|
2005 yılıydı. 24 yaşında ilk internet yazılarımı yayımlamaya başlamıştım. Forumlara gönderiyordum yazılarımı. Sadece siyasi, dini yazılar değildi yayımladıklarım. Yazılım forumlarında da aktiftim. Zaten encodeum alan adını bulmam da yazılım forumları vesilesiyle olmuştu çünkü ben de bir yazılım forumu açmak istiyordum. Onun için bir alan adı arayışına girdim, önce codeum olsun dedim. Baktım alınmış. Daha sonra encodeum adı aklıma geldi. Baktım hem alan adı müsait hem encodeum@gmail.com müsait. Hemen aldım ve kenara koydum. Paralelinde de siyasi, dini forumlara gönderdiğim siyasi,
dini yazıların kaybolup gittiğini görmektense bir blog sayfası açayım oradan
devam ederim dedim. Önce 2005’te Wordpress’te bir blog açtım, başka bir isimle.
Daha sonra düşündüm “encodeum zaten elimde, niye bunun üzerinden gitmeyeyim ki?
Şimdilik yazılım forumu düşüncesini bir kenara koyayım da bunun üzerinden
ilerleyeyim” dedim. Bu şekilde 2007 yılında yazıları Wordpress’ten Blogger’a
taşıyarak encodeum.blogspot.com macerasını başlatmış oldum. Daha sonra Blogger’ın
domain bağlamayı ücretsiz hale getirmesiyle, site www.encodeum.com olarak yayın hayatına devam
etti ve bu günlere geldi çok şükür. Tabii 2013 ve 2014 yıllarında açtığım 2
Youtube kanalı ile çıtayı da baya bir yükselterek... Artık elimde, sadece bilimsel teknik konuları içeren bir
Youtube kanalı, çoğunlukla siyasi az biraz da yaratılış, inanç konularını
içeren ikinci Youtube kanalı ve siyasi, dini içeriğe sahip encodeum.com alan
adlı bir web sitesi vardı. “Ne yaparsam yapayım mutlaka benzersiz olmalı,
benzersiz olmayacaksa neden uğraşayım. Ayrıca gündemin geçici konularını değil,
zamansız konuları içermeli ürettiklerim” ilkesi ile siyasi, dini, bilimsel,
teknik konularda -naçizane- bir dolu içerik üretmiş oldum ki, kendi gelişimimle
orantılı olarak da sanıyorum kalite her defasında arttı. Ne kadar yapabildiysek, bu alanların her
birinde benzersiz, zamansız içerik üretebilme ne kadar sık rastlanan bir durumdur o da
sizin takdiriniz. Sıkı takipçiler encodeum çatısı altında yayımlanan
içeriklerin kalitesinin ne boyutta olduğunun farkındadır. Üstelik tüm bu
süreçte sadece şu anda yayında olanları değil, yayımlayacaklarımı da hazırlayıp
bir kenara koymayı başardım çok şükür. Ama aklımda hep beni rahatsız eden bir
şeyle: İlk çalışmalar ne olacak? 24, 25 yaşında yazdığım yazılar başta olmak üzere, özellikle
2019’dan önce yazdığım birçok yazının elden geçmesi gerekiyordu. Niyeyse elim
de bir türlü gitmiyordu. Üstelik sadece kelime hataları, anlatım bozukluğu
bağlamında değil, bazı yazıların içeriğinin değişmesi, bazı yazıların
birleştirilmesi hatta o zamanlar bir tepkiyle yazdığım bazı yazıların da
kaldırılması gerekiyordu. Çünkü 4. Devrim Dersini bitirip bir kenara koymamla
özellikle dini içerikli bazı tespitlerimde hatalar yaptığımı gördüm. Son
putperestlik yazısını yazdıktan sonra dedim ki “bu böyle olmayacak”. Bir 10 gün
kadar önce “Bütün yazıları baştan okuyup, ne yapılması gerekiyorsa, yapacağım”
dedim ve açtım bütün yazıları ve 1 hafta, 10 gün boyunca yazdım durdum. Ve bitti. Çok yoruldum ama kuş gibiyim şimdi. Öyle bir
rahatladım ki… Peki ne yaptım? - 24, 25 yaş heyecanı ile yazdığım, düzeltmeye çalışmaktansa
kaldırmanın daha doğru olacağı 3, 4 yazı vardı. Onları kaldırdım. - Bazı yazıları ise neredeyse baştan yazdım. - 1’den fazla yazıya dağılmış konular vardı. O yazıları
birleştirdim. - Yazılarda yazım yanlışlarını, anlatım bozukluklarını
görebildiğim kadarıyla düzelttim. Ve hepsinden önemlisi özellikle dini içerikli yazıları
Devrim Dersleri – 4’e uyumlu hale getirdim. Bunu yaparken de güzel bir şey
oldu. Devrim Dersleri – 4 içinde çok önemli bir eksiğimi fark ettim. Bu
vesileyle onu da eklemiş oldum. Yazıları tekrardan okumak isteyen arkadaşlar olursa şimdi
neler yaptığımdan kısa kısa bahsedeyim: 1. Aşağıdaki 5 yazıya Devrim Dersleri – 4 ile uyumlu olacak
şekilde Müslümanlık, Kafirlik, Müşrik olma, Ehli Keyif olma kavramlarının tam
tanımlarını ekledim. Bunu yaparken nefsin 3 Temel İçgüdüsü ile Kafir Olma,
Müşrik Olma ve Ehli Keyif olma kavramlarını birebir eşleştirmiş olduk. Ayrıca
hangi ibadetin, hangi içgüdüyü hedef aldığını da ekledim. Bütün taşlar yerine oturdu. Oturunca da bu 5 yazı kendiliğinden
seri halini almış oldu. Yazılar şunlar: - Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir? - Yahudi ve Hristiyanlar Cennete Girecek Mi? - Modern Zamanların Müşrik Kâfir İlişkisi - Putperestlik: Konum Bağımlı Tanrı İnancı Ayrıca bu yazılar ile uzun yıllardır, (yaklaşık 200, 300
sene kadar), yanlış anlaşılan Allah’ın varlığına inanma üzerine bir sınanma olduğu
algısını da yıkmaya çalıştık. İnşallah başarılı olmuştur. 2. Mucize yazılarını birleştirdim. Ve ayet sözcüğünün 3
farklı anlamı üzerinden mucize kavramını açıklamaya çalıştım. 3. Neden Kafirler İçin Sonsuz Cehennem Var? yazısına “Peki
Cehenneme girdikten sonra çıkış hiç mi olmayacak?” alt başlığını ekledim. 4. Evlilik ve Cinsellik konularını içeren yazıları
düzenleyip delillendirdim. Yazılar: - İslamiyet ve Olmayan Evlilik Yaşı Üzerine Fetvalar 5. Kader yazılarını birleştirdim. Bu konuda tartışma konusu
olan bütün alt başlıkları, özellikle “bilene kadar” ifadesinden ne kastedildiği
ile ilgili açıklamamı da ekledim. Bunlar büyük değişikliklerdi. Diğer yazıların az bir kısmı
hariç büyük kısmına da dokunuşlar yapmış oldum. Ve şu anda bakıyorum ne kadar çok
iş(vebal) varmış da dokunmuyormuşum. Çok yoruldum ama bitti çok şükür. Omuzlarımdan
da öyle bir yük kalktı ki anlatamam. Hatta dün karşıdan karşıya geçerken
tehlikeli bir durum oluştu “Aman ne olursa olsun, yazıları düzelttim nasıl olsa”
dedim 😊. O derece rahatladım yani. Bu duyuru ile de sizlerle
paylaşayım istedim. 2006 'da başlayıp, 2026 ile bugünlere gelen encodeum macerasına artık daha çok bilimsel, teknik konularla devam ederiz
inşallah. O konularda çalışma yapmayı hakikaten özledim yahu. İnşallah yakında
görüşürüz. 👋 Not: Bu duyuru amacına ulaştıktan bir süre sonra yayından kaldırılacak. |
8 Ocak 2026 Perşembe
20 Yıllık encodeum Macerası
at 13:52 0 comments
Labels: Genel
21 Aralık 2025 Pazar
Putperestlik: Konum Bağımlı Tanrı İnancı
|
Kutsal Kitapların Allah’ın vahiyleri olduğuna iman eden insanlar! Acaba Kutsal Kitapları biraz fazla mı üzerinize alınıyorsunuz? Kutsal Kitaplar, Peygamberlerin özelidir. Muhatabı
peygamberler ve dolaylı olarak da peygamberlerin birebirde muhatap olduklarıdır.
