|
Youtube, insanlar tarafından çoğunlukla eğlence maksatlı kullanıldığından komik, eğlenceli videolar Youtube’un en fazla izlenen videolarıdır. Yalnız... İnsanların sadece gülme, eğlenme maksatlı izlediği videoların tek özelliklerinin eğlendirme olmadığına da dikkat çekmek isterim. Eğer dikkatli bakarsanız, bu videolardan aynı zamanda çok şey öğrenebileceğinizi fark edersiniz. Özellikle kamera şakası videolarından... Çünkü farklı farklı ülkelerde, sokak yaşantısını tanıyacak kadar uzun süre kalma imkânı olmayan -örneğin- benim gibi biriyseniz, insanların en doğal hali ile yakalandıkları bu kamera şakası videolarından, o ülkelerin sokaklarında nasıl bir yaşantının hüküm sürdüğüne şahit olabilirsiniz. Dersin ki: “Güvenlik güçlerini ya da öğretmen, savcı gibi devlet görevlilerini geçtim. Kundaktaki bebeği, 4-5 yaşındaki çocukları bile kurşuna dizmişsiniz. Nasıl bir alçak mahluksunuz!”
Der ki: “Ben halkın daha fazla mağduriyetini sayarım”. Yüzsüz yüzsüz “mağduriyet” dediği de işledikleri suçların sonucunda yaşananlardır. Kendi sebep oldukları şeylerin sonucunda, verdikleri zararın birebir karşılığını bile değil, hafif bir hapis cezası almalarını durduk yere olmuş gibi anlatırlar. Bütün kronolojik sırayı değiştirerek yalandan mağduriyet çıkarmaya çalışırlar. Senin payına da bu yüzsüzlük karşısında sinirlerine hakim olmaya çalışmak düşer. Eline silah alıp çoluk çocuk yaşlı genci kurşuna dizmelerinin sonucunda terörle mücadele sürecinin başlamasına, etkisiz hale getirilmelerine yüzsüz yüzsüz, pişkin pişkin, “mağduriyet” derler. Kendilerine de böyle alelade, yolda geçen biriymiş gibi göstermek için de “halk” diye isim takarlar. Örgüt propagandacılarının tek silahı kronolojik sırayı değiştirmek, güçlerini aldıkları yer ise yüzsüzlükleridir. Kronolojik sırayı kaybedersen, pişkinden mağduriyet hikayeleri dinler bir halde bulursun kendini. Fakat burada asıl dikkat edilmesi gereken “hümanizm” ve “insan hakları” adı altında, çoğunlukla örgüt mensuplarının sağ ele geçirilme sonrası için yapılan propagandadır. Amacı sağ yakalanmış militanların, cezalandırma sürecini olabildiğince yumuşak atlatmalarını sağlamaktır. Bunun için insanları vahşice katleden terör örgütünün bizzat himayesinde ve desteğinde paravan dernek ve vakıflar kurulmuştur zaman içinde. Hukuktaki bütün açıkları değerlendirebilmek için…Özgürlükçü Özgürler Derneği, İlerici Vitesler Vakfı, Kampüste Halay Çekmek Zorunda Olduğunu Sanan Öğrenciler Kulübü tadında... En az bunlar kadar absürt isimlere sahip bu dernekler ile terör örgütünün elini kolaylaştırmaya çalışırlar. Anladığım kadarıyla bu olayın tarihsel gelişimi şöyle yaşanıyor. 1900’lü yıllarda çıkan hümanizm hareketinin romantikleri zaman içinde işi iyice abartıp, hapse giren her canlıya melek muamelesi yapmaya kalkıyorlar. Onlar için ölen, katledilen insanlar insan değilken, mağdurların haklarını “insan hakkından” saymazken, işlediği suçun cezasını görecek suçlu için nedense kendilerini paralamaya kalkıyorlar. Belki biraz da farklı insan görüntüsü verebilmek için… (Bu konu için Cezalandırmada Adalet: Karanlıktan Aydınlığa isimli yazımıza başvurabilirsiniz.) Tabi adi suç şebekelerinin de, bunların işlerine ne kadar çok yarayacaklarını anlamaları çok zaman almıyor. Çünkü burada, romantiklerin sebep oldukları şey, sadece örgüt mensuplarının cezalandırılmalarını hafifletme değil, aynı zamanda, örgütlerin doğrudan mensupları olmadıkları için sanki tarafsız bakmış da karar vermiş gibi gözükerek, örgütlerin hakikaten haklı oldukları bir konu varmış algısı oluşturabilmeleridir. Ama tüm bunların olabilmesi için terör örgütleri üç beş romantiğin keyfinin gelmesini mi bekleyecek? Elbette ki hayır... İşte paravan vakıfların, derneklerin kurulma hikayesi de böyle başlıyor. Bu tip suç örgütleri bu işin, üç beş romantiğin keyfine bırakılamayacak kadar kârlı olduğunu görünce, bizzat kendileri bu tip dernekler kurmaya başlıyorlar. Sanki derneklerin mensupları kendi adamları değilmiş gibi… Böylece abuk sabuk isimlerle kurulmuş, sadece