklerin ve peygamberlerin “getirdikleri” yani Kutsal Kitaplar ve Melekler ve peygamberlerin sadece “Allah’ın kulu” olmaları. Peygamberlere ve meleklere karşı sorumluluğumuz budur.     
 
- O zaman hadis külliyatını ret mi edeceğiz?

Ben tarihi bir vesika olarak istifade ediyorum. Ama tabii ki de Kuran’a, akla, mantığa ve yaşanmış tarihin, hayatın gerçeklerine aykırı olmamak kaydıyla… Bir insan “peygamberin sözleri” olarak anlatılan hadisleri kabul etmediğini, böyle bir şeye ihtiyacı da olmadığını beyan edebilir. Ama her ayeti bağlamıyla anlaşır olan bir Kitabı anlayabilme konusunda çok sıkıntı yaşayacak ve yanlış sonuçlar da çıkaracaktır büyük ihtimalle. Onun için böyle bir külliyatı elinin tersi ile itmek hiç akıllıca olmadığını da not düşmek isterim.

- "Ama Kur’an’da onlarca ayette Allah’a ve Resulüne "iman edin", "tabi olun" denmektedir. Burada neden Allah kendisi ile birlikte Resul’e tabi olun diyor?"

Bir güzel soru daha.

Eğer bir önceki yazımız, Kur'an'da Mucize Kavramı yazısını okuduysanız bu ayette insanları soru sormaya itebilecek belki tek şeyin ayetin neden "Allah'a itaat edin" dediği kısmı olabileceğini görebilirsiniz; neden "Resul’e itaat edin" kısmı değil. Çünkü peygamberin tebliğ yaptığı insanlar, -kendilerince- ne Allah’a inanmada ne de itaat etmede sorun yaşıyorlardı. -Kendilerince- inançlı ve dindardılar. Kıyamete kadar her insanın yaşamaya devam edeceği tek bir sorunu yaşıyorlardı. O da, -hem yukarıda hem de bundan önce çeşitlik yazılarda defalarca anlattığımız gibi- Allah’a imanı, “dünyevi isteklerini yerine getiren ilah” haline dönüştürmüş olmaları ve ahiret inancını da kabul etmemeleriydi. Onun için salih amel de yapamıyorlar (yaptıkları her şey aslında kendileri içindi, aynı bugün yaşayan insanlar gibi), bütün amelleri boşa gidiyordu. Onları bu yoldan koparacak tek şey de Allah’ın Resulü idi. O da tek bir ana fikri iletiyordu: Allah’a ve ahiret gününe iman edin ve salih amel işleyin. Ama kendilerini hak yolda gördükleri için, tebliğ yani "peygamber" istemiyorlardı. O peygamberin kendilerinden daha üstün olduğunu kabul edemiyorlardı. Allah'a inanıyorlar ama o muhatap oldukları kişinin Allah'ın Resulü olduğunu kabul edemiyorlardı.

