15 Nisan 2009 Çarşamba

Cehenneme Karşı Cesur Olmak

Bilginin değeri tekrar edildikçe insanın gözünden düşer. Bilginin kendi sahip olduğu değer düşmez, insanın gözündeki değeri düşer. Ölüm bilgisinin uğradığı akıbet de budur. Öleceğimiz o kadar çok tekrarlanıyor ki dünyanın en ağır, en keskin bilgisini umursamıyoruz. Hiç aklımızın ucundan bile geçmiyor. "Hepimiz öleceğiz... Tabii, tabii... Hepimiz öleceğiz" diyerek öleceğimiz gerçeğini aslında sadece geçiştiriyoruz, düşünmüyoruz bile.

Dikkat! Bir üst paragrafta geçen cümlelerde hep "biz" kullandığım için bu cümleler sanıyorum çok da sarsmadı, ölüm bilgisinin tekrar edilişinden dolayı gözden düşmesi yanı sıra aynı şekilde herkesin aynı durumda olduğunu bilmek rahatlatıyor sizi. Okurken, ölüm bilgisini unutmanın endişesini duymak yerine herkesin aynı durumda olması dikkatinizi çekiyor; yani rahatlatan şey "ben yanılıyorsam, herkes de yanılıyor ve yalnız değilim". Yani başkasının başarısızlığı ile avunma.

Her şey otomatiğe bağlanmış. Sen dünya hayatını yaşarken kindar ve haset bir şekilde, başkasının başarısızlığı ile avunarak yaşıyorsun ve işte bu hâl ise seni cehenneme karşı da cesur yapıyor. Yalnız unutmamak gerekiyor, cehennemde başkasının başarısızlığı ile avunma yok!

"Müslüman Allah'ı, öleceğini unutmadan günaha giremez" demiş âlimler. Günaha girebiliyorsanız bunu unutma kabiliyetinize borçluymuşsunuz. Harikulade bir tespit fakat günaha girmede (yani aslında cehennem bilgisine karşı cesur olmada) iki nokta daha var insanoğlunun sığındığı. Bunlardan birincisi cehennemde yalnız olmayacağını tasavvur etmek, ikincisi sadece belli bir süre azap ile muhatap olacağını sanmak.

Eğer "Yanacaksak hepimiz yanacağız" diyerek cehennemi hayal ediyorsanız:

İsra 22. (EY İNSANOĞLU,) Allah'la beraber bir başka tanrı edinme ki kendini kınanmış ve bir başına bırakılmış olarak bulmayasın
Eğer "Cehennem diye bir şey varsa, ben de gidersem, belli bir süre kalır çıkarım" diyorsanız:
Bakara 80. Ve onlar: "Ateş, bize birkaç günden fazla dokunmaz" derler. (65) De ki [onlara]: "Allah'tan bir söz mü aldınız -çünkü Allah hiçbir zaman sözünden caymaz- yoksa asla bilemeyeceğiniz bir şeyi mi Allah'a isnad ediyorsunuz?"

65 - Yaygın Yahudi inancına göre, İsrailoğulları'ndan günahkarlar bile öteki dünyada sadece çok sınırlı bir ceza görecekler ve "seçilmiş toplum"a mensup olmaları sebebiyle cezaları çabucak kaldırılacaktır: Bu, Kur'an'ın reddettiği bir inançtır.
Evet Hud Süresi 107. ayetine bakarak Cehenneme girenlerin çıkabilme durumu ile ilgili bir çıkarım yapabiliriz ama o da Allah'ın yüceliğini takdir edip, Müşrik de olmayıp ama nefsinin bazı isteklerine uymada hata yapanlar ile ilgilidir (Allahualem). Başkasına zulüm edenlerle değil. Ayrıca Allah, "Şeytan sizi Allah'ın rahmetiyle kandırmasın" der (Fatır/5). Onun için bir süre girip çıkarı diyenler kendinizden o kadar da emin olmayın. 

Ayetler son derece açık... Aslında hiç de kendimize yakıştıramadığımız o cehennem yani başkasına edilen zulmün geri dönmesi sandığımızdan çok daha yakın.

8 Mart 2009 Pazar

Toplumları Yönlendirme Sanatı ve Taraftarlık

Profesyonel spor yani sporcunun çıktığı müsabaka başına ücret alması icat edilmiştir. Aynı ampulün icadı gibi… Ve aynı ampul gibi bu icadın da bir nedeni vardır. Profesyonel sporun icat edilmesinin nedeni amatörü özendirmektir. Yani amaç, profesyonel sporcu estetik, izlerken zevk uyandıran hareketler ile müsabakaya devam edecek ki seyirciler özenip spor yapmaya teşvik olsun.