Örneğin Kur’an-ı Kerim Mekke ve çevresini uyarması için Muhammed(as) Peygambere
inmiştir (Enam/92). Kendisi ve muhatap oldukları Arap olduğu için de Arapça
inmiştir (Yusuf/2). Çünkü vahiy tecrübesinin ana hedefi, bir Peygamberin
kavmini hakka davet etmesidir. Fakat yine de Kutsal Kitaplar sadece, Peygamberlerin
birebirde muhatap olduklarını hak yola davet etmek için söylemesi ve yapması gereken şeylerle alakalı ayetlerden ibaret olmak zorunda değildir. Çünkü, dediğimiz gibi, Kutsal
Kitaplar Peygamberlerin özelidir dolayısıyla bir peygamberin arkadaşları
hakkında da ailesi hakkında da ayetler olabilir. Ya da günlük hayatta yaşadığı hiç
kimseyi ilgilendirmeyen bir sorun ile ilgili de ayet olabilir. Allah böyle
şeyleri bildirmekten çekinmez (Ahzab/53). Tabii bunu söyledikten sonra, yanıtlamamız gereken 3 soru
karşımıza çıkar. 1. Bize niye ayetler gelmiyor? O insanlara geliyor da bize
niye gelmiyor? Burada bir adaletsizlik yok mu? Hayır yok çünkü ilham yoluyla sana da ayetler geliyor, merak
etme. Bir insanın vahiy ile muhatap olması 2 şekilde gerçekleşebilir: İlham
yoluyla ya da Cebrail(as) yoluyla (Şura/51). İkinci yol son Peygamberin(as)
vefatından sonra tamamen kapanmıştır. Neden kapanmıştır? Bilinmez. Öyle takdir
edilmiş. Bilmenin bize katacağı çok bir şey olduğunu da zannetmiyorum zaten.
Bilmemiz gereken ortada bir adaletsizliğin olmadığı gerçeğidir. Çünkü her insanda
sınanmasında doğruyu tercih edebilmesini sağlayan gerekli donanım, Fıtrat
(Adalet Terazisi) vardır. O da insanın doğruyu yanlışı ayırt etmesini sağlar. Yeter
ki akledebilsin. Bunun yanı sıra hak ettiği ölçüde insan Allah’ın rahmeti
bağlamında ilham yoluyla vahiy de alabilir. Tabii bunun sonucunda, ona uygun olacak
ağırlıkta sınanacaktır da. Eğer Cebrail(as) vasıtasıyla vahiy alırsa sınanma ve
sorumluluğu çok daha büyük olacaktır. Daha doğrusu olmaktaydı. Artık böyle bir
şey söz konusu değil. Yani merak etmeyin her şey adaletle ilerlemektedir.
Adaletsizliğin olmadığı, kimsenin fazladan kayırılmadığı sana adalet günü
gösterilecek zaten. 2. Peki o zaman Peygamberlerle doğrudan muhatap olmadığımız
için Peygamberlere vahiy ile gelen ayetlerden sorumlu olmuyor muyuz? Mesela Kur’an’dan
sorumlu olanlar sadece Mekke ve çevresi mi? Hem evet hem hayır. Önce evet. “Hatta sadece Peygamberin zamanında Mekke ve
çevresinde yaşamışlar, şu anda yaşayanlar bile değil.” diyebiliriz. Zaten ne
Peygamber’e “Sana gönderdiğimiz ayetleri kitaplaştır ki gelecek nesiller de okuyabilsin” diye bir emir gelmiştir, ne Hz. Peygamberin
kendi başına böyle bir teşebbüste bulunduğu kayıtlıdır ne de "Ben bana gelen ayetleri kitaplaştıramadım ama siz yapın" şeklinde bir vasiyeti mevcuttur. Bunların neticesinde Kur'an'ın kitaplaştırılması konusunun kendisinin vefatından sonra lider olarak belirlenen Hz. Ebu Bekir'in ilk etapta gündeminde de olmadığını görüyoruz. Çünkü rivayetlerden gördüğümüz üzere konu gündeme Hz. Ömer'in teklifi ile taşınıyor. Tüm bunlara bakarak, Kur’an-ı
Kerim sadece Peygamber’in yaşadığı zamanda ve sadece Mekke ve çevresini uyarmak
için Allah’ın rahmeti olarak gelmiştir ve muhatapları tarafından da bu şekilde algılanmıştır diyebiliriz. Şimdi de hayır. Ama sana ilginç bir şey söyleyeyim: Sen yine de Kur’an’da
yazanlardan sorumlusun. Çünkü Kur’an’da yazanlar hiçbir yerde söylenmemiş, “Kur’an’da okumasam hayatta aklıma gelmezdi” diyeceğin şeyler değildir.