Aslında yaşanan aynı her insanda olduğu gibi Allah'ın yüceliğine ve ahiret gününe imana karşı koymak iken görünürde kendilerinin hak yolda olduklarını söyleyerek ilgili peygambere karşı çıkıyorlardı. Yani o yıllarda yaşayan putperestlerin zaten bir yaratıcıya inanma ve itaat noktasında bir itirazları yoktu. Sadece (kıyamete kadar her daim olacağı gibi) çıkarları ile çatışsın istemiyorlardı. Peygamberler de her defasında çıkarları ile fedakârlık yapma arasında tercih yapmaları gerektiğini söylüyorlardı imtihanın gereği olarak. Bu da ağır geldiğinden peygamber kavramı ile mücadele ediyorlardı. Yani doğrudan Allah inancı ile değil, peygamber kavramına itiraz üzerinden yapıyorlardı inkarcılıklarını. Hz. Peygamberin yalan söylediğini, Allah tarafından gönderilmediğini iddia ettikleri için Allah, Hz. Peygambere itaat edilmesini buyurmuştur Kur'an'da. Bunun için Allah, insanların doğru yolda olmadığını, daha da kötüsü doğru yolda olduğunu zanneden insanlar olduklarını söylüyor ve kendilerine doğruları tebliğ eden peygamber ile daha fazla uğraşmamalarını söylüyordu. Ki bu durum hala daha geçerli. Yani bu ayetler sanıldığı gibi durduk yere peygambere gelmiş değildir. Ya da İslam karşıtlarının bakış açısı ile peygamberin kendisine insanların dünyevi anlamda itaat etmelerini sağlasın diye yazdığı ayetler değildir. Peygamberlere itaat, bozuk inançları düzeltebilecek yegâne insan olan peygamberlerin misyonlarına itaatti. Dediğimiz gibi o misyonu doğrudan muhatap almak istemeyen, Allah'ın yüceliğini idrak ve adalet gününe iman etmek istemeyen inkarcılar peygamber kavramı ve Peygamberlerin şahsı ile uğraşma yolunu seçmişlerdi. Allah'a ve adalet gününe iman etmeme inatlarını Peygamber ile uğraşarak gizlemeye çalışıyorlardı. Kendilerinin Allah inancına sahip hak din üzere olduğunu sanan ve Hz. Peygamberin de yalan söylediğinin propagandasını yapan ve bu şekilde sorumluluklarından kaçmaya çalışan insanlara Kur'an: “Kim Resûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!(Nisa/80)” diyor. Bu itaat şahsi bir itaat değildir. Hz. Peygamber'in, insanlardan istediği hiçbir şahsi talebi olmamıştır ki bu da Resullerin özelliği olarak Kur’an’da zaten zikredilir: “Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir”(Yasin/21). Meselenin özü budur.(Allahualem)

Toparlayarak, bitirelim:

1-) Cennete girmenin sadece 3 şartı vardır. Allah’a, ahiret gününe iman ve salih amel işlemek. Bu üç şartı küçük görenler –en doğrusunu Allah bilir- zaten bu üç şartın yerine getirememişler olsa gerek. Allah’a ve ahiret gününe iman ile insanın hayatı tamamen değişir. Değişmelidir. Eğer ki hayatında büyük bir değişim yaşamadı ise insan zaten bu şartları yerine getirememiş demektir.    

Not: Gözünün önünde binlerce masum ve vatansever insan; yalan, iftira ve hatta terör örgütü mensuplarının gizli tanıklıkları(!) ile hapse atılırken gıkı çıkmamışların; eline mikrofonu aldığında ise “araya araya bulsam izini, izinin tozuna sürsem yüzümü” diye edebiyat parçalayanların; burnunun dibinde yüzbinlerce Müslüman katledilirken seyredip -hatta belki destek olup- ama sıra Hz. Peygamberin savaşlarına geldiğinde ballandıra ballandıra anlatanların; -sanki bugün risk alamamışlar o gün risk alabileceklermiş gibi- lafa gelince “onun için, bunun için ölürüm” diye atıp tutup, hayatın gerçekleri ile karşılaştığı her noktada yan çizenlerin dikkatine, diyelim.

2-) Peygambere iman, Kur’an’da, 2 farklı boyutu olan bir vurgudur.

Birincisi, peygamberlerin sadece “Allah’ın kulu olduğuna inanma”, onları rabler edinmeme emridir. Meleklere iman da bu kategoridedir.