adi suç şebekelerinin suçluları ile ilgilenen paravan dernekler ülkelerin gündemlerini boş yere meşgul etmeye başlıyor. Ne yazık ki, bizler de tekrardan, bu işten fazlasıyla nasibimizi alıyoruz. Toparlayarak bitirelim. Vur-kaç Taktiği ile saldıran, Zırilla Taktiği ile kendini savunur. Onun için, böyle bir örgütün bir savunma sistemi olarak ortaya koyduğu zırlama sürecinin, herhangi bir mağduriyetten değil, istediğini alamamış olmanın ezikliğinden kaynaklandığını bilmek ve bu süreçte ağızlarından çıkan yalanlara itibar etmemek önemlidir. Burada dikkat edilmesi gereken iki şey var. Birincisi: Bahsettiğimiz zırlama sürecinin kahramanı olmaya çalışan, kahraman olacağım diye adi suç şebekelerinin yaptıklarına, kendilerini bile hayrette bırakacak anlamlar yüklemeye çalışan, -biraz da ilgi görmek isteyen- romantikler. İkincisi ve asıl önemlisi: Romantik taklidi yapmaya çalışan, sanki örgüt elemanı değilmiş gibi olayı dışardan bakan birisiymiş gibi davranan bizzat örgüt propagandacılardır. Zırilla Teorisini hayata geçirenler de asıl olarak bunlardır. Not: Bu yazı PKK Propagandası serisi kapsamında yayımlanmaktadır. Serinin ilk iki çalışması video olarak yayımlanmışsa da bunu yazı olarak yayımlamayı uygun bulduk. İlk iki video encodeum ideoloji kanalında yayımdadır. Bilginize... |
28 Ocak 2017 Cumartesi
Zırilla Teorisi
at 21:39 0 comments
Labels: Siyaset
21 Ocak 2017 Cumartesi
Cezalandırmada Adalet: Karanlıktan Aydınlığa
|
Medeniyet kavramının temelinde, suçlulara, kurbanlarına davrandıklarından daha iyi davranmak yatıyor. Onların seviyesine inmiş olmayalım diye. Ama sen ve ben bu kapsamda değiliz. …Daha eskiye aitiz.Bir zamanlar adalet ve güvenlik kurumlarında örgütlenmiş -daha sonrasında bu kurumların ellerinden alındığını görünce darbe yapmaya kalkacak ve 248 kişiyi de katledecek- bir illegal yapılanmanın tezgâhladığı Ergenekon davaları denen yalanın, iftiranın her türlüsünün ortaya konduğu süreçteydi sanıyorum... Bu şebekenin yerleştirdiği elemanlar tarafından “Hükümeti yıpratmaya çalışmak” diye bir “suç” ithamı üretilmişti. Biri dese ki: “Bu kişi gömleğimi yıprattı” diye. Çağırılır bilirkişi, yıpratıp yıpratmadığı tespit edilir. Eğer varsa böyle bir şey, mağdurun zararı tazmin edilir. Çünkü buradaki yıpratma gerçek anlamlıdır -ki öyle de olması gerekir- ama “hükümeti yıpratmak” ifadesindeki yıpratma ne demektir yahu? Böylesi mecazi bir ifadeyi anlamlandırma, kişiden kişiye değişir. Yani var olup olmadığı, gerçekliği bireylerin hayal dünyasına kalmıştır. Düşünsenize böyle mecaz anlamlı, belirsiz bir ifade üzerinden suçlanıyorsunuz(!) ve üstelik bir de savunma yapmanız bekleniyor. Ne yaparsınız? Tutup savunma yapmaya kalksanız bu mecazi ifadenin suç olduğunu kabul etmiş olacaksınız. Savunma yapmasanız bu sefer de o “suçu(!)” işlediğinizi kabul etmişsiniz gibi örgütün medyadaki tetikçileri tarafından propagandanız yapılacak. İşte bu Ergenekon, Balyoz davaları, medyadaki -sözde- gazeteci diye takdim edilen tetikçilerin laf kalabalığı üzerine kurulu propagandası ile devam etmiş, hukukun ayaklar altına alındığı böylesi bir süreçti. (Hayır, bir de o kadar komik ki, isnat edilen şey “Hükümeti yıpratmak” da değil, “yıpratmaya çalışmak”. Yani mecazi anlamlı suçu(!) tam işlemiyor da, işlemeye “çalışıyor”. İşte o şebekenin güvenlik ve adalet kurumlarına yerleştirdikleri militanlarının açtıkları davalardaki seviye buydu işte. Neyse…) Elbette hukukta mecazi, belirsiz, kişiden kişiye değişen ifadeler olamaz. Olursa ona hukuk denmez. Tüm kullanılan kelimeler gerçek anlamı ile kullanılmış olmalıdır. Tanımı açık olmalıdır. Kişiye özel de olmamalıdır. Ayrıca eğer bir kural koyduysan, bir yasak getirdiysen yasağın çiğnenmesi durumunda yaptırımının ne olacağını da söylemiş olmalısın. 