|
Okuyucunun, "Önleyici Mahiyette İdam Cezası” yazısının okuduğu varsayılmaktadır. Terör örgütlerinin ya da terör örgütü olma yolunda emin adımla ilerleyen çeteleşmelerin lider diye sundukları adamları pazarlamaya çalışan örgüt mensupları, meşrebine göre bu işi ya çoğunlukla şarkılar, şiirler eşliğinde olmayan mağduriyet hikayeleri ile duygusallığa bağlayarak, ya da diğer meşrepten ise altı bomboş, hiçbir zaman doğrulanamayacak keramet, doğaüstülük hikayelerine bağlayarak yapmaya çalışırlar. Elde somut, övülecek hiçbir şey olmadığından, bunun eksikliğini anca böyle belirsizliğe çekerek kapatmaya çalışırlar. O zaman hangi aşamasına bakarsan bak -ister din sosuna batırılmış olsun ister olmasın- bütün yağmacı çeteler aslında temelde aynı davranışı sergilemektedir. Onun için biz de bu konuda hem sağ-sol kurgusu üzerinden kurgu söylem geliştirmeye çalışanları hem de din sosuna batırılmış çeteleri ister istemez hedef almış olacağız. Çünkü bir tarafın şiirlerle, şarkılarla öteki tarafın keramet (çoğunlukla Allah’a iftira atma eylemi) üzerinden ilerliyor olması sizi şaşırtmasın, hepsi aynı yolun yolcusudur. Onun için birini hedef alınca ister istemez ötekisini de hedef almış oluyorsun. O zaman konumuza altın değerindeki soruyu sorarak başlayalım. En tepeden an alta kadar bu derece kötü durumda olan oluşumlar nasıl oluyor da bu kadar büyüyebiliyor? Cevap: Para çarkı kurmayı başararak. Buna geleceğiz. Ama önce terör ile mücadelenin aşamalarını yazarak başlayalım. Terör örgütleri ile ya da henüz terör örgütü vasfı almamış olsa da o yolda emin adımlarla ilerleyen örgütlerle mücadele 3 aşamadan oluşmalıdır. 1. aşama, örgütlerin avam bağlarken kullandıkları söylemin hedef alınmasıdır. Bu da 2 alt aşamaya ayrılır. Birincisi, söylem namına dayandıkları noktanın herhangi bir gerçekliği olup olmadığına bakılır. 2006 yılından beri bu tip avam oluşumlarla uğraşan biri olarak şunu söyleyebilirim ki, bugüne kadar hangisine baktıysam, hiç sekmedi, bu örgütlerin kendilerini dayandırmaya çalıştıkları “söylemlerinde(!)” yalandan başka bir şey bulabilmiş değilim. Örneğin sadece kurgu bir terminolojiden ibaret olan sağ-sol söylem ya da yalandan da öte aslında Allah’a iftira mahiyetinde olan keramet muhabbetleri… Peki bu muhabbetler için yasal çerçevede nasıl suçlama ve cezalandırma gerçekleştirebiliriz? Keramet muhabbetleri için söylüyorum, eğer devlet yapısı “İslamiyet hak dindir” ilkesini benimsemiş olsa işimiz kolaydı. Çünkü hiçbir zaman hiçbir yerde ispatlanmamış bu keramet muhabbetleri, en temelde çoğunlukla Allah’ın yüceliğine iman etmenin zahmetinden kurtulmak isteyenlerin ve erişebildikleri, dokunabildiklerinden sonuç almak isteyenlerin işgüzarlıkları olduğundan ve bu işgüzarlıklar da çoğunlukla Allah’a iftira atma olduğundan bu keramet muhabbetlerini çıkaranlar oldukça sert bir cezalandırmadan geçirilir, konu kapanırdı. Fakat mevcut düzende bunu yapamıyoruz fakat yine de elimiz kolumuz bağlı değil. Bu, canlı kanlı yaşayan insanlar hakkında, örgüt mensupları tarafından anlatılan ve hiçbir zaman ispat edilmemiş doğaüstülük muhabbetleri, dezenformasyon ve kitleleri yanlış yönlendirme kapsamına alınır ve cezalandırma süreci gerçekleşir. Peki öteki taraftakiler ne olacak? -ist’leyenler? Onlar da kullandıkları sözcüklerin tanımını yapmaya mecbur bırakılır. Öbür türlü yine bu olay dezenformasyon ve kitleleri yanlış yönlendirme kapsamına alınır ve cezalandırma süreci gerçekleşir. Böylece, kapitalist, sosyalist, komünist, faşist, zartist, zurtist diye -istleyenler, -istlemeye başlamadan önce “ben bunları söylüyorum ama sorsalar tanımını yapabilecek miyim bunların? Hiç tanımları yapılmış bunların?” diye düşünerek konuşmaya başlar. Ve bir anda ortalık sessizliğe bürünür. Çünkü bu, kimi insanların yıllar yılıdır orada burada kullandıkları bu söylemlerin baştan sona kurgu bir terminolojiden ibaret olduğunu anlamalarına vesile olur. İkinci alt aşama ise, bunların herhangi bir gerçekliği olsa da zaten kendilerini bağlayan hiçbir şeyin olmuyor olmasının anlatılması. Buna herhangi bir yasal düzenleme getirilemez ama kitlelere uyarmak için çalışmalar yapılabilinir. Bu konu ile alakalı yapılacak çalışmaların hemen her versiyonu sanıyorum encodeum çatısı altında yapıldı. Bilenler bilir. 2. ana aşama ise para çarkını hedef almaktır. Dünyada bütün suçlar en temelde hırsızlıktır. Hırsızlık ise 2 türdür. Birincisi herkesin suç olarak gördüğü çalma faaliyeti. Cezalandırma tam olarak suçu karşılamıyorsa da dünyada bununla ilgili yasalar bulunmaktadır. İkincisi ise yasaların arkasına sığınılmış, arkasına yasaları almış çalma faaliyeti. Örneğin kıyak emeklilik. Kıyak emeklilik en temelde hırsızlıktır ama yasaldır. Adil değildir ama yasaladır. Yasal olan her şey adil olacak diye, suç olmayacak diye bir şey yoktur. Genelde bu yasal çalmalar siyasi parti tabelalarının oy almak için yaptıkları suç kapsamında değerlendirilmesi gereken vaatlerinden kaynaklanmaktadır. Dünyada mevcut yasalar çerçevesinde zaten terörün finansmanlarına müdahale edildiği için ben burada bir kolay para kazanma yolu olan siyaset üzerinden dönen para