21 Aralık 2025 Pazar

Putperestlik: Konum Bağımlı Tanrı İnancı

Kutsal Kitapların Allah’ın vahiyleri olduğuna iman eden insanlar! Acaba Kutsal Kitapları biraz fazla mı üzerinize alınıyorsunuz?

Kutsal Kitaplar, Peygamberlerin özelidir. Muhatabı peygamberler ve dolaylı olarak da peygamberlerin birebirde muhatap olduklarıdır. Örneğin Kur’an-ı Kerim Mekke ve çevresini uyarması için Muhammed(as) Peygambere inmiştir (Enam/92). Kendisi ve muhatap oldukları Arap olduğu için de Arapça inmiştir (Yusuf/2). Çünkü vahiy tecrübesinin ana hedefi, bir Peygamberin kavmini hakka davet etmesidir. Fakat yine de Kutsal Kitaplar sadece, Peygamberlerin birebirde muhatap olduklarını hak yola davet etmek için söylemesi ve yapması gereken şeylerle alakalı ayetlerden ibaret olmak zorunda değildir. Çünkü, dediğimiz gibi, Kutsal Kitaplar Peygamberlerin özelidir dolayısıyla bir peygamberin arkadaşları hakkında da ailesi hakkında da ayetler olabilir. Ya da günlük hayatta yaşadığı hiç kimseyi ilgilendirmeyen bir sorun ile ilgili de ayet olabilir. Allah böyle şeyleri bildirmekten çekinmez (Ahzab/53).

Tabii bunu söyledikten sonra, yanıtlamamız gereken 3 soru karşımıza çıkar.

1. Bize niye ayetler gelmiyor? O insanlara geliyor da bize niye gelmiyor? Burada bir adaletsizlik yok mu?

Hayır yok çünkü ilham yoluyla sana da ayetler geliyor, merak etme. Bir insanın vahiy ile muhatap olması 2 şekilde gerçekleşebilir: İlham yoluyla ya da Cebrail(as) yoluyla (Şura/51). İkinci yol son Peygamberin(as) vefatından sonra tamamen kapanmıştır. Neden kapanmıştır? Bilinmez. Öyle takdir edilmiş. Bilmenin bize katacağı çok bir şey olduğunu da zannetmiyorum zaten. Bilmemiz gereken ortada bir adaletsizliğin olmadığı gerçeğidir. Çünkü her insanda sınanmasında doğruyu tercih edebilmesini sağlayan gerekli donanım, Fıtrat (Adalet Terazisi) vardır. O da insanın doğruyu yanlışı ayırt etmesini sağlar. Yeter ki akledebilsin. Bunun yanı sıra hak ettiği ölçüde insan Allah’ın rahmeti bağlamında ilham yoluyla vahiy de alabilir. Tabii bunun sonucunda, ona uygun olacak ağırlıkta sınanacaktır da. Eğer Cebrail(as) vasıtasıyla vahiy alırsa sınanma ve sorumluluğu çok daha büyük olacaktır. Daha doğrusu olmaktaydı. Artık böyle bir şey söz konusu değil.

Yani merak etmeyin her şey adaletle ilerlemektedir. Adaletsizliğin olmadığı, kimsenin fazladan kayırılmadığı sana adalet günü gösterilecek zaten.

2. Peki o zaman Peygamberlerle doğrudan muhatap olmadığımız için Peygamberlere vahiy ile gelen ayetlerden sorumlu olmuyor muyuz? Mesela Kur’an’dan sorumlu olanlar sadece Mekke ve çevresi mi?

Hem evet hem hayır.

Önce evet. 

“Hatta sadece Peygamberin zamanında Mekke ve çevresinde yaşamışlar, şu anda yaşayanlar bile değil.” diyebiliriz. Zaten ne Peygamber’e “Sana gönderdiğimiz ayetleri kitaplaştır ki gelecek nesiller de okuyabilsin” diye bir emir gelmiştir, ne Hz. Peygamberin kendi başına böyle bir teşebbüste bulunduğu kayıtlıdır ne de "Ben bana gelen ayetleri kitaplaştıramadım ama siz yapın" şeklinde bir vasiyeti mevcuttur. Bunların neticesinde Kur'an'ın kitaplaştırılması konusunun kendisinin vefatından sonra lider olarak belirlenen Hz. Ebu Bekir'in ilk etapta gündeminde de olmadığını görüyoruz. Çünkü rivayetlerden gördüğümüz üzere konu gündeme Hz. Ömer'in teklifi ile taşınıyor. Tüm bunlara bakarak, Kur’an-ı Kerim sadece Peygamber’in yaşadığı zamanda ve sadece Mekke ve çevresini uyarmak için Allah’ın rahmeti olarak gelmiştir ve muhatapları tarafından da bu şekilde algılanmıştır diyebiliriz.

Şimdi de hayır. 

Ama sana ilginç bir şey söyleyeyim: Sen yine de Kur’an’da yazanlardan sorumlusun. Çünkü Kur’an’da yazanlar hiçbir yerde söylenmemiş, “Kur’an’da okumasam hayatta aklıma gelmezdi” diyeceğin şeyler değildir.

Vahiy yoluyla gelen ayetler ile birlikte gelen sorumluluk, kötü olmamak ve kötülerle mücadele etmektir. Yani verilen hayat şansında herkesin ulaşması gereken yegâne hedef, kendin kötü olmayacaksın, bu yetmez, bir de kötülerle mücadele edeceksin. Bunu yapmak için illaki bir Peygamber ile muhatap olmana veya Kutsal Kitaplardan haberdar olmana gerek yok. Tekrardan söyleyeyim: Herkeste fıtrat (adalet terazisi) vardır ve o da sana yapman gerekeni söylemektedir. Bunun yanı sıra, eğer sende o çaba varsa yani bunu hak ediyorsan, Allah katından bir rahmet olarak ilham yoluyla vahiy de alırsın, farkında olmadan. Tabii böyle bir şeyi hak etmenin şartları nedir, Allah bilir.

Elbette bir Kutsal Kitaptan haberdar olmuş, o Kitapta yazılanları konuştuğun dile çevrilmiş haliyle okumuş ve oradaki emirlere uyuyorsan ne mutlu sana. Yat, kalk, şükret ve uymaya devam et. Tabii uyarken o ayetlerin ilgili Peygamberin özeli olduğunu, asıl olarak kavmini uyarmak için gönderildiğini, dolayısıyla okuduğun her ayeti mutlaka bağlamı ile değerlendirmen gerektiğini aklından çıkarmadan devam et uymaya. Ama hiç haberdar olmamışsan da eğer doğru bir insan olma çabası içindeysen ister istemez orada yazılanlara uyuyorsun demektir.

Örneğin adaletin önleyici mahiyette ve kısas temelli cezalandırma hukuku ile sağlanacağını görmen için illaki Kutsal Kitaplardaki ayetleri okumaya ihtiyacın yok. Kendin tefekkür ederek de bunu anlarsın. Örneğin ben öyle yaptım. Önce bunu düşündüm. Daha sonra acaba daha önceki vahiylerde bu var mı diye baktım. Kur’an’da hem kısasın olduğunu (Bakara/179) hem de önleyici mahiyette olduğunu, bunun Bilge İnsan(as) ile Musa(as) kıssasında geçtiğini gördüm (Kehf/ 80-81). Ama o ayetleri okuduğum için bu sonucu çıkarmadım. Kendim bunu kafamda oluşturduktan sonra baktım ve gördüm. Çünkü, dediğim gibi, her insanda fıtrat yani adalet terazisi var ve o da sana hakikati söylemektedir. Yeter ki onu dinlemeyi başarabilsin insan. Ek olarak ilham yoluyla vahiy de peşi sıra gelecektir. (Allahualem)

Zaten bizzat Kur’an, herkesin, Peygamber ya da Kutsal Kitaplar yolu ile uyarılmasına gerek olmadan, doğayı gözlemleyerek Allah’ın yüceliğini takdir etmekle mükellef olduğunu söyler (Enam 76-79) (Bkz. Maturidi Ekolü). Mükellef olması için bir peygamber ile muhatap olmasına ya da birilerinin gelip ona Peygamberlerden, Kutsal Kitaplardan bahsetmesine gerek yoktur.

Not: İsra -15'te geçen "Biz, bir resul göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz." ifadesini, İmam Eşari'nin önderliğini yaptığı ekol gibi, bir Peygamber(Nebi, vahiy tecrübesi yaşayan insan) ile muhatap olmayan insanların sınanmadığı, sorumlu olmadığı ve doğrudan cennetlik olduğu gibi bir sonuca ulaştırmanın isabetli olmadığını düşünüyoruz. Çünkü bir Resul, illaki vahiy tecrübesi yaşayan bir nebi olmak zorunda değildir. Kendisi farkında olmasa bile, Allah'ın ayetlerini(hem kitaplı dinlerdeki vahiylerini hem de evrendeki delillerini) ve fıtrata(adalet terazisine) uygun hak sözü insanlara anlatan herkesin bu kapsamda olduğunu düşünmek doğru olandır (Allahualem). O zaman bu ayet değil yaratıldığı halde sınanmayacak insanları anlatmayı, kıyamete kadar Resullûk makamının devam edeceğini ve kıyamete kadar her topluluğun hakkı haykıran, hayatlarını da buna uygun yaşayan Resuller ile muhatap olacağını gösterir. "Biz, bir resul göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz" demek lafzen, demek ki Resul gönderiliyor demektir, kıyamete kadar. Yaratıldığı ve akıl baliğ olduğu halde sınanmayan insanların olabileceğini dinsel anlamda nasıl düşünebilir bir insan, hayret! Üstelik "Yoksa bizim sizi boşuna yarattığımızı, sonunda bizim huzurumuza geri döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? (Mü'minûn/115)" şeklinde ayetler varken... 

3-) Peki o zaman ibadet ritüelleri ne olacak? Örneğin İslam literatüründe belirlenmiş bir sürü ibadet ritüeli var. Onlara uymak zorunda değil miyiz?

İbadet, en temelde fedakarlıktır. Bu da kendinle mücadeleni sağlayan şeydir. Kendinle mücadele ve kötülerle mücadele olarak ikiye ayırmış olduğumuz görevlerimizin, birincisini, kendimizle mücadele etmemizi, böylece ehli keyif olmamamızı ve böylece kötü olmamamızı sağlayan şeydir ibadet. Allah’ın yüceliğini idrak edebiliyor ve hayatının bir parçası yapabilmişsen; yememen, içmemen, -daha genel manada- elde etmemen gereken şeyleri biliyor ve yemiyor, içmiyor ve elde etmiyorsan; yardıma ihtiyacı olana yardımını esirgemiyorsan ne mutlu sana. Bunlar için de Peygambere ya da Kutsal Kitaba ihtiyacın yok. Nefsi ile mücadele etmesi gerektiğinin bilincinde olan insanlar, bu mücadelede galip gelecekleri yolları bulacaktır tefekkür ederek. Ama nefsinle mücadeleyi nasıl yapacağını bilemiyorsan, bu uğurda yapman gereken şeylerin neler olduğunu kestiremiyorsan ve bunun için bir yardım almak istersen o zaman bunun nasıl yapıldığının daha önceki kavimlere anlatıldığı Kutsal Kitaplara başvurabilirsin. Tekerleği yeniden icat etmene gerek yok. Örneğin, İslamiyet’i incelersin, Hz. Peygamber döneminde Mekke ve çevresine ibadet için yapılmasının emredildiği namaz, oruç gibi ibadetleri görür hikmetini anlar sen de tatbik edersin. Nefsin ilahlık içgüdüsü ile mücadele için Allah’ın yüceliğini tekrar tekrar idrak edebilmek ve kibirlenmemek için namaz kılarsın, nefsin hayvani içgüdüleri ile mücadele için oruç tutarsın, nefsin tembellik içgüdüsüne karşı yardıma ihtiyaç duyanlara yardım eder, örneğin zekât verirsin. Fakat dinin ana hedefi sana bu ibadet ritüellerini yaptırmak değildir. Bu ibadetler hedef değil ana hedefe ulaşmak için birer araçtır. O ulaşılmaya çalışılan ana hedef ise adalet için kavga edebilmek yani zalimlerle karşı karşıya gelebilmektir. Tabii önce kendin zalim olmamayı başaracaksın. Yani kendin zalim ve ehli keyif olma ki zalimlerle kavga edebil diye bu ritüeller gerçekleştirilir. Şimdi geldik o konuya.

Tamam. “Kendimle mücadelemde tekerliği yeniden icat etmeme gerek yok, bir Kutsal Kitaba başvurayım” dedin ve İslamiyet ile tanıştın. İslamiyet’i kendi konuştuğun dil ile anlatan bir kaynağa ulaştın ve Mekke ve çevresine emredilen ibadet ritüellerine baktın ve namaz, oruç, zekât, kurban başta olmak üzere bütün ibadetlerin hikmetini anladın. Bizzat sana gelmiş gibi uygulamaya başladın. Maşallah. Ama ya ibadetlerin seni ulaştırması gereken yer olan kötülerle mücadele noktasına hiç varamadıysan? Yani o noktaya ulaşmadan ibadet ritüellerini gerçekleştirip durduysan? Yani örneğin hayatın boyunca namaz kıldın ama aynı zamanda hayatın boyunca zalimlerle yan yana olduysan? Bu, şu demektir: Sen hiçbir zaman namaz kılmayı başaramamış, sadece ezbere iş yapmanın, aklını kullanmaktan kaçmanın tadını çıkarmışsın. Seni, üzerine vazife olana götürmesi gereken ibadet kavramını, o hedeften kaçabilmek için siper etmişsin. Çünkü, tüm ibadet ritüelleri seni zalimden, yalancıdan, hırsızdan, çeteciden uzak tutmak içindir. Sen, işine öyle geldiğinden ibadet ritüellerini dinin hedefi haline getirerek resmen hakikati elinle eğip bükmüşsün. Vay o şekilde ibadet edenlerin haline!

İşin vahametini tam anlatamadıysam, bir de şöyle anlatayım. Müstakil hedefleri ile birlikte ibadetlerin bazıları şunlardır: Allah’ın yüceliği idrak edip, kendi acizliğini görüp böbürlenmeyesin diye namaz; nefsinin hayvani isteklerine hâkim olabilmek için oruç; ihtiyaç sahiplerine yardım için zekât... İbadetlerin toplamanın seni ulaştırması gereken hedef ise kötülerle, zalimlerle karşı karşıya gelip, adaleti gerçekleştirmek. Fakat bırak ibadetlerin toplamının seni götürmesi gereken yeri, ibadetlerin müstakil hedeflerine bile ulaşamıyorsan, sen sadece ezbere iş yapıyor, ezbere yaptığı iş ile hem ibadetlerin müstakil hedeflerinden hem de toplu hedefinden kurtulmuş sayıyorsundur kendini. Dini de ritüel deryası haline getirip, kendini de o deryada boğmaya çalışıyorsundur.

İlginç bir haberim var: Kur’an’ın hiçbir yerinde ritüelleri belirlenmiş ibadetleri gerçekleştirmeyenler için ne bir cezalandırma hukuku vardır ne de bu sebeple sonsuzlukta cehenneme gideceğine dair bir bilgi vardır.

Eğer “Şu ibadeti yapmayan dünyada şöyle cezalandırılır. Ahirette de cehenneme gider.” diye bir şeyler duyuyorsanız, o duyduğunuz şeyler zaman içinde din ile ilgilenmiş insanların işgüzarlık yaparak uydurdukları şeylerdir. Nedense bu tip işgüzarlıklar, Kur’an’ın mesajından daha fazla ilgi çekiyor ve akılda kalıcı oluyor. Oysa ki Kuran’da sonsuzluğu kaybedecekler açıkça bildirilmiştir. Örneğin:

Zalimler (Araf/41), Zalimlere destek olanlar (Hud/113), Başkalarını Allah'ın yolundan çevirenler ve onu eğri, dolambaçlı göstermeye çalışanlar, ahiret hayatının gerçek olduğunu kabule yanaşmayanlar (Araf/45), Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanlar (Tevbe/34), Büyüklük taslayanlar (Zümer/60), İftira atıp, ayıp arayanlar (Hümeze/1) gibi…

Not: Müddesir 43’de geçen namaz(salat) ifadesinden ne kastedildiğinin açıklamasını araştırabilirsiniz.