30 Maddelik, toplam 9 kişi tarafından hazırlanmış, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” diye isim konmuş, bireylerin yaşama hakkı, savunma hakkı, seyahat hakkı, yurttaşlık hakkı, mülkiyet hakkı, çalışma hakkı vs. gibi haklarının olduğunun vurgulandığı metne gelmek istiyorum. Bu uzun girişin sebebi buydu. Çünkü -elbette herkesin kabul etmesi gereken- bu hak bildirimlerinin arasında, yıllardır tüm insanlığın hayatını etkileyen, diğer tüm maddelerden farklı olarak, bir yasaklama getiren ama bunu da oldukça garip ve belirsiz bir şekilde ifade eden bir madde var. Önce maddeyi yazalım sonra garipliğini sorgulayalım. Madde 5. Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce, insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz ve ceza verilemez.1-) Bu madde belirttiği yasaklamayı kime getiriyor? “Hiç kimseye işkence yapılamaz”mış. “Hiç kimse kütle çekimini yenip havada duramaz” der gibi bilimsel bir kuraldan bahsetmiş sanki. Bunu yazan heyete söyleyin, gayet rahat bir şekilde yapan yapıyor. Mesela PKK’lı teröristler kendilerine boyun eğmeyenlere ya da karakollara yaptıkları alçakça saldırılardan sonra sağ ele geçirdikleri personeli işkenceye tabi tutarak katletmiştir defalarca. (Örneğin bakınız: 1993 Iğdır Aralık İlçesi Sultantop Karakolu). O ara neredeydiniz? Hani yapılamıyordu? Haydutlar her türlü işkenceyi yapmışlar ve yapmaya da devam ediyorlar işte. -“Yok. Mesela bu işkenceyi yapan teröristler yakalandığında onlara yapılamaz” Ha yani insanlar birbirine yapabilir; suç işlerken her türlü suçu istedikleri yöntemle işleyebilir ama yakalandıktan sonra cezalandırılırken yaptıklarının aynısı ile cezalandırmada bulunulamaz. Öyle mi? -"Öyle" Peki neden böyle? -“Çünkü insan haklarına aykırı” Hangi insan hakkı ile alakalı ki bu? Herkesin seyahat hakkı, vatandaşlık hakkı, adil bir şekilde yargılanma hakkı vardır. Bunlar haktır. Tamam. Fakat bir kişi, adil bir şekilde yargılanıp, hüküm giydikten sonra hangi hak bu kişinin adil bir şekilde cezalandırılmasına engel oluyor, bir kişi söyleyebilir mi? Eğer bu bildiriye “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” diye isim koyduysan araya yasaklama sıkıştıramazsın. Sıkıştırdıysan, en azından, bu yasak, bir kesime değil herkese hitap etmelidir. O zaman sadece devlet yetkililerine değil, tüm insanlığa imzalattırmış olmalısın hazırladığın bildiriyi. Ama sen sadece devlet temsilcilerine imzalattırıyorsun. Eğer sadece devlet temsilcilerine imzalatacağın bir metin olacaksa bu, o zaman sadece devlet aracını ilgilendiren maddeleri yazarsın. Ki diğer maddeler de öyle zaten. Çünkü yurttaşlık, yargılanma, seyahat hakkı vs. gibi hakları sadece devletler verebilir. Bireyler birbirine veremezler. Ama burada yasaklama getirilen husus bireylerin de yapabileceği bir davranışı içeriyor. Yasaklama sadece devlet aygıtına getirildiyse, o zaman açıktır ki bu kural evrenselliği içermiyor. Sonuç olarak; başkaları tarafından işkenceye uğramış insanları, insandan saymayan bir metin evrensellikten bahsedemez. Eğer bir suçun zanlısı, adil bir şekilde yargılanıp hüküm giydiyse, artık "hak" kavramı suçun işlendiği mağdura aittir. O da bu beyannamede yazmayan, mağdurun eşit oranda yani adil bir cezalandırma talep etme hakkıdır. Bu beyanname, böyle bir haktan bahsetmediği gibi, beşinci maddesi ile adalete de engel olmaktadır. Dahası adalete engel olan bu beşinci maddenin hangi hakka dayandırıldığı da belli değildir. 2-) Tanımlar Nedir? Bu maddenin en büyük çelişkisi de içerdiği ifadelerin ne olduğunu açıklamamış olmasıdır. İşkenceden kastettiğin nedir? Hangi davranışlar işkence sınırına girer, hangileri girmez? Neye göre belirledin veya belirleyeceksin? Hiçbirinin cevabı yok. Eğer bunları ifade etmediysen ne diye bu maddeyi yazıyorsun! Sonuç olarak, 9 kişi kafa kafaya vermiş, olması gereken hakların arasına bir yasaklama maddesi sıkıştırmış, adaletin ana damarı olan cezalandırmada adaleti yok edip karanlık çağı başlatmış. 3-) Yaptırım Nedir? Tüm bunlar yani “hak bildirgesi” diye isim konulan bir metinde kavramları belirsiz, -dolaylı olarak- adaleti de bozan bir yasak getirilmesi yetmezmiş gibi bir de getirilen yasağın çiğnenmesi durumundan nasıl bir yaptırım uygulanacağı da belirtilmemiş. Yani sadece yasak getirilmiş. O kadar.