Hepimizin bildiği gibi uzun zaman önce, profesyonel sporun vazifesi icat ediliş nedeninden sapmış, özendirici olma vazifesi tamamen unutulmuş(gerçi böyle bir vazifenin varlığından haberdar bile olunduğunu sanmıyorum ki unutmaktan bahsedelim) ve artık sporcular yapmak zorunda olduklarını sandıkları yeni görevlerine odaklanmışlar: Başarılı olmak.

Profesyonel sporda özendirici olmaktan, başarılı olmaya evirilen süreç bir yanlışa daha sebebiyet vermiş: İnsanların seyirci olmaktan taraftar olmaya dönüşü. İşte burası adaletsizliğin başlangıcı...

Taraftar olmayı psikologlar, (bir şekilde problemli)ferdin takımın başarısını kendi başarısı, başarısızlığını ise kendi başarısızlığı olarak görmeye başlamasına bağlıyor. Bu saçmalığa tutunulması elbette hayatta başarılı olamam ile doğrudan bağlantılı.

Taraftar olmayı, seninle hiçbir alakası olmayan meselede, olayın parçası olduğunu farz etme sanrısı olarak nitelendirebiliriz. (Aslında bu noktadan sonra bu yazıyı ehli-i Şia(Arapça taraftar) ve Şiilik meselesine yönlendirebilirim, hatta öyle düşünüyordum ama vazgeçtim fakat örnek olması açısından yıllar önce yaşanmış sahabelerin yaşadıkları sorunlara taraf olduğunu sanan insanlar, taraftarlığın sadece spor müsabakaları ile sınırlı olmadığını çok daha geniş yansıması ve zararları olduğunu göstermeli). Bu sanrı neticesinde zulüm gören ruh, boş işlerle uğraşıyorsun diye bangır bangır bağırırken, gelen utancı engellemenin tek yolu fanatiklikten geçiyor. Fanatiklik yani bir spor taraftarın gürültü(tezahürat) çıkarması, kavga etmesi... ya da bir sahabe taraftarı olduğunu sananın kendini kırbaçlaması, amaçsız işle meşgul olmanın yarattığı utancı bastırmanın ve kendine güveninin gelmesini sağlamanın en önemli aracı. Ne yazık ki bu sanal güvenin yarattığı zararlar hesap edilir cinsten değil.

Ben spor seyircisiydim bir zamanlar, kendim iki sene lisanslı olarak spor yaptım ve o dönem izleyebildiğim kadarı ile müsabaka izledim. Sporu bıraktıktan sonra bir daha doğru düzgün izlediğimi hatırlamam. Spor yapmak ve seyirci olmak çok doğru şeyler. Yöneticisinden, antrenöründen, hizmetlisine kadar altyapı tesislerinde faaliyet gösteren insanlar ve yaptıkları hizmetler kendine "doğru şekilde" güvenen, sağlıklı bireylerin yetişmesi açısından çok önemli. Zaten dediğim gibi bunun için profesyonel spor icat edilmiştir. Fakat taraftarlık, başarılı olma hedefi ve bunun neticesinde ortaya çıkan çeteleşme, kumar, doping gibi rezillikler bu meselenin ne noktalara vardığını gösteriyor. Sadece spor alanında mı! Ya diğer alanlarda yaşananlar... Yapılan anlamsız savaşlar, zulümler, kaybolan hayatlar... Neden bahsettiğimi biliyorsunuz.

Benim bu yazıyı yazma amacım, TV'de gözükme süresinin, insanın yaptığı işin önemi ile alakalı olduğunu sanan kitlelerin yanlışa özendirilmesi.

3-4 saat boyunca bir masanın etrafında oturmuş insanların, takımların ya da bireysel olarak sporcuların neden başarılı olunup olunmadığı ile ilgili konuştuklarını biliyorum. Bir kişi de çıkıp demez mi "Size ne yahu" diye. Bir keresinde 5-10 dakikalık görüntülerine şahit oldum. Ortamda böyle bir gerilim oluşmuş, niyeyse, -zaten konu yok tartışmanın tartışmasını yapıyorlar- sunucu teker teker sordu: 


+ Siz şunun kötü oynadığını kabul ediyor musunuz?
- Ediyorum
Diğerine sordu: 
+ Siz?
- (Kafa sallayarak) Ediyorum.
+ Ya siz?
- Ben de ediyorum.
Diğer tarafa dönerek:
+ Siz?
- Ben de.