Vahiy yoluyla gelen ayetler ile birlikte gelen sorumluluk, kötü olmamak ve kötülerle mücadele etmektir. Yani verilen hayat şansında herkesin ulaşması gereken yegâne hedef, kendin kötü olmayacaksın, bu yetmez, bir de kötülerle mücadele edeceksin. Bunu yapmak için illaki bir Peygamber ile muhatap olmana veya Kutsal Kitaplardan haberdar olmana gerek yok. Tekrardan söyleyeyim: Herkeste fıtrat (adalet terazisi) vardır ve o da sana yapman gerekeni söylemektedir. Bunun yanı sıra, eğer sende o çaba varsa yani bunu hak ediyorsan, Allah katından bir rahmet olarak ilham yoluyla vahiy de alırsın, farkında olmadan. Tabii böyle bir şeyi hak etmenin şartları nedir, Allah bilir. Elbette bir Kutsal Kitaptan haberdar olmuş, o Kitapta yazılanları konuştuğun dile çevrilmiş haliyle okumuş ve oradaki emirlere uyuyorsan ne mutlu sana. Yat, kalk, şükret ve uymaya devam et. Tabii uyarken o ayetlerin ilgili Peygamberin özeli olduğunu, asıl olarak kavmini uyarmak için gönderildiğini, dolayısıyla okuduğun her ayeti mutlaka bağlamı ile değerlendirmen gerektiğini aklından çıkarmadan devam et uymaya. Ama hiç haberdar olmamışsan da eğer doğru bir insan olma çabası içindeysen ister istemez orada yazılanlara uyuyorsun demektir. Örneğin adaletin önleyici mahiyette ve kısas temelli cezalandırma hukuku ile sağlanacağını görmen için illaki Kutsal Kitaplardaki ayetleri okumaya ihtiyacın yok. Kendin tefekkür ederek de bunu anlarsın. Örneğin ben öyle yaptım. Önce bunu düşündüm. Daha sonra acaba daha önceki vahiylerde bu var mı diye baktım. Kur’an’da hem kısasın olduğunu (Bakara/179) hem de önleyici mahiyette olduğunu, bunun Bilge İnsan(as) ile Musa(as) kıssasında geçtiğini gördüm (Kehf/ 80-81). Ama o ayetleri okuduğum için bu sonucu çıkarmadım. Kendim bunu kafamda oluşturduktan sonra baktım ve gördüm. Çünkü, dediğim gibi, her insanda fıtrat yani adalet terazisi var ve o da sana hakikati söylemektedir. Yeter ki onu dinlemeyi başarabilsin insan. Ek olarak ilham yoluyla vahiy de peşi sıra gelecektir. (Allahualem) Zaten bizzat Kur’an, herkesin, Peygamber ya da Kutsal
Kitaplar yolu ile uyarılmasına gerek olmadan, doğayı gözlemleyerek Allah’ın
yüceliğini takdir etmekle mükellef olduğunu söyler (Enam 76-79) (Bkz. Maturidi
Ekolü). Mükellef olması için bir peygamber ile muhatap olmasına ya da
birilerinin gelip ona Peygamberlerden, Kutsal Kitaplardan bahsetmesine gerek
yoktur. Not: İsra -15'te geçen "Biz, bir resul göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz." ifadesini, İmam Eşari'nin önderliğini yaptığı ekol gibi, bir Peygamber(Nebi, vahiy tecrübesi yaşayan insan) ile muhatap olmayan insanların sınanmadığı, sorumlu olmadığı ve doğrudan cennetlik olduğu gibi bir sonuca ulaştırmanın isabetli olmadığını düşünüyoruz. Çünkü bir Resul, illaki vahiy tecrübesi yaşayan bir nebi olmak zorunda değildir. Kendisi farkında olmasa bile, Allah'ın ayetlerini(hem kitaplı dinlerdeki vahiylerini hem de evrendeki delillerini) ve fıtrata(adalet terazisine) uygun hak sözü insanlara anlatan herkesin bu kapsamda olduğunu düşünmek doğru olandır (Allahualem). O zaman bu ayet değil yaratıldığı halde sınanmayacak insanları anlatmayı, kıyamete kadar Resullûk makamının devam edeceğini ve kıyamete kadar her topluluğun hakkı haykıran, hayatlarını da buna uygun yaşayan Resuller ile muhatap olacağını gösterir. "Biz, bir resul göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz" demek lafzen, demek ki Resul gönderiliyor demektir, kıyamete kadar. Yaratıldığı ve akıl baliğ olduğu halde sınanmayan insanların olabileceğini dinsel anlamda nasıl düşünebilir bir insan, hayret! Üstelik "Yoksa bizim sizi boşuna yarattığımızı, sonunda bizim huzurumuza geri döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? (Mü'minûn/115)" şeklinde ayetler varken... 3-) Peki o zaman ibadet ritüelleri ne olacak? Örneğin İslam
literatüründe belirlenmiş bir sürü ibadet ritüeli var. Onlara uymak zorunda
değil miyiz? İbadet, en temelde fedakarlıktır. Bu da kendinle mücadeleni
sağlayan şeydir. Kendinle mücadele ve kötülerle mücadele olarak ikiye ayırmış
olduğumuz görevlerimizin, birincisini, kendimizle mücadele etmemizi, böylece ehli keyif olmamamızı ve böylece kötü
olmamamızı sağlayan şeydir ibadet. Allah’ın yüceliğini idrak edebiliyor ve
hayatının bir parçası yapabilmişsen; yememen, içmemen, -daha genel manada- elde
etmemen gereken şeyleri biliyor ve yemiyor, içmiyor ve elde etmiyorsan; yardıma
ihtiyacı olana yardımını esirgemiyorsan ne mutlu sana. Bunlar için de
Peygambere ya da Kutsal Kitaba ihtiyacın yok. Nefsi ile mücadele etmesi
gerektiğinin bilincinde olan insanlar, bu mücadelede galip gelecekleri yolları bulacaktır
tefekkür ederek. Ama nefsinle mücadeleyi nasıl yapacağını bilemiyorsan, bu uğurda yapman
gereken şeylerin neler olduğunu kestiremiyorsan ve bunun için bir yardım almak
istersen o zaman bunun nasıl yapıldığının daha önceki kavimlere anlatıldığı
Kutsal Kitaplara başvurabilirsin. Tekerleği yeniden icat etmene gerek yok. Örneğin,
İslamiyet’i incelersin, Hz. Peygamber döneminde Mekke ve çevresine ibadet için
yapılmasının emredildiği namaz, oruç gibi ibadetleri görür hikmetini anlar sen
de tatbik edersin. Nefsin ilahlık içgüdüsü ile mücadele için Allah’ın yüceliğini tekrar tekrar idrak edebilmek ve kibirlenmemek için namaz
kılarsın, nefsin hayvani içgüdüleri ile mücadele için oruç tutarsın, nefsin tembellik içgüdüsüne karşı yardıma ihtiyaç duyanlara yardım eder, örneğin zekât
verirsin. Fakat dinin ana hedefi sana bu ibadet ritüellerini yaptırmak
değildir. Bu ibadetler hedef değil ana hedefe ulaşmak için birer araçtır. O
ulaşılmaya çalışılan ana hedef ise adalet için kavga edebilmek yani zalimlerle
karşı karşıya gelebilmektir. Tabii önce kendin zalim olmamayı başaracaksın.