E peki, o yasağa uyulmazsa ne olur? -“Bilmem.” Eğer hala daha anlaşılmadıysa somut bir örnek üzerinden gidelim. Teröristler, 1993 yılında Iğdır’ın Aralık İlçesinde bulunan Sultantop Karakoluna yaptıkları baskın neticesinde sağ ele geçirdikleri askerleri can verene kadar büyük bir işkenceden geçiriyorlar. Diyelim bunu yapan teröristler şimdi yakalandı. Bunlara ne yapılacak? Bir odada 3 öğün yemekle misafir mi edilecek? Mesela buna da işkence der misin? Evetse neden, hayırsa da neden? Hayal dünyasından çıkıp hayatın gerçekliğini önümüze koyarak soralım: Bu tip haydutlar, suç işlemeden önce, en fazla, bir odada üç öğün yemekten daha fazla bir yaptırım ile karşılaşmayacaklarının bilincinde değiller mi sence? İnsanları suç işleme konusunda cesaretlendiren şey de bu olmasın? “Ben istediğimi yaparım. Yakalanırsam yatar çıkarım”. Bunların “insan hakkı” diye pazarlanması ve insanların yavuz suçlularla baş başa ve çaresiz bırakılması yani karanlık çağın insanoğlunu çepeçevre sarması... Elbette hakkı yenmiş, gasp edilmiş, katledilmiş masumu insandan saymayan, ona bunları yaşatanlara karşı aynı oranda cezalandırma yapılması gerektiği ile ilgili hiçbir şey söylemeyen bir beyannamenin “evrensel” olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Kendi içinde her türlü çelişkiyi barındıran beşinci maddeyi ise adalet kavramı ile bağdaştırmak mümkün değildir. 9 kişinin bu metne evrensel yakıştırması yapması kendilerini bağlar. Ayrıca kendilerini bağlayan bir şey daha var ki o da cezalandırmada adaletin yok edilmesi ile cesaretlenen suçluların, suç şebekelerinin canını yaktıkları insanların veballeri. İşte bu koca koca veballere ortak olmamak için bizim mutlaka şahitliğimizi göstermemiz gerekiyor. O zaman önce adi suç şebekesi yandaşları hakkında konuşalım sonra neler yapılması gerektiği hakkında. "Neden adi suç şebekeleri hakkında konuşacağız ki?" diyecekseniz... Çünkü bu işin en büyük destekçisi onlardır da ondan. Eminim masum insanların kendi ayağına sıkıp, haydutların en çok ihtiyaç duyduğu şeyin, cezalandırmada adaletin etkisizleştirilmesinin, insan hakkı olarak kabul edilmesi, onları bile hayretler içinde bırakmıştır. Elbette onlar da, altın tepsi içinde sunulan bu karanlık çağın nimetlerinden sonuna kadar faydalanmışlar ve devamı için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Örnek olarak terör örgütü destekli sözde insan hakları, demokrasi vs. dernekleri ve bu derneklerde bulunan, katil sürüsü yandaşlarının ağızlarından insan hakları beyannamesini düşürmemeleri... Bunların hepsi kendi adamlarının cezalandırma sürecini en yumuşak bir şekilde atlatabilmeleri için, daha genel bir ifade ile bu karanlık çağın devamlılığı için uyguladıkları yöntemlerdir. E tabii, bizzat masumlar tarafından yazılmış, iyi bir şey yaptığını zanneden yine bizzat masumlar tarafında desteklenen ve adına da insan hakları evrensel beyannamesi denmiş metnin beşinci maddesi gibi büyük bir kozun ellerinde olduğunu bilmenin verdiği rahatlık var üzerlerinde. Gerçekten inanamıyorum böyle bir kozu nasıl ve hangi mantıkla suç şebekelerine sunarsın?! Yukarıda da incelediğimiz gibi savunmaya kalksan savunamayacağın, birisi kullandığın ifadelerin tanımını sorsa cevap veremeyeceğin, adalet anlayışı ile açıklayamayacağın bir maddeyi niye yazarsın? İnanılır gibi değil... Tabii şunu da eklemek gerekiyor adi suç şebekesi propagandacılarının tek yöntemi bu değildir. Suç makinasını dönüştürdükleri suçlular için sosyolojik yorum yapma çabaları, işledikleri suçlara anlam yükleyebilmek için neden uydurma çabaları da cezalandırmada adaleti hafifletebilmek için uyguladıkları taktiklerdendir. Amaç laf kalabalığı yaratarak ilgiyi dağıtmak. “Evet, yaptı ama bir sor neden yaptı”, “Aslında bireyler değil toplum suçlu” vs... Nasıl da laf kalabalığı yaparak belirsizliğe çekmeye çalışıyor ama! Peki, olması gereken, yapılması gereken ne? Öncelikle cezalandırmada adaleti talep etmenin, suçluların kurbanı olmuş insanların en temel hakkı olduğu