Dikkat ettiniz mi, hep ibadetlerin insanı getirmesi gereken olan nokta olan iyi insan olmayı başaramamış, başkalarına zarar vermiş veya kötülerle mücadele edememiş insanlardan bahsediyor ayetler. Namaz kılmayanlar, oruç tutmayanlar, zekât vermeyenler demiyor.

Hayır bir de şunu merak ediyorum: “Şunu yapmayan şöyle yanar. Bunu, şu şekilde yapmayan böyle yanar” diye kural koyma işgüzarlıklarını yapanlar Hz. Peygamberi nasıl değerlendiriyor acaba? Çünkü Hz. Peygamberin hayatına baktığımızda günümüzde yasa gibi söylenen ibadet ritüellerine öyle öyle sıkı sıkıya bağlı kalarak ibadetlerini gerçekleştirmediğini görüyoruz. (Örneğin: Bakınız Ebû Dâvûd, Salat: 274; Müslim, Salat-ül Müsafirin: 5 ve Namaz vakit ve rekât sayısı tartışmalarına ayrıca Bakınız Hz. Peygamberin 3 kere Hac yapabilecekken sadece 1 kere yapmasına).

Evet gelelim Hac konusuna.

Az önce namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerin hikmetinden bahsettik. Bir insanın bunlardan haberi yoksa bile eğer kendini terbiye etmek istiyor, günahlardan uzak durmak istiyorsa bunlara benzer şeyleri gerçekleştirmesi gerekir, dedik. Bu konuda tekerliği yeniden icat etmek yerine Kutsal Kitaplara erişimi varsa, Kutsal Kitaplara başvurarak iyi insan olma amacına nasıl erişeceğini öğrenebilir. Örneğin, Kutsal Kitapların sonuncusu, Mekke ve çevresine inen son Kutsal Kitap olan Kur’an-ı Kerim, bu niyetteki kişiye yol gösterecektir, diye de ekledik.

Tamam. İslam literatürünü kendi dilimizle anlatan kaynaklardan okuduk ve bütün ibadetlerin hikmetini anladık. Gerçekleştiriyoruz. Bu sayede zalimlerle karşı karşıya da geliyoruz. Peki hac ne olacak? Haccın hikmeti nedir? Üstelik ibadet için bir konum da belirlenmiş.

Hac, Kur’an’da Mekke ve çevresinin gücü yetenlerine (Al-i İmran/97) yılın belli zamanlarında toplanıp, toplu olarak ibadet gerçekleştirmesi için emredilmiş bir ibadettir. Bu vesileyle tanışma, istişare ve yardımlaşma gerçekleştirilir. Ama Mekke ve çevresinde yaşamayanlar bunu nasıl hayatına uyarlayacak? Oraya gitmek zorundalar mı?

Haccın hikmeti Allah’ın yüceliğini idrak edebilen insanların toplu ibadet etme, yalnız olmadıklarını hissetme, yardımlaşma, fikir alışverişi faaliyetidir. Yani hikmeti bağlamında sempozyumlar, soru-cevaplar, yardımlaşmalar, toplu ibadet ile birlik olunduğunun hissedilmesidir. Birçok şeyi tek başına yapamazsın. Birlikten kuvvet doğar. İslamiyet’te de Hac ibadeti Mekke ve çevresine bunları sağlar. Fakat bu hikmete ulaşabilmek için Hac ibadetini illaki Kabe’de gerçekleştirmek gerekmiyor. Kâbe konumu Mekke ve çevresi için belirlenmiştir. Kendi yaşam alanlarında da bunu yapabilir insanlar. Zaten toplu ibadet ederek, birlik olarak, yardımlaşarak yapmış oluyorsunuz. Onun için, aynı diğer ibadetler gibi, Hac gibi bir ibadeti yapman gerektiğini anlamak için de illaki Kur’an’dan haberdar olmana gerek yok. Toplu ibadet, tanışma, yardımlaşma, fikir alışverişleri, soru cevaplar için yılın belli zamanlarında toplanılması gerektiğini kendin düşünerek de bulabilirsin. Aynı namazı, orucu, zekâtı duymamış olsan bile buna benzer şeyler yapman gerektiğini bulabileceğin gibi.

Ama Hac ibadeti ile ilgili “Bu ibadet, günümüzde yaşayan ve hak ehli olma niyetindeki herkesin illaki Kabe’de gerçekleştirmesi gereken görevidir” derseniz, bunun hikmetini açıklayamazsınız.

Eğer ayetleri çok fazla üzerinize alınırsanız, birçok ayetin hikmetini anlayamaz ve vazgeçersiniz. İşte onun için yazının başında ayetleri çok mu fazla üzerinize alınıyorsunuz acaba dedim. Hac ayetleri, Hz. Peygamber zamanında Mekke ve çevresinin yılda bir sefer nasıl toplu ibadet yapacağını, buluşup yardımlaşacağını gösteren ayetlerdir. 1400 yıl önceki Mekke ve çevresine bir yönergedir. Bunu örnek alarak sen de Hac ibadetini hikmetine ulaşmak için faaliyette bulunabilirsin ama “bu ayetler ritüel olarak günümüzde herkes için geçerlidir” dersen, sorulara cevap veremezsin. İşin içinde çıkamaz, itiraf etmesen de yavaş yavaş vazgeçmeye başlarsın.

Vazgeçmekten kastettiğim, Kutsal Kitapları bir kaynak olarak almaktan vazgeçmedir. Yoksa mantığını anlayamadığınız hiçbir şeyi zaten kabul etmiş sayılmazsınız. Kendinizi kandırırsınız. Zaten onun için dine yönelen insanlara baktığında risk alamayan kitlelerle karşılaşıyorsun. Başını belaya sokmaya cesaret edemiyorlar. Çünkü akıl, mantık ile çalışır ve mantığını kuramadığın hiçbir şeyi en temelde kabul etmiş sayılmazsın ve fedakârlık yapmak da istemezsin. Bireysel bu kadar ibadet eden insan varken, kötülerin ve kötülüğü halâ daha devam etmesi bundandır. Yine örgütlü dindarlığın belki büyük kısmının da belli bir zaman sonra yağmacılığa dönüşmesi yine bundandır. “Allah’ın kelamını yayma” kisvesi altında sayıyı arttırıp birbirini kayırma… Klasik örgütlü yağmacılık. Elbette her örgütlenme için geçerli değilse de yaşanan şeylerin çoğunlukla bundan ibaret olduğunu sen de biliyorsun. 

Neyse.

Hac ibadetine geri dönelim ve çok ilginç bir şeyle karşılaşalım. Hac aynı tüm kutsal kitaplarda olduğu gibi, son Kutsal Kitaplı din İslamiyet’te de emredilmiştir, çok fazla uyarı ile beraber.

“Çok fazla uyarıyla beraber mi? Neden?”

Çünkü Hac ibadeti putperestliği ortaya çıkaran şeydir. Onun için emir, uyarıları ile birlikte gelmiştir.

Putperest olma nedir? Neden hac bunu ortaya çıkaran şeydir?   

Bunların cevabını alabilmek için kitaplı dinlerin çıkışına bakmamız gerekiyor. O zaman 1400 yıl öncesine Hz. Peygamber’in “Allah’tan başka ilah yoktur” (Arapça, Lâ ilâhe İllallah) dediği ana dönelim ve yazının yarısını kaplayan bu upuzun girişten sonra ana konumuza başlayalım.

Neden Mekkelilerin büyük bir kısmı “Allah’tan başka ilah yoktur” lafından bu kadar rahatsız oldu? Neden bunu diyeni hatta sadece diyen bir kişiyi de değil, diyenlerin hepsini öldürmeye kalktılar?

Ateist oldukları için mi?

Tabii ki de hayır. Tanımı gereği ateist olabilme diye bir şey günümüzde dahi mümkün değilken, o zaman öyle bir şey nasıl olsun? Putperestler de herkes gibi ölümüne inançlıymışlar.

İbadet etmek istemedikleri için mi? Hz. Peygamber namazı, orucu icat etti de Mekkeli putperestlere zor geldiği için mi?

Yine hayır. Mekkeli putperestler namaz, oruç, kurban gibi ibadetlerin tamamını zaten biliyor ve uyguluyorlarmış. Yani Mekkeli müşrikler namazında, niyazında insanlarmış ki, zaten gelen hiçbir ayet yoktur ki akabinde insanlar “Bu ne demek?” diye sormuş olsun.

İyi de o zaman neden savaştılar? Neden birbirlerini öldürdüler?

Neden savaştılar sorusunu açıklayabilen birine ben rastlamadım. Belki vardır da ben görememişimdir. Kendisini Müslüman sayana sorsan, adam Peygamber’in namazı, orucu, zekâtı icat ettiğini, Mekkeli putperestlerin “Muhammed namaz, oruç diye bir şeylerden bahsediyor. Biz ibadet etmeyiz, bize zor gelir. Hadi onu öldürelim” falan dediğini sanıyor. Fakat, dediğimiz gibi, Mekkeli müşrik denilen insanlar namaz, oruç, kurban başta olmak üzere bütün ibadetleri eksiksiz yerine getiren çok dindar insanlardı.

İslamiyet’in yanlış olduğunu ispatlamaya kendi vakfetmiş insanların açıklamasına baktığında ise onların dünyevi çıkarları gerekçe olarak aldıklarını ve “Muhammed iktidarı ele geçirmeye çalıştı” dediklerini görüyorsun.

Hayır, bu da doğru olamaz. Çünkü Hz. Peygamber ilk ortaya çıktığında zaten, “Vazgeçsin. Kendisine para, makam, unvan ne istiyorsa vereceğiz” demişler. Üstelik savaş meydanından karşı karşıya gelip birbirini kesmeye çalışan aynı aileden insanlar var. Yani aynı ailenin, aynı gelir seviyesinin insanları bunlar. Yani dünyevi çıkar, iktidar savaşları ya da zenginlik, fakirlik gibi kavramları da gerekçe olarak gösteremezsin.

Peki neden savaştı bu insanlar? İki taraf da inançlı, iki taraf da dindar, iki taraf da aynı sosyal statüye, aynı gelir durumuna hatta kan bağına sahip insanlar.

Neden “Allah’tan başka ilah yok” lafı bu kadar tahrik etti?

Bunu yanıtlayabilmek için Putperestlik denilen şeyin tam anlamıyla tanımını yapmamız lazım. Bunu yaptığımızda yanıt da kendiliğinden gelecek zaten.

Putperestlik, konum bağımlı Tanrı inancıdır. Bir inancı putperestlik noktasına taşıyan şeyin inanılan Tanrıların birden fazla olması olduğu söylense de aslında bunun arkasında başka bir şey daha vardır. O da inandıkları Tanrıların konum bağımlı olması durumudur. Eğer putperestlik konum bağımlı Tanrı inancı ise, ibadetleri yerine getirmek isteyen kişinin o konuma gitmesi gerekmektedir. İşte bütün mesele buradan çıkıyor. Çünkü o konuma gitmesi demek, ister istemez o konuma para götürmesi demektir. O zamanın uyanık, girişimci(!) Mekkelilerini Kabe’ye gelen ziyaretçilerin sayısı tatmin etmemiş olacak ki, o girişimci ruhları ile işi daha da geliştirip, putlar yani konum bağımlı Tanrılar icat edip Kâbe ve çevresini onlarla doldurmuşlar. Tabii tek uyanık onlar değil. Oraya gidip ibadet ederlerse isteklerinin mutlaka yerine geleceğini zanneden ama aslında ava giderken avlanan uyanıklardan da bahsetmemiz gerekiyor. Bu şekilde Ortadoğu’dan Afrika’ya, çeşit çeşit coğrafyalardan insanlar o tanrılara ibadet edebilmek için kervanlarla oraya gelmeye ve dolayısıyla para getirmeye başlamışlar. İşte onun için, “Allah’tan başka ilah yoktur” sözü onlar için kabul edilemez, döndürdükleri çarka çomak sokacak bir şeydi. Çünkü “Allah’tan başka ilah yoktur” sözünün genişletilmiş hali “Allah’tan başka ilah yoktur. O, zaman ve konum bağımsızdır” şeklindedir. Biraz daha genişletilmiş hali ise, “Allah’tan başka ilah yoktur. O, zaman ve konum bağımsızdır. Dolayısıyla ona ibadet etmek için hiçbir yere gitmek zorunda değilsiniz” şeklindedir. Çünkü Tek ilah inancı, “O, hiçbir şeye benzemez” diyerek gelmiştir (Şura/11).

Kervanları kaçıracaktı bu inanç. Kabe’deki konum bağımlı Tanrılara ibadet etmek için gelen kervanların gelmesine gerek kalmayacaktı. Para dolu kervanlar elden gidecekti. Bu düzeni inşa eden insanların bir şey yapması gerekiyor, inanç istismarı başka bir deyişle inanç dolandırıcılığı üzerine kurdukları düzenin devam edebilmesi için Hz. Peygamberi bu işten vazgeçirmeleri gerekiyordu. Onlar da bir insana teklif edilebilecek her şeyi Hz. Peygamber’in önüne koydular. “Düzenimizi bozma. Ne istiyorsan vereceğiz” dediler. Reddedilince de öldürmeye çalıştılar.

Yani yaratıldıklarına inanacaklar diye kavga çıkarmadılar. Zaten inanıyorlardı.

Namaz kılacaklar, oruç tutacaklar diye de kavga çıkarmadılar. Bunları zaten “şekilsel olarak” fazlasıyla yapıyorlardı.

Aynı şekilde iktidarı Hz. Peygamber alacak, güçlenecek diye de kavga çıkarmadılar. Zaten bunu teklif de etmişlerdi.

İstismar duracak, düzen yıkılacak, Hz. Peygamber kervanları kaçıracak diye kavga çıkardılar.

Tabii bunları dedikten sonra cevaplandırılması gereken bir soru daha çıkar karşımıza:

“E peki Hac ibadeti var. Günümüzde onun için de insanlar Mekke’ye gitmeye çalışıyor. Allah’ı konum bağımlı yapmamış olsalar bile ibadeti konum bağımlı yapmış oluyorlar. Bu da yanlış değil mi? Sonuçta Mekkeli Araplar bu ibadetten çok fazla zengin oluyor. Çünkü kervanlar yine gelmiş oluyor.”

Az önce kısmen cevaplandırdık ama şimdi tam açalım bu konuyu. Hac ibadeti toplanma üzerine kurulu olduğu için mecbur konum bağımlıdır. Fakat dünyada bir konuma bağımlı değildir. Mekke ve çevresi için Kâbe olarak belirlenmiştir. Hatta ilk inşa edilirken de Hz. İbrahim’e “bana hiçbir şeyi ortak koşma” denilerek uyarıda da bulunulmuştur (Hac/26). Bu uyarıyı “beklentin konumdan olmasın” şeklinde düşünülebilirsiniz. Bu noktada, bunları göz önüne alarak Dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanlar kendi yaşam alanlarına göre konum belirleyebilir, yani Allah’ın, Mekke ve çevresi için bir konum belirlemesi, diğer insanlara örnek olabilir, diyebiliriz.