Yani kendin zalim ve ehli keyif olma ki zalimlerle kavga edebil diye bu ritüeller
gerçekleştirilir. Şimdi geldik o konuya. Tamam. “Kendimle mücadelemde tekerliği yeniden icat etmeme
gerek yok, bir Kutsal Kitaba başvurayım” dedin ve İslamiyet ile tanıştın. İslamiyet’i
kendi konuştuğun dil ile anlatan bir kaynağa ulaştın ve Mekke ve çevresine emredilen
ibadet ritüellerine baktın ve namaz, oruç, zekât, kurban başta olmak üzere
bütün ibadetlerin hikmetini anladın. Bizzat sana gelmiş gibi uygulamaya
başladın. Maşallah. Ama ya ibadetlerin seni ulaştırması gereken yer olan kötülerle
mücadele noktasına hiç varamadıysan? Yani o noktaya ulaşmadan ibadet ritüellerini
gerçekleştirip durduysan? Yani örneğin hayatın boyunca namaz kıldın ama aynı
zamanda hayatın boyunca zalimlerle yan yana olduysan? Bu, şu demektir: Sen
hiçbir zaman namaz kılmayı başaramamış, sadece ezbere iş yapmanın, aklını
kullanmaktan kaçmanın tadını çıkarmışsın. Seni, üzerine vazife olana götürmesi
gereken ibadet kavramını, o hedeften kaçabilmek için siper etmişsin. Çünkü, tüm
ibadet ritüelleri seni zalimden, yalancıdan, hırsızdan, çeteciden uzak tutmak
içindir. Sen, işine öyle geldiğinden ibadet ritüellerini dinin hedefi haline
getirerek resmen hakikati elinle eğip bükmüşsün. Vay o şekilde ibadet edenlerin
haline! İşin vahametini tam anlatamadıysam, bir de şöyle anlatayım.
Müstakil hedefleri ile birlikte ibadetlerin bazıları şunlardır: Allah’ın
yüceliği idrak edip, kendi acizliğini görüp böbürlenmeyesin diye namaz;
nefsinin hayvani isteklerine hâkim olabilmek için oruç; ihtiyaç sahiplerine yardım için
zekât... İbadetlerin toplamanın seni ulaştırması gereken hedef ise kötülerle,
zalimlerle karşı karşıya gelip, adaleti gerçekleştirmek. Fakat bırak ibadetlerin
toplamının seni götürmesi gereken yeri, ibadetlerin müstakil hedeflerine bile ulaşamıyorsan, sen sadece ezbere iş yapıyor, ezbere yaptığı iş ile hem ibadetlerin müstakil hedeflerinden
hem de toplu hedefinden kurtulmuş sayıyorsundur kendini. Dini de ritüel deryası
haline getirip, kendini de o deryada boğmaya çalışıyorsundur. İlginç bir haberim var: Kur’an’ın hiçbir yerinde ritüelleri
belirlenmiş ibadetleri gerçekleştirmeyenler için ne bir cezalandırma hukuku vardır
ne de bu sebeple sonsuzlukta cehenneme gideceğine dair bir bilgi vardır. Eğer “Şu ibadeti yapmayan dünyada şöyle cezalandırılır. Ahirette de cehenneme gider.” diye bir şeyler duyuyorsanız, o duyduğunuz şeyler zaman içinde din ile ilgilenmiş insanların işgüzarlık yaparak uydurdukları şeylerdir. Nedense bu tip işgüzarlıklar, Kur’an’ın mesajından daha fazla ilgi çekiyor ve akılda kalıcı oluyor. Oysa ki Kuran’da sonsuzluğu kaybedecekler açıkça bildirilmiştir. Örneğin: Zalimler (Araf/41), Zalimlere destek olanlar (Hud/113), Başkalarını
Allah'ın yolundan çevirenler ve onu eğri, dolambaçlı göstermeye çalışanlar, ahiret
hayatının gerçek olduğunu kabule yanaşmayanlar (Araf/45), Altın ve
gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanlar (Tevbe/34), Büyüklük taslayanlar
(Zümer/60), İftira atıp, ayıp arayanlar (Hümeze/1) gibi… Not: Müddesir 43’de geçen namaz(salat) ifadesinden ne
kastedildiğinin açıklamasını araştırabilirsiniz. Dikkat ettiniz mi, hep ibadetlerin insanı getirmesi gereken
olan nokta olan iyi insan olmayı başaramamış, başkalarına zarar vermiş veya kötülerle mücadele edememiş
insanlardan bahsediyor ayetler. Namaz kılmayanlar, oruç tutmayanlar, zekât
vermeyenler demiyor. Hayır bir de şunu merak ediyorum: “Şunu yapmayan şöyle
yanar. Bunu, şu şekilde yapmayan böyle yanar” diye kural koyma işgüzarlıklarını
yapanlar Hz. Peygamberi nasıl değerlendiriyor acaba? Çünkü Hz. Peygamberin
hayatına baktığımızda günümüzde yasa gibi söylenen ibadet ritüellerine öyle
öyle sıkı sıkıya bağlı kalarak ibadetlerini gerçekleştirmediğini görüyoruz. (Örneğin: Bakınız
Ebû Dâvûd, Salat: 274; Müslim, Salat-ül Müsafirin: 5 ve Namaz vakit ve rekât
sayısı tartışmalarına ayrıca Bakınız Hz. Peygamberin 3 kere Hac yapabilecekken
sadece 1 kere yapmasına). Evet gelelim Hac konusuna. Az önce namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerin hikmetinden
bahsettik. Bir insanın bunlardan haberi yoksa bile eğer kendini terbiye etmek
istiyor, günahlardan uzak durmak istiyorsa bunlara benzer şeyleri
gerçekleştirmesi gerekir, dedik. Bu konuda tekerliği yeniden icat etmek
yerine Kutsal Kitaplara erişimi varsa, Kutsal Kitaplara başvurarak iyi insan
olma amacına nasıl erişeceğini öğrenebilir. Örneğin, Kutsal Kitapların
sonuncusu, Mekke ve çevresine inen son Kutsal Kitap olan Kur’an-ı Kerim, bu
niyetteki kişiye yol gösterecektir, diye de ekledik. Tamam. İslam literatürünü kendi dilimizle anlatan
kaynaklardan okuduk ve bütün ibadetlerin hikmetini anladık. Gerçekleştiriyoruz.
Bu sayede zalimlerle karşı karşıya da geliyoruz. Peki hac ne olacak? Haccın
hikmeti nedir? Üstelik ibadet için bir konum da belirlenmiş. Hac, Kur’an’da Mekke ve çevresinin gücü yetenlerine (Al-i
İmran/97) yılın belli zamanlarında toplanıp, toplu olarak ibadet
gerçekleştirmesi için emredilmiş bir ibadettir. Bu vesileyle tanışma, istişare ve
yardımlaşma gerçekleştirilir. Ama Mekke ve çevresinde yaşamayanlar bunu nasıl
hayatına uyarlayacak? Oraya gitmek zorundalar mı? Haccın hikmeti Allah’ın yüceliğini idrak edebilen insanların
toplu ibadet etme, yalnız olmadıklarını hissetme, yardımlaşma, fikir alışverişi
faaliyetidir. Yani hikmeti bağlamında sempozyumlar, soru-cevaplar,
yardımlaşmalar, toplu ibadet ile birlik olunduğunun hissedilmesidir. Birçok
şeyi tek başına yapamazsın. Birlikten kuvvet doğar. İslamiyet’te de Hac ibadeti
Mekke ve çevresine bunları sağlar. Fakat bu hikmete ulaşabilmek için Hac
ibadetini illaki Kabe’de gerçekleştirmek gerekmiyor. Kâbe konumu Mekke ve
çevresi için belirlenmiştir. Kendi yaşam alanlarında da bunu yapabilir insanlar.