vurgulanmalı ve 5. madde şu şekilde güncellenmeli: Suç işlenen herkes, suçlusunun aynı oranda ve aynı yöntemle cezalandırılmasını talep etme hakkına sahiptir. Bu hak esas alınarak cezalandırma yöntemleri tekrardan düzenlenmelidir. Katilin idamı, yaralayanın aynı yöntemle eşit sayıda darbe ile yaralanması(zor bir şey değil, bir makine vasıtası ile çok rahatlıkla hayata geçirilir), maddi zarar verenin zararı eşit oranda karşılaması vs. gibi suçlunun, kurbanına yaşattığı ile eşit bir oranda ceza ile karşılaştığı bir cezalandırma sistemi oluşturulmalıdır. Sadece bu kadar da değil, kamu düzenini bozmaktan da ayrıca hapis cezası almalıdır. Yani suçlu adil cezalandırma düzeninde önce kurbana yaptığının bedelini, akabinde de kamu düzenini bozmanın bedelini ödemelidir. Böylece hem kurban hem de devlet hakkını almış olacaktır. Suçu işleyen çocuksa? Suç işleyebilen hiç kimse çocuk değildir. Öncelikle çocuk olmayı “yaş” ile belirlemeyi bırakmalıyız. Zaten bunu bildikleri için adi suç şebekeleri, yaptırabilecekleri her işe belli bir yaşın altındaki insanları koşturmaktadırlar. Ama yok, eğer illa ki çocuk kavramını kabul edeceksek, o zaman ceza, çocuğu hayata getiren ana babayı da kapsamalıdır. Yani cezalandırmadan kaçış diye bir şey hiçbir şekilde olmamalıdır. Mesela sokak köpekleri, gruplaşıp insanlara saldırıp öldürüyorsa, burada mutlaka kısas gerekmektedir. Köpeği sorumlu tutamayacağına göre, kısas edilecek o köpeği sokağa salandır. Salan tespit edilememişse, bu tip sokak köpeklerini toplama, gerekirse itlaf etme işini yapmayan belediye başkanı ya da o işten sorumlu kimse o kısas edilecektir. Peki, sokak köpeğini öldürmek de kısas istemez mi? Her kim evine bir hevesle oyuncak alır gibi köpek alıp, sıkıldıktan sonra sokağa salıyorsa vebal ona aittir. İtlaf edene değil. Bunun yanı sıra, evine hayvan alıp eziyet edenler, onları dövüştürenler de yaptıklarının aynısı ile cezalandırılmalıdır. Bunu yapanın ya da herhangi bir suçu işleyenin psikolojik olarak sorunlu olması da cezalandırmadan kaçış için bir bahane olamaz. Zarar verenin bir çocuk olmasının, bir hayvan olmasının ya da psikolojik sorunlu biri olmasının bile cezalandırmadan kaçışın bir nedeni olamayacağını vurgulamak için bu örnekleri verdim. Bir başkası da "silahsız" olma... Terör örgütü mensuplarının çok fazla istismar ettikleri konudur bu. Ellerine silah aldıkları zaman istedikleri gibi ölüm saçabilen örgüt mensupları, silahsız olduklarında ise herkes gibi dokunulmaz bir şekilde hayatlarına devam edebilmektedirler. Burada terörle mücadelede de eşitlik ilkesi sağlanmalı ve eğer bir güvenlik gücü, bir yerlerde, terör örgütü mensubu olduğu tescilli biri gördüğünde karşısındakinin silahını olup olmadığına bakmaksızın ateş etme hakkına sahip olmalıdır. Eğer terör örgütü mensupları, modern toplumların özgürlük anlayışını istismar ederek insanları istedikleri gibi katledebilme özgürlüğü yakalayabiliyorsa, aynı şekilde istenildiği gibi öldürülme özgürlükleri de olmalıdır. Bu şekilde güvenlik güçlerinin vazifelerini adil bir şekilde yapmaları sağlanmış olacaktır. Ayrıca aynı suçu tekrar tekrar işleyenler içinse cezalandırma eşit oranda değil, artırılarak yapılmalıdır. (Bu konu için çok daha fazla örnek, detay ve durum yazabiliriz. Eğer gerekirse sadece bu konuyu içeren yeni bir yazı hazırlayabilirim.) Suçun ancak bu şekilde önüne geçebilirsin. Ne kadar güvenlik görevlisi istihdam edersen et, teknolojik olarak ne noktaya ulaşırsan ulaş başka türlü suçun önüne geçemezsin. Geçemiyorsun da. Bunlar ancak suçluyu yakalama noktasında işe yarar. Eğer caydırıcı bir şekilde cezalandıramıyorsan suçluyu yakalamış olmanın çok da bir değeri olmayacaktır. Bunun en büyük delili bırak farklı farklı suçları, aynı suçu defalarca işlemiş ve hala daha elini kolunu sallayarak yakabileceği canları arayan suçlulardır. “Aman ortaçağda mıyız canım” diyenler, ortaçağda işlenen suçların tamamının aynı şekilde günümüzde de işlenmeye devam ettiğini bir zahmet görsünler. Hatta günümüzdeki suç oranları ile ortaçağdaki suç oranlarını karşılaştırıp hangi dönemin daha insani olduğuna karar versinler. O zaman şimdi sıra dünyanın bütün masum, kendi halinde yaşayan insanlarının medeniyet diye pazarlanan şeyin adaletsizlikten başka bir şey olmadığını görmesinde. Görüp sesini çıkartmasında. |