İkincisi ise, Allah’a zaten inandığını, hak yolda olduğunu zannedenlere ve onlara neden yanlış yolda olduğunu tebliğ eden peygamberi susturma adına peygamberin yalancı olduğunu söyleyenlere söylenen “tabi olma” emridir. Yukarıda da dediğimiz gibi, Allah’ın peygambere “tabi olmayı” emretmesi, kendine –haşa- ortak yaptığı veya ikileme inancına sürüklediği için değildir. Tebliğ yapılan insanların zaten kendilerinin Allah inancına sahip olduğunu söyleyip, kendilerini uyaracak birine ihtiyaçlarının olmadığını vurgulayarak peygamberin yaptığı tebliğin etkisini azaltmaya çalışmalarından ileri gelmektedir. Kendini hak yolda gören(ki insanların çoğunluğu böyledir) ve kendisini uyarı yapan birine ihtiyacı olmadığını iddia ederek saldıranlar olduğu için Allah, kendinin hak yolda görenlere, Resul’e itaati vurgulamıştır. Yani "Biz zaten Allah'a inanıyoruz, Allah niye tebliğ için seni görevlendirsin ki!" diyen insanlara söylenecek tek şey olan -lafzen- "Hayır, siz benim yolumda değilsiniz, sizin eğip büktüğünüz şeyleri düzelten Resule tabi olun" emridir.

Bu şahsi, dünyevi bir tabi oluş değil, dediğimiz gibi, -lafzen- “yanlış yapıyorsunuz, tebliğ yapan elçiye uyun” şeklinde bir emirdir. Yapılan tebliğ de Allah’ın ayetleridir. Dolayısıyla peygambere imandan anlayacağımız tek şey Allah’ın ayetleridir.

Peygamberler herkes gibi insan oldukları ve vefat ettikleri için zaten şu anda “zatına iman” etme diye bir şey olamaz. Peygamberleri ya görürsün ya da görmezsin. Görürsen iman edeceğin şey Allah’ın ona gönderdiği kitaba imandır. Görmemişsen de budur. Yoksa günümüzde nereye bakarak peygamberler hakkında bir yargıya ulaşacağız? Peygamberler tarihsel insanlar oldukları için onların yaptıklarını anlatan (hadis) kitaplar olmuştur. Evet, ama bunlar da zan üzerinedir. Musa(as) ile Allah arasında pazarlık yaptığı söylenen bir peygamberi ben kabul etmiyor, sen kabul ediyorsan hangimiz peygambere iman etmiş oluyoruz? 

3-) Peygambere itaat emri, hadis-i şerif külliyatını kabul etme emri olamaz. Kulların yıllar sonra yazacakları, zan üzere olacak ve içinde bir sürü hatalı sözler de barındıracak bir çalışmaya tabi olmayı Allah emretmez. Eğer öyle olacak olsaydı, hadisler 200 sene sonra yazılmaya başlanmazdı. Dediğimiz gibi tarihi bir vesika olarak istifade etmekteyiz. İstifade edilmesini tavsiye de etmekteyiz. Ama “ben hadislerin hiçbirini kabul etmiyorum, doğrudan sadece Kur’an ile amel ederim” diyenlere de saygı duyarım, o da bir yöntemdir. Ama işlerinin çok çok zor olduğunu da tekrardan vurgulamak isterim.

4-) Peki, Yahudi ve Hristiyanlar cennete gidecek mi?

Kendisine Yahudi diyenlerin bazıları, ahiret inancını kabul etmediklerinden; Hristiyan diyenlerin de bazıları Allah inancını istikametlerinden ayırdıklarından dolayı, hayır, gidemeyecekler. Kendilerine "Yahudi" ya da "Hristiyan" diye isim taktıkları için değil.

-Ama kendisine Müslüman diyenlerin de bazılarında bu vasıflar gözüküyor?

Aynen öyle. Demek ki kendisine Müslüman diyenlerin de bazıları gidemeyecek. En başta söylediğimizi tekrar ederek bitirelim:

Tüm peygamberlerin tebliğ ettiği ve bizden de tabi olunması istendiği ama insanoğlunu kaçmak için elinden gelen her şeyi yaptığı, cennete girişin anahtarı olan şeyler 3’tür: Allah’a, ahiret gününe iman ve salih amel işlemek. Kendisine Yahudi, Hristiyan ya da Müslüman desin, -ne isim takarsa taksın- bu 3 devasa özelliği sağlayanlar üzülmeyecekler, sağlamayanlar ise... Allah bilir...

Not: Allah'a iman, Allah'ın yüceliğini idrak ve takdir etmedir.