Ama eğer ayetleri çok fazla üzerine alınan günümüz insanlarının yaptıklarına bakar ve Dünyanın neresinde olursa olsun, Kabe’ye gitmek için sıraya giren insanları görürsen, evet, “Mekkeli putperestlerin kervanları çekmek için kurdukları sistem yıkılmış ama kervanları çekecek bir ibadet yine bırakılmış” gibisinde bir sonuç çıkarabilirsin. Ama az önce uzun uzadıya açıkladığımız gibi, her insanın ulaşması gerektiği ana hedeflerin ne olduğunu, bunun için ibadet etmesi gerektiğini, Kitaplı dinlerde bu ibadetlerin zaten açıklandığını ama herhangi bir cezalandırma söylemediğini, cezalandırmanın ana hedefe ulaşamama durumunda gerçekleşeceğinin söylendiğini, bu noktada Kutsal Kitapların zaten Peygamberlerin özeli olup kendi muhatap olduklarını uyarması için bir rahmet olarak geldiğini, ibadet ritüellerine de bu şekilde bakman gerektiğini, Kitaplı dinlerden haberin olmasa bile ibadetlerin hikmetine ulaşabilmek ve en sonunda da zalimlerle karşı karşıya gelebilmek için kendi belirlediğin ritüelleri gerçekleştirebileceğini göz önüne alırsan bir sıkıntı yaşamaz ve dersin ki: Hac ibadetinin Kâbe’de yapılması, Hz. Peygamberin zamanında, Mekke ve çevresinde yaşamış kavmi için geçerlidir. Haccı yani toplanmayı, toplu ibadeti, sempozyumları, yardımlaşmayı kendi muhitinde de yapabilirsin. Yapmalısın da. Nasıl ki Kâbe, Mekke ve çevresinde yaşayanlar için toplanma yeri olarak belirlenmişse, sen de kendi muhitinde bir nokta belirleyebilir ve o belirlediğin yerde toplanma, Allah’a yönelme, yardımlaşma, toplantı yapabilirsin. Yani Hac ibadeti, kervan toplama bağlamında putperestlik ile aynıdır denilemez. Kâbe, Mekke ve çevresi için belirlenmiş bir yerdir. Üstelik belirlenirken, Mekke ve çevresinden sadece durumu olanlar iştirak etsin diye de belirtilmiştir. (Al-i İmran/97). Artı Hz. İbrahim'e yapılan "Bana hiçbir şeyi ortak koşma" uyarısı söylenerek insanların konumdan bir beklentilerinin olmaması gerektiği de vurgulanmıştır. 

Ha ama birisi “Ben namaz, oruç, zekât gibi ibadetleri Kur’an’da anlatıldığı gibi yaptığım gibi, Hac ibadetini de Kur’an’da anlatıldığı gibi Mekke’de Kâbe’de yapmak istiyorum” derse. Ben de “Yaparsan yap. Kime ne” derim. Ben sadece “mecbur değilsin” diyorum. “Allah tüm insanlığı Mekke’ye gitmeye mecbur etmemiştir” diyorum. Sen mecbur edilmediğini, Kâbe’nin Mekke ve çevresi için Hac yeri olduğunu bil. Yine gidersen git. Ama bu konunun mantığını kavra ki aklına “İnsanlar bunlara mecbursa, neden Kur’an Arapça? Üstelik Arapça bilmeyenler Arapça öğrensin diye ne bir emir ne de bir tavsiye var. Ayrıca tüm insanlar neden Mekke’ye gitmek zorunda?” gibi sorular düşmesin. Ayrıca şunu da eklemek isterim: “Buraya gidersem Allah kesin isteklerimi karşılar” diyerek gidersen, Allah’a puta tapar gibi tapmış olursun. Bunu da unutma.

İnsanlara, Allah’ın insanlardan namaz, oruç, Kâbe’de Hac gibi beklentisi varmış gibi anlatıyorlar. Anlatmasalar bile Şeytan’ın fısıldaması ile genele yayılmış bu şekilde yanlış bir şartlanmışlık yaşıyor ve çelişkiye düşüyor insanlar. Halbuki mantığını çözmeye çalışarak baksalar, çelişki diye kafalarını kurcalayan şeylerin yanlış şartlanmışlığın bir neticesi olduğunu görecekler. Yazı boyunca defalarca, mecbur olduğun ve yapmazsan Cehenneme gideceğin şeyleri yazdım. İbadet ritüelleri yok orada. Çünkü ibadet etmede amaç ibadetin hikmetine ulaşmaktır. İbadet etmeye, kendini kısıtlamaya mecbursun çünkü zalimlerle kavga etmeye mecbursun. Ama Allah ibadetlerin yapılış şekilleri ile insanı dar kalıplara sokmamış ona yol göstermiştir.

Zaten Hz. Peygamberin hayatına baktığımızda da bunun yansımasını aynen görüyoruz. Çünkü sanılanın aksine Hz. Peygamber ritüellere sıkı sıkıya bağlı bir insan değildi. Günlük namazında hem namazın sayısında hem de kılış şeklinde farklı davranışlar sergilediğini, Hac konusunda da 3 kere gidebilecek durumu varken sadece 1 kere gittiğini biliyoruz. “Peygamberin Sünneti” diye aktarılan sağ elle şunu yapardı, sol elle bunu yapardı, sağ ayakla girerdi, sol ayakla çıkardı gibi bilgilerin tamamı uydurmadır. “Geleneksel İslam” diye adlandırılabileceğimiz ekol, zaman içinde uydura uydura, masa başında içerik ürete ürete Hz. Peygamberi öyle bir noktaya getirmiş ki, hayatı boyunca ritüel takip eden bir insan çıkarmış ortaya. Bunun gerçeklerle hiçbir alakası yoktur. Farzların gerçeklenmesinde dahi son derece esnek olan bir insana böyle şeyleri yakıştırmak ona iftira atmaktır, kabul edilemez bir şeydir. Çünkü, “yatarken şöyle yapardı, kalkarken böyle yapardı”ları, dinin kendisi, uyduğu zaman da “dini bir şey yapıyorsun” diye empoze ettiğinde, insanlara 2 noktada büyük zarar verirsin. Bunlardan birincisi, bu şekilde insanları boğar ve takıntılı hale getirisin, yani psikolojisini bozarsın. İkincisi ise insanların, bunları gerçekleştirdikçe sınanma dünyasında görevlerinin bittiğini zannetmelerine ve dinin özünü kaçırmalarına sebep olursun.

Sadece İslamiyet için söylemiyorum bunu, insanlar, kitaplı dinleri ibadet ritüeli gerçekleştirme içeriği zannediyor. Ve bununla da işin bittiğini sanıyorlar. Hayır! Hak din, hırsızlıkla, çetecilikle, adam kayırmayla, nekrofiliyle yani gerek vefat etmiş gerek Kutsal olanın istismar edilmesiyle mücadele gibi faaliyetlerle yaşanabilecek bir şeydir. Sağ elle şunu yap, sol elle bunu yap gibi şeylerle değil. Zaten bunların kaynağı da yoktur. Zamanla her gelen bir şeyler eklemiş, hurafeden ibaret koca bir içerik çıkmış. Kolay olduğu, aklını kullanma olmadığı için de insanların hoşuna gitmiş. Hemen de benimsemişler. Böyle böyle dinin özünü göremez olmuşlar. Belki de bazı insanlar asıl vazife olandan kaçmayı sağladığı için tutunmuş bunlara. Sözün özü, ritüel uydurma ve bu ritüelleri yayma ve insanların benimsemesinin zararı sandığınızdan daha büyüktür.

Dedik ki: “İbadet etmede amaç ibadetin hikmetine ulaşmaktır. İbadetlerde, Allah seni ritüellere mecbur etmemiş ama yol göstermiştir.” Ama 2 konu var ki, onlarda mecbur etmiş ve akabinde cezalandıracağını söylemiş. Bunlar: Bir, zalim olmayacaksın; iki, zalimlere destekçi olmayacaksın. İşte bu koca yazının ana fikri bu: Üzerinde “zalim olma” veya “zalimlere destekçi olma” sıfatları olmasın hangi ibadeti nasıl yaparsan yap. Zaten ibadet namına ne yaptıysan doğru yapmışsındır. Ama günün sonunda üzerinde bu sıfatlar varsa ne yapmış olursan ol, yanlış yapmışsındır.

Bu yazıyı, daha önce yayımladığımız Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?, Kâfir Olmak Nedir? ve Modern Zamanların Müşrik Kâfir İlişkisi yazılarının devamı olarak düşünebilirsiniz. Onun için bitirmeden önce daha önceden yaptığımız Müslüman olmanın, Kafir olmanın, Müşrik olmanın tanımlarını tekrardan yapıp bunların devamına Putperestliğin tanımı da ekleyip Müşrik olma ile Putperest olma arasındaki farkı da göstermeye çalışalım.

Nefsin 3 temel içgüdüsü vardır. Birincisi üstünlük, eşsizliğe yani ilahlığa ulaşma, ikincisi ise yeme-içme, cinsellik gibi hayvani dürtülerini sınırsız ve kuralsız bir şekilde tatmin etme, üçüncüsü ise tembelliktir.

- Hayvani bir hayat yaşama, hayatını nefsinin ikinci dürtüsünü tatmin için harcamadır. Bu şekilde yaşayan bir insan için Allah'ın, adalet gününün varlığı ya da yokluğu gibi konuların hiçbir önemi yoktur. Sadece yaşadığı o an onun için önemlidir. 

 - Müşriklik, hayvani yaşam sürme durumunun biraz daha kurnaz halidir. Çünkü Müşriklik, Allah’ın sonsuz güç sahibi bir varlık olduğunu fark etme ve O’nu dünyevi istekleri için kullanabileceğini düşünme üzerine kuruludur. Yani Müşriklikte, nefsin ikinci dürtüsünü tatmin için her şeye gücü yeten bir yaratıcıdan istekte bulunma durumu vardır. Elbette bu isteğin altında mutlaka hak etmediğini elde etme dolayısıyla adalet kendi lehine bozulsun isteği vardır. Eğer kendisine o hak etmediği isteklerini veren biri olursa, Allah'a yönelmesine çok da gerek kalmayacaktır. 

Ahiret gününe inanma Müşriklikte bulunmaz. Onun için kendisi için haksızlık yapılırken ses çıkarmaz, itiraz etmez. Onun için en temelde bir şey isterken, “Ben bunu kıskançlıktan mı istiyorum?” ya da “Bunu sadece Allah’tan mı isteyebilirim?” şeklinde kendisini bir sorgulamalıdır insan. 

- Putperestlik ise, müşrikliğin biraz daha özelleşmiş halidir. Klasik müşriklikte şahıs hemen cevap beklemez. Hayatın akışında biri tarafından haksızca, hak etmediği şeyler verildiğinde, artık Allah’a ihtiyacı yoktur. Putperestlikte ise, ona hemen cevap vereceğini düşündüğü bir puta gidiş ve cevap bekleyiş vardır. Onun için zaten bir müşriğin ilahi olanı dünyevi anlamda sembolleştirmesi gerekir. Dünyevi isteklerine cevap verecek İlah’tan cevap alabilme noktaları da elbette dünyevi olacaktır. Yani yaptıklarının, isteklerinin karşılığı için bir konumdan, ya da o konumdaki bir eşya ya da insandan beklenti içindeyse, o kişi putperesttir. Yani putperestlik, yöneldiğiniz İlah’ı konum bağımlı hale getirmedir. 

Ne yazık ki daha ana fikri anlamadan, putperestliğin günümüzdeki karşılığını söylemeye çalışıp ama fena halde yanlış yapan insanlar görüyorum. Yok resim, heykel bulundurmak putperestlikmiş, yok mezarlara gitmek putperestlikmiş. Bunlara cevap vermek bile zül ama yine de söyleyelim. Bunların hiçbirisi Putperestlik falan değildir. Günümüzün putperestleri evinde heykel ya da resim olan insanlar değildir. Evinizde, resim heykel de barındırabilirsiniz. Ressam, heykeltıraş da olabilirsiniz. Mezarlıkları saygı, anma bağlamında ziyaret de edebilirsiniz. Bunların hiçbirisi sizi putperest yapmaz. Sizi putperest yapacak şey, Allah’ı konum bağımlı hale getirmektir. Artık o konumdan beklenti içine girmenizdir. Bunun temelinde isteklerin dünyevi olup, onun da temelinde adaleti bozma isteğinin bulunmasıdır. Örneğin tövbe etmek için bir kişinin yanına ya da bir yere gitmeniz gerektiğini zannediyorsanız, bu şekilde arınacağınızı düşünüyorsanız ya da örneğin Kabe’ye giderek, Allah’ı borçlu bıraktığınızı, karşılığında da isteklerinizin yerine getirileceğini düşünüyorsanız, evet Allah’a puta tapar gibi tapıyorsunuzdur.

Bu inancın zararı ise şudur: Örneğin birisi, zarar verdiği insanlardan özür dileyip, zararlarını karşılama yoluna gitmek yerine, bu şekilde günahlarının affedileceğini sanıyorsa aslında yaptıklarıyla yüzleşmekten kaçmak için dini kendine siper ediyordur. Putperestlik de bu kolay(!) yolu sağlamış olmaktadır. İşte bu kısa yol inancı kişinin zalimliğini daha da artıracaktır.

- Kafirlik ise, nefsin birinci dürtüsünü tatmin için çabalamadır. Üstünlüğünü, eşsizliğini başkalarının kabul etmesini sağlama yoluna girmedir. Not: Allah'ın varlığına inanma, inanmama üzerine bir sınanma yoktur.

"E peki birinin zengin olmayı başarılı olmayı, saygın olmayı istemesi suç mu?"

Dünyada, zengin olmayı da başarılı olmayı da ahiret için istiyorsa değildir. Bunları ahiret için isteyeni de nasip olursa bunlar gelir bulur. O peşinden koşmaz. Çünkü ahirete inanmak demek dünyadan vazgeçme demektir. Fakat bu nefsin tembellik içgüdüsüne hizmet edebileceği için insan fayda üretme ile de (salih amelin bir bölümü) mükellef tutulmuştur. Onun için böyle bir insan sadece görevleri ile ilgilenir. Hayatta yapması gerekenleri, sorumluluklarını yerine getirir. Hem zalim olmaz, hem de zalimlerle kavga eder. Yardıma ihtiyacı olanlar için fedakarlık yapar. En sonunda nasip olursa zenginlik de başarı da saygınlık da onu bulacaktır. Yani hak yol yolcusu bunları hedef yapmaması ile ayrılır başkalarından. Püf noktası burada işte: Hedefi bunlar olursa zaten en başta saydığımız davranışları sergileyememe ihtimali çok yüksektir. Ya da göstermelik yalandan sergileyecektir. İlk sınandığı anda da aslında hiç samimi olmadığını ispat edecektir. Kendisine para hırsızlığı, soru hırsızlığı gibi şeyler teklif edildiğinde bunu reddedemeyecektir. Ya da biraz bir dünyevi çıkar ya da övgü gördüğünde hayatı boyunca karşıymış gibi durduğu terör örgütleri, adi suç şebekeleri ile yan yana gelecektir. Bir insana ise bunları yaptırtmayacak şey, Allah'ın yüceliğini idrak ve takdir etme, Ahirete iman etme ve salih amel işlemedir. Yani Müslüman olmaktır. 

İşte bireyin Müslüman olup olamadığını, adaleti bozma imkanının geldiği bu anlar ortaya çıkarır. Çünkü Müslüman olabilmiş insan, zalimlikle yani haksızlık yapmayla, hak etmediğini elde etmeyle sınandığında veya zalimlerle birlik olma yani terör örgütleri, adi suç şebekeleri ile sınandığında bütün önüne serilenlere "hayır" diyebilen insandır. 

Kafirlik, Müşriklik, Putperestlik 1400 yıl öncesine ait kavramlar değildir.

Not: Bu konunun en detaylı açıklamasını Devrim Dersleri - 4'te yapacağız. 

22 Kasım 2025 Cumartesi

Devlet 2.0: Kişiye Özel Affetme Sistemi

Nasıl da başkasının canının yandığı konuda soğukkanlı soğukkanlı konuşuyor. E tabi yanan başkasının canı.

“(…) Bu noktada, suçluyu cezalandırmayı düşünmek yerine onun neden suça sürüklendiğini araştırmalıyız. Mutlaka toplumsal ve psikolojik nedenler ortaya konulmalıdır. Bu aşamada, suçluyu suçlu olarak değil bir hasta olarak görmeliyiz. Bir hastaya nasıl ilgi ve şefkatle yaklaşmamız gerekiyorsa, belki de öyle yaklaşmamız gerekiyor. (…)”

Ne kadar da sağduyulu ne kadar da soğukkanlı değil mi?

İşte aynen böyle konuşan biri vardı bir kanalda. Bizzat şahidim: Bu kişiye bir zaman önce Twitter’da başka bir konu üzerinden sert bir şeyler yazdı biri. “Dikkat et. Senin canını yakarlar” gibisinden tehditvari bir cevap vermişti. Hani nerde o, olaylara sağduyulu yaklaşan insan? Hani nerde o, olaylara soğukkanlı yaklaşan insan? Kendi meselen olunca göremiyoruz onu, değil mi?

Kendi canı mevzu bahis olunca, başkalarının acıları üzerinden konuşurken ortaya çıkan o, “olaylara sağduyulu ve soğukkanlı yaklaşan insan” görüntüsünden eser kalmıyor. Kendi meselesinde, “Bana böyle şeyler yazmanın altındaki toplumsal ve psikolojik nedenleri araştırmalıyım. Sana bundan sonra ilgi ve şefkatle yaklaşacağım” demiyor. “Dikkat et seni bilmem ne yaparlar” diyor.

Hatırlarsanız, Devlet 2.0: Kişiye Özel Ek Cezalandırma Sistemi isimli yazımızda: Bu sistemle, insanlar var olduğunu iddia ettikleri ideolojilerine(!) uygun olarak kendileri için ek cezalandırma hukuku yazabilecekler, böylece hem eğer bir yerlerde samimi insanlar varsa onlar davalarını yaşayabilecekler hem de blöfçüler çenelerini kapayacaklar ve büyük bir ızdırap bitecek demiştik. Çünkü bir yerlerde böyle beylik laflarla, “şöyle sistem istiyorum, böyle sistem istiyorum, şöyle olmalı, böyle olmalı” diye konuşanlara “Yaz işte kendin için ek cezalandırma hukuku. Niye yazmıyorsun?” denebilecek. Başka bir deyişle “Madem yeni bir düzen istiyorsun. O düzene göre kendin için yaz bir cezalandırma hukuku. Yaşa o düzeni. Devlet 2.0, bunu sana sağlayacak.” denebilecek. Peki bu sistemi başkalarının acıları söz konusu olunca sağduyu ve soğukkanlılık timsali görüntüsüne bürünerek cezalandırma sürecini baltalamaya çalışanlara da uyarlayamaz mıyız?

Elbette yapabiliriz. Hadi işi ciddiye bindirelim.

Devlet 2.0’da bireyler kendileri için affetme hukuku yazabilecekler. Örneğin: “Eğer biri beni gasp ederse, tehdit ederse, bana tecavüz ederse ya da beni yaralar ya da öldürürse, ona hiçbir şey yapılmasın. Ona hasta muamelesi yapılarak ilgi ve şefkat gösterilsin. Zaten ben de her hafta onu ziyaret edecek, temiz çamaşır götürüp kirlilerini de temizleyeceğim.” diyebilecekler. Bu sözler suçtan önce yazılıp e-devlet üzerinden kaydedilmişse, ilgili şahsa karşı suç işleyen kişiye cezalandırma uygulanmayacak. Ve işte o zaman, bizler de, bunu yazan için ilgi açlığını başkalarının acıları üzerinden tatmin etmeye çalışan biri değil, samimi bir insan diyeceğiz. Tabii cehaletinde samimi.

Örnekler üzerinden devam edelim.

- “Örgüt kurup birilerini öldürülmüşse ne olmuş. Barışalım. Barış her zaman iyidir.”

+ Sen zarar gören taraf değilsin ki nasıl barış sözcüğünü kullanıyorsun?

- “Affediyorum onu güzel kardeşim”

+ Neyi affediyorsun?

- “Bomba koyup patlatmışları. Onları affediyorum”.

+ Kardeşim sen zarar gören taraf değilsin. Sen nasıl bu konuya müdahil oldun? Affetme, barış gibi sözcüklerin senin ağzında ne işi var? Ayrıca geçen gün canını sıkan bir şey olmuştu da ağız dolusu küfürler ediyordun. Hatırladın mı? “Onu şöyle keserim, böyle biçerim” falan diyordun. Nasıl oldu da bir anda soğukkanlı, sağduyulu insan görüntüsüne büründün öyle.

- “Peki barışa karşı mısın?”

+ Canım, o kadar cahil, o kadar yetersizsin ki… O kadar birikimsizsin ki... Ve bu haldeyken bu konulara girip çıkış yolu bulamayıp bunun sonucunda o kadar anlamsız cümleler kuruyorsun ki! “Şöyle dese de yadırgasam. Galip gelsem. Kurtulsam şu konudan.” diye saçma sapan yerlere çekmeye çalışıyorsun girdiğin konuyu.

“Barış sözcüğünün tanımını yap” desem yapabilecek misin? Hayır yapamayacaksın. 

Hadi ondan vazgeçtim. Barış mı diyorsun sen? Tamam. Yaz kendin için barış hukuku işte. Hadi göreyim seni. Savun kendin için barış hukuku yazabileceğin Devlet 2.0 düzenini. Bu düzende diyebileceksin ki: 

“Eğer birileri bir yere bomba koyup patlatır da ölürsem. O teröriste hiçbir şey yapılmasın. Eğer bir yakınım ölürse de dava açmayacağım, peşine düşmeyeceğim. Hatta yakınımın katili o teröristi cezaevinde ziyaret ederek, temiz çamaşırlar götüreceğim. Evde yaptığım kekleri, börekleri götüreceğim. Hatta kişiye özel cezalandırma hukuku sistemine de başvurup, yakınımın katiline her hafta yemek ve çamaşır götürmezsem, götürmediğim her hafta için bana para cezası uygulanmasını sağlayacağım. Affediyorum onu. Barışıyorum onunla.” 

Yaz bunları görelim ne kadar samimiymişsin, cehaletinde.

Başka bir örneğe geçelim:

“Nesiller boyu fakir olan, tek öncelikleri gördükleri diğer varlıklı aileler gibi yaşamak isteyen bir kesim var. Fakirlik bu kesimin DNA’sına kadar adeta işlemiş gibi. Dedelerinin babaları fakir, dedeleri fakir, babaları fakir, kendileri fakir. Zengin olduğunu gördükleri kesimden haraç isterken bunun hakları olduğuna inanıyorlar. Cezaları arttırmayla bu sorun bitmeyecektir.”

Eee?? Sonra? "Hakları olduğuna inanıyorlar", sonra? Tamamla iddianı. Hakları mı oluyor? Hakları olduğunu kabul mü ediyorsun? İnanmayla bitiyor mu iş? Lafa bak, hakları olduğuna inanıyorlarmış. Söylenecek laf mı bu? İsterse "Gözümle gördüğüm her şey benim hakkım" desin. Sabahtan akşama kadar inansın. Sabahtan akşama kadar desin. Ne oluyor sonra? Hakkı mı değil mi? Eğer hakkı değilse ne yapmamız gerekiyor? İnsanları koruma adına bunlar için cezalandırma hukuku geliştirmemiz gerekiyor olabilir mi sence? Ayrıca birinin bir şeye inanıp inanmadığını nasıl bilebiliyorsun sen? Böyle bir şeyi iddia edebilecek özgüveni nereden buldun? Cezaları arttırmayla bu sorun bitmeyecekmiş. Gayet güzel biter de, bitirmeye çalışan kim yahu? İnsanın olduğu yerde her zaman suç olur. Amaç bitirme değil, adaleti sağlama. Bitmesi de mükafatı olur. Konuya çok uzak, çok. 

Yahu nereden başlayayım şimdi buna? Hepsi yanlış. O kadar yanlış ki, cümle cümle değil, sözcük sözcük, hepsi yanlış. 

Birincisi fakirlik(?) de dahil olmak üzere hiçbir şey suç işlemeye, bir masumun canını yakmaya gerekçe değildir.

İkincisi, istediği kadar "çetecilik yapmak hakkım olduğuna inanıyorum" desin. Sabahtan akşama kadar inansın. Sabahtan akşama kadar söylesin. Ne olur, ha, ne olur? Ha, ne olacağını sana söyleyeyim mi? Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku'nda böyle bir şeye niyeti olduğu anlaşıldığı anda eylem gerçekleşmeden cezalandırma hukuku ile muhatap olur. Tamam? Detaylarını araştır bakalım, neymiş bu önleyici mahiyette cezalandırma hukuku. 

Üçüncüsü, demek zengin olmayı istedikleri için hırsızlık, uğursuzluk, çetecilik yapıyorlar. Vay be! Bu nasıl bir tespit böyle! Biz de spor olsun diye yapıyorlar zannediyorduk. İyi oldu söylediğin. Dünya üzerinde bir sürü boş şey var ama zengin(?) olmayı isteme durumunu herhangi bir suçun gerekçesi olarak sunma, hak(!) olarak görüldüğünü söyleme kadar boş bir şey olmasa gerek. 

Sana bir soru: Sence insanlar neden okuyor? Neden çalışıyor? Neden kendilerini geliştirmek için uğraşıyorlar? Zengin olmak ya da başka bir deyişle fakirliğe düşmemek ve bunu şerefli, namuslu bir şekilde gerçekleştirmek ve bu şekilde hayat sürmek için olabilir mi? 

Anladığım kadarıyla arkadaşımız insan yaşamını keşfetme aşamasında. Birisinin kendisine insanların dünya hayatına dair bütün çabasının fakirlikten kurtulma ya da başka bir deyişle fakirliğe düşmemek için olduğunu, bunu suç işleyerek ya da şerefli bir şekilde yapmanın bireyin kendi tercihi olduğunu anlatması gerekiyor. Yani çok çeşitli alanlarda fayda üreterek geçimini sağlayan insanlar da neden yapıyormuş bunu? Fakirlikten(?) kurtulma ya da fakirliğe(?) düşmemek için. Dünya hayatında zengin(?) olmayı istemek, nefes alıp vermeyi istemek gibi herkeste var olan bir şeydir. Onun için bu, hiç bir şey için özel bir gerekçe olamaz. Bir gerekçe olduğu söylenemez. Bu güne kadar ne saçmalıklarla karşılaştım ama suça haklı(!) gerekçe olarak zengin olmayı istemeyi gösterme, uzak ara bu güne kadar gördüğüm en saçma argüman olabilir. Bak bir de sana devlet aracının neden icat edildiğini anlatayım. Bazılarına aklını kullanarak şerefi ile namusu ile yaşamak zor geldiği için alçakça yollara başvurur ya. Hah işte bu yüzden devlet denilen şey icat edilmiştir ve cezalandırma hukuku hazırlanmıştır. 

Ayrıca şahıs "fakir(?)" olduğunu iddia ettiği kimselerin böyle bir şeyi hak olarak gördüğünü iddia ederek o insanlara nasıl hakaret ettiğinin de farkında değil sanıyorum. Ve ayrıca hiç kimse, kimin neye inandığını, neyi kendine hak olarak gördüğünü falan da bilemez. Kimsenin yağmacılık yapmayı kendine hak olarak gördüğünü de sanmıyorum zaten. Şahıs "sosyolojik yorum yapabiliyorum" görüntüsü vermek için gereksiz anlam yüklemiş. Yani aslında konu, bunları söyleyen şahsın, sosyolojik konularda yorum yapabilen insan görüntüsü verebilmek için kendi kendisine kimi insanların yağmacılık yapmayı kendine hak olarak gördüğüne inandığını iddia etmesinden ibaret, sanki doğru bir bilgiye dayanıyormuş gibi. Doğru bilgiye dayanmadığı için zaten, "inanma" gibi ispatlanması veya çürütülmesi mümkün olmayan bir şeyi iddia ediyor. Böylece, sosyolojik tespit yapabilen insan görüntüsü verebilmek için kurguladığı senaryosunu belirsizliğe çekerek ispatlamaktan, ispatının sorulmasından kurtulmuş oluyor. Tabii bunları bilinçli bir şekilde yaptığını da sanmıyorum. Tamamen içgüdülerine daha doğrusu İblis'in fısıldamasına uyarak yapıyor. Ama biz yine de kurallarına göre oynayıp cevap veriyoruz, cevap verilmedi denmesin diye. Yoksa bu argümanın saçmalığını göstermek adına şunu sormak bile yeterlidir: Tecavüz etmeyi de cinsel isteklerini doyurmak için yapıyor insanlar bunu da haklı(!) bir gerekçe olarak görüyor musun? Ya da sosyolojik bir tespitmiş gibi gözüksün diye tecavüzcülerin böyle gördüklerini iddia edecek misin? "Cinsel ihtiyaçlarını bir eş ile gideremeyen insanlar da tecavüz etmeyi kendilerine hak olarak görüyor. Cezaları arttırma ile bu sorunu bitiremeyeceksiniz." falan da diyecek misin? Yahu birileri bir şeyleri kendilerine hak olarak görse ne olur görmese ne olur? İstediği kadar görsün, kaç yazar? Söylenecek laf mı bunlar?

Dördüncüsü, insan var olduğu müddetçe suç da olacaktır elbette. Bizler cezalandırmanın hem önleyici mahiyette hem de kısas temelli olması ile suçu neredeyse yok edeceğini söylüyoruz. Elbette tamamen yok edemeyiz, dediğim gibi insanın olduğu yerde suç mutlaka olur. Ama en aza indirgemek elimizdedir. 

Ama, "Cezaları arttırmayla bu sorun bitmeyecektir" diye sanki bildiği bir şey varmış gibi konuşmak ne demektir yahu? Mesele sorunu bitirmek değil zaten, sorunu en aza indirgeyip, kamu vicdanını da tatmin etmek yani adaleti sağlamak. Senin cezaları arttırma dediğin, bizim ise cezalandırma sistemini hem önleyici mahiyette hem de kısas temelli hale getirme dediğimiz şey ile hem bu sorun olabilecek en aza indirgenir hem de eğer suç işlenmişse de kamu vicdanı tatmin olur. Yani asıl amaç suçu bitirme değil zaten, adaleti tahsis etme. Beraberinde suçun azalması da ekstra mükafatıdır bu sistemin. Daha cezalandırma hukukunun amacını bilmiyorsunuz yahu. 

Beşincisi, hadi fakirliği(?) bir gerekçe olarak aldık diyelim, eğer bir insan fakirliği(?) bu kadar sorun ediyorsa, gitsin o fakir(?) hali ile illa ki üremek zorundaymış gibi üreyen anası babası ile yüzleşsin o zaman. “Madem durumunuz yoktu neden çocuk sahibi olmaya kalktınız?” diye sorsun. Buyursun yüzleşsin hayatının tek gerçeği ile. Tutan kim? Ayrıca her şey cezalandırma hukuku ile düzelir dedik ya. Sana bir haberim var: Kontrollü üreme için de hazırlanmış kanunlar var önleyici mahiyette cezalandırma hukuku içinde. Bir araştır bakalım, neymiş bu.

Altıncısı, her şeyi geçtim, “fakirlik(?)” ne demek yahu? Tanımı ne bunun? Nerede başlar, nerede biter? 

Yedincisi, şu saçmalıkları duyan da şerefli, namuslu yani olumlu anlamda başarılı insanların hepsinin zengin(?) ailelerden çıktığını falan sanacak. Ayrıca yine sormamız gerekiyor: Zenginlik ne demek? Nerede başlar?

Sekizincisi, hayır bir de öyle saçma sapan bir anlam yüklemiş ki, sanki bu tip çetelerde takılanlar zaten sorumluluklarından kaçmak için bu tip arkadaş gruplarına girmiş değil de “Anadan babadan fakirim. Şu anda bunu sosyolojik olarak değerlendirip, çetelere giriyorum” diyorlarmış gibi.

İnternet erişiminin bu kadar kolay olduğu ve internette hemen her konuda her türlü bilginin ücretsiz bir şekilde hazır olduğu, eğitim isteyen insanların çok rahat bir şekilde buna erişebileceği, bir meslek sahibi olup, uzmanlaşabileceği ve rahat bir şekilde de hayatını yaşayabileceği günümüz dünyasında böyle alt sınıf tespitlerin sırf “bakın sosyolojik konular hakkında konuşabiliyor ve sıra dışı yorumlar yapabiliyorum” amacı ile yapıldığını görmek zor olmamalı. Bu gibi insanlar "fakir(?)" sözcüğünü kullandığı için takdir toplayacağını bilir. Gerçekten de "fakir(?)" sözcüğünü duyan avam kesimler de ilgili şahsa istediğini verir ve takdirlerini sunarlar, aslında bu saçmalıklarla fakir(?) olan insanlara hakaret edildiğinin farkında bile olmadıkları o halleri ile.

Fakir(?) olmanın suç işlemeye haklı(!) gerekçe diye sunmanın tarihin en saçma argümanı olduğu gerçeğini bir kenara koyup devam edersek, bu fakirlik(?) gerekçesinin çetecilerin suç işlemesine izin olduğu iddiasının doğru olması için çetecilerin internete erişememesi gerekiyor. Böyle bir şey var mı? Tabii ki de yok. Peki internete erişip ne yapıyor çeteciler? Sanal kumar başta olmak üzere kısa yoldan para kazanma yollarına sapma? Bilgisayar oyunları ile ömür tüketme? Abuk sabuk videolar ile boş boş vakit öldürme? Doğru mu? İnterneti faydalı bir şey için kullanmak belki aklının ucundan bile geçmiyor. Değil mi? Ayrıca haydutların "Madem fakirim haydutluk yapabilirim. Bu benim hakkım" şeklinde bir mantık geliştirdiği iddiasının doğru olması için bu yola girenin "Şimdi zengin oldum. Artık haydutluğu bırakıyorum" da demesi gerekiyor. Var mı böyle bir şey? Hayır yok. Demek ki herhangi bir "hakkı olduğuna inanma" gerekçesi ile değil tamamen yağmacılık içgüdüsü ile bu yola giriyormuş insanlar. Hatta şey demesi gerekiyor: "Zengin(?) olduğuma göre artık fakirler(?) benden haraç isteyebilir. Bu onların hakları. Artık ben haraç vermeye başlayacağım."

Bitmiyor ya bitmiyor. İddia her şeyiyle o kadar yanlış ki, yaz yaz bitmiyor. Bu kadar yeter deyip, burada bırakalım.

Not: Fakirlik(?) ifadesi solculuk(?) denilen kurgu ideolojinin şiddete ehliyet için kullandığı kavramlardan biridir. Onun için bunu "şiddete haklı gerekçe" iması ile kullanan kim varsa onu ünlü ederler. Yani aslında fakirliği istismar ederler, istismar edeni de "Vay be, ne güzel konuştu" diye desteklerler. Yani aslında olay, bu güne kadar hiçbir konuda çözüm üretmeyi başaramamış, 3-5 slogandan ibaret olan kurgu sol(?) jargonun insanları şiddete teşvik etmek için fakirlik kavramını istismar edip aynı şekilde bu kavramı şiddete haklı gerekçe iması ile kullananları da takdir etmesinden ibarettir. Bunun takdir edildiğini görünce, kısa yoldan, hızlı bir şekilde takdir toplamak isteyen insanlar da sanki derin analiz yapıyor görüntüsü vermek için "fakirlik" kavramını bir gerekçe olarak sunarlar cümlelerinde. Ve ne yazık ki kendine solcu demek zorunda olduğu zannettirilmiş alt kesimden istediğini de alır bu yola başvuranlar. Bireyin kendi yanlış tercihleri dışında gelişen fakirliğin en önemli nedeni de adi suç şebekeleri ve özellikle devlet mekanizmasını ele geçirip yasal hırsızlık yaptıran insanlardır. Bunun çözümü de yine cezalandırma hukukundan geçer. Yani en temelde fakirlikten kurtuluş da önleyici mahiyette cezalandırma hukukundan geçer. Bunu da eklemiş olalım yazımıza. 

Genele hitaben söylüyorum, “Sen neden ünlüsün?” sorusu sorulsa, baya bir zor durumda kalabilecek kimi insanlar, ne yazık ki, mikrofon şansı bulduğunda bir anda Şeytan’ın yaldızlı sözleri ile bezenmiş ama bir o kadar da altı bomboş yorumlara başlıyor, o sözleri söylediğinde takdir edileceğini zannederek. Dediğimiz gibi konunun gerçekliğini analiz edemeyen insanlardan takdir de geliyor. Fakat şunu unutmayın şu anda yaptığımız gibi bu gibi yaldızlı olduğu hissi uyandıran sözlerin altını biraz kurcalayın kocaman bir boşluk ile karşılaşacaksınız.

“Genç neslin içinde kendini laik veya dindar olarak bir grubun içinde konumlandıramayan, sayıları da çok fazla olan genç insanlar hayata ve yaşadıkları topluma çok kinliler.”

Şuna bak hele "kin" sözcüğünü de katmış işin içine. Hayatı boyunca bütün sorumluluklarından kaçmışlar kin besliyorlarmış. Hayatı boyunca zordan kaçmışlar, "kalabalık olalım da temiz, namuslu, kendi halinde yaşayanları gasp edelim" diyenler kin güdüyorlarmış. Bunu dediği çeteci de “Aaa ben kin besliyormuşum. Dur kin besliyormuşum gibi yapayım suratımı” diyor şimdi. Bu tip, hayatı boyunca sorumluluklarından kaçıp, hiç çalışmamış, neredeyse tamamı en azından sigara içen, suçun her türlüsüne batmışlar “kin besleme” diye bir şeye hakları olduğunu düşünüyorlarsa, kin besleyecekleri kişiler: Önce bizzat kendileri, sonra aileleri, daha sonrasında ise kendilerini bu yola sürükleyen arkadaş çevresi, öyle bir arkadaş çevresinden uzak durmadığı için yine bizzat kendisi ve hatta “Bakın ben fakirlik, kin gibi sözcüklerin geçtiği cümleler kurarak sosyolojik tespitler yapabiliyorum” görüntüsü vermek için yukarıdaki gibi saçmalayarak onları suça teşvik eden bu tarz sözlerin sahipleridir. Ayrıca kimsenin kin güttüğü falan da yok. Şahıs, sosyolojik yorum yapabilen insan görüntüsü verebilsin diye kurguladığı senaryosunda altı bomboş derinlik yaratma çabasına devam ediyor bu sözlerle. O kadar. 

“Bence devlet kanuni tedbirlere tabii ki başvurmalıdır. Ancak bunun yanında maddi durumu kötü olan ailelerin çocuklarına hiç değilse öğrencilik yıllarında arkadaşlarına mahcup olmayacak oranda burs verilmelidir.”

O kadar yetersiz, o kadar bilmiyor ki... Ama buna rağmen nasıl da sempati kazacağım diye o, konudan bihaber hali ile bu konulara girmeye çalışıyor! Fakirlik ve kinden sonra şimdi bir de eğitimi katmış işin içine. Ama mevcut müfredatın zaten 1800’lü yıllardan kalma olup kimseyi iş güç sahibi yapabilecek durumda olmadığının farkında bile değil. O kıt bilgisiyle bu konular hakkında atıp tutmaya başlamadan önce bir baksın bakalım var mı birileri, mevcut müfredatın hatalarını teker teker açıklayarak devrim niteliğinde dersler hazırlayıp insanların erişimine açan. Önce insanlara verilebilecek en büyük bursun bu devrim niteliğinde dersler olduğunu ve bunun da herkesin erişimine açıldığını bir görsün. Daha sonra da bu derslerin ne kadar az izlendiğini görsün. Ha ayrıca şunu da ekleyeyim birçok kişiye burs da veriliyor, yardım da yapılıyor. Biraz araştırırsa bunu da görür. Ama onun derdi bu değil, onun derdi sosyolojik tespitler yapabilen insan görüntüsü vererek hak etmediği sempatiyi toplamaya çalışmak. Onun için de hiçbir doğru bilgiye dayanamayan, eğitim ile alakalı bir yorum da eklemiş cümlelerinin arasına. Eğer o sempatiyi gerçekten hak etmek istiyorsanız, devrim niteliğindeki dersleri hazırlayıp yayına alın. Eğer bunu yapamıyorsanız da bunun yapamamanın dışında verilebilecek en büyük bursu verin. O da sadece çocukların değil, herkesin bu dersleri fark etmesini ve erişebilmesini sağlamaya çalışın. Bundan sonrası kendiliğinden gelecek zaten.

Gelelim hem birinci hem üçüncü örnekteki şahısların cezalandırma hukukuna laf atmasına. Hiçbir söz, suçlunun önleyici mahiyette cezalandırma hukukundan kaçmasını sağlayamaz. “Sen suçlunun neden suç işlediğini araştırmaya koyul biz kısasını gerçekleştireceğiz” denir. Çetecilik, terörizm başta olmak üzere örgütlü suçların tamamı sadece ve sadece önleyici mahiyette cezalandırma hukuku ile çözülür. Bu tip suçlarda suçun bireyselliği de dikkate alınmaz. Yani sadece suçu işleyen değil, suçu işleyenin bütün destekleyicileri de cezalandırma sürecine dahil edilir. Bu konulara böyle lakaytça girenler gidip bir araştırsınlar bakalım bu konuları kim, nerede açıklamış.

Ayrıca insanların canının yandığı bu tip konularda sosyolojik tespit yapan insan görüntüsü vermek isteyen her kim varsa, sosyolojik(!) tespitlerini kendi üzerinden yapsınlar, başkaları üzerinden değil. Ha inanıyorsan yaptığın o tespitlere onun da imkanının sağlandığı Devlet 2.0 Kişiye Özel Affetme Sistemini destekler ve şöyle yazacağını beyan edersin: “Fakirler(?) bana zarar verir veya öldürürse ona hiçbir şey yapılmasın. Eğer bir yakınıma yaparlarsa da şikayetçi olmayacağım ve onu hapishanede her hafta ziyaret ederek halini hatırını soracağım. Çünkü onlar fakir(?). Zengin(?) olmaya çalışıyorlar. Çok sıra dışı bir gerekçe bu.”. 

Bak sadece "Sen bu halinle, sosyolojik tespitler yapabilirmişsin, olaylara farklı yaklaşabilirmişsin gibi gözükmek için Şeytan'ın yaldızlı sözlerine başvuran, 'fakirlik kavramını kullanırsam pek itiraz eden olmaz beni takdir ederler' kurnazlığı yapan, bu kurnazlığı yaparken de ne kadar kötü şeylere anlam yüklediğinin farkında bile olmayan, hak etmediği ilgiyi elde etmeye çalışan birisin sadece" deyip bırakmadım. Önüne kişiye özel affetme sistemini getirdim. Hadi ispatla, "Bu konuda şöyle sosyolojik değeri varmış gibi gözüken yaldızlı sözler söylersem takdir edilirim. İtibar kazanırım" kurnazlığına kalkışan, tek derdi ilgi açlığını tatmin etmek olan biri olmadığını ve "bana veya yakınıma karşı suç işleyecek fakirleri(?) affediyorum" de.

Yazının son bölümüne geçmeden önce, hemen kısaca bu konunun gerçek sosyolojik tespitini yapayım: Dünyanın belki de en tatlı şeyi olan aklını kullanmaktan, sorumluluklarından kaçma insanoğlunun doğasında var olan şeylerdir. Nefsinin hizmetine, şeytanın yoluna girmiş insan her şeyi kısa yoldan elde etmenin yoluna bakar. Çalışarak değil, çalarak mal elde etmeye çalışır. Başarıyla değil, sigara ve içki başta olmak üzere uyuşturucularla da mutlu olunduğunu görür. Kaba kuvvetle üstünlük yarışına da girer. Üstüne bir de cahil bir ailede doğmuş, büyümüş ve ailesinin ona çok da sahip çıkmıyor olması, ona doğruyu ve yanlışı öğretemiyor olması eklenir. Böylece o insanın yanlış arkadaş çevresinin etkisi ile yağmacılığa, haydutluğa meyletmesi neredeyse kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza çıkar. Bu noktada, onun bu yola girmesine engel olabilecek dış etken olarak sadece Cezalandırma Hukuku kalır. Eğer Cezalandırma Hukuku da neredeyse yok edilmişse, artık sadece vicdanı ile başbaşadır. Eğer orada da bir ahlaki duruşu yoksa bireyin, Cezalandırma Hukukunun kaldırılmasından aldığı cesaretle, "aslanlar gibi yatar çıkarız" diyerek her türlü suçu işlemeye başlayacaktır. Buna ek olarak, bu süreci desteklercesine, az önceki örnekteki gibi, "kısa yoldan takdir toplayacağım" diye haydutluğa sapmış insanlar için yapılan baştan sona yanlış, saçma sapan anlam yükleme çabası da bu haydutların cesaretlerine cesaret ekleyecektir. Konunun sosyolojik boyutu bundan ibarettir. Meselenin, fakirlik, zenginlik ile hiçbir alakası yoktur.

Yukarıda 3 farklı örnek işledim ve bunlara binaen herkese söylüyorum: Cezalandırma hukuku hakkında konuşacaksanız, suç çeteleri hakkında yorum yapacaksanız, sadece kendinizi katarak konuşun. Ya da hiç açmayın ağzınızı. Piyasada bir şekilde adı duyulmuşlar, masumların canının yandığı konularda, onların canını yakanlar lehine atıp tutarken, ağızlarından çıkan her sözden önce, "Ben bunu söylüyorum ama sorsalar bu dediğimin arkasında durabilecek miyim?" diye iyice bir tartsınlar kendilerini. Ve bir zahmet, mümkünse, elde ettikleri ünlerini kötülerle mücadele, iyilere fayda için kullansınlar. Bu şekilde kullananlara da selam olsun. 

Şunu da fark ediyorum ki, artık çok sabır gösteremiyorum, bir şekilde ünlü olmuş kişilerin “Vay be ünlü oldum. Dur sanki bir ağırlığım varmış gibi gözüksün diye ciddi konular hakkında da konuşabilen insan görüntüsü vereyim. Hem de farklı insan görüntüsü vereyim. Bunun için yaldızlı sözcükler kullanayım. Hem böylece hızlıca takdir toplarım.” diye konulara girip şeytanın fısıldadığı yaldızlı kelimelerle konunun gerçekliğinden uzak cümleler kurmalarına. Biri gidiyor biri geliyor. Dur bakalım nereye kadar gidip gelecekler. Tabii herkes böyle değil. Böyle yapmayanlara bir kere daha selam olsun.

Kin tutmanın nasıl bir şey olduğu ile ilgili çok bir bilgim yok. Onun için bu konu hakkında konuşabilecek durumda değilim. Sadece şunu söyleyebilirim ki, eğer kin tutmaya birilerinin hakkı varsa, o hakka sahip olanlar, faydalı şeyler üreten veya bu uğurda çalışan ya da en azından hayatını zararsız bir şekilde yaşamaya çalışan insanlardır. Ve o kin adamı çok çok fena yakar. O kini üzerimize çekmeyelim!

Not: Biliyorum, bir önceki yazıyı duyururken "Bundan sonra artık başka çalışma yapmam. Devrim Dersleri - 2'ye geçeriz muhtemelen" demiştim. Ama yine bir çalışma yapmak zorunda hissettim kendimi çünkü gerçekten son zamanlarda yaşananlar tahammül edilir seviyede değil. Müdahale etmesem olmuyor. Ciddiye alıp yazdığımda da biraz kötü hissediyorum. Çünkü diğer çalışmaların yanında hoş durmadığını hissediyorum. Daha doğrusu ilk etapta öyle düşündüm bu yazı için. Ama şimdi baktığımda, bu konu iyi bir şeye vesile oldu sanırım. Şundan dolayı, bu çalışma ile daha önce hiç değinmediğimi fark ettiğim, adaleti bozmak, cezalandırmayı sulandırmak amacıyla istismar edilen başka bir kavram olan fakirlik konusunu işlemiş olduk. Bu konuyu işlemiş olmamızla da aslında büyük bir kızgınlıkla yazmaya başladığım yazı kavramsal bir noktaya evrilmiş oldu çok şükür. Ve bu hali ile içime de sindi. Devrim Dersleri - 2'ye kadar bir daha çalışma yayınlamayacağım demiyorum artık. Neyin, nasıl, ne zaman nasip olacağı belli olmuyor. Ama olursa yine evrensel konularda referans niteliği olan çalışmalarla devam edeceğiz inşallah, aynı öncekiler gibi. Yeni çalışmalarda görüşmek üzere...

3 Ağustos 2025 Pazar

Şeytan’ın Kontr-Cezalandırma Hukukuna Reddiye

Cehennem sözcüğünün kökenini göz önüne alan kimi insanlar der ki, cehennem sıkışma demektir. Sıkıştığın delikte sonsuza kadar kavrulma.

Bir insan nasıl olur da böyle bir yere gitmeyi hak etmiş olabilir? Hiç ama hiç bitmeyecek bir azabı hak edecek ne yapmış olabilir? (Not: Sonsuz azabı hak edenler ve -tartışmalı olarak- kurtulma ihtimali olanların kimler olduğu konusu "Neden Kafirler İçin Sonsuz Cehennem Var?" yazısının en sonunda bir alt başlık olarak açıklanmıştır.) 

Bunu anlamak aslında günümüzde o kadar kolay ki. Çünkü günümüz dünyasında ülkelerin yönetimini ele geçirmiş o kadar çok Süfyan örneği var ki, kanlı canlı. Tabi böyle bir örneğin bir insanın burnunun dibinde olması onun için bir şans mı yoksa lanet mi, siz karar verin.

Süfyan mı kim?

Kimse değil, sıfattır. Seçmen yapılmış kitlelerin çoğunluğunun oyunu alarak iktidarı elde etmiş ve akabinde Cezalandırma Hukukunu kaldırarak suçlulara ve adi suç şebekelerine yol vermiş, bunun sonucu olarak da iktidarını ele geçirdiği ülkeyi tüm dünyadaki suçlular için cazibe merkezi haline getirmiş, muhtemelen kendisi de bir adi suç şebekesi lideri olan her kim varsa hepsinin ortak sıfatıdır. Adlaşmış sıfatıdır. 

Ama burada bir haksızlık yapmayalım. Yaptığımız tanım sonucunda Süfyan’ı sadece bir kişi ile özdeşleştiriyormuşuz gibi gözüksek de bütün suç sadece bir kişinin üstünde değildir. Eğer bu konuyu gerçekten açıklamak istiyorsak, Süfyan’ı belirleyip akabinde bütün suçu ona yükleyerek bunu yapamayız. Tüm yaptıklarına kimisi gönüllü, kimisi gönülsüz destek vermiş suç ortaklarını da anlatmalıyız. Belamlarını, onu iktidara getirerek bir şey başardığını zanneden anonim oy kullanan seçmenleri, hatta adına Cumhuriyet denilen anonim oy kullanma düzeninin bizzat kendisini, muhalefetmiş gibi duran ama kendi efsanesini yaratmaya çalışan elde ettiği makamı hak etmediği için Süfyan’ın yediği haltlara bırak karşı çıkmayı marifetmiş gibi bir de “ben olsaydım daha fazlasını yapardım” diyerek el arttıranları, kendi gibi adi suç şebekesi olan diğer siyasi(!) parti tabelalarını başka bir deyişle aday Süfyanları ve hatta onu indirmek isteyip ama bunun için ahmakça yollara sapan diğer bazı seçmenleri…

Ha bu arada, siyasi parti demişken, siyasetin tanımı nedir? Bilir misiniz? En son nerede tanımını okudunuz? Yazıyı bırakıp hatırlamaya çalışın. Bir şey geliyor mu aklınıza?

Her gün televizyonlarda gördüğünüz, gündemi meşgul eden tabela avamlarından tut da anonim seçim sistemi denilen garabetin rahatlığı ile bunlara oy veren (neyin oyuysa artık o!) seçmen yapılmış kalabalıklara kadar, siyasetin tanımını yapabilecek bir kişi bile bulabilir misiniz? “Bunun tanımını şurada okumuştum” diyebilecek sadece bir kişi? Var mı böyle bir tanıdığınız, “bu kişi bunu yapabilir” diyebileceğiniz biri? Peki, bu satırları okuyan sen, tam şu anda olduğun yerden siyaset sözcüğünün en son nerede tanımını okuduğunu söyleyebilir misin? 

Söyleyemiyor olsan da sorun değil. Tanımını yapsan da yeter. Yapabilir misin tanımını? Şu anda olduğun yerden. 

Eğer ki, ne en son nerede tanımını okuduğunu söyleyemiyor ya da tanımını yapamıyor ya da bunları yapabilecek bir kişi bile aklına gelmiyorsa neden oy veriyorsun? 

Neden vermeyesin ki değil mi? Anonim oy verme düzeni var ve ne kayıt tutuluyor ne kimse sorumlu tutuluyor. Değil mi?

Neyse…

Siyasetin anlamına bakarsanız karşınıza “devleti yönetmek” ya da “devleti yönetme sanatı” gibi bir şey çıkacaktır. Devlet aracına da en temelde Cezalandırma Hukuku için ihtiyacımız olduğunu düşünürsek, Siyaset için söyleyebileceğimiz hayatın gerçekliğine uyan en gerçekçi tanım “cezalandırma hukuku geliştirme sanatı” olacaktır. O zaman Siyasetin çağrıştırması gereken şey Cezalandırma Hukuku, Siyasetçinin çağrıştırması gereken şey ise Cezalandırma Hukuku geliştiren insan olmalıdır.

İnsanın suç işlemesine engel olacak mahiyette, yani Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku geliştiren insandan daha değerli kim olabilir ki bu dünyada? Onun için dünyanın en önemli insanlarıdır, işini layıkıyla yapan siyasetçiler. İblis ile mücadele edenlerdir. 

Peki siyaset kurumunu işgal edip, bırak cezalandırma hukuku geliştirmeyi cezalandırma hukuku geliştirmesi gerektiğinin farkında bile olmayan insanlar?

İşte onlar bir insanın olabilecek en aşağılık halidir.

O zaman kuralımızı yazarak ana konumuza giriş yapalım. 

Kural: Siyaset sahnesi olarak adlandırılan yerde gözüküp, gündemi meşgul etmiş üstüne bir de maaş almış ama Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku hakkında çalışma yapmamış herkes Şeytan’ın askeridir.

Bu kişilerin çocukları başta olmak üzere birinci dereceden tüm yakınlarına söylüyorum: Yakınınızın bu sıfatını kabullenmek zorundasınız. Özellikle çocukları için söylüyorum. Ebeveyninizin bu sıfata sahip olması sizin ayıbınız değildir ama gerçekle yüzleşemiyorsanız bununla yüzleşememek sizin ayıbınız olacaktır. Onun için mutlaka hayatınızda en azından bir kere ve en azından kendinize “Benim birinci dereceden şu yakınım siyaset sahnesi denilen yerde bulundu, her türlü imkanından yararlandı, para kazandı, yedi içti, ilgi odağı olup gündemi meşgul etti ama bir kere bile ağzından önleyici mahiyette cezalandırma hukuku ile alakalı bir şey çıkmadı. Zaten böyle bir görevi olduğunun farkında mıydı, onu bile bilmiyorum. Cezalandırma Hukukundan bahsetmeyip de siyaset sahnesinde gündemi işgal eden herkes sadece Şeytan’ın askeridir. İşte ben de kendisine verilen tek bir hayat şansında gidip de Şeytan’a asker olmayı başaracak kadar aşağıların aşağısına düşmüş bir kişinin birinci dereceden yakınıyım” diyeceksiniz. Böylece onların ateşi size bulaşmasın. (En doğrusunu Allah bilir.) Onlarla aynı yere varmama konusunda bir yol açmış olun. Bunu açıkça söyleyemiyorsan bile en azından kendi kendine söyle. Ama mutlaka bir kere dürüstçe söyle.

Neden bunu yapmanın çok önemli olduğunu anlatabilmek için, neden Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku geliştirme adına çalışma yapmamış bir siyasetçinin(!) dünyanın en alçak insanı olduğunu anlatmamız gerekiyor.

Dünyada işlenen suçların ve çekilen acıların tamamını düşünün! Tehditler altında hayat sürmeye çalışanları, katledilenleri, malları gasp edilenleri, tecavüze uğrayanları… Hepsini düşünün. İşte tüm bu acıları, neredeyse tamamına yakınını önleyecek olan şey Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukukudur. Tüm bu suçların işlenmesini teşvik edecek şey, hatta normal bir insanı dahi yoldan çıkaracak şey ise Cezalandırma Hukukunun rafa kaldırılmış olmasıdır. Onun için siyaset makamı, bir insanın insanlar arasında ya en yukarıda ya da en aşağıda olacağı makamdır. Arası yoktur.

İşte, eğer ki babanız ya da ananız ya da başka bir yakınınız, siyasette bir makamı işgal etti, ilgiyi üzerine çekip gündemi meşgul etti ve üstüne bu şekilde karnını da doyurdu ama bu süre boyunca önleyici mahiyette cezalandırma hukuku hakkında hiç konuşmadıysa; daha fenası, böyle bir görevi olduğunu dahi bilmiyorduysa; en fenası ise Cezalandırma Hukukunu yok eden iktidarın bir parçası oldu ya da muhalefette olup karşı çıkması gerekirken “biz daha fazlasını yapardık” diyerek böyle bir iktidara destek çıkanlardan olduysa; o insan dünyadaki bütün kötülüklerin hepsinin azmettiricisi, suç ortağı durumuna düşmüştür. Nerede her ne suç işleniyor olursa olsun hepsinin ortağı durumundadır. Aşağıların aşağısıdır.

İşte İblis’in askerliği de buradan geliyor. Çünkü varoluştan kıyamete kadar işlenmiş ve işlenecek olan bütün suçlara ortak olacak olan yegâne varlık Şeytan’ın ta kendisidir. Onun için Cezalandırma Hukuku geliştirmeyip siyaset makamını meşgul edenler Şeytan ile özdeşleşmiş durumdadırlar. İblis’in askeri durumundadırlar.

Bu noktada bu durumdaki insanların yakınları şöyle bir soru sorabilir: “Tamam hadi ben böyle bir insanın yakınıyım. Peki benim o yakınımı seçenler? Onu, o konuma getirenler? Hadi benim yakınım önleyici mahiyette cezalandırma hukuku geliştirmesinin farkında bile değil, peki siyasetçi(!) diye oy verdiği kimselerden ana beklentisinin cezalandırma hukuku olması gerektiğinin farkında bile olmayan yani cehaleti paçalarından akan ve bunun farkında bile olmayan seçmen yapılmış kalabalıklar? Hayatta hiçbir davalarının, ilkelerinin, prensiplerinin olmayışını ‘herkesi kucaklıyoruz’ lafı ile örtmeye çalışanlardan ya da hiçbir davanın olmadığı yerlere girip de çıkamayanların lider diye sundukları çapsızların imza attığı rezilliklere itiraz edemiyor oluşlarını “lidere sadakat şerefimizdir” gibi bizzat kendi ağızları ile şereflerinin ne olduğunu söyledikleri böylesi bir söz ile örtmeye çalışanlardan medet umanlar? Tüm bu insanların da bir şey yapması gerekmiyor mu? Onlar ne oluyor?”

Onlar da Şeytan’a asker olmuşlara seçmen oluyorlar. Siyasetçi olduğunu sanıp da oy verip beslediği ve bir de üstüne bunlardan medet umma gibi bir utanca imza atan acınacak durumdaki insanlar oluyorlar. Onun için onlar da Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku vadetmeyene oy vermiş, onu o konuma getirmiş bir insan olduklarını kabullenecekler. Tabi öncesinde bir zahmet seçmen olarak beklentisinin Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku olması gerektiğinin bilincinde olacaklar. 

Peki ülkelerin yönetimini ele geçirmiş Süfyanlara geri dönersek, Süfyan’ın buradaki konumu nedir?

Süfyan, işlenen bütün suçlara ortak olma bağlamında, İblis’in yoluna girmiş, İblis’e yoldaş olmuş, onunla özdeşleşmiş tüm bu insanların en rütbelisidir. Çünkü o bırak yan gelip yatıp da cezalandırma hukuku geliştirmemeyi, var olan Cezalandırma Hukukunu kaldırmış insandır. Herkesten farklı yapan özelliği budur.

Şeytan’ın tasarlayıp hayata geçirdiği adına modern(!) denilen dünya düzenine uyum sağlama adına ülkenizde Cezalandırma Hukukunu kaldırma işine kim ön ayak olduysa, kim bu işe liderlik ettiyse işte o Şeytan’ın en rütbeli askeri Süfyan’dır.

Bir yandan Süfyan’a, ona birinci dereceden yoldaşlık eden etrafındakilerle, muhalefet olacağına destek olanlara bakıyorum, yaşadıkları zevki sefayı; bir yandan da, hak etmediği konumu elde etmiş cahil şovmenler ile, akraba bağı ya da arkadaş gazı ile örgütlere girip boğazına kadar pisliğe batmış ve battığı için gerçeklere gözlerini kapatmış profesyonel yalancıların ağızlarından çıkanlara bakarak kafasında kurgu bir terminoloji oluşturmuş ve bunun gerçekliğine de inanmış, seçmen yapılmış, bir çoğu fakirlikten kırılan kalabalıklara. 

Tüm bunlara baktığımda, kimi insanların dünyayı kazanıp fakat ahireti kaybettiği, kimi insanların ise hem dünyayı hem ahireti kaybettiği gerçeği aklıma geliyor. Şeytan’ın Cezalandırma Hukukunu kaldırtarak inşa ettiği Modern Dünya Düzeninde, gerçeklere gözünü kapamamış olanlar hariç, kalan diğer insanların ahvali bu şekilde olduğu umulur. (En doğrusunu Allah bilir). Biz bunlardan olmayalım inşallah… 

“Peki İblis, tamamına yakını yok edilen Cezalandırma Hukukunun yerine ne koydurdu?” diye sorarsanız.

Cevap: Suçluyu koruyan, yücelten Kontr-Cezalandırma Hukukunu koydurdu. Yani Cezalandırma Hukukunu kaldırıp fakat buna mukabil, örneğin bireysel silahlanmanın önünü de açıp, herkes kendi güvenliğini kendi sağlasın bile demedi. Cezalandırma Hukukunu suçluyu koruyan, kutsayan bir hale getirdi. Kendini korumaya çalışanı, tedbir alanı cezalandıran cezalandırma(!) hukukunu kabul ettirdi, yaldızlı sözlerinin yardımıyla. 

“Suçlular da insanlardır ve onlar suça sürüklenmişlerdir” gibi sanki derin anlamı olan sosyolojik tespitler yapıyormuş gibi gözükerek, konuyu suçlunun hiç suçu yok noktasına getirmeye çalıştı. Başarılı da oldu. "Suçlular aslında hastadır. Suçlulara aynı hastalara yaklaştığımız gibi şefkatle, ilgiyle yaklaşmalıyız." dedi. Suç işlemenin neredeyse ödüllendirildiği bu sisteme itiraz bile gelmedi. "Suçluya, maktule yaptığının aynısı yapılamaz" dedi. Kabul edildi. "Suç için zaman aşımı getirelim. Eğer belli bir süre içinde suç tespit edilemezse, yapanın yaptığı yanına kâr kalsın" dedi. Bu da kabul edildi. "Suç işleyene kadar herkes masumdur, önce bir suç işlesin ondan sonrasına bakarız" dedi. Tamam dendi. "Hırsızdan çaldığı geri alınamaz" dedi. Olur dendi. Sadece, cezalandırıldığını dahi anlayamayacak kadar zekâ yaşı düşük insanlar için geçerli olması gereken ceza-i ehliyetin olmaması durumunu, neredeyse en ufacık rahatsızlığı olana dahi uygulattı. Buna bile itiraz gelmedi. "Sen nasıl 'ülkemde suç işleme potansiyeli yüksek kaçakları istemiyorum' dersin? Güvenliğin ile ilgili fikrini nasıl paylaşırsın? Al sana 2 yıl hapis" dedi. Cezalandırma hukukunun güvenlik isteyen masumlar için çalışıyor olmasına kimse ses çıkartmadı. 

- 18 yaşın altındakiler çocuktur, masumdur.

+ Suç işleyebilen hiç kimse ne çocuk ne de masum değildir de, merak ettiğim bir şey var kim belirledi bu 18 yaşı? Neden 19 değil ya da neden 17 değil?

- Evrensel Hukuk Normları.

+ “Evrensel Hukuk Normları” ha? Hakikaten çok yaldızlı, çok ikna ediciymiş. Kim belirledi diyorum sana.

- Evrensel Hukuk.

+ Yahu kim belirledi diyorum. "Evrensel Hukuk" diye bir laf çıkıyor ağzından. Adamın adı Evrensel, soyadı Hukuk mu? Kim belirledi 18 yaşı? "Bilmiyorum" desene. "Kalabalığa uyuyorum" desene.

Hiçbir soruya cevap veremediği halde, üstelik zararı kendisine de dokunan İblis’in bu kurallarını büyülenmiş bir şekilde savunur bir halde buldu insanlar kendilerini.

İyi de İblis bu kadar insanı bu duruma getirmeyi nasıl başardı?

Hiç durmadan ama bir an bile durmadan yapmasına izin verilen tek şeyi yaparak: Yaldızlı sözler fısıldayarak.

“Eğer bunları böyle savunursan, ilerici, çağdaş, aydın olursun.”

Hayatta taviz vermediği tek prensibi aklını kullanmaktan kaçmak olan insanların çoğunluğu da bu durumu sorgulamadı bile. Şeytan’ın yaldızlı sözlerine bakarak taraf olmaya ne yazık ki dünden razı insanlar da neyi neden savunduğunu bilmez halde, kimsenin zorlaması olmadan savunmaya kalktı aslında zararı kendisine de dönen bu Kontr-Cezalandırma Hukukunu. Hem sorgulamadan uymanın hem de savunmanın “ilerici olmak, aydın olmak, çağdaş olmak” olduğunu zannettiği için kimin hangi mantıkla yazdığını bilmediği, üstüne her gün bizzat zararını da gördüğü Kontr-Cezalandırma Hukukunu böyle böyle kabullenmiş oldu. Sorsan ilerici ne demek, çağdaş ne demek, aydın ne demek cevap veremez hali ile sadece pozitiflik hissederek ikna oldu insanoğlu. Dikkatlice bir düşünürseniz, “Eğer bunları böyle savunursan ilerici, çağdaş, aydın gibi yaldızlı sözler seni bulur” diye büyüleyerek insanlara bunu savundurtanın Şeytan’ın ta kendisi olduğunu anlayacaksınız.

Şimdi gelelim Süfyanlarını nasıl iktidara getirdiği konusuna. 

Her şeyi en rütbeli askerleri, Süfyanları için hazırlaması gerektiğini bilen Şeytan ilk olarak anonim oy vermenin mantıklı bir şey olduğunun benimsenmesi için fısıldadı yaldızlı sözlerini adım adım kuracağı Dünya Düzeninde. Onun için önce herkesin seçmen yapılıp üstüne kayıt tutulmayan yani seçmene sorumluluk yüklenmeyen anonim seçim sistemi, Kontrolsüz Cumhuriyet için söyledi yaldızlı sözlerini.  

Bu en ama en önemli aşamaydı onun için. Çünkü Süfyan gibi bir karakter anca herkesin seçmen yapılıp üstüne bir de cezalandırma sürecinin dışına alınmış anonim oy vermenin kural olarak benimsendiği bir dünya düzeni sayesinde yol bulabilirdi kendisine. 

Anonim oy vermenin mantıklı bir şey olduğunun benimsenmesi konusundan bahsedelim biraz. 

Çoğunluğu ahlaksız olan bir toplumda, çoğunluğun oyuna güvenmek! Ne kadar da mantıklı bir şey bu! Gerçekten süper bir sistemmiş bu! Ahlaksız değilse bile, nasıl olsa anonim oy var diyerek Şeytan’ın tuzağına düşmenin de bu kadar kolay olduğu bir düzen için güzellemeler yapmak. Söylenebilecek olumlu hiçbir yanı olmayan, üstelik Cumhuriyet öncesi dünya ile, Cumhuriyetlere geçişin gerçekleştiği dünya kıyaslaması yaptığında “Cumhuriyet ile şu sorun ortadan kalktı” diye gösterilecek tek bir gerekçenin olmadığı bu düzen için güzelleme yaptırmayı sadece İblis başarabilirdi. İyice düşünün. Bir kendinize gelin. O zaman kendi kendinize “Vay be ne yapıyormuşum ben!” diyeceksiniz. 

“E Saltanatlık devam mı etseydi o zaman?” diyebilirsiniz, bu noktada. Elbette encodeum’un sıkı takipçileri Saltanatlık gibi bir şeyi savunmadığımı, lafı elektronik oylama sistemine getireceğimi biliyordur. Sadece, oraya getirmeden önce, bu düzenin hiçbir şekilde beklentileri karşılamadığını ve artık bunu kabullenilmesi gerektiğini gözünüze sokmaya çalışıyorum. Daha önce “Neden Cumhuriyet Rejimi Başarısız Oldu?” isimli videoda anlattığım gibi bu sistemin kurucuları kötü niyetli değildi ama artık bunun hiçbir derde derman olmadığını da görmek gerekiyor. Teknolojinin bu kadar ilerlediği günümüz dünyasında artık elektronik devlet sistemi üzerinden oy kullanmaya geçilmesi ve bunun neticesinde verdikleri oylar ile seçmenlerin cezalandırmaya tabi olmaları gerekmektedir.

Neyse, kaldığımız yerden devam edelim. Ne diyorduk?

Ha evet anonim oy kullanılan sistemin iyi bir şey olacağının benimsetilmesinde. Bu aşamadan sonra, İblis, askeri Süfyan’a bir parti kurdurdu, parti kurup, gücü elde ettiğinde ne kadar mutlu olacağını fısıldayarak. Yağmacılık, başka bir adı ile komisyonculuk yapmak da ödülü olacaktı. Sadece yapmak mı? Hayır, aynı zamanda başkalarına yaptırmak olacaktı da işin içinde ve bu çok da işine gelecekti. Çünkü adama ihtiyacı vardı. Ortada bir dava olmadığı için bu şekilde adam bağlayabilirdi. Suç ortaklığı üzerinden kurdukları bağı da dava arkadaşlığı diye pazarlayabilirdi. Komisyonculuğa yol açma ile cezalandırma hukukunun kaldırılması birbirini tamamladı ve bu şekilde kurduğu parti başarıdan(!) başarıya(!) koştu. 

Peki ne yaptı Süfyan, partisini kurup, herkesin seçmen yapılıp üstüne seçim sisteminin de kayıtsızlık, cezasızlık üzerine oturtulmasının sayesinde iktidarı elde ettikten sonra? Ne yaptığını söylemem için hangi ülkede yaşadığınızı bilmeme gerek yok. Teker teker yazalım. Siz, kendi yaşadığınız ülkeye bakın ve doğru ya da yanlış deyin.  

Az önce de anlattığımız gibi, Süfyan Cezalandırma Hukukunu neredeyse yok etti. Aslında Cezalandırma Hukukunu, Kontr-Cezalandırma Hukuku haline getirdi desek daha doğru olur. Komisyonculuğu da yasalara uydururarak ekonominin göbeğine oturttu. Süfyan’a muhalif olduğunu söyleyip, aslında İblis’in başka bir askeri olan sözde muhalefet ise Cezalandırma Hukukunun yok edilirken karşı çıkması, muhalefet etmesi gerekirken aman kötü bir görüntü vermeyeyim diye ses çıkarmayıp hatta belki el arttırıp “Ben olsam daha fazlasını yapardım” dedi. Böylece Kontr-Cezalandırma Hukuku hayata geçirildi. Beraberinde de komisyonculuk ekonomisi. 

İblis, seçilmişin, “Af(!)” adı altında adaleti bozabileceğini de ekledi Kontr-Cezalandırma Hukukuna. Süfyan da bunu sonuna kadar kullanarak “Af(!)” adı altında suçluları salmaya başladı. Yine sözde muhalefet “af(!)” adı altında suçluların salınmasına karşı çıkması, muhalefet etmesi gerekirken aman kötü bir görüntü vermeyeyim diye ses çıkarmadı hatta yine el arttırıp “Ben olsam daha fazlasını salardım” dedi.

Medyada yer işgal edenler ise, suçluların insanlara yaşattıkları acılar ile karşılaştığında, “İyi ya, bugün de konuşacak konu çıktı. Onu anlatır sonra da ‘böyle bir şey olur mu ya?’ der, risk almadan, bugünkü mesaiyi de bu konuyla kapatırız” dedi. 

Günlerce ölümle tehdit edilip ve sonunda gerçekten katledilenlerden tecavüzlere; hükümet eliyle yapılan hırsızlık, haksızlıklardan insanların yağmalanan mallarına kadar insanların acıları hakkında konuşup, ama bunların tek çaresi olan Kontr-Cezalandırma hukukunun kaldırıp yerine Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku getirilmesi konusu hakkında hiçbir şey konuşmadan, yaşanan acıları anlatıp anlatıp en sonunda “Böyle bir şey olur mu ya!” diye konuyu bağlayıp yoluna devam eden mi daha ahlaksızdır yoksa o suçları işleyen mi, karar vermek zor. Yanlış anlamayın, bütün bu suçların önlenmesini sağlayacak olan şeyin önleyici mahiyette idam cezası temelli cezalandırma hukuku olduğunu biliyor da bunu gizliyor değil bunlar. Bunun böyle olması gerektiğini bile bilmeden konuşanlardan bahsediyorum burada. 

Süfyan için çalışan ne kadar geniş bir çevre var, değil mi? İblis, yaldızlı sözleri ile ne kadar çok kişiyi hizaya sokmuş, değil mi? Peki, hepsi bu kadar mı?

Değildir mutlaka ama ben burada bırakıp, İblis’in, Süfyani düzenin devamı için alttan gelen aday Süfyanlar için işlettiği bir teknikten bahsetmek istiyorum: Öfke Yönlendirme Manipülasyonu.

Her insanda fıtrat(adalet terazisi) olduğu için Süfyanlara karşı bir nefret oluşur elbette. İblis bunu bildiği için bu nefreti, küçük Süfyanları için yönlendirmeye çalışır. Süfyan’a karşı biriken nefreti küçük Süfyanların lehine kullanmaya çalışır. İşte bu Öfke Yönlendirme Manipülasyonudur.

Öfke Yönlendirme Manipülasyonunun tanımını şöyle yapabiliriz: Bir suçluya ya da bir adi şebekesine karşı biriken haklı nefreti, başka bir suçlunun ya da bir adi suç şebekesi nin kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmesidir. Onun için sözde muhalefet, aday Süfyan destekçileri, küçük Süfyan’ın her çıkan pisliğinden sonra Süfyan’ı hatırlatarak, Süfyan’a karşı biriken nefret ile gözlerin körelmesini ve alttan gelen Süfyan adayının yaptıklarının görmezden gelinmesini sağlamaya çalışırlar. Ve ne acıdır ki, aslında muhalefet olma iddiasındakilerin bu şekilde yaptığı şey, muhalefette oldukları için istedikleri gibi bol keseden kullanabilecekleri “hak, hukuk, adalet” söyleminden, başka bir suçlu ya da adi suç şebekesi için kendilerini vazgeçirmiş duruma düşürmeleridir. İnanılmaz bir şey bu, muhalefettesin diye hiçbir şey yapmıyorsun, oturduğun yerden devamlı olarak eleştiriyorsun, muhalefettesin diye kimse sana hesap sormuyor, karışmıyor ve sen tutuyorsun, aday Süfyan için yapılan öfke yönlendirme manipülasyonunu yiyor ve tüm “hak, hukuk, adalet” söyleminden vazgeçmiş duruma düşüyorsun.

İşte, insanların, hayatta hiçbir kutsalı olmayan, cahil, hırsız şovmenleri savunmaya kalkarak “hak, hukuk, adalet, dürüstlük” hakkında konuşma hakkını kaybetmiş olmaları, partilerini terör örgütlerine teslim ettikleri için de o terör örgütleri hakkında konuşma haklarından vazgeçmeleri; üstelik tüm bunları muhalefetteyken yapmak gibi korkunç bir akılsızlığa imza atmaları, İblis’in Öfke Yönlendirme Manipülasyonunu tuzağına düşmüş olmalarından kaynaklanmaktadır. “Nasıl olsa Süfyan var ve ben de ondan nefret ediyorum o zaman bunların hepsini yapabilirim. Hesap soran olursa da Süfyan’ın adını kullanır, onu ön plana çıkarır yani ben de öfke yönlendirme yapar, konuyu kapattırırım” özgüveni.

Burada şunu not etmem gerekiyor: İktidarı elde etmiş suç şebekeleri iyi insanları susturmak için onları haksızca hapsedebilir. Ama aynı zamanda ülkenin yargısı gerçekten elde ettiğini hiçbir şekilde hak etmemiş, sahtekâr, hırsız, dolandırıcı, cahil şovmenleri de yakalayıp tutuklayabilir. Aynı zamanda terörle mücadele de edebilir. İyi insanlara yapılan haksızlığı vurgularken, eğer devlet mekanizmasının hakikaten yapması gereken şeyleri konuya eklerseniz, batırırsınız. Kötüler kendilerini aklamak için zaten iyilere yapılan haksızlıkları dile getirerek araya kaynamaya çalışıyor. Kendileri hakkındaki suçlamaları gargaraya getirmeye çalışıyorlar. Bu yola saparsanız, kendi kalenize gol atmış olursunuz. Öfke yönlendirme manipülasyonu bağlamında bu konuya da dikkat etmeniz gerekiyor.

Bu notu da ekledikten sonra, şimdi de Süfyanların ve aday Süfyanların komisyonculuğu, yani yasal hırsızlığı nasıl kullandığı ile ilgili bir ekleme yapmak istiyorum.

Süfyan herhangi bir davasının olmamasını ve olmadığı haliyle nasıl olacak da seçmen kitlesi yaratacağı ile ilgili problemi dağıttığı gereksiz ihaleler, gerekli ihaleler içinse araya sokturduğu ihale komisyoncuları ve dağıttığı gereksiz kadrolar ile aşar. Süfyan ile komisyonculuk ayrılmaz bir bütündür. Bu şekilde suç ortaklığına dayalı kemik seçmen kitlesi yaratmış olur. (Bunların daha detaylı açıklamasını “Neden Ekonomik Kriz Olur?” videosunda izleyebilirsiniz.)

Elbette bu yöntemin aynısını yerel yönetimleri elde etmiş Süfyan adayı küçük Süfyanlar da kendi çaplarında uygularlar. Zaten az önce bahsettiğimiz Öfke Yönlendirme Manipülasyonuna da ortaya çıkan bu tip yolsuzluklarını örtmek için ihtiyaç duyarlar. İster ülke genelinde ister yerelde her dağıtılan gereksiz ihale, kadro vs. ile patlayan enflasyon altında ezilen seçmen yapılmış halk yığınları bunlardan medet umar halde bekler dururlar. Hak etmediğini elde etmiş bomboş karakterlerin yarattıkları bomboş gündemler ile oyalanıp dururlar.

Bu bomboş gündem meselesine bir örnek verelim:

“Bak şimdi anayasanın ilk 4 maddesi falan diye, çeşitli maddelerini hedef alıcam. İnsanlar tahrik olacak bana cevap verecek. Gündem olucam. İlgiyi üzerime çekicem. Hedef alınıyormuşum gibi olacak. Hem bu niteliksiz, faydasız halimle ilgiyi çekicem hem de bu halde olup da neden ilginin üzerime odaklandığını neden maaş aldığımı insanlar sorgulamayacak. İnsanların haklı tepkilerini hedef alınıyormuşum noktasına çekicem, sanki bir şeyler yapmak istiyor ama izin verilmiyormuşum gibi olacak. Onun için de zaten istediğim şeylerin özellikle “olmayacak şeyler” olmasına dikkat ediyorum, için için “inşallah ciddiye almazlar da blöfüm ortaya çıkmaz” diye de dua ediyorum ki hep isteyen ama verilmeyen pozisyonunu, aslında çok şeyler başaracak ama izin verilmiyor pozisyonunu koruyayım. Böyle böyle günleri geçiriyor ve hiçbir şeye bir gram faydası dokunmadan bir hayat yaşıyor ve bunu da göstermemiş oluyorum ve tabi hesabıma bedavadan yatan parayı da afiyetle yiyorum. Gündemde kalıyor olmak da üstüne ballı kaymak oluyor.” 

Şimdi bunları yazarken uzun zaman önce, 2011 gibi, Ümmetçiliğin Temellerini yazmaya başladığım günler aklıma geldi. Ümmedizm. Sonuna -izm getirilebilen isme sahip bir düzen oluşturmuş olacaktım. İşin özünde Müslümanları bir araya getirecektim. Daha doğrusu bu devasa söylemle ortaya çıkacaktım. Üstelik işin içinde dini kavramlar da olduğundan yaptığım kutsallık da kazanacaktı. Diğerlerine benzemeyecekti. Hiç kimse beni tutamazdı. Muhteşem bir şeydi bu. Hadi başlayayım derken aklıma tek bir soru geldi ve daha başlamadan yolumu değiştirdim: Bir insanın Müslüman olup olmadığını nasıl anlayacaktım ki Müslümanları bir araya getirecektim? Bunun bir cevabı yoktu ki, bir araya getirme konusunu konuşmaya başlayayım. İşte tam bu noktada bir tercih yapmam gerekiyordu. Ya bu soruyu görmezden gelip, blöf yapmaya başlayacaktım, hatta bu soru insanların aklına gelmesin diye de süslü cümlelerin sayısını arttıracaktım. Yani kutsal olanı istismar etmiş olacaktım. Ya da dürüst olup yolumu değiştirecektim. Yani kutsal bir yola girecektim. Ben yolumu değiştirdim ve gerçekten somut delilleri ile birlikte insanlara faydadan başka bir şey sağlamayan kült bir içerik çıkmış oldu naçizane. Hem de ümmetçilik kavramını delilli, somut bir şekilde adalet kavramına bağlamayı başardık, çok şükür. Çünkü anlattığımız her şey gerçek dünyanın gerçek sorunlarına gerçek çözümler içeriyordu, slogansız bir şekilde. Bu şekilde insanlar okudu, anladı ve benimsedi. İşin ilginci şu an için daha yayınlamayıp kenara koyduklarıma bakıyorum ve gerçekten bir ideolojinin çıkmış olduğunu görüyorum. Devrim Derslerinin sonunda da inşallah buna siz de tanık olacaksınız, evrenin çalışma mekanizması içinde ortaya konabilecek tek ideolojinin nasıl bir şey olduğuna. Encodeum çatısı altında bugüne kadar gördükleriniz sadece ön izlemeler… 

İyi de şimdi neden, ancak Allah'ın hüküm vermesi ile edinilebilen Müslüman olup olmama durumunun anlaşılmasının imkansızlığından bahsettim? Biraz sonra alt başlık olarak Kafirlik Yasasını anlatmaya başlayacağız, o zaman anlaşılacak bunu neden böyle yaptığımız ama önce bugüne kadar neler yaptığımızdan, tamamı olmasa da en azından bir kısmından bahsedeyim.

- Kontrollü Cumhuriyetin ne olduğunu anlattık. Anonim oy kullanmaya gereksiz anlam yüklendiğini, bu sistemin hiçbir derde derman olmadığı gibi, zaten herhangi bir derde derman olma gibi bir hedefinin de olmadığını özellikle belirttik, gerek yazı gerekse de video olarak yayınladığımız çeşitli çalışmalarda. Onun için olması gereken şeyin Kontrollü Seçim Sistemi olduğunu söyledik. 

- Kontrolsüz Üremenin felaket olduğunu ve hatta bunun bir felaket olmasının bir doğa kanunu olduğunu anlattık. Çözümün, Kontrollü Üreme olduğunu söyledik ve bunun nasıl yasalaştırılacağını da açıkladık.

- Ekonomik Krizlerin, enflasyonun seçilmiş hükümetin ya da seçilmiş yerel yönetimlerin yaptığı yasal hırsızlık yöntemlerinin sonucu olarak ortaya çıktığını anlattık. Hırsızlığın cezalandırılmasının geri ödeme prensibine dayandırılması gerektiğini, eğer para ile yapamıyorsa kişinin vücudundan parçalarla yapması gerektiğini anlattık.

- Kişiye Özel Ek Cezalandırma Hukukundan bahsettik. "Herkes kendi inancına, yaşam tarzına, var olduğunu iddia ettiği ideolojisine uygun kendine e-devlet üzerinden ek cezalandırma hukuku yazabilir olmalıdır" dedik. Örneğin recm cezası denilen zina edenlerin taşlanarak öldürülme konusu. Eğer "zina edenler taşlanarak öldürülsün" diyorsan, zinanın tanımını yapıp, e-devlet üzerinden kendin için ‘eğer zina ettiğim tespit edilirse, taşlanarak öldürülmem gerçekleşsin’ diyebileceksin, dedik. Bunun blöfçüleri susturacağını da söyledik.

- Dünyadaki bütün sorunların Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku ile çözüleceğini, şu anda yaşanan sorunların tamamının da ortadan kaldırılan cezalandırma hukuku sebebiyle olduğunu anlattık. Olması gerekenin Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku olduğunu da çeşitli yazılarda anlattık. Kısaca açıklayacak olursam, bu cezalandırmanın temelinde "Tehdit oluştuğu anda idam gerçekleşir" prensibi bulunur. Suçlunun can yakması beklenmez. Ayrıca bir insanın toplamda 4 suç işleme hakkı vardır. Dördüncü suçu ne olursa olsun idam gerçekleşir. 

Tabi, yaptığımız çalışmalar bunlardan ibaret değil değil ama bu konunun anlaşılması için bu kadardan bahsetmek yeterli. 

“Şeytan’ın Kontr-Cezalandırma Hukukuna Karşı yapılması gerekenleri anlatmaya devam edelim” diyerek şimdi de gelelim Kafirlik Yasası ile İblis’i can evinden vurmaya. (Bu yasayı ayrı bir yazı olarak değil, bu yazının alt başlığı olarak açıklayacağım.)

Nefs ne diyordu? “Ben farklıyım. Ben eşsizim. Ben tekim. Ben en üstünüm”. İblis ne diyordu, bunu desteklemek için: “İnsanlar mozaiktir. Mozaiğin parçalarıdır”. Biz ne diyorduk? Ah keşke ispat edebildiğin bir farkın olsa. Ah keşke ortada delilli bir mozaik olsa. 

Hadi gelin bunu hedef alalım. 

Kafirlik Yasası:

Dünya tarihine bakın. İdeoloji diye pazarlanan hikayelerin, uğruna savaşılan konuların büyük bir kısmının; insanların, ispat edemeyeceği şeyi iddia ettiği “Ben x’im” muhabbetine dayandığını göreceksiniz. Bunu ilk, “Ben ateşten onlar topraktan” diyerek İblis gerçekleştirmiştir ve seçmen yapılmış İblis’e uymuş kalabalıklar da bu geleneği devam ettirmişlerdir ama bir farkla. O fark da, Şeytan “ben ateşten onlar topraktan” derken doğru söylerken, farklı olduğunu iddia eden kalabalıklar “Neye göre farklısın? Delilin ne?” sorusuna cevap bile verememektedir. İşte biz de, Kafirlik Yasası ile, nefsin (Bu sefer İblis’in değil), elde hiçbir ispatı olmadığı halde, haykırdığı “ben farklıyım” yalanını Cezalandırma Hukuku ile karşı karşıya getireceğiz.

Not: Gerçekten farklı ve üstün olan insanlar vardır elbet. Fakat bu insanlar farklı olduklarını iddia etmezler. Farklılıkları, üstünlükleri yaptıkları ile anlaşılır diğer insanlar tarafından.

Kural: Kendisinin veya bir başkasının bir şey olduğunu iddia eden, iddia ettiğini ispatlamakla mükelleftir. Cezası? Para cezası olabilir. Belki bir seçimlik seçmen olma hakkının elinden alınması da olabilir. Önleyici Mahiyette İdam Cezasında demiştik ya herkesin üç suç işleme hakkı var, dördüncüsünde idamı gerçekleşir diye. Bunu, her iddia ettiğini ispatlayamayışında bir hakkını yitirecek kapsamına almamak gerekiyor ilk etapta. Çünkü insanlarda unutma durumu var. Belki daha sonra, bu bir kültür olarak yerleştikten sonra bu noktaya getirilir.

O zaman “Ben Müslüman’ım. Ben Hristiyan’ım. Ben Yahudi’yim. Ben aleviyim. Ben ehli sünnetim. Ben ateistim. Ben deistim. Ben solcuyum. Ben sağcıyım. Ben sosyalistim. Ben komünistim. Ben liberalim. Ben Kürt’üm vs. …” diyecekler ya da bunların “Sen’li” versiyonunu, “Sen x’sin” gibi, kullanacaklar, “Neye göre x'sin? Delil sun” dendiğinde ne diyeceklerini iyi düşünler. Çünkü Adil Dünya Düzeninde, Cezalandırma Hukuku ile karşı karşıya gelebilirler. 

Farklı olduğunu iddia eden herkes neden farklı olduğunu ispat etmekle mükellef olacak, Adil Dünya Düzeninde.

“İyi ama bu düşünce özgürlüğüne karşı bir hamle olmuyor mu?”

Yo. Ne düşünürsen düşün bana ne. Sabahtan başla akşama kadar "Ben şuyum. Ben buyum." diye düşün dur. Beni ilgilendirmez. Ama kendinle ilgili bir şeyi benim kabul etmemi istiyorsan delil sunmak zorundasın.

“Ama ‘hiç kimse düşüncesinden dolayı kınanamaz’ deniyor?”

O herkesin iyi niyetli olduğu fantastik bir dünyada geçerlidir. Gerçek dünyada değil. Kendisi ile ya da başkası ile ilgili ispat edemeyeceği bir şeyi iddia etmek düşünce özgürlüğü kapsamında hoş görülmesi gereken bir şey değildir. O zaman konudan bağımsız olarak soruyorum: "Hiç kimse düşüncesinden dolayı kınanamaz" sloganında geçen düşünceden kastettiğin şey ne? Bir insanı öldürmeyi düşünmek de ne bileyim gasp etmeyi, tecavüz etmeyi düşünmek de düşüncedir. “Hiç kimse düşüncesinden dolayı kınanamaz” yaldızlı sözünü söyleyen, düşünce için bir sınır çizmiş mi? Kaldı ki zaten kimse kimsenin ne düşündüğünü bilemez. Burada kastedilen düşüncenin başkalarına açıklanması, ikna edilmesi durumu. İnsanlar aklında geçen kötü şeyleri, kandırmak için ya da zarar vermek için başkalarına söylerken kınanamayacak mı yani? 

Yine her zamanki gibi altı bomboş ve tabi ki de aynı zamanda yaldızlı bir laf daha. Al sana mevcut Kontr-Cezalandırma Hukukunun Şeytan tarafından fısıldandığına bir delil daha.

Üstelik işin bir de şu boyutu var: bu dediğine kendin uyuyor musun? Örneğin, kontrolsüz üremenin had safhada gerçekleştiği ve kontrolün de kaybedildiği ülkelerden yasa dışı yollarla gelen ve suç işleme potansiyeli de oldukça yüksek insanların gelişlerinin engellemesi gerektiğini dile getireni bile hapsetmeye çalışıyorsun, ama düşünce özgürlüğü lafı ağzından düşmüyor. Bu çelişkiyi nasıl açıklayacaksın? 

Ayrıca, Kontr-Cezalandırma Hukukunu görebiliyor musunuz? Suç işleyen veya suç işleme potansiyeli yüksek insanlar hakkında konuştuğun anda Kontr-Cezalandırma Hukuku hemen çalışıyor ve seni hapsediyor. 

Hem düşünce özgürlüğünü savunan insan görüntüsü verecek diye yaldızlı cümlelerin tamamını kuruyor, ama işine gelmediğini hissettiği en ufacık sözde, üstelik sonuna kadar haklı ve doğru olsa bile, bir anda çirkinleşiyor ve o yaldızlı sözleri söyleyen o "ilerici, çağdaş, aydın" insandan eser kalmıyor.

Konumuza geri dönersek, iddia ediyorsan, -ki böyle şeyleri neden iddia etsin insan, başkaları tarafından kabul edilsin diye-, ispat etmekle mükellefsin. Bu yasa ile birlikte herkes, “ben farklıyım” diye haykırmadan önce 2 defa düşünecek, sorarlarsa ne delil sunacağım diye.

Bitirelim. 

Bugüne kadar yaptığımız çalışmalarla, İblis’in kurduğu Kontr-Cezalandırma Hukuku merkezli mevcut dünya düzeninden, Adil Dünya Düzenine geçişi temellendirmeye çalıştık. Finali de Devrim Dersleri Serisinin sonunda yapacağız inşallah. O günlerin gelmesi umuduyla…

Turpların büyükleri hâlâ heybede.

Not: Az önce verdiğim örneklere Kürt olduğunu iddia etmeyi eklediğim için, genel anlamda kavim kavramını da hedef aldığımı düşünebilir ve bunun sonucunda “Listeye ’Ben İngiliz’im’, ‘Ben Fransız’ım’, ‘Ben Türk’üm’ vs. demeyi de ekleyecek miyiz?” diye bir soru sorabilirsiniz.  Siz sormadan ben cevabını vereyim: Hayır. Çünkü, örneğin Türk olmayı incelersek, Türklük hem dilbilimsel hem de tarihsel olarak varlığı ispatlanabilen bir etnik kimliktir. Yani dilbilimsel olarak Türkçe diye bir dil, tarihsel olarak da Türk diye isimlendirilebilecek bir etnik kimlik vardır. Buna ek olarak da Atatürk, takdire şayan bir tanım yaparak “Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” diyerek izole Türk kavmini ulus devlet haline ve bunun sonucunda da Türklüğü hukuki statüsü olan bir kimlik haline getirmiştir. O yıllarda bunu düşünmüş olmasının gerçekten çok şaşırtıcı olduğunu belirtmek isterim. Günümüzde ise bu tanımın biraz daha değiştirilmiş versiyonunun, "Türk Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür" diyen Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 66. Maddesi olarak karşımıza çıktığını görmekteyiz. Tüm bunları göz önüne aldığımızda Türk olmanın, hem dilbilimsel ve tarihsel delilleri olan bir etnik kimliği hem de hukuki statüsü bulunan ulus-devlet vatandaşlığını simgeleyebilir olduğunu görmekteyiz. Ha keza İngiliz olma, Fransız olma vs. de aynı statüdedir. Fakat Kürt diye bir kavmin varlığı ne tarihsel ne dilbilimsel olarak ispatlanamadığı gibi, ispatlanmış olmuş olsaydı bile izole kavimden ulus devlete evrilme diye bir şey yaşanmadığı için “Kürt olma” iddiası, iddia sahibinin beyanından öteye geçememektedir. Tüm bunların sonucunda, “Senin beyanın seni bağlar” ve “Bir şey kendisine delil olmaz” prensipleri gereğince, “Neye göre Kürt’sün, delilin ne?” sorusunun hiçbir cevabı olmadığı için Kürt olma iddiasını da listeye eklemiş oldum. Yoksa genel olarak etnik kökenleri hedef aldığım için değil.

Ayrıca şunu da eklemek isterim: Kürt olduğunu iddia etmek zorunda olduğunu zannedenlere baktığımızda bunun ya akraba bağı ya da arkadaş gazı kaynaklı olduğunu görmekteyiz. Akraba bağı kaynaklı olarak Kürt olduğunu iddia edenlerin, çoğunlukla, suça bulaşmış yakınlarına arka çıkma çabası nedeniyle bunu yaptıklarını görürken, arkadaş gazı ile bunu iddia edenlerin “Kürt’üm demekten korkuyor musun? Utanıyor musun?” şeklinde ters psikolojinin etkisi altında kaldıklarından dolayı bunu yaptıklarını görmekteyiz. Tabii, Kürt olma iddiası karşımıza sadece bu şekilde çıkmıyor. Bunu kendisi için iddia edenlerin yanı sıra, başkaları için iddia edenlerin de bulunduğunu görüyoruz. Başkasının “Kürt” olduğunu iddia etmeye çalışanların, bunu neden yaptıklarına baktığımızda ise “Kürt olmanın zamanında hedef alındığı” yalanına inanmış olduklarını ve kendilerinin de o suçu işlemediğini gösterme çabası içinde olduklarını görüyoruz. Yani olmayan suçların suçluluk duygusunu yaşadıklarını ve bu psikolojinin etkisi ile kendilerinin iyi insan olduklarını gösterme amacıyla sürekli olarak “Kürtlere x yapıldı” şablonu ile başkalarının yalanlarına yalan ekleme çabası içinde bulunduklarını görüyoruz, ne “Bahsettiğin insanlar neye göre Kürt, delili ne?” ne de “X olarak bahsettiğin kötülüğün yapıldığına delilin ne?” sorularına cevap veremez halleri ile.