Allah'ım, "fikir"(!) birliğine vardılar. "Fikir"(!) ayrılığı yaşamadılar. Ortak hareket ettiler.

Burada ben bir spikerin ya da belki maç esnasında yorum yapanlar hakkında konuşmaya çalışmıyorum. Benim burada söylemeye çalıştığım şey, bu görülen manzara 3-4 saat ekranda kalması ile toplum nazarında itibar görmeye başlaması. Yani yapılması diğer şeylerden daha elzem bir işi yaptıklarını düşünmeye başlamaları ve o noktaya kanalize olmaları.

Hepsinin üstüne profesyonel sporcuların aldıkları korkunç paralar, sosyal adaleti baltalayan bir diğer husus. (Reklam gelirleri haricinde) bu miktarda paraların ödenmesi kabul edilir şey değil. Eğer ödeniyorsa bu iş çığırından çıkmıştır. Müsabakaya gelen kişilerden alınan bilet parası neyin nesi? Bu yapılan işin profesyonel spor ile uzaktan yakından zerre kadar alakası kalmamıştır.

Hele ki, bu kadar boş aktivitede bulunurken, bir de karşılaşmanın önemli bir olayla birleştiğinde, çıkıp ciddi ciddi konuşmaları yok mu. Örneğin bir ülke bir ülkeye saldırmış ve o ülkenin spor takımı başka bir yere giderken saldırıya uğramış olsun, bu aşamadan sonra bu işle alakadar olan şahısların ciddi, önemli bir iş yaptıklarını düşündürtecek şekilde konuşmaları yok mu!

Ya da birisi yaralandı, sakatlandığı ya da öldüğü zaman, el ele tutuşma sahneleri, "birlik beraberlik figürleri"...

Sözün özü, profesyonel spora bu kadar itibar edilmesi ya da kaybettikleri bu kadar zamana yanacaklarına üstüne bir de "zamanlarını doğru şekilde değerlendirdikleri" şeklinde düşünülmeye başlanması ya da bu aktivitenin mensuplarının yaptıkları "bu galibiyeti insanlığa" ya da "şu andan bilmem nerede bilmem ne zorluklar çeken insanlara hediye ediyoruz" gibi açıklamaları, vb. gibi şeylerin toplamı, toplum nezdinde yapılan işin çok ciddiye alınması fikrini oluşturuyor. Bunu sonucunda taraftarlık, sonucunda fanatiklik, kaybolan zamanlar; sonucunda büyük paralar, sonucunda çeteler, kumar, tehditler ortaya çıkmaya başlıyor. Ve bireyler spor yapmaya değil, galip gelmeye ve hatta bunu yaparken illa ki profesyonel sporcu olmaya teşvik ediliyor.

Bu toplumların yanlış yönlendirilmesine ilk örnekti.

***

Şarkıcı olduğunu tahmin ettiğim bir bayan ben bu noktaya tırnaklarımla kazıyarak geldim diyordu. Tırnaklarla kazınacak bir iş olsaydı yaptığın emin ol bunu yapmazdın, desem haksızlık mı etmiş olurum, bilmiyorum. O bayan için bunu söylememiş olalım ama nedense, kısa yoldan, kolay yoldan para kazanmayı başarmış herkes devamlı olarak çok çileler çektiğinden bahsediyor. Ya da çektiğinin çile olduğunu sanıyor aynı geldiği yerin bir nokta olduğunu sanması gibi... Kolay yoldan para kazanmanın bir başarı olduğunu söylemem dikkat çekmeli, çünkü herkes kolay yoldan kazanmak istiyor ama herkes bunu yapamıyor, demek ki bunu yapabilen bunu başarmış. Evet, her insan istiyor ama herkes yapamıyor. Kimseye ahlak dersi vermek için yazmıyorum bu yazıyı. Fakat burada değinmemiz gereken şey bu başarıların istisnasız tamamı yanlış yollardan geçmesi ve tırnaklarla kazınmadan, çok kötü yerlerde kötü insanlarla kötü bir şekilde muhatap olunması. Ama bunun üstüne TV'de, gazetede ya da internette boy gösteren bu insanlar kendi durumlarını nedense çok kıymetli bir halmiş gibi anlatması. Ve insanlar bunları ciddi ciddi dinliyor. Ve gündemde saatlerce kalıyorlar.

Yukarıda profesyonel sporculardan bahsettik, şimdi şarkıcı, bunların üstüne dizi, film oyuncaları, modelleri vs. de ekleyelim.

Ölen bir çiftçinin, ya da devre tasarımcısının ya da grafikerin ya da mobilyacının haberinin yapılmaması fakat yukarda saydığım işlerden birinin ölümünün haberinin yapılması, onların daha kıymetli olması değil, onların medya sektörünün insanları olmasıdır elbet. Ama saydığım (profesyonel sporculuk, oyunculuk vs.) devamlı olarak medya sektöründe(TV, internet, gazete) yer alması sadece bu insanların eğlence sektörünün mensubu olması değildir.

Bir komedyen, çeşitli yerlere başvurularda yer alan mesleğiniz nedir sorusuna ne cevap vereceğini bilmediğinden bahsetmişti.
Bu insanların (ortak)vasfı nedir? Bu insanların ortak vasfı nedir ki yaptıkları her şey hakkında haber yapılabiliyor? Ortak vasıf:

Dedikodusu yapılabilir insanlar olmaları.

TV'de hiç tanımadığı insanın dedikodusunu yapmayı öğrenen bireyin, TV'yi kapadıktan sonra yan komşusunun ne yaptığını merak etmeye başlaması ile medyanın sosyal hayatın zedelenmesine nasıl vesile olduğunu konuşmayacağım. O işin ayrı bir boyutu. Burada söylemek istediğim, dedikodusu yapılabildikleri için gündemde kalan bireyin kitleler için özendirici olmaya başlaması. Bunun üstüne bir de çok çileler çektiğinden bahsetmesi, tırnaklarla kazımaktan bahsetmesi bu meseleden fazlasıyla etkilenildiğini göstermekte. Artık herkes şarkıcı, oyuncu olmak istiyor, olmaktan bahsediyor; bunların yarışmaları bile düzenleniyor dünya genelinde.

İnsanların bu meseleye yönlendirilmesi, özendirilmesi... Hem bu işe gerçekten yapanlar için çok zararlı hem de kolay yoldan para, ünlü olmak için yola çıkanlar için zararlı. Önceden dedikodunun yapılması ne kadar ayıptı şimdi artık insanlar kendi dedikoduları yapılsın diye atmadıkları takla kalmıyor. Aynı çıplak beden görmenin zevk vermesi nedeni ile çıplaklığın her daim müşterisi olması gibi, dedikodunun da her daim zevk vermesi nedeniyle "dedikodusu yapılabilir insanların" yaptıklarının da her daim müşterisi bulunabiliyor. Yani eğlence sektöründe olmaları nedeniyle bu kadar gündemde kalmıyorlar, nefsin en büyük lezzet araçlarından biri olan dedikodu yapabilmeye vesile olmayı başardıkları için bu kadar gündemde kalıyorlar. Ve dediğim gibi, üstelik bir de kendileri için çok ulvi cümleler kuruyorlar ve kalabalıklar nezdinden özenilecek birey profili çizmeye başlıyorlar.

Bu toplumların yanlış yönlendirilmesine bir başka örnekti.

***

Şu anda bir bölgede, yakında seçimler var ve seçimler 2 "zıt" (olduğu düşünülen) partinin rekabeti ile geçecek sanıyorum. (Birisine A partisi, diğerine C partisi diyelim) Seçimler yaklaşırken bu iki partinin mensuplarının söylem olarak elle tutulur, neredeyse hiçbir şey ortaya koyamadıklarını görmek çok da garip değil. Bir tanesi bağırıyor:
"Ülkeyi C zihniyetinden kurtaralım", oy vereceklere de dönüp sessizce deniyor ki "oylar bölünmesin". Diğeri diyor ki:
"Ülkeyi A zihniyetine teslim etmeyelim", oy vereceklere de deniyor ki "onlara karşı birleşmeliyiz".

Yukarıdaki mutualist(iki tarafın da karşılıklı fayda sağladığı) açıklamalarından başka daha akılcı söylemlerinin olmaması şaşırtıcı da değil, gerisi gündelik, beş para etmez polemikten ibaret. Çok da ilgilenmiyorum açıkçası.