çarkını kırmak üzerine bir şeyler yazacağım. Yani yasal hırsızlığı hedef alacağım. Örgütler siyaset içindeki kolay parayı elde etmek için ne yaparlar? Siyasi parti tabelası açarlar, seçime girerler. Muhalefeti garantileyebilirse, hazine yardımı alırlar. Amaçlarına ulaşmış olurlar. Eğer belediye vs. gibi bir kurumları da ele geçirebilirlerse, örgüt militanlarına ya da yakınlarına iş ayarlayarak o devlet mekanizmasını da istismar ederler. Bunların hepsi yasal hırsızlıktır. Aslında bu durum, daha önce anlattığımız, dijital ortamda oy verilen ve verilen oyların da kaydı tutulan yani seçmenin verdiği oyun sorumluluğunu aldığı ve cezalandırma sürecine katılacağı seçim sistemi ile sorun olmaktan çıkacaksa da yine de gözden kaçabilecek durumlar için yapılabilecek bir şey daha var. Duyuyorsunuzdur “kardeşi bilmem kaç kişiyi öldüren teröristin abisi şu belediyede işe başladı” diye. Olay şöyle gerçekleşiyor. Anaları bir 14 tane doğuruyor. İkisini terör örgütüne veriyor ve öldürülmelerini bekliyor. Öldürüldükleri haberi geldikten sonra, bunların ele geçirmeyi başardıkları kurumlarda öldürülmüş teröristin yakınlarına iş ayarlanıyor ya da bir şekilde bu kurumlar üzerinden aileye para aktarılıyor. Yapılması gereken şu: Devlet dairelerine, kamu kurum ve kuruluşlarına, iştirak şirketleri dahil belediyelere personel alımında güvenlik soruşturması istenmeli (adli sicil kaydı değil, güvenlik soruşturması), bir kişinin kendinden yaşça küçük birinci dereceden yakını terör örgütüne katılmışsa bu kurumlarda çalışmasına izin verilmemelidir. Neden birinci dereceden akrabalık bağı olanların tamamı değil de yaşça küçük olanlar. Çünkü örneğin abilik kardeşlik ilişkisinde küçük kardeş büyüğün sorumluluğunu almak zorunda değildir. Ama ana, baba ya da abi, abla küçükten sorumludur. Bu akraba araştırması kuzen bağına kadar inilebilir. Burada bu anlattığımız cezalandırma durumu, ana, baba, abi, ablanın; kardeşin veya evladın terör örgütüne katılımına engel olamadığı durumlar için geçerlidir. Eğer örgüte katılımına teşvik tespit edilirse, burada teşvik edenlerin tamamının “Önleyici Mahiyette İdam Cezası” kapsamında idamlarının gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Peki gerçekten ana, baba, abi, abla; kardeşin veya evladın arkadaş gazıyla örgüte katılmasına hâkim olamamış ise bu durumda haksız yere cezalandırılmasın diye bir şeyler yapılamaz mı? Herkes çocuğundan veya küçük kardeşinden sorumlu oluyor olsa da yine de yapılabilecek bir şey var. Burada akrabalıktan reddetme durumu üzerinden bir yumuşatmaya gidilebilinir. Örgüte katılmış kişinin sorumluluğunda olanlar, şahsın yaptıklarını tasvip etmediklerini göstermek için, e-devlet üzerinden şahsı akrabalıktan reddederler. Bunun geri dönüşü olmadığı gibi, eğer ilgili şahısla, ona fayda sağlama bağlamında, herhangi bir teşvikte bulunmayarak görüştükleri tespit edilirse eğer devlette çalışıyorsa yine iş akdi son bulur, eğer teşvik ve takdir ettiği anlaşılırsa idamı gerçekleşir. 3. aşama ise, “sempatizanın tek muhatabı askerdir” ilkesini işletmektir. Bu aşamada, örgüte katılmak isteyenlerin, tüm masrafları karşılanarak sınır ötesinde, istedikleri yere bırakılmaları sağlanmalıdır. “Örgüte katılacağını” beyan etmediğinden hiçbir şey ile suçlanamayacağını ve o anda üzerinde silah olmadığından hiçbir şey de yapılamayacağının garantisi verilerek bu süreç işletilmelidir. Üniversiteler başta olmak üzere sağda solda örgüt sempatizanlarının gayet keyifli ve sorumsuzca bir yalanına bin katarak ya da bir yalanını başka bir yalan ile kapatarak nasıl da insanlara ıstırap olduklarını hatta insanları tehdit ederek rahatsız ettiklerini görmekteyiz. Burada çetecilerin şehirlerde, okullarda milleti, milletin çoluk çocuğunu teröristçilik oynayarak taciz etmelerine engel olmak nihai hedeftir. Çok meraklıysa buyurur çıkar dağa. Katılım ücretsizdir. Tüm masrafları karşılanacaktır. |
24 Temmuz 2023 Pazartesi
Terörle Mücadele Yasası ve Yasal Hırsızlık
at 13:04 2 comments
Labels: Siyaset
3 Temmuz 2023 Pazartesi
Önleyici Mahiyette İdam Cezası
|
2008 – 2012 yılları arası yakın dönem Türkiye tarihinin en karanlık dönemiydi. Cehalet her tarafı sarmış; biri narko, diğeri ise sözde din üzerinden ilerleyen iki terör örgütü her tarafa egemenliğini kurmuş; altı bomboş beş para etmez iddiaları ile ortalıkta carcar geziyorlardı. Bilenler bilir bilmeyenler için olayın vahameti anlaşılsın diye söylüyorum, öyle bir dönemdi ki tam 4 yıl boyunca sayısız insan hakkında sayısız iddiada bulunuldu. Yahu bir tanesi doğru çıkmaz mı! Tek bir tanesi ama tek bir tanesi bile doğru çıkmadı. Öylesi bir kabus dönemden bahsediyorum. Bunun paralelinde ise bu alçaklığa, bu ahlaksızlığa karşı ses çıkarması gerekenler de pek ses çıkarmıyor, “bana dokunmadıkça sorun yok” mantığı ile olabildiğince ehli keyif olarak günleri geçirmeye çalışıyorlardı. Ortalığın
tamamen sindiğini, yalan olduğunu bile bile söyledikleri beş para etmez iddialarına
itirazın gelmediğini gören terör örgütü mensupları, bu akıl tutulmasına, bu itirazsızlık durumuna kendileri bile inanamaz bir halde azıttıkça azıtıyor, sınırları nereye kadar zorlayabileceklerini kontrol ediyorlardı. İyi de bu noktaya nasıl gelinmişti? Bu noktaya şöyle gelindi: 80’li 90’lı yıllarda ana baba olanlar çocuklarını
“aman siz hiçbir şeye karışmayın” telkinleri ile yetiştirmiş; ehli keyif
olmak insanın işine geldiğinden, çocuklar da bu telkine çok itiraz etmemiş; sorumluluk alınması gereken, riskli hiçbir konuya girmemeleri gerektiği akıllarının bir köşesine yazılmış bir halde, 80’li 90’lı
yıllarda güvenlik ve huzur içinde harika bir çocukluk dönemi geçirmişlerdi. Bu süreç tabi ki de bir fiyasko ile sonuçlanacaktı. Peki neden 80’li 90’lı yıllarda ana baba olanlar çocuklarına “hiçbir şeye karışmayın” telkininde bulunuyorlardı? Çünkü 60’lı 70’li yıllarda ortalığı karıştıran, şu anda ne kadar çabalansa da niteliksizlikleri yüzünden bir türlü efsaneleştirilemeyen kendisine "solcu" diyen (bir kısmı ilgi budalası, harcanmış; diğer kısmı ise niteliksiz dolandırıcı) insanları bizzat görmüşlerdi. Onların ne kadar niteliksiz, ne kadar cahil olup da ne yapıyorlarsa sadece ilgiye olan açlıklarını, ünlü olma isteklerini siyasi arena üzerinden tatmin etmek için yaptıklarını biliyorlardı. Ayrıca bunun için nasıl da büyük büyük konuşan insan taklidi yapmaya çalıştıklarının da farkındaydılar. Bu uğurda her köşe başına açtıkları siyasi parti, dernek tabelaları da cabasıydı. Aslında iş versen iş yapamayacak, hiçbir konuda işe yarayamayacak durumdaki o insanların nasıl da ortalığı karıştırdığını, bugünlerde şarkılarla şiirlerle efsaneleştirilmeye çalışılıp bir türlü başarılamayan bu tiplerin nasıl da boş beleş bir şekilde harcandıklarına gözleri ile şahit oluyorlardı. Elbette çocuklarının da bu duruma düşmesini istemiyorlardı. Onun için hiçbir şeye karışmamalarını tekrar tekrar telkin ediyor, bunun sonucunda o yılların çocukları hiçbir şeye bulaşmayan halleri ile huzur ve güvenlik içinde çocukluklarını geçiriyorlardı. Peki neden 80’li 90’lı yıllarda güvenlik ve huzur içinde bir çocukluk dönemi yaşandı? Çünkü yakın dönemin en büyük devlet adamı Kenan Evren, sorumluluk
alıp, ne köy ne kasaba olur, sırf ilgi açlıklarını tatmin etmek için ortalığı karıştırmaya
çalışan, cehaletleri paçalarından akan bu ilgi delilerinin kökünü kazımıştı. Buradan şunu anlıyoruz ki; gücü eline alan bir kişi faydalı olma niyeti ile sorumluluk alıp,
korkusuz bir şekilde, adaleti tahsis etmeye çalışıp, suçluya hak ettiği cezayı
kestiğinde yıllar yılı huzur içinde yaşanabiliyordu. Yani her daim yapılması gereken en önemli şey: Suçluya hak ettiği cezayı veren sistemi kurmak. Fakat bu durum, rahata fazla alışan insanların sorumsuzca davranmaları yüzünden kötü bir şekilde sonuçlandı. Dediğimiz gibi ebeveynler çocuklarına, örgütlenmeler tarafından harcanmasınlar diye, -ki oraların insan harcama merkezleri olduğunun herkes bilinçaltında farkındaydı-, hiçbir şeye karışmamalarını telkin ettiler. Bunun neticesinde, sorumluluklarının bilincinde, ahlaklı, dürüst insanlar tarafından doldurulması gereken kadrolar boş kaldı. Boşluğu terör örgütü militanları kadrolaşarak doldurdu. Zaten en başta ahlaksız oldukları için o örgütlere girmişler, aynı tutarlılıkla ahlaksızlığa devam edip "Beni bu konuma onlar getirdi. Onlar ne derse yaparım" diyerek tüm devlet mekanizmasını çökerttiler. Sonuç tam bir fiyasko oldu. Hatta bu durumdan hala ders çıkarılmadığına şahit olmaya devam ediyoruz. Bugün Türkiye’de umut bağlanan, medet umulan tiplere bakıyorsun. Ortalık, hiçbir kutsalı olmayan cahil şovmenlerden; kendisine sıfat takılsın, kendi efsanesini yaşasın diye yan yana gelmediği kimse kalmamış tiplerden; işlemediği suç kalmadığından cezalandırma hukuku hakkında konuşamayacağının farkında olan güç sahiplerinden geçilmiyor. Yani neymiş? Eğer hiçbir şeye karışmazsan, günün sonunda kendini cahil şovmenlerden ya da muhalefeti dolayısıyla hazine yardımını garantileyip terörist beslemelerini doyurma ve onlara da kendini övdürme derdindeki davasızlardan medet umar bir halde bulurmuşsun. Onun için 80'li 90'lı yıllarda doktor, mühendis vs. olmak için çabalayan sınıfın çalışkanları, fedakarca mücadele edilmesi gereken siyasi kadroları boş bıraktıkları için, "dur şu siyasi parti tabelasına yakın durayım, bir şeyler ayarlarız" diyen sınıfın çok da çalışma derdinde olmayanlarından medet umar bir halde buldular kendilerini. Bu tip insanlardan medet umuluyor olması mı daha kötü yoksa bunların, tesadüfen bir yerlere geldikten sonra "Dur şimdi filmlerdeki gibi, 'ideallerimiz için yaşar, davamız için ölürüz' tadında cümleler kurayım" diyerek yaptıkları konuşmalara şahit olmak mı daha kötü, karar vermek çok zor. Ve bugün, bu durumdan hala ders çıkarılmadığına şahit olmaya devam ediyoruz. Az bir insan hariç, insanların büyük bir kısmı şeytanın kurduğu bu dünya düzenin tadını çıkarmaya çalışıyor. Kimisi başarıyor, kimisi başaramıyor. Başaramayanlar ise bir gün tadını çıkaracakları umudu ile ömür tüketiyor. Şeytan ise kurduğu bu dünya düzeninde iki şeyin bozulmasını istemiyor. Bir, kontrolsüz üremenin kontrol altına alınmasını. Birçok kötülüğün ana kaynağı budur. İki, hiçbir cezalandırmanın olmadığı sözde cezalandırma(!)
hukukunun hedef alınmasını. Suçlunun hak ettiği cezayı almadığı bu düzen şeytanın gücünü aldığı yerdir. O zaman biz onun gücünü alığı yeri hedef almaya devam edelim. Sizler de bunları hedef alın. Bundan başka bir konunuz olmasın. Böyle olalım ki, kendi efsanesini yaşayamaya çalışan, muhalif(!) pozisyonunu
koruyarak hiçbir riskli konulara girmeden, ilgi açlığını tatmin eden nitekliksizlerden
medet umar bir halde bulmayalım kendimizi. Bunların sadece vakit kaybı olduğunun ayrımına varalım. Bunlardan medet umuyor olmanın ne kadar büyük bir utanç olduğunu anlayalım. Hakikati söyleme konusunda korkusuz olmak, yadırganmaktan korkmamak gerekiyor. Biz öyle yapmaya çalışalım ve hakikati söylemeye devam edelim. Kontrolsüz üremenin kontrol altına alınması ile ilgili çalışmalarımızı yaptık. Yayınladık. Kaydı tutulmayan seçim sistem sistemine karşı da çalışmalarımızı yaptık. Yayınladık. Cezalandırma hukuku üzerine de bir sürü çalışma yaptık. Yayınladık. Ama yetmez. Yapılması gereken en önemli işi yapmaya yani cezalandırma hukukunun üstüne gitmeye devam etmek gerekiyor. Gidelim o halde. Bu uzun girişten sonra konu başlığımıza başlayalım. Birisi, başka birini kasıtlı olarak haksız yere öldürdü ve bunun sonucunda adaletin sağlanması bağlamında kesinlikle yapılması gereken şey olan idam cezası uygulandı diyelim. İyi de uygulanan idam cezası öldürüleni geri getirir mi? Getirmez. Peki o zaman neden bir katili idam edelim ki? Olan olmuş. “E o zaman katiller cezalandırılmasın mı?” diyebilirsiniz. Elbette idamla cezalandırılsın ama önemli olan kişi suçu işlemeden cezalandırmayı gerçekleştirmedir. Hiç kimse bir anda karar vererek birini öldürmez mutlaka bunun öncesinde aralarında bir şeyler geçmiştir. Yani yapacağı şey ile ilgili mutlaka sinyaller verecektir. Bu süreci, verilen sinyalleri takip ederek masum katledilmeden idamın gerçekleştirilmesi gerekiyor. Yani olay olmadan; masumu koruma, suçu önleyici mahiyette idam cezasını gerçekleştirmeliyiz. Hatta bir katili idam ile cezalandırmanın mantığı, sadece öldürmenin bedelini ödetme değil, “bir kere
öldürdü ise bir kere daha yapabilir” olmalı yani önleyici mahiyette olmalıdır. Bu şekilde yapma, birilerini öldürme
niyetinde olanların bu işten hapis yatarak kurtulamayacaklarını gösterme olarak ekstra bir fayda ile gelecektir. Yani idam cezası her daim önleyici mahiyette uygulanmalıdır. Bu mantığı genele uyguladığımızda, idam cezası sadece öldüreni değil, öldürmeye niyet edeni, ölüme gidişin yolunu yapanları da hedef almalıdır. O zaman, örnek olması bağlamında idam cezasının uygulanması gerekli durumların bir listesini yapalım. 1. Kasıtlı olarak haksız yere insan öldürme durumunda. Ayrıca katilin yakın çevresi ile irtibatına bakılır. Onu destekleyen, cesaretlendiren birileri var ise onlar da idam edilir. 2. Tehdit edilme durumunda. Kimse kimseyi tehdit edemez. Niyet eden yapmış gibidir prensibi uygulanır. Bir şahıs, tehdit edildiğini gösterebilirse, tehdit eden idam edilir. Tehdit geçene, idam tamamlanana kadar ilgili kişi açılacak sığınma evlerinde, gerekirse çocukları ile birlikte bütün masrafları karşılanarak misafir edilir. Önce tehdit edenin idamı gerçekleşir. Daha sonra çevresi ile ilişkisi kontrol edilir. Onu destekleyen, cesaretlendiren birileri var ise onlar da idam edilir. Bunun sonucunda herkes kimin ile arkadaşlık yaptığına dikkat eder. Tehlikeli adamlar ile takılıp o işten kurtulma ortadan kalkar. Bu şekilde çeteleşmelerin de önüne geçilir. 3. Tütün, alkol, kenevir vs. gibi maddeleri kullanmayan birine bunları ikram etme veya satma durumunda. Bir insanı ölüme götürme de idam ile cezalandırmalıdır. Bu bağlamda madde bağımlılığı olmayan bir insana bağımlılık yaratan maddeleri satma veya ikram etme de idam ile cezalandırılmalıdır. İyi de bir insanın tütün, alkol vs. kullanıp kullanmadığını nasıl tespit edebiliriz? Çok kolay. E-devletten kendi beyanı ile. Kişi e-devlet
üzerinden bağımlılık yapan zararlı maddeleri kullandığını işaretler. Sigara, alkol
satan işletmeler, satış anında şahsın girdiği bilgiyi e-devlet üzerinden kontrol ederek sigara ve alkol satışı
yapar Bu bilgiyi girmemiş kişiye satış yapmak idam ile cezalandırılır. Bir arkadaşına alkol ısmarlamak isteyen kişi de e-devlet üzerinden kontrol ederek ısmarlamayı gerçekleştirir. Eğer bir hükümet sigara kullanan kişilere memuriyet vermek
istemiyorsa da bu şekilde bunu rahatlıkla başarır. Ya da sigara içenlerin toplu taşıma araçlarını kullanmasını yasaklamak istiyorsa yine bu şekilde bunu rahatlıkla başarır. Birisi devamlı olarak sigara alkol kullanıp kullanamama seçeneğini
işine geldiği gibi "evet kullanıyorum", "hayır kullanmıyorum"
şeklinde değiştirmesinin önüne nasıl geçilir? Önüne geçilmez bunu kaç defa değiştirdiğinin de sayısı tutularak
istismar edip etmediğine bakılarak o yönde tedbir alınır. Örneğin 4 kere değiştirdi ise kalıcı olarak "sigara kullanıyor" bilgisi işaretli kalır. 4. Belli bir sayıda suç kaydının oluşması durumda. “Bilmem ne kadar suç kaydı olan kişi yeni suçunda yakalandı, adli kontrol şartı ile salıverildi” gibi haberleri kaç defa duymuşsunuzdur. Bir insanın adi suç kapsamında belli bir suç kaydı hakkı olmalı. Bunu aştığında idam gerçekleşmeli. Örnek olarak 3 suç işleme hakkı olmalı. Dördüncü suçu ne olursa olsun idamı gerçekleşmeli. Bu sayıyı zamanla daha da azaltabiliriz. 5. Adalet ve güvenlik kurumu çalışanlarının görevlerini istismar etmelerinde. Hâkim, savcı, polis, asker olup belli başlı çetelerle bağı olanların, ya da örneğin birisi hakkında şikâyette bulundunuz ve şikâyet edilene, şikâyet edenin bilgilerinin paylaşılması gibi bir durum yaşandığında yapanın idamı gerçekleşmelidir. 6. Akıl hastalığı durumunda. En baştan söyleyeyim, burada kesinlikle Down sendromlu veya buna benzer durumdaki insanları kastetmiyorum. Psikopat durumda olup, hatta normal bir katilin bile yapamayacağı akıl almaz işkence metotları ile insanları öldürebilenleri hedef alarak yazıyorum. Biraz sonra açıklayacağım şeyi bu başlık altına yazmam illaki idam olsun dediğimi de zannettirmesin. Ama onunla eşdeğer bir durumdan bahsedeceğim için bu başlık altına yazıyorum. Öncelikle şunu söyleyeyim. "Cezai ehliyeti yoktur" kavramını kabul etmiyorum. Cezai ehliyeti olmama durumunu çocuk olma ve akıl hastası olma durumu için söylüyorlar. Katılmıyorum. Kasıtlı olarak suç işleyebilen herkesin cezai ehliyeti vardır. Sadece çocuk için şunu söyleyeyim. Suç işleyen çocuk bizzat cezalandırılmayacaksa bile ana babası cezalandırılır. Yine cezalandırılma gerçekleşir. Akıl hastalığı konusuna gelirsek... Mevcut dünya düzeninde “cezai ehliyetleri yoktur” denilerek akıl hastası raporu almış insanların cezalandırılmalarının dahi önüne geçilmektedir. Biz burada bir adım önüne geçelim. Sadece, suç işledikten sonra cezalandırmaları sağlanmamalı, heyet kararı ile bu durumdaki insanlar suç işlememiş olsa bile dışarıya salınmasına engel olunmalıdır. Bu madde en tartışmalı madde olacaktır. Ama birilerinin bu doğruyu anlatması gerekmektedir. Tekrardan söylüyorum, burada Down sendromlu veya buna benzer örneğin yanlışlıkla bir zarar verse bile cezalandırıldığını anlamayacak kadar zeka yaşı düşük insanlardan bahsetmiyorum. Çivici katil vs. insanlardan bahsediyorum. Akıl hastanelerin hapishane bölümüne gidip, oradakilerin hangi tip yöntemlerle ne tip suçlar işlediklerini incelerseniz ne demek istediğimi anlarsınız. İşte bu durumdaki insanların şiddet eğilimi göstermeye başlaması ile birlikte tıbbi rapor ile önleyici tedbir alınmasından bahsediyorum. Çünkü amacımızın masumların katledilmesini engellemek ve masumların katledileceği yolların hepsini kapatmak olduğunu söyledik. Bu noktaya giden sinyalleri takip etmek ve ona göre tedbir almaya mecburuz. Yazdığım alt başlıkların tamamı bu prensip gereği yapılması gerekenleri içermektedir. Konunun daha iyi anlaşılması için akıl hastalığı konusu için bir örnek vermek istiyorum. Diyelim bir psikopat sana veya bir yakınına kafayı taktı ve seni öldürmesi gerektiğini düşünüyor. Seni veya bir yakınını bir şekilde ele geçiriyor. Saatlerce, günlerce belki haftalarca süren işkenceden sonra öldürüyor. Sen neden böyle bir şey yaşayasın ki? Üstelik mevcut cezalandırma hukukunda bu gibiler için "cezai ehliyeti yoktur" denmesi de cabası... Soru
şu: Çivici bir katil var, şizofrenik bir şekilde senin ölmen
gerektiğini düşünüyor ve seni bir yerde kıstırıp saatler süren işkence
ile öldürecek. Bunu yapamaması için ne yapmalıyız?
Yaptıktan
sonrasını konuşmuyorum. Yaptıktan sonrası için zaten idamı olmalıdır.
Ama önemli olan bu olmadan müdahale edebilmek. İşte onun için bu listeye
"Akıl hastalığı durumunda" alt başlığını bir madde olarak ekledim. Eğer ki bir insan bu durumdaysa, tıbben bunun teşhisi konabiliyorsa, idam şart değil ama idam ile eşdeğer bir durum olarak dışarı hiç salmamak gerekiyor. Cezai ehliyeti yok diyorsan, dışarı salamazsın. Başkaları ile aynı ortamda bulunduramazsın. Dediğim gibi idam olmayabilir. Ama idam ile eşdeğer bir durum olarak dışarı salınması yasaklanmalıdır. Suçlunun hak ettiği cezayı gördüğü bir dünya düzeninde yaşama ümidiyle... |
at 15:35 0 comments
Labels: Siyaset
10 Şubat 2023 Cuma
Siyaset: İlgi Delisinin Bedava Reklamını Yapmak
|
Adaleti bozabilmek için doğrudan adi suç şebekeleri, terör örgütleri tarafından açılmış ya da zamanla adi suç şebekesine dönüşmüş siyasi parti tabelalarını ve bu tabelaların kravatlı mensuplarının bağlı bulundukları bu adi suç şebekelerinin elini rahatlatmak veya yolsuzluk yapmak için, politikacı olma, siyasi parti mensubu olma kavramlarını nasıl kullandıklarını daha önceki çalışmalarımızda uzun uzadıya işlemiştik. Fakat siyasetin, kötü niyetli insanlarla alakalı kısmı bundan ibaret değildir. Siyasi arena, doğası gereği, insanların takip ettiği, ilgi gösterdiği bir alan olduğu için, o ilgiyi kendilerine yönlendirmek isteyen ilgi delileri de üst perdeye çıkabilmek, önemli insan görüntüsü vermek için sanki bir davaları varmış, sanki bir şey savunuyormuş gibi yapmaya çalışırlar. Ne ilginçtir, bunu yapabiliyor olmalarının en büyük destekçisi ise, bunlara karşı oldukları halde, yaptıklarına anlam yükleyerek farkında olmadan bunların bedava reklamını yapan o karşıt insanlardır. Burada kötü insanların suç ortakları için yaptıkları propagandadan bahsetmeyeceğiz. Tam tersine, bunlara karşı olanların, şikâyet eder bir halde “bunlar şunu yapmak istiyor” diyerek yaptıkları propagandayı anlatacağız. Kötü bir şey yapacaklarını söylemeye çalışırken, bu kişileri farkında olmadan nasıl da yücelttiklerini işleyeceğiz. Zaten ilgi delilerinin kendi yalanlarına kendileri inanır hale gelmesini sağlayan da işte bu propagandadır. Örnekler üzerinden ilerleyelim. İddia: Bunlar şeriat ile ülkeyi yönetmek istiyorlar. Hiçbir kitaplı din ile bir ülkeyi yönetemeyeceğin gibi, hiçbir kitaplı dinin “bu kitap ülkenizi yönetmek içindir” diye bir emri de yoktur. Ülkeler din ile değil, adalet ile yönetilirler. Zaten dinin emrettiği de budur. Örneğin Kur’an “hükmettiğiniz zaman adalet ile hüküm verin” der (Nisa/58). Bugün, aslında “yönetimi elde ederiz, keyfimize bakarız” niyetiyle davrananların şeriat diye sunmaya çalıştıkları şeylerin büyük bir kısmı eski Arap gelenekleridir. Gerçi gelen haberlerin ne kadarı doğru bilmiyoruz ama örneğin Taliban ile ilgili duyduklarımız bunun en büyük delilidir. Hani devamlı olarak, kadınlara burka giyme zorunluluğu getirildi, kızlara okul okuma yasağı getirildi, dışarı çıkma yasağı getirildi diye duyduğumuz şeyler karar alıcı olamayacak durumdaki insanların, o hali ile iktidar olup yapacak bir şey bulamamasının sonucudur. “Yahu yıllar yılı iktidar olalım, yönetici olalım, dedik, en sonunda yönetimi elde ettik ama şimdi ne yapacağız, hiç bundan ötesini düşünmemiştik.” diyenlerin, hak etmediklerini elde etmesinden kaynaklı saçmalamasıdır tüm duyduklarınız. Çok zaman önce bir tartışma sayfasında, ezberden konuşan biri ile karşılaşmıştım. “Hüküm Allah’a aittir” diye konuşarak ilgi çekmeye çalışıyordu. Tabii söylediği şeyin ne anlama geldiğini ve o anda kimle muhatap olduğunu bilmediği hali ile bunu yapıyordu. Ben de ona “Köprü geçiş ücretleri ne kadar olmalı? Allah’ın bu konuda hükmü nedir?” diye sormuştum. Halâ cevap verecek. Bu, din üzerinden hüküm vererek konuşma gösterileri hak etmediğini elde etmeye çalışan insanların; üstünlük gösterme, üst perdeden konuşma isteklerinin din sosuna batırılmış halidir. “Yönetici oldum ve ben yönetiyorum” büyüklüğünün dışarı vurumudur. Bunun basit bir nefsani durum olduğunu anlayamaz ve bunları söyleyenlere “bunlar ülkeye şeriat getirmek istiyorlar” gibi bir cümle kurarsanız, hem böyle bir insana dini bir kutsallık atfetmiş olursunuz, hem de sanki bir şeyleri yönetebilecek niteliği varmış da yapamıyormuş gibi bir görüntü verdirirsiniz. Hem de tüm bunları bedavaya yapmış olursunuz. Adam da gördüğü ilgi karşısında, kendi yalanına inanarak “vay be ben aslında ülkeyi yönetebilirmişim ama izin verilmiyormuş” diye dolaşmaya başlar. İddia: Solcular ülkeye komünizmi getirmeye çalışıyorlar. “Solcular” diye sıfat taktığın insanlar ülkeye komünizmi getirmeye çalışmadığı gibi, ne komünizm diye tanımı yapılmış bir ideoloji ne de solcu sıfatının bir karşılığı vardır. Yani ortada 5 kelimelik bir cümle var ama bu kelimelerden ikisinin tanımı yok. Eğer solculuk diye bir ideolojinin olduğunu, solcu olarak adlandırılan sıfatın bir gerçekliği olduğunu zannediyorsanız, bu, sizin hayatta bir şeyi çok fazla kere duyduğunuzda onun var olduğunu düşünme hatasına düşebilen bir insan olduğunuzu gösterir. İster negatif ister pozitif anlamda solcu, solculuk gibi ifadeleri cümle içinde geçirirken, yaptığınız şey, sadece, yanlış yönlendirildiğinizi göstermiş olmaktır. Bu kadar. Ama yine bu durumu kendinize yakıştıramıyor ve bu dediklerime direnme içgüdüsü hissediyorsanız lütfen samimi olarak bir kere kendinizi sorgulayın: Solculuk adı altında bugüne kadar hiç; bir mantık, bir mekanizma içeren bir düşünce sistematiği ya da herhangi bir konuda bir çözüm duymuşluğunuz var mı? “Yok hayır duymadım ama yine de olabilir” diyecekseniz de… Elinizin altında internet ve dolayısıyla sınırsız kaynağa erişim imkânı var. Araştırın ve kendi gözlerinizle görün ve lütfen gerçekle yüzleşin. Tarafsız bir gözle bakın, günün sonunda solculuk için varacağınız yargı: “Muhalefeti garantileme taktiği” olacaktır. Solculuk en temelde, kimse kendilerinden iş istemesin diye gerçeklenebilirliği sıfır olup, gerçeklenmesinin de kimseye bir fayda sağlamayacağı uçuk kaçık, altı bomboş fantastik vaatlerle göz boyama taktiğidir. Meclise girecek kadar oy almaya çalışırlar. Bunu başardıklarında ise “faydalı, iyi şeyler yapmak istiyor ama çalışmasına, iyilik yapmasına fırsat verilmiyor” pozisyonunu koruyarak maaş almaya devam ederler. Onun için döndürülen bu çarka dolandırıcılık dememizde hiçbir sakınca bulunmamaktadır. Bu alenen ortaya çıkmasın diye de “Birilerinin kötü olduğunu söylemek bana iyi insan görüntüsü katar” düz mantığı ile, sürekli olarak iktidar mensuplarının “kötü” olduğunu söylerler ama hayatın gerçeğinde onlarla aynı bankamatikten aynı maaşı çekmesini, aynı ayrıcalıklardan faydalanmasını da iyi bilirler. Solculuk ve alt dalları kurgu bir terminolojiden öte hiçbir şey değildir arkadaşlar. Eğer ki bunları göremez ve bu solculuk muhabbeti için “Bunlar ülkeye komünizm getirmeye çalışıyorlar” diye konuşursanız, hem insanları kandırmaya çalışan ilgi delilerinin bedavadan reklamını yapmış olur, hem de komünizm diye bir ideolojinin olduğu kanısını oluşturursunuz. Yani adam hem seni kandırmış olur hem de üstüne sana bedava reklamını yaptırmış olur. Ve aynı bir önceki örnekteki gibi, zamanla kendi yalanına inanarak “vay be ben aslında ülkeyi yönetebilirmişim, süper şeyler yapabilirmişim ama izin verilmiyormuş” diye dolaşmaya başlar. İddia: PKK bağımsız bir Kürt devleti kurmak istiyor. Boş ver devlet kurmayı falan, bir lego versem birleştirebilirler mi? Hiç birleştirmişler mi? Hiç hayatında çalışan bir mekanizma ortaya koymuşlukları var mı bu PKK’lıların? PKK, tarihin en cahil, en boş terör örgütüdür. Lider diye sundukları adamın “taşeron” diye tanımladığı rezil kepaze bir oluşumdur. Böyle bir yapının militan bulabilmesinin toplumsal gerekçesi ise ailesinin dünyaya getirirken hiçbir gelecek hazırlamadığı çoğunlukla çok kardeşli çocukların; dersten okuldan, adil hayat mücadelesinden kaçmaya çalışma içgüdülerinin, akraba bağı, arkadaş gazı ile birleşmesidir. Bu şekilde örgüte militan bulabilmekte, 2 cümleyi bir araya getiremeyen örgüt militanlarının ölmeleri, öldürmeleri sağlanabilmektedir. Bunun yanı sıra bir de işin şu boyutu var. Kontrolsüz üreyen insanların çoğunlukta olduğu bölgelerde, başarısızlık oranı çok yüksektir. Bu tip insanlar ise, ilgiye çok açtırlar. Farklı oldukları, özel oldukları telkinine ise çok çabuk kanarlar, hiç sorgulamadan. Bu telkin, aklını kullanmaktan kaçış ile birleşir ve örgüte katılım gerçekleşir. Bu şekilde militan, hayatında hiçbir zaman görmediği ve muhtemelen de göremeyeceği bir ilgi ile karşılaşacağını düşünür. Çünkü çok büyük kötülükler, katliamlar yapılmakta ve insanların bu konuya ilgi göstereceğinin farkındadır. Bu şekilde ilgiye açlığı tatmin olmuş olur. Ama bu durum, PKK meselesinin yalnızca ilgi deliliği olmasının sadece bir yönüdür. Bunun 2 sacayağı daha vardır. İkinci ise örgüte katılmayanların ilgi açlığını tatmin şeklidir. Örgüte katılmayanlar, örneğin kendilerine “Kürt” diye bir ifade kullanıyorlarsa, PKK da silahlı eylem yaparken bunu “Kürt” olma iddiasına dayandırıyorsa, bu konu gündemde kaldıkça kendilerine “Kürt” diyenler de gündemde kalacaklarını düşünmektedirler. Onun için bazı insanların “Ben PKK’dan vazgeçmem” dediklerini görürsünüz. Vazgeçemediği şey ortada bir ideolojinin, bir davanın olması değil, bu konu gündemde kaldıkça gördüğü ve göreceği ilgidir. Onun için vazgeçemez, çünkü PKK olmasa insanların onu hiçbir şekilde fark edemeyeceğinin farkındadır. Kim bilir ne kadar tatlı geliyordur hak etmediği ilgiyi elde etmek. Gerçekten de Doğu’da Güneydoğu’da yaşayan insanlar PKK olmasa bu kadar gündemde olabilir miydi? Olamazdı. Durduk yere böyle bir şeyin olmasına da gerek yok zaten. Örneğin Afrika’da yaşayan insanlar var ve neredeyse hiçbir şey bilmiyorum haklarında. Sen de bilmiyorsun. Çünkü ne sana bana hitap eden bir başarıları yok. Onun için özel olarak ilgi göstermeye de gerek yok. Fakat şu da var: Ortada ilgi göstermeye değecek bir fayda, başarı olmasa da çok büyük bir kötülük yaparsa birileri yine ilgi gösteririm. O zaman şunu diyebiliriz ki: Fayda üreterek elde edeceğin ilginin aynısını, belki daha fazlasını, kötülük yaparak da elde edebilirsin. İlgi delisiysen, derdin ilgi görmekse o zaman ne gereği var faydalı olacağım diye o kadar çalışmaya! Değil mi! İşte kendisine “Kürt” diye sıfat takmış ve PKK’ya da dışarıdan destek veren insanların PKK üzerinden yaşadığı durum budur. Önceden “İşçi Partisi”, bu sıralarda ise “Kürt” olma iddiası ile yapılan silahlı eylemler var. Haliyle insanlar bu konuya ilgi gösteriyorlar. Bunun sonucunda, bu yoğun ilgiyi görünce, PKK’ya dışarıdan destek verenler kendileri hakkında konuşulduğunu düşünerek mutlu oluyorlar. Övülmek isteyen ama hayatına baktığında kendisi hakkında neredeyse hiçbir konuda konuşulamayacağını hisseden ilgi delileri, bu konun gündemde kalması üzerinden tatminlerini sağlıyorlar. Ne fena bir şey! Halbuki dünyadaki en büyük başarının zararsız yaşamak olduğunu bir bilebilseler. Bu, PKK meselesi üzerinden ilgi deliliğinin ikinci tatmin versiyonudur. Üçüncüsü ise, ucuz kahramanlara ait olandır. Hani dedik ya, PKK bu günlerde, yaptıklarını “Kürt” olma iddiası ile yapıyor diye. Bu ucuz kahramanları bu konuya girmeye teşvik eden de budur. PKK’nın kendisini küçük etnik bir grup olarak göstermesi ve aynı siyahi insanların zamanında yaşadığı gibi doğuştan gelen bir özelliklerinin hedef alındığını iddia etmeye çalışmasıdır. Bu konunun, kahramanını arayan küçük etnik bir grup olarak lanse edilebileceğini düşünen ucuz kahraman adayları, bu konuya, örgüte, örgüt mensuplarını bile hayrette bırakacak anlamlar yükleyerek girerler. Çünkü o aranan kahraman kendisi olacakmış. Bu gazla, bir Narko-Terör Örgütünden, kahramanını arayan, bağımsızlık isteyen küçük bir etnik grup çıkarmaya çalışırlar. Çünkü onların da tek derdi hak etmedikleri ilgiyi elde etme çabasıdır. Uyuşturucu, kaçakçılık, hırsızlık gibi faaliyetlerle menfaat elde etme dışında, terör örgüt mensupluğu sadece ilgi deliliğinin tatminidir. Başka hiçbir derinliği yoktur. Eğer ki bunları göremez ve “bunlar bağımsız bir Kürt devleti kurmak istiyorlar” dersen, sadece bedavaya ilgi delilerinin reklamını yapmış olursun. Ha bu arada yeri gelmişken söyleyeyim: İsteyen istediği yere, istediği devleti kurmakta özgürdür. Daha doğrusu buna teşebbüs etmekte özgürdür. Yeter ki silahlı mücadele ile toprak koparmayı başarsın. Mesela yine PKK’yı ele alalım. Eğer toprak koparabilirlerse Kürt Devletinden, Hebele Gübele Devletine kadar istediği devleti kurabilirler. Ha tabii eline silah alıp toprak koparmak için uğraşırken başına gelenler için “ezildim, sömürüldüm, hapsedildim” vs. diye zırlamayı kabul etmiyoruz. Sen toprağı kopar, dediğim gibi istersen Hebele Gübele devleti kur. - “Yok ben Kürt Devleti kuracağım” - Neden? - “Çünkü Kürt olmak benim etnik kimliğim. Aynı Arap Devleti, Fransız Devleti, Türk Devleti, Fars Devleti gibi Kürt Devleti kuracağım.” - Ha böyle dersen, o zaman orada açıklaman gereken ekstra bir konu daha karşına çıkar. Çünkü Kürt olmanın etnik kimlik olduğunu iddia edebilmen için, Kürtçenin Türkiye Farsçası olmadığını ve tarihsel olarak Kürt diye isimlendirilebilecek bir etnik kimliğin olduğunu ispat etmen gerekir. Bunu ispat edemediğin müddetçe, olur da kurabilirsen, kurduğun Kürt Devleti, Hebele Gübele Devleti gibi bir şey olmaktan öteye gidemeyecektir. Bilgine. O zaman Kürt Devleti kurmanın sıralaması söyle olması gerekiyor. Önce senin devlet kurabilecek nitelikte olman gerekiyor. Hadi bu noktaya vardın diyelim. Sonrasında ise toprak koparman gerekiyor. Hadi bunu da yaptın diyelim. Sonrasında ise dil bilimsel olarak Kürtçe diye bir dilin olduğunu, bunun Türkiye Farsçası olmadığını ve tarihsel olarak da Kürt diye isimlendirilebilecek bir etnik kimliğin olduğunu ispat etmen gerekiyor. Ondan sonra nur topu gibi bir devletin olmuş olacak. Tabii bu kadar zahmetten sonra bu ne işe yarayacak, o da ayrı bir konu. Ortada hiçbir şey yok arkadaşlar. Ne devlet kurabilecek birileri var ne de böyle bir şeyin anlamı var. Sadece zamanında cehaletle bu işe girmişler ve artık geri dönemeyenler var. Ortada ne bir dava ne bir inanmışlık var. Yaptıkları şeyin ne büyük cehalet ne büyük ahmaklık olduğunu kabul etmemek için gösterilen inat var. O kadar. Son olarak, siyaset ile ilgileniyormuş gibi yapmaya çalışan tüm ilgi delilerinde gözüken ortak bir özellikten bahsetmek istiyorum. O da “X olduğum için, geçmişte şöyle bir olay yaşadım” iddiasıdır. “X olduğum için lisede şöyle bir şey yaşadım”, “Askerde başıma şu geldi”, “Üniversitedeyken böyle oldu” gibi sözlerle geçmişte bazı mağduriyetler yaşadıklarını, hedef alındıklarını iddia ederler. Gözünüzle şahit olmadıktan sonra, geçmişe dair anlattıklarına kesinlikle itibar etmeyin. İnanın, bunların insanlığa katacak hiçbir bilgi birikimleri olmadığı için, bu açığı bu hikayelerle kapatmaya çalışmaktadırlar. Toparlayalım. Bir iki tane risk alan, söylenmesi gerekenleri söyleyen vatansever insan dışında, ki onların sayısı da az olur, siyaset dediğin şey, dolandırıcıların, ilgi delilerinin üst perdeden konuşma tripi atma, ucuz kahramanlık peşinde koşma alanıdır. Ne bir faydaları vardır ne de iktidar olduklarında fayda üretebilecek bir bilgi birikimleri. Lütfen bunun ayrımına varalım ve laf olsun torba dolsun diye konuşanların yaptıklarına kendilerini bile hayrette bırakacak anlamlar yüklemeyelim. Unutmayalım: Yukarıda saydığım üç grup insan tek millettir. Hak etmediği ilgiyi görmeye çalışan ilgi delileridir. İnsanları tahrik ederek beslenirler. “Bunlar şunu istiyor, bunu istiyor” diyerek ihtiyaç duydukları besini onlara sağlamış olmayalım. İnanın ehli keyif olmaya çalışmak dışında hiçbir istekleri bulunmaktadır. |
at 14:05 0 comments
Labels: Siyaset