at 15:17 0 comments
Labels: Siyaset
21 Haziran 2015 Pazar
Cehaletin Babası: Kabil Ordusu Kumandanı
|
Eğer ki, başkasının buluşunu kendisine saldırı olarak algılayan birinin “Bunlar zaten Kur’an’da yazıyor” diyerek Kur’an’ı kıskançlığına siper etmesi seni de rahatsız ediyorsa okumaya devam et. Oruç tutmayan insanlara saldırı olaylarını çokça duymuşsunuzdur. Dikkat edin, saldırıya uğrayan ya üniversitede okuyan güzel bir bayan ya iyi giyimli alımlı bir çift ya da zengin bir insandır. "Oruç tutmayan fakir bir insana saldırı" diye bir şeye şahit oldunuz mu hiç? Saldıranın “dünyevi statü” olarak daha aşağıda olana saldırdığına… Hep kendinden daha yukarıda gördüğüne ve –avam yaşam formunun ana damarı olarak- otomatik olarak hemen, kıskandığına… Onun için verdiğim bu iki örnekte de mesele Kur’an ya da oruç değil, Kur’an’ın ve orucun arkasına sinsice saklanmış kıskançlıktır. Avamı da buradan yakalar manipüle edersin. Kıskançlığını ortaya çıkarıp yönlendirirsin. Bir örnekle devam edeyim: İnsanlar sorumluluklarından kaçarken ya da suç işleyip de yakalandığında, kendini kurtarmak için bir bahane örneği olarak “psikolojik sorunlarım var” der. “Ateşim var” demez çünkü ateşi olup olmadığını ölçebilirsin. Ama psikolojik sorun belirsizdir. Doğrudan ölçümü yoktur. Dolayısıyla söylenen şeyin yalan olup olmadığı doğrudan ispatlanamaz. Belirsiz bir durum oluşur. İşte, cehaletin babası da, aynı suç işleyenin “psikolojik sorunlarım var” demesi gibi, kabillere devamlı olarak birlerinin kendilerini küçük gördüğünü söyler. Yani zarar verdiğini… Dolayısıyla başkalarına haksızlık yapabilme “hakları”(!) olduğunu… Fiziksel zarar verdiğini söyleyemez çünkü bu kontrol edilir ve yalanı ortaya çıkar. Aynı az önceki örnekte olduğu gibi, küçük görme gibi belirsiz bir kavram üzerinden yapar ki, kontrol edilebilirliği olmasın. (Kaldı ki, doğru olsa bile, birisinin birini küçük görüp görmemesinden kime ne?). Bu yalana inanıp inanmamak ise şahsın işine gelip gelmemesi ile alakalıdır. Elbette bu durum kabillerin de işine gelir ve bir tanesi de çıkıp: “İyi de ben onlardan zaten daha küçüğüm” diyemez. “Kimsenin beni, küçükmüşüm büyükmüşüm diye yargıladığını sanmıyorum. Ama yargılarsa elbette beni daha küçük görecek” diye de ekleyemez. Kendisinden daha başarılı olana haksızlık yapma ehliyetini, ondan “intikamını(!)” alma fırsatını kaçırmak istemez. Neyin intikamı bu yahu? Neyin intikamı olacak: Allah’tan alamadığı intikamı… Bilinçaltı muhasebesinde için için suçladığı ama itiraf etmeye cesaret edemediği Allah’tan alamadığı intikamı… Kabil ordusunun kumandanı artık avamın Allah’tan alamadığı intikamı olmuştur. Dünyayı çokça isteyip, hiç istemiyormuş gibi yapanların... Dünyevi başarıyı, makamı, mevkiyi de çok isteyip ama bir türlü nefsini yenemeyip, elde edememiş ama bunu doğru bir şekilde elde etmeyi başaranlara “zarar vererek” onlara erişme hakkı yakalamışların... Zarar vererek erişmesi… Kabil ordusu kumandanını buna vesile olarak görmesi… Not: Başarılı olmuş olmanın tek kriteri hak yemeden yaşayabilmedir. Eğitim durumu, diploma, ekonomik durum değildir. Kendini yenip bir şeyleri yapmayı başarmış insanlar bu şekilde yaşayabilen insanlardır da. Bunu yapmayıp, üstüne bunu yapanları kıskanıp saldıran insanlardan bahsediyorum burada. Dünyanın tek mağdur insanları işte bu kıskanılma sıfatına sahip olan insanlarıdır. Tabii, hak etmediğini elde edip, bu haksızlığı dile getiren insanlara da “işte gördünüz mü ben de kıskanılıyorum” diyerek kurnazlık yapmasın avamlar. Haksızlık yapıp, yapılanların dile getirilmesi ayrı bir şey, hak ettiğini elde etmişlerin yaşadıkları ayrı bir şey. Şimdi onu anlatacağız. Kabillerin kıskançlığını