Burada dikkat çekmeye çalıştığım mesele, bu avam, sadece "karşı taraf" edebiyatı ile oy toplamaya çalışılması ve ne ilginçtir bunu başarılması. Sorun bu. Hatta aynı şekilde ırkçı olmayı bile başaramamış, adına siyasi parti denen iki oluşumu da buna dâhil etmek gerek.

Yani meclise topu topu 4 parti girecek ve ikiye iki ayrılmış bir şekilde devamlı olarak karşı tarafı işaret ederek oy istiyorlar.

"Eğer bana vermezsen oylar bölünür karşı tarafa yarar". Ve kalabalıklar da bu ucuz söylemi hiç mi hiç yadırgamıyor. Yoksa İslam’da kalabalıklara oy hakkı verilmemesinin nedenlerinden biri bu mu?! (Şuraya bakın lütfen)

Ve bu edebiyatın ardından kendilerini bir tarafın taraftarı olarak bulmaları ve buna göre oy vermelerini "kendi tercihleri olduğunu sanıyorlar". Sinirleri bozacak kadar komik. Kimisi de "halkın kendi kaderini tayin" diyor. Sadece bu söz için sayfalarca yazabilirim. Ama şu kadar söyleyeyim, içinde halk kelimesi geçen cümleler boşluğun gürültüsüdür.

Neyse;

Kendi tercihin olduğunu sanma... Kutuplaştırarak, insanlara karşı taraf göstererek ikna etme...

Yalnız burada bir şeyi belirtmem gerekiyor ki, ikna etme sanatı, toplumları yönlendirme, verdiğin kararı onların kendi kararı gibi düşündürtme gerçekten bir zekanın mahsulüdür. (Hatta belki örnek olarak Lost dizisi 4.Sezon 11. Bölüm 21.Dakikadan sonraki diyaloğa bakabilirsiniz) Ama bahsettiğim lokal bölgede yaşanan, bilinçli olarak yapılan bir şey değil. İktidar talipleri de hakikaten karşı tarafı iktidara getirmemenin bir "dava" olduğunu falan sanıyorlar. Yani davasızlıklarında samimiler. Çok acı!

Yönlendirilmiş kitlelerin (kendi tercihleri olduğunu sanarak) verdikleri kararlar ile adil, zararsız, masum insanlar da yönetiliyor ve sonuçlar onlara da ulaşıyor ne yazık ki! Adaletsizlik gün gibi ortada… Düşünen birey için çözüm de.
Bu da üçüncü ve son örnekti.

***

Yaşı küçük olanların, daha henüz kişilikleri belirmediğinden, kolay kandırılabilir olması, özenilmemesi gereken şeylerin özenilecek bir şey olarak benimsetilmesi, grup psikolojisine açık olmaları normal olsa da, bunun belli bir yaşı geçtikten sonra devam etmesi topluma zarar vermesi nedeniyle bizim için önemli. Keşke zararı kendisi ile sınırlı kalsa da bize de bu yazıyı yazmak düşmemiş olsa idi...

İnşallah yanlışa yönlendirilmeme noktasında okuyanlara ufak da olsa bir katkı sağlar bu yazı.

23 Ocak 2009 Cuma

İslamiyet ve Olmayan Evlilik Yaşı Üzerine Fetvalar

İslamiyet'te evlilik yaşı meselesi üzerine haberler her şeyden daha fazla dikkat çekiyor. Verildiği iddia edilen fetvaları(Örn. "1 yaşındaki kızla da evlenilir") vicdanlar kabul etmiyor. Tabii ki de kabul etmeyecek. Bir şey size mantıksız geliyorsa dünya üzerindeki herkese mantıksız gelecektir. Çünkü mantık, karakter yada kişilik gibi insandan insana değişen bir şey değildir. Herkeste aynıdır ve sabittir.

20. yüzyılın ortalarına doğru patlak veren İslam üzerine modernist iddialar İslam aleminde 3 çeşit cevap verme metodu oluşturdu diyebiliriz:

1-) İslam karşıtı iddiaları referans alarak verilen cevaplar
2-) Bu modernist, İslam karşıtı iddialardan etkilenmemiş imajı çizen cevaplar
3-) İddiaları parametre almadan akıl ve adalet süzgeci kullanarak verilmiş cevaplar.

Birinci grubun haklı olarak doğma nedeni İslam karşıtlarının en olmayacak konularda bile kimi zamana çarpıtarak kimi zaman abartılı demagojik ifadelerle konuyu mecrasından çıkararak haksızlık yapmaları. İkinci grubun doğma nedeni, kimi birinci grup cevapların çok fazla İslam karşıtlarının kulvarına girdiğinin, kabul edilemez yorumlar, hatalar ve çarpıtmalar içerdiğinin görülmesi. Üçüncü grubun doğma nedeni ise ikinci grup cevap metodojisinin hassas ve özenli yorum yapılması gereken meselelerde sırf birinci grup tarzında görünmesin diye, daha açık bir ifade ile belki modernistlerden etkilenmemiş havası estirsin diye, belki gelenekler ön planda tutuluyor diye kimi zaman adaletten kimi zaman mantıktan uzaklaşılmış ifadeler içerdiğinin fark edilmesi.

Zincirleme reaksiyon gibi. Önce İslam karşıtı iddialar patlıyor, sonra bunlara cevaplar veriliyor, sonra kimi cevaplarda hatalar ve çarpıtmalar çıkıyor, bunu gören alimler bunlardan uzak durma adına bazı samimi olarak kafa karıştıran meselelerde, olmayacak şeyler yazmaya başlıyor. Bir başka deyişle gerçekten çözmesi zor, çelişki oluşturabilen meseleleri, "çarpık modernist iddialar" zannediyor ve böyle gözümesin diye adalet ve mantık çizgisinden sapmış açıklamalar yapıyor.

Dikkat edilmesi gereken şey, yukarıda 3'e ayırdığım şey cevaplar yani meseleleri ele alma biçimi insanlar değil. Çünkü bu konulara cevap vermeye çalışan biri için meselelere sırf bu yöntem ile yaklaşmış diğeri şu yöntemle yaklaşmış diyemiyoruz. Bir meselede çok ince bir noktayı yakalayıp oradan güzel bir başlık çıkaran kişinin diğer bir noktada gelenekçi tutum sergilediğine şahit olabiliyoruz. Onun için insanları değil, tarzı kategorize etmek daha mantıklı.

Bu ayırımda ilk iki grubun çok fazla örneği var fakat, sadece üçüncü tarzı kullanmak açıkçası çok rastlanılan bir durum olmasa gerek. Ben inanıyorum ki çok yakın zamanda bir ayıklanma ile ilk iki grup izahatlar yerini tamamen üçüncü gruba bırakacaktır. Konumuza başlayalım.

Talak 4 (Yaşlılıklarından dolayı) hayızdan kesilmiş kadınlarınızdan şüphe ederseniz, bilin ki onların bekleme süresi üç aydır. Henüz hayız görmeyenler de böyledir. Hamile olan kadınların bekleme süresi doğurmaları ile son bulur. Kim Allah'tan korkarsa (Allah) onun işine kolaylık verir.

Büluğa ermediği için hayız görmeyen veya bazı nedenler dolayısıyla geç hayız gören ya da çok büyük bir istisna olup da hiç hayız görmeyen kadınlar, hayızdan kesilmiş kadınlar gibi talaktan sonra 3 ay iddet beklerler.

Kur'an'ın bu açıklamasına göre, burada "Mudhale" (kocasıyla gerdeğe girmiş) bir kadının söz konusu olduğuna dikkat edilmelidir. Çünkü mübaşeret olmasaydı eğer, iddet söz konusu olmazdı. (Bkz. Ahzab: 49) Bu yüzden, henüz hayız görmeye başlamamış kızların, iddetinin beyan edilmesinden anlaşıldığına göre, bu yaştaki kızlarla evlenmek ve kocalarının kendileriyle cinsel ilişkide bulunması caizdir. Dolayısıyla Kur'an'ın caiz gördüğü bir davranışı hiçbir Müslümanın yasaklamaya hakkı yoktur.
Tefhimul Kuran
demiş Mevdudi yazdığı Tefhimul Kuran isimli tefsirinde.

İşte bu, tam anlamıyla 2. grup yani gelenekçi ve modernizmden etkilenmediğini belirtme kaygılı bir açıklamaya örnektir. Peki burada nerede hata var?

Birinci hata ayette "henüz" diye bir ifade geçmemesine rağmen bunu ekleyerek ayete yön vermeye çalışılmasıdır. Bu ayette ikinci sırada anlatılan bayanlar bir özür durumu sebebi ile hiç adet görememiş olgun kadınlardır. Ama geleneksel İslam ekolü diye adlandırabileceğimiz ekol bu ayeti "henüz adet görmemiş kız çocukları" şeklinde tefsir etmektedir.

İkinci hata -ki hemen hemen herkesin düştüğü- "kızlarla evlenmek" ifadesinin kullanılması. İster kabul edin ister etmeyin çoğunluğun aklında bayanın kimle evleneceğine karar veren ebeveyn figürü vardır. Bayan hep pasif durumdadır. "Evlenemez", "evlenilir". Ve bu, bilinç altından dışarı bu şekilde vurulur. Gelenekçi tutumda ebeveyn kızın sadece kiminle evleneceğine değil aynı zamanda ne zaman evleneceğine de karar verebilir. Ve onlara göre bu konuda hiçbir sınır yoktur. Çünkü gelenek, ayeti henüz hayız görmemiş kız çocuğu olarak alır ve ayetin kız çocuklarının boşanma süreçlerinden bahsettiğini iddia eder. Zaten, örnekte de görüldüğü gibi, ayetin hemen altına "Dolayısıyla Kur'an'ın caiz gördüğü bir davranışı hiçbir Müslümanın yasaklamaya hakkı yoktur" denilerek zulüm mekanizması haline dönüşebilecek gelenekçi bir ifade de eklenmiştir.

Hatta üstüne bir de İmam Şafi ve İmam Maliki'nin "ergenlik çağındaki kızı, babası cebren evlendirme hakkına sahiptir" fetvasını ekleyelim. Ki bu fetvaya delil olarak ayetlerde geçen "evlendirin" ifadesinin getirildiğini belirtelim. Dolayısıyla ikinci grup izahat yaklaşımı karşımıza şöyle bir tablo çıkarıyor: Ebeveyn tamamen keyfi olarak, çocuklarının istediği yaşta ve istediği kişi ile cebren evlendirebilmektedir. Buna dinde cevaz vardır.

Bunun kabul edilemez olduğunu anladığınız için şu anda itiraz edeceksiniz ama burada açıkça görülen adaletsizliğe karşı çıkmayı ise "modernizmden etkilenme" olarak etiketleyecek bir kitle ile karşılaşabilirsiniz, dikkatli olun. Oysa ki bunun modernizmle ya da benzeri herhangi bir şey ile uzaktan yakından alakası yoktur!

Fakat, ikinci grubun yanı sıra, modernizm bağlamında birinci grup izahat ne gibi hatalar içerebilir derseniz? O da şu ki tüm bunlara tepki olarak 17-18 vb. gibi evlilik yaşı belirtilmesidir. Bu da hatalıdır. Yani aynı ikinci grup izahat gibi birincisi de hatalıdır.

Peki doğrusu nedir? Doğrusu elbette ki 3. grup cevap yöntemini seçmek. Sözü Hz. Peygambere bırakalım ve İmam Ebu Hanife'nin bu meseleyi nasıl sağlıklı bir şekilde sonuca bağladığını görelim:
Ebu Hanife ise, buluğ çağına (ona göre 17 yaşını doldurup) gelmiş bir kızı hiç kimsenin zorla evlendiremeyeceğini benimsemiştir. Ebu Hanife'nin dayanağı, "Açıkça izin alınmadan dul kadın, rızası anlaşılmadan bekâr kız evlendirilemez" (Buharî, nikâh, 40; Müslim, nikâh, 64; Ebu Davud, nikâh, 23) hadisidir. Ebu Hanife'ye göre, büluğ çağındaki bir kız, velisinden izin almadan ve kendi irade beyanıyla evlenebilir. Osmanlı Hukuk-ı Aile Kararnamesi (m.8) ve Türk Medeni Kanunu (m.124) bu görüşü benimsemiştir.

Yani İslamiyet'te evlilik için yaş şartı değil, rıza şartı konmuştur. Burası çok önemli. Yaş şartının konmaması "küçük yaş evlenebilir" değildir, evlenemez de değildir. Yaş bir parametre değildir. Yani açıklamanızda, izahatınızda yaşı parametre olarak veremezsiniz. Veriyorsanız baştan hatalıdır. Yani haber kaynaklarında çıkan "X yaşındaki kızla da evlenilir" ifadesi hatalıdır. Böyle bir ifade, İslamiyet'te evlilik için spesifik bir yaş şartı konmamış olmasının istismar edilmesidir. (Bu arada cümlelerde geçen "evlenilir" ifadesindeki bayanın her zaman pasif durumda tasavvur edilişindeki problemi tekrar tekrar belirtmemeye artık gerek yok).