Zaten toplu ibadet ederek, birlik olarak, yardımlaşarak yapmış oluyorsunuz. Onun için, aynı
diğer ibadetler gibi, Hac gibi bir ibadeti yapman gerektiğini anlamak için de
illaki Kur’an’dan haberdar olmana gerek yok. Toplu ibadet, tanışma,
yardımlaşma, fikir alışverişleri, soru cevaplar için yılın belli zamanlarında
toplanılması gerektiğini kendin düşünerek de bulabilirsin. Aynı namazı, orucu, zekâtı
duymamış olsan bile buna benzer şeyler yapman gerektiğini bulabileceğin gibi. Ama Hac ibadeti ile ilgili “Bu ibadet, günümüzde yaşayan ve
hak ehli olma niyetindeki herkesin illaki Kabe’de gerçekleştirmesi gereken
görevidir” derseniz, bunun hikmetini açıklayamazsınız. Eğer ayetleri çok fazla üzerinize alınırsanız, birçok ayetin
hikmetini anlayamaz ve vazgeçersiniz. İşte onun için yazının başında ayetleri
çok mu fazla üzerinize alınıyorsunuz acaba dedim. Hac ayetleri, Hz. Peygamber
zamanında Mekke ve çevresinin yılda bir sefer nasıl toplu ibadet yapacağını,
buluşup yardımlaşacağını gösteren ayetlerdir. 1400 yıl önceki Mekke ve
çevresine bir yönergedir. Bunu örnek alarak sen de Hac ibadetini hikmetine ulaşmak
için faaliyette bulunabilirsin ama “bu ayetler ritüel olarak günümüzde herkes
için geçerlidir” dersen, sorulara cevap veremezsin. İşin içinde çıkamaz, itiraf
etmesen de yavaş yavaş vazgeçmeye başlarsın. Vazgeçmekten kastettiğim, Kutsal Kitapları bir kaynak olarak
almaktan vazgeçmedir. Yoksa mantığını anlayamadığınız hiçbir şeyi zaten kabul etmiş
sayılmazsınız. Kendinizi kandırırsınız. Zaten onun için dine yönelen
insanlara baktığında risk alamayan kitlelerle karşılaşıyorsun. Başını belaya
sokmaya cesaret edemiyorlar. Çünkü akıl, mantık ile çalışır ve mantığını
kuramadığın hiçbir şeyi en temelde kabul etmiş sayılmazsın ve fedakârlık yapmak
da istemezsin. Bireysel bu kadar ibadet eden insan varken, kötülerin ve
kötülüğü halâ daha devam etmesi bundandır. Yine örgütlü dindarlığın belki büyük
kısmının da belli bir zaman sonra yağmacılığa dönüşmesi yine bundandır.
“Allah’ın kelamını yayma” kisvesi altında sayıyı arttırıp birbirini kayırma… Klasik
örgütlü yağmacılık. Elbette her örgütlenme için geçerli değilse de yaşanan şeylerin
çoğunlukla bundan ibaret olduğunu sen de biliyorsun. Neyse. Hac ibadetine geri dönelim ve çok ilginç bir şeyle
karşılaşalım. Hac aynı tüm kutsal kitaplarda olduğu gibi, son Kutsal Kitaplı din
İslamiyet’te de emredilmiştir, çok fazla uyarı ile beraber. “Çok fazla uyarıyla beraber mi? Neden?” Çünkü Hac ibadeti putperestliği ortaya çıkaran şeydir. Onun
için emir, uyarıları ile birlikte gelmiştir. Putperest olma nedir? Neden hac bunu ortaya çıkaran şeydir? Bunların cevabını alabilmek için kitaplı dinlerin çıkışına
bakmamız gerekiyor. O zaman 1400 yıl öncesine Hz. Peygamber’in “Allah’tan başka
ilah yoktur” (Arapça, Lâ ilâhe İllallah) dediği ana dönelim ve yazının yarısını
kaplayan bu upuzun girişten sonra ana konumuza başlayalım. Neden Mekkelilerin büyük bir kısmı “Allah’tan başka ilah
yoktur” lafından bu kadar rahatsız oldu? Neden bunu diyeni hatta sadece diyen
bir kişiyi de değil, diyenlerin hepsini öldürmeye kalktılar? Ateist oldukları için mi? Tabii ki de hayır. Tanımı gereği ateist olabilme diye bir
şey günümüzde dahi mümkün değilken, o zaman öyle bir şey nasıl olsun? Putperestler
de herkes gibi ölümüne inançlıymışlar. İbadet etmek istemedikleri için mi? Hz. Peygamber namazı,
orucu icat etti de Mekkeli putperestlere zor geldiği için mi? Yine hayır. Mekkeli putperestler namaz, oruç, kurban gibi
ibadetlerin tamamını zaten biliyor ve uyguluyorlarmış. Yani Mekkeli müşrikler
namazında, niyazında insanlarmış ki, zaten gelen hiçbir ayet yoktur ki akabinde
insanlar “Bu ne demek?” diye sormuş olsun. İyi de o zaman neden savaştılar? Neden birbirlerini
öldürdüler? Neden savaştılar sorusunu açıklayabilen birine ben
rastlamadım. Belki vardır da ben görememişimdir. Kendisini Müslüman sayana
sorsan, adam Peygamber’in namazı, orucu, zekâtı icat ettiğini, Mekkeli putperestlerin
“Muhammed namaz, oruç diye bir şeylerden bahsediyor. Biz ibadet etmeyiz, bize
zor gelir. Hadi onu öldürelim” falan dediğini sanıyor. Fakat, dediğimiz gibi,
Mekkeli müşrik denilen insanlar namaz, oruç, kurban başta olmak üzere bütün
ibadetleri eksiksiz yerine getiren çok dindar insanlardı. İslamiyet’in yanlış olduğunu ispatlamaya kendi vakfetmiş insanların
açıklamasına baktığında ise onların dünyevi çıkarları gerekçe olarak aldıklarını
ve “Muhammed iktidarı ele geçirmeye çalıştı” dediklerini görüyorsun. Hayır, bu da doğru olamaz. Çünkü Hz. Peygamber ilk ortaya
çıktığında zaten, “Vazgeçsin. Kendisine para, makam, unvan ne istiyorsa vereceğiz”
demişler. Üstelik savaş meydanından karşı karşıya gelip birbirini kesmeye
çalışan aynı aileden insanlar var. Yani aynı ailenin, aynı gelir seviyesinin
insanları bunlar. Yani dünyevi çıkar, iktidar savaşları ya da zenginlik,
fakirlik gibi kavramları da gerekçe olarak gösteremezsin. Peki neden savaştı bu insanlar? İki taraf da inançlı, iki
taraf da dindar, iki taraf da aynı sosyal statüye, aynı gelir durumuna hatta
kan bağına sahip insanlar. Neden “Allah’tan başka ilah yok” lafı bu kadar tahrik etti? Bunu yanıtlayabilmek için Putperestlik denilen şeyin tam
anlamıyla tanımını yapmamız lazım. Bunu yaptığımızda yanıt da kendiliğinden
gelecek zaten. Putperestlik, konum bağımlı Tanrı inancıdır. Bir inancı putperestlik
noktasına taşıyan şeyin inanılan Tanrıların birden fazla olması olduğu
söylense de aslında bunun arkasında başka bir şey daha vardır. O da inandıkları
Tanrıların konum bağımlı olması durumudur. Eğer putperestlik konum bağımlı Tanrı
inancı ise, ibadetleri yerine getirmek isteyen kişinin o konuma gitmesi gerekmektedir.