yönlendirmek ilk aşamadır. Şirk düzeninin temelidir. İnşası ise, hak etmeyene hak etmediğin vermekle olur. Allah’ın bir sıfatı nedir? Bize –inşallah- hak etmediğimizi verecek olmasıdır. Yani cenneti… Eğer ki avama hak etmediğini verirsen, seni ilah olarak görmeye başlar. Verenin kim olduğu nasıl biri olduğu önemli değildir. İşte şirk düzeni böyle kurulur. Liyakati kaldırarak... Müşriklerin yavaş yavaş etrafında toplanmaya başlar. Onları hak etmediklerini elde ettirerek beslemeye başlarsın. Besleyerek onları alçağın alçağı yaparsın, üstüne bir de “küçücük alçaklar olmalarının suçlusunu” başkalarında aramalarında yolu olarak, “başkalarının kendilerini küçük gördüğünü” söylersin. Az önce de söylediğimiz gibi; içi boş, belirsiz ifadelerle başkalarına zarar verebileceklerini söylersin çaktırmadan. İşine gelen avam da bunu reddetmez. Ve aynı anda o başkalarının bilinçaltlarına da oynayıp, aslında onlara ilgi göstermesi gerektiğini, diğerlerine karşı suçlu olduğu gibi bir yalanı işlersin. Ne yazık ki, bazıları bu manipülasyonu yiyip, kendilerinde suç arıyor. Üstelik kendilerine itham edilen şeylerin hiçbirini yapmadıkları halde, bu cehaletin babalarından muhabbet dinleyenlere ilgi gösteriyorlar. Sanki suçluymuşlar gibi. Dünyandaki en büyük başarıyı, başkasının hakkını yemeden yaşamayı başarıyor isen senden daha mağdur hiç kimse yoktur. Sen kul hakkına bulaşmadan yaşamaya çalışıyorsan ve yakıtı cehaletten başka hiçbir şey olmayan kıskançlığın ateşi de sana ulaşmışsa asıl senin hak etmediğini elde eden ve etmeye çalışandan alman gereken bir hesabın var demektir. Bunun yanı sıra onların başkasına zarar vermesini engellemek gibi bir görevin de var. Tabii bunun için cehaletin babasını ve kabillerini iyi bilmek gerekiyor. Cehennem ehli ikiye ayrılır: Birinci grup dünyayı ahirete tercih etmiş olanlardır. Bunlar ahireti kaybetmişlerdir ama dünyayı kazanmışlardır. Bol miktarda malları, mülkleri vardır. İkinci grup ise hem dünyayı hem ahireti kaybetmiş olanlardır ki, bunlar yine cehennem ehlidir ama birinci grup gibi kısa yoldan, kaçakçılıktan, yolsuzluktan, hırsızlıktan, haraçtan, ihaleden, ödenekten, terörden elde ettikleri paraları da yoktur. Yağmalayanları desteklemiş ama kendileri yağmalamayı becerememişlerdir. Yazı boyunca bahsettiğimiz kabiller büyük çoğunlukla bu ikinci gruptadır. Cehaletin babası ise çok zengindir ve halktandır. (Eğer burada “halk” kelimesi kafanızda pozitif bir şeyler çağrıştırdı ise “Avamın Kelime Algısı” isimli yazımızı okumanızı tavsiye ederim.) Halktan olmak ne demek? Ne hissediyorsun da adını koyamıyorsun? Fakirdi desek. “E yuh artık” dersin. İşledikleri adi suçlarla biriktirdikleri korkunç servetleri hakkında konuşmaya gerek yok. Halktan olmak ünlü olmamak desek, o da olamaz. “Halktan olmak” ile kastedilen ne olabilir ki o zaman? Ünlü olmamak değil, fakir olmak değil, suç işlememiş olmak değil. Altından kalkamayacağını elde etmek yani hak etmeyen birinin hak etmediğini elde etmişliği olabilir mi? Cehaletten beslenenin elinde hiçbir şey yok bir söylem namına. Ne söyleyebileceği ne de karşısındakinin anlayabileceği… Etrafına topladıkları, haksızlık yaparken ahlaki ikilem yaşamasın, fıtratını yenip rahat rahat haksızlık yapsın diye ne ifade ettiğini ne kendisinin ne de karşısındakini bildiği belirsiz bir “kötülük kavramı” var sadece. O kadar. Bu tip adi suç şebekelerinin, terör örgütlerinin yaptığı tek şey budur: İnsanı asimile ederek fıtratını köreltmek, hayvanlaştırmak. Bunu yaparlarken, söyledikleri yalanları alenen ortaya çıkmasın diye ne ifade ettiğini kendilerinin dahi bilmediği, çok fazla belirsiz kelimeye ihtiyaçları olur. Bunlarla içi bomboş gerilimler yaratırlar. Kabillerin en büyük motivasyon kaynağı, kendilerini ifade edebildikleri anlarda bu içi bomboş gerilimlerdir. Onun için kabiller, liderleri, babaları ile aynı frekansa çok hızlı bir şekilde girip, cehaletin babasının bir yalanına bin katarlar. Kendi yalanına kendi inanan, başkasına zarar vermeye programlanmış ateş ehli bir topluluk vücuda gelir. Aradaki bağı kuvvetlendirebilmek için de cehaletin babaları insanları karşı karşıya getirmenin her yolunu denerler, deneler ki kendilerine ihtiyaçları olduklarını sansınlar. Lağım çukuruna iyice batmış olsunlar. Hem buradan hareketle cehaletin babaları bu lağım çukurundaki kalabalıkların desteğini göstererek aklandıklarını da iddia ederler. Kabillerin verdikleri oylarla(!)(yani Kabilin “şahitliği(!)” ile) teröristlikten, hırsızlıktan aklanıldığının propagandasını yapan bu tip adi suç şebekelerinin, terör örgütlerinin en büyük korkuları ise adaletin tecellisidir. Hedefleri adaleti, güvenliği sağlamakla mükellef kurumlardır ya, fıtrat da bu kurumların en başı olduğundan onu hedef almaları gayet normal. Diğer içerden ve dışardan hedef aldıkları güvenlik ve adalet kurumları ve mensupları için tek başıma şu an için doğrudan bir şey yapabilecek durumda olmasam da fıtratı koruma konusunda sanıyorum bir şeyler yapabilirim. Yapabilirim ne demek yahu! Yapmakla mükellefiz. Hani, başta terör örgütleri olmaz üzere, tüm adi suç şebekelerinin; başkalarının hakkını yiyerek, başkalarına zarar vererek ulaştıkları servetlerini, durumlarını, konumlarını korumak ve günahlarını gizleyebilmek için nifak tohumları ektiklerini anlatmaya çalışıyoruz yazının başından beri… Sanıyorum meydanı boş sandıklarından, cehaletle suladıkları o tohumların kök salacağını, dallanıp budaklanacağını da düşünüyorlar. Ama ufak bir detay var bu işleyişte. Onlar o tohumları ekmekle mükellef ise, bizler de o nifak tohumlarını söküp atanlardan olmakla mükellefiz. Not: Yeni bir Youtube kanalı ve yeni bir video serisine başlıyoruz. Bir önceki kanalımız, encodeum.com’un ana kanalı olmaya devam edecek ve sadece bilimsel, teknik ve mühendislik videoları olacak. Bu yeni kanalda daha çok fitne odaklarını ve çıkardıkları fitneleri işleyeceğiz inşallah. İsmi encodeum ideoloji. Linki: https://www.youtube.com/channel/UCyMShQRAqVo0KAZc2eb3DFA İlk etapta yayınlamayı planladığımız videolar bunlar: 1-) PKK Propagandası - I: Kronolojik Sırayı Değiştirmek Cehaletin iktidarını fırsat bilip, PKK terör örgütünün saldırılarına karşı alınan tedbirleri neden, saldırıları da sonuçmuş gibi gösteren PKK propagandacılarının yalanlarına karşı bu terör örgütünün tarihçesini inceleyeceğiz. Bakalım yalandan başka hiçbir şeyi olmayan terör örgütünün dediği gibi mi gerçekleşmiş olaylar. 2-) PKK Propagandası – II: Avamın Sinemografik Cümleleri Sinemografik kelimeleri ve avamın bu sinemografik kelimelerle cümle kuran insan görüntüsü vereceğim derken, çok çok yanlış bir tercih yapıp, dünya tarihinin gördüğü göreceği en alçak silahlı grubu için sahtekâr durumuna düşmesini inceleyeceğiz bu videoda. 3-) Zırilla Teorisi “Diş geçirebildiğin yere kadar güç gösterisi yap, geçiremediğin yerde zırla” olarak formüle ettiğimiz zırilla teorisi bu videonun konusu olacak. 4-) Kandilin Gebeşleri PKK terör örgütlerinin para kaynaklarını, özellikle son dönemde yaptıkları PKK’lı belediyeler üzerinden devlet kasasına attıkları hortumu inceleyeceğiz. 5-) Kürtçe Diye Bir Dil, Kürt Diye İsimlendirilecek Bir Kavim Var Mı? Kişinin kendisi ile ilgili herhangi bir beyanın hiçbir hukuki değeri olmadığını, “Ben xxx’im” demenin sadece o kişiyi ilgilendireceğini söylemiştik daha önceki yazılarımızda. Biz de onun için o kısmı ile çok ilgilenmedik çünkü bir kişinin kendisini örneğin “Kürt” olarak tanımlamasının derinliğine inmenin hiçbir anlamı yoktu. Ama bunu fırsata çevirmeye çalışanlar, inanılmaz bir tahrifatla tarihi gerçekleri manipüle etmeye başlamışlar. O zaman bu meseleye müdahale etmenin vakti geldi. Bu çalışmadan Kürtçe olarak aktarılan 3 lehçeyi(Kurmanci, Sorani, Gorani) inceleyeceğiz ve bunları Farsçadan ayırıp ayrı bir dil kategorisine sokup sokamayacağımızı... Yani Kürtçe diye bir dil, Kürt diye isimlendirilecek bir kavim var mı, onu inceleyeceğiz. Bu videonun adı değişebilir. Araya başka videolar eklenebilir. |
at 12:15 0 comments
Labels: Siyaset