Eğer bir bayan yada bir erkek evliliği istiyorlarsa, ne yaptıklarının farkındalar ve buna razı iseler başka bir şarta bakılmaz. Yaş evlilikte parametre değildir. İslamiyet'te, modern dünyada olduğu gibi evlilik için 16 ya da 18 gibi spesifik bir yaş şartı konmamış olması, elbette çeşitli insanlar tarafından istismar edilmiştir. İslamiyet'te evlilik için spesifik bir yaş şartı konmamış olmasının istismar edilmesi, istismar edenlerin suçudur. Dinin değil.

Toparlarsak, şunu diyebiliriz ki çocuklarla evliliği yasaklayan tek sistem İslamiyet'tir. Çünkü rıza şartı mantıklı karar verebilme, reşit olma şartıdır (Nisa/6) (*aşağıdaki nota bakınız) ve bu durumdaki erkek ve bayan kendi tercihini kullanma hakkını kazanır. Elbette illaki kullanacak diye de bir şey yok. İstemezse hiç evlenmez. Yani hem evlenip evlenmeme konusundaki kararında serbesttir hem de eşini seçme kararında serbesttir. Baskı kurmak, ya da ebeveynin karar vermesi Hz. Peygamber tarafından yasaklanmıştır.

Dolayısıyla 2. grup izahat (belki) gelenekçiliğe ön planda tutarak, hatalı yorumlarla yanlışlanıyorken, aynı şekilde 1. grup ise 17-18 gibi evlilik yaşı vererek, evliliği isteyen insanların evliliği konusunda hatalı ifadeler barındırıyor.

Dediğimiz gibi, evlilik için yaş diye bir parametre yoktur. Rüştünü*(aşağıdaki nota bakınız) ispatlamış olan tarafların rızası vardır. Razı iseler kimse karışamaz, değil iseler kimse de evlendiremez. Zulüm mekanizması doğuracak yorumlar, yorum sahibini bağlar. 

Bitirmeden son olarak Nur Suresi 32. ayetten de bahsedilir. Burada geçen "evlendirin" ifadesi "zorlamadan" değil evlenmek isteyenlere yardım etmekten bahseder. Tavsiye olarak anlaşılması gereken bir ifadeyi nasıl olur da emir olarak alıyorlar. İnanılır gibi. Sanıyorum bütün sorunlar da bu incelikleri görebilecek yeterliliğe sahip olmayan insanların tefsir yapmaya, fetva vermeye kalkmasından çıkıyor.

*Not: Bugün 27.Aralık.2025. Putperestlik: Konum Bağımlı Tanrı İnancı yazısını yayınladıktan sonra ekliyorum bu notu. O yazıda, bir insanın akıl mantık yoluyla gittiği yolun farkında olmasa da Kur'an'ın çizdiği güzergâh ile aynı olacağını, dolayısıyla bir insan Kur'an'dan haberdar olmasa bile ister istemez Kur'an'dan sorumlu olacağından bahsettim. Ve bir örnek olarak, önleyici mahiyette kısas konusu ile ilgili yaşadığım deneyimi aktardım. O deneyim de şu ki, önleyici mahiyette kısas konusunu ilk yazdığımda bunun Kur'an'da zaten geçiyor olduğunun farkında değildim. Bunu fark etmem daha sonra gerçekleşti. Aynı şekilde bu yazıyı 2009 yılında yazarken evlilikteki şartın reşit olma durumu olduğundan bahsetmiştim ve şu anda görüyorum ki bu zaten Nisa 6. ayette dolaylı olarak söylenmiş durumda. Burada, ayet sadece evlenebilecek nikah yaşından bahsetmiyor aynı şekilde tarafların rüştünü ispat etmesinden de bahsediyor. Yani bir kişinin bazı bölgelerde 16, bazı bölgelerde 18 olarak belirlenmiş yaşa ulaşması da yeterli değildir evlilik için. Tarafların ne yaptıklarının bilincinde ve birbirlerinden razı olmaları gerekmektedir. Yani reşit olmaları gerekmektedir. Bu da Nisa 6. ayette söylenmiştir. Çeşitli alimler tarafından 16, 18 gibi yaş belirlemesi yapılması Nisa 6'da nikah çağına gelene kadar ifadesinden kaynaklıdır. Reşit olma durumu için yaş belirleme ihtiyacı, bu ayetteki nikah çağına gelen kadar ifadesinden kaynaklanmış olsa gerek.