İşte bütün mesele buradan çıkıyor. Çünkü o konuma gitmesi demek, ister istemez
o konuma para götürmesi demektir. O zamanın uyanık, girişimci(!) Mekkelilerini Kabe’ye gelen
ziyaretçilerin sayısı tatmin etmemiş olacak ki, o girişimci ruhları ile işi daha da geliştirip, putlar
yani konum bağımlı Tanrılar icat edip Kâbe ve çevresini onlarla doldurmuşlar.
Tabii tek uyanık onlar değil. Oraya gidip ibadet ederlerse isteklerinin mutlaka
yerine geleceğini zanneden ama aslında ava giderken avlanan uyanıklardan da
bahsetmemiz gerekiyor. Bu şekilde Ortadoğu’dan Afrika’ya, çeşit çeşit
coğrafyalardan insanlar o tanrılara ibadet edebilmek için kervanlarla oraya gelmeye
ve dolayısıyla para getirmeye başlamışlar. İşte onun için, “Allah’tan başka
ilah yoktur” sözü onlar için kabul edilemez, döndürdükleri çarka çomak sokacak
bir şeydi. Çünkü “Allah’tan başka ilah yoktur” sözünün genişletilmiş hali “Allah’tan
başka ilah yoktur. O, zaman ve konum bağımsızdır” şeklindedir. Biraz daha
genişletilmiş hali ise, “Allah’tan başka ilah yoktur. O, zaman ve konum
bağımsızdır. Dolayısıyla ona ibadet etmek için hiçbir yere gitmek zorunda değilsiniz”
şeklindedir. Çünkü Tek ilah inancı, “O, hiçbir şeye benzemez” diyerek gelmiştir
(Şura/11). Kervanları kaçıracaktı bu inanç. Kabe’deki konum bağımlı
Tanrılara ibadet etmek için gelen kervanların gelmesine gerek kalmayacaktı. Para
dolu kervanlar elden gidecekti. Bu düzeni inşa eden insanların bir şey yapması
gerekiyor, inanç istismarı başka bir deyişle inanç dolandırıcılığı üzerine kurdukları düzenin devam edebilmesi için Hz.
Peygamberi bu işten vazgeçirmeleri gerekiyordu. Onlar da bir insana teklif
edilebilecek her şeyi Hz. Peygamber’in önüne koydular. “Düzenimizi bozma. Ne
istiyorsan vereceğiz” dediler. Reddedilince de öldürmeye çalıştılar. Yani yaratıldıklarına inanacaklar diye kavga çıkarmadılar.
Zaten inanıyorlardı. Namaz kılacaklar, oruç tutacaklar diye de kavga çıkarmadılar.
Bunları zaten “şekilsel olarak” fazlasıyla yapıyorlardı. Aynı şekilde iktidarı Hz. Peygamber alacak, güçlenecek diye
de kavga çıkarmadılar. Zaten bunu teklif de etmişlerdi. İstismar duracak, düzen yıkılacak, Hz. Peygamber kervanları
kaçıracak diye kavga çıkardılar. Tabii bunları dedikten sonra cevaplandırılması gereken bir soru daha çıkar karşımıza: “E peki Hac ibadeti var. Günümüzde onun için de insanlar
Mekke’ye gitmeye çalışıyor. Allah’ı konum bağımlı yapmamış olsalar bile
ibadeti konum bağımlı yapmış oluyorlar. Bu da yanlış değil mi? Sonuçta Mekkeli
Araplar bu ibadetten çok fazla zengin oluyor. Çünkü kervanlar yine gelmiş
oluyor.” Az önce kısmen cevaplandırdık ama şimdi tam açalım bu
konuyu. Hac ibadeti toplanma üzerine kurulu olduğu için mecbur konum
bağımlıdır. Fakat dünyada bir konuma bağımlı değildir. Mekke ve çevresi için
Kâbe olarak belirlenmiştir. Hatta ilk inşa edilirken de Hz. İbrahim’e “bana
hiçbir şeyi ortak koşma” denilerek uyarıda da bulunulmuştur (Hac/26). Bu uyarıyı
“beklentin konumdan olmasın” şeklinde düşünülebilirsiniz. Bu noktada, bunları göz önüne alarak Dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanlar
kendi yaşam alanlarına göre konum belirleyebilir, yani Allah’ın, Mekke ve
çevresi için bir konum belirlemesi, diğer insanlara örnek olabilir, diyebiliriz. Ama eğer ayetleri çok fazla üzerine alınan günümüz insanlarının
yaptıklarına bakar ve Dünyanın neresinde olursa olsun, Kabe’ye gitmek için
sıraya giren insanları görürsen, evet, “Mekkeli putperestlerin kervanları çekmek
için kurdukları sistem yıkılmış ama kervanları çekecek bir ibadet yine
bırakılmış” gibisinde bir sonuç çıkarabilirsin. Ama az önce uzun uzadıya
açıkladığımız gibi, her insanın ulaşması gerektiği ana hedeflerin ne olduğunu,
bunun için ibadet etmesi gerektiğini, Kitaplı dinlerde bu ibadetlerin zaten
açıklandığını ama herhangi bir cezalandırma söylemediğini, cezalandırmanın ana
hedefe ulaşamama durumunda gerçekleşeceğinin söylendiğini, bu noktada Kutsal
Kitapların zaten Peygamberlerin özeli olup kendi muhatap olduklarını uyarması
için bir rahmet olarak geldiğini, ibadet ritüellerine de bu şekilde bakman
gerektiğini, Kitaplı dinlerden haberin olmasa bile ibadetlerin hikmetine
ulaşabilmek ve en sonunda da zalimlerle karşı karşıya gelebilmek için kendi
belirlediğin ritüelleri gerçekleştirebileceğini göz önüne alırsan bir sıkıntı
yaşamaz ve dersin ki: Hac ibadetinin Kâbe’de yapılması, Hz. Peygamberin
zamanında, Mekke ve çevresinde yaşamış kavmi için geçerlidir. Haccı yani
toplanmayı, toplu ibadeti, sempozyumları, yardımlaşmayı kendi muhitinde de
yapabilirsin. Yapmalısın da. Nasıl ki Kâbe, Mekke ve çevresinde yaşayanlar için
toplanma yeri olarak belirlenmişse, sen de kendi muhitinde bir nokta
belirleyebilir ve o belirlediğin yerde toplanma, Allah’a yönelme, yardımlaşma,
toplantı yapabilirsin. Yani Hac ibadeti, kervan toplama bağlamında putperestlik
ile aynıdır denilemez. Kâbe, Mekke ve çevresi için belirlenmiş bir yerdir.
Üstelik belirlenirken, Mekke ve çevresinden sadece durumu olanlar iştirak etsin
diye de belirtilmiştir. (Al-i İmran/97). Artı Hz. İbrahim'e yapılan "Bana hiçbir şeyi ortak koşma" uyarısı söylenerek insanların konumdan bir beklentilerinin olmaması gerektiği de vurgulanmıştır. Ha ama birisi “Ben namaz, oruç, zekât gibi ibadetleri
Kur’an’da anlatıldığı gibi yaptığım gibi, Hac ibadetini de Kur’an’da
anlatıldığı gibi Mekke’de Kâbe’de yapmak istiyorum” derse. Ben de “Yaparsan
yap. Kime ne” derim. Ben sadece “mecbur değilsin” diyorum. “Allah tüm insanlığı
Mekke’ye gitmeye mecbur etmemiştir” diyorum. Sen mecbur edilmediğini, Kâbe’nin
Mekke ve çevresi için Hac yeri olduğunu bil. Yine gidersen git. Ama bu konunun mantığını kavra ki aklına “İnsanlar bunlara
mecbursa, neden Kur’an Arapça? Üstelik Arapça bilmeyenler Arapça öğrensin diye ne bir emir ne de bir tavsiye var. Ayrıca tüm insanlar neden Mekke’ye gitmek zorunda?”
gibi sorular düşmesin. Ayrıca şunu da eklemek isterim: “Buraya gidersem Allah
kesin isteklerimi karşılar” diyerek gidersen, Allah’a puta tapar gibi tapmış
olursun. Bunu da unutma. İnsanlara, Allah’ın insanlardan namaz, oruç, Kâbe’de Hac
gibi beklentisi varmış gibi anlatıyorlar. Anlatmasalar bile Şeytan’ın
fısıldaması ile genele yayılmış bu şekilde yanlış bir şartlanmışlık yaşıyor ve çelişkiye
düşüyor insanlar. Halbuki mantığını çözmeye çalışarak baksalar, çelişki diye
kafalarını kurcalayan şeylerin yanlış şartlanmışlığın bir neticesi olduğunu görecekler.
Yazı boyunca defalarca, mecbur olduğun ve yapmazsan Cehenneme gideceğin şeyleri
yazdım. İbadet ritüelleri yok orada. Çünkü ibadet etmede amaç ibadetin
hikmetine ulaşmaktır. İbadet etmeye, kendini kısıtlamaya mecbursun çünkü
zalimlerle kavga etmeye mecbursun. Ama Allah ibadetlerin yapılış şekilleri ile
insanı dar kalıplara sokmamış ona yol göstermiştir. Zaten Hz. Peygamberin hayatına baktığımızda da bunun
yansımasını aynen görüyoruz. Çünkü sanılanın aksine Hz. Peygamber ritüellere
sıkı sıkıya bağlı bir insan değildi. Günlük namazında hem namazın sayısında hem
de kılış şeklinde farklı davranışlar sergilediğini, Hac konusunda da 3 kere
gidebilecek durumu varken sadece 1 kere gittiğini biliyoruz. “Peygamberin
Sünneti” diye aktarılan sağ elle şunu yapardı, sol elle bunu yapardı, sağ
ayakla girerdi, sol ayakla çıkardı gibi bilgilerin tamamı uydurmadır.
“Geleneksel İslam” diye adlandırılabileceğimiz ekol, zaman içinde uydura
uydura, masa başında içerik ürete ürete Hz. Peygamberi öyle bir noktaya
getirmiş ki, hayatı boyunca ritüel takip eden bir insan çıkarmış ortaya. Bunun
gerçeklerle hiçbir alakası yoktur. Farzların gerçeklenmesinde dahi son derece
esnek olan bir insana böyle şeyleri yakıştırmak ona iftira atmaktır, kabul
edilemez bir şeydir. Çünkü, “yatarken şöyle yapardı, kalkarken böyle yapardı”ları,
dinin kendisi, uyduğu zaman da “dini bir şey yapıyorsun” diye empoze ettiğinde, insanlara 2 noktada büyük zarar verirsin. Bunlardan birincisi, bu şekilde
insanları boğar ve takıntılı hale getirisin, yani psikolojisini bozarsın.
İkincisi ise insanların, bunları gerçekleştirdikçe sınanma dünyasında
görevlerinin bittiğini zannetmelerine ve dinin özünü kaçırmalarına sebep
olursun. Sadece İslamiyet için söylemiyorum bunu, insanlar, kitaplı
dinleri ibadet ritüeli gerçekleştirme içeriği zannediyor. Ve bununla da işin
bittiğini sanıyorlar. Hayır! Hak din, hırsızlıkla, çetecilikle, adam
kayırmayla, nekrofiliyle yani gerek vefat etmiş gerek Kutsal olanın istismar
edilmesiyle mücadele gibi faaliyetlerle yaşanabilecek bir şeydir. Sağ elle şunu
yap, sol elle bunu yap gibi şeylerle değil. Zaten bunların kaynağı da yoktur.
Zamanla her gelen bir şeyler eklemiş, hurafeden ibaret koca bir içerik çıkmış.
Kolay olduğu, aklını kullanma olmadığı için de insanların hoşuna gitmiş. Hemen
de benimsemişler. Böyle böyle dinin özünü göremez olmuşlar. Belki de bazı
insanlar asıl vazife olandan kaçmayı sağladığı için tutunmuş bunlara. Sözün
özü, ritüel uydurma ve bu ritüelleri yayma ve insanların benimsemesinin zararı
sandığınızdan daha büyüktür. Dedik ki: “İbadet etmede amaç ibadetin hikmetine ulaşmaktır.
İbadetlerde, Allah seni ritüellere mecbur etmemiş ama yol göstermiştir.” Ama 2
konu var ki, onlarda mecbur etmiş ve akabinde cezalandıracağını söylemiş.
Bunlar: Bir, zalim olmayacaksın; iki, zalimlere destekçi olmayacaksın. İşte bu
koca yazının ana fikri bu: Üzerinde “zalim olma” veya “zalimlere destekçi olma”
sıfatları olmasın hangi ibadeti nasıl yaparsan yap. Zaten ibadet namına ne yaptıysan doğru
yapmışsındır. Ama günün sonunda üzerinde bu sıfatlar varsa ne yapmış olursan
ol, yanlış yapmışsındır. Bu yazıyı, daha önce yayımladığımız Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?, Kâfir Olmak Nedir? ve Modern Zamanların Müşrik Kâfir İlişkisi yazılarının devamı olarak düşünebilirsiniz. Onun için bitirmeden önce daha önceden yaptığımız Müslüman olmanın, Kafir olmanın, Müşrik olmanın tanımlarını tekrardan yapıp bunların devamına Putperestliğin tanımı da ekleyip Müşrik olma ile Putperest olma arasındaki farkı da göstermeye çalışalım. Nefsin 3 temel içgüdüsü vardır. Birincisi üstünlük, eşsizliğe yani ilahlığa ulaşma, ikincisi ise yeme-içme, cinsellik gibi hayvani dürtülerini sınırsız ve kuralsız bir şekilde tatmin etme, üçüncüsü ise tembelliktir. - Hayvani bir hayat yaşama, hayatını nefsinin ikinci dürtüsünü tatmin için harcamadır. Bu şekilde yaşayan bir insan için Allah'ın, adalet gününün varlığı ya da yokluğu gibi konuların hiçbir önemi yoktur. Sadece yaşadığı o an onun için önemlidir. - Müşriklik, hayvani yaşam sürme durumunun biraz daha kurnaz halidir. Çünkü Müşriklik, Allah’ın sonsuz güç sahibi bir varlık olduğunu fark etme ve O’nu dünyevi istekleri için kullanabileceğini düşünme üzerine kuruludur. Yani Müşriklikte, nefsin ikinci dürtüsünü tatmin için her şeye gücü yeten bir yaratıcıdan istekte bulunma durumu vardır. Elbette bu isteğin altında mutlaka hak etmediğini elde etme dolayısıyla adalet kendi lehine bozulsun isteği vardır. Eğer kendisine o hak etmediği isteklerini veren biri olursa, Allah'a yönelmesine çok da gerek kalmayacaktır. Ahiret gününe inanma Müşriklikte bulunmaz. Onun için kendisi için haksızlık yapılırken ses çıkarmaz, itiraz etmez. Onun için en temelde bir şey isterken, “Ben bunu kıskançlıktan mı istiyorum?” ya da “Bunu sadece Allah’tan mı isteyebilirim?” şeklinde kendisini bir sorgulamalıdır insan. - Putperestlik ise, müşrikliğin biraz daha özelleşmiş halidir. Klasik müşriklikte şahıs hemen cevap beklemez. Hayatın akışında biri tarafından haksızca, hak etmediği şeyler verildiğinde, artık Allah’a ihtiyacı yoktur. Putperestlikte ise, ona hemen cevap vereceğini düşündüğü bir puta gidiş ve cevap bekleyiş vardır. Onun için zaten bir müşriğin ilahi olanı dünyevi anlamda sembolleştirmesi gerekir. Dünyevi isteklerine cevap verecek İlah’tan cevap alabilme noktaları da elbette dünyevi olacaktır. Yani yaptıklarının, isteklerinin karşılığı için bir konumdan, ya da o konumdaki bir eşya ya da insandan beklenti içindeyse, o kişi putperesttir. Yani putperestlik, yöneldiğiniz İlah’ı konum bağımlı hale getirmedir. Ne yazık ki daha ana fikri anlamadan, putperestliğin günümüzdeki karşılığını söylemeye çalışıp ama fena halde yanlış yapan insanlar görüyorum. Yok resim, heykel bulundurmak putperestlikmiş, yok mezarlara gitmek putperestlikmiş. Bunlara cevap vermek bile zül ama yine de söyleyelim. Bunların hiçbirisi Putperestlik falan değildir. Günümüzün putperestleri evinde heykel ya da resim olan insanlar değildir. Evinizde, resim heykel de barındırabilirsiniz. Ressam, heykeltıraş da olabilirsiniz. Mezarlıkları saygı, anma bağlamında ziyaret de edebilirsiniz. Bunların hiçbirisi sizi putperest yapmaz. Sizi putperest yapacak şey, Allah’ı konum bağımlı hale getirmektir. Artık o konumdan beklenti içine girmenizdir. Bunun temelinde isteklerin dünyevi olup, onun da temelinde adaleti bozma isteğinin bulunmasıdır. Örneğin tövbe etmek için bir kişinin yanına ya da bir yere gitmeniz gerektiğini zannediyorsanız, bu şekilde arınacağınızı düşünüyorsanız ya da örneğin Kabe’ye giderek, Allah’ı borçlu bıraktığınızı, karşılığında da isteklerinizin yerine getirileceğini düşünüyorsanız, evet Allah’a puta tapar gibi tapıyorsunuzdur. Bu inancın zararı ise şudur: Örneğin birisi, zarar verdiği insanlardan özür dileyip, zararlarını karşılama yoluna gitmek yerine, bu şekilde günahlarının affedileceğini sanıyorsa aslında yaptıklarıyla yüzleşmekten kaçmak için dini kendine siper ediyordur. Putperestlik de bu kolay(!) yolu sağlamış olmaktadır. İşte bu kısa yol inancı kişinin zalimliğini daha da artıracaktır. - Kafirlik ise, nefsin birinci dürtüsünü tatmin için çabalamadır. Üstünlüğünü, eşsizliğini başkalarının kabul etmesini sağlama yoluna girmedir. Not: Allah'ın varlığına inanma, inanmama üzerine bir sınanma yoktur. "E peki birinin zengin olmayı başarılı olmayı, saygın olmayı istemesi suç
mu?" Dünyada, zengin olmayı da başarılı olmayı da ahiret için istiyorsa değildir. Bunları ahiret için isteyeni de nasip olursa bunlar gelir bulur. O peşinden koşmaz. Çünkü ahirete inanmak demek dünyadan vazgeçme demektir. Fakat bu nefsin tembellik içgüdüsüne hizmet edebileceği için insan fayda üretme ile de (salih amelin bir bölümü) mükellef tutulmuştur. Onun için böyle bir insan sadece görevleri ile ilgilenir. Hayatta yapması gerekenleri, sorumluluklarını yerine getirir. Hem zalim olmaz, hem de zalimlerle kavga eder. Yardıma ihtiyacı olanlar için fedakarlık yapar. En sonunda nasip olursa zenginlik de başarı da saygınlık da onu bulacaktır. Yani hak yol yolcusu bunları hedef yapmaması ile ayrılır başkalarından. Püf noktası burada işte: Hedefi bunlar olursa zaten en başta saydığımız davranışları sergileyememe ihtimali çok yüksektir. Ya da göstermelik yalandan sergileyecektir. İlk sınandığı anda da aslında hiç samimi olmadığını ispat edecektir. Kendisine para hırsızlığı, soru hırsızlığı gibi şeyler teklif edildiğinde bunu reddedemeyecektir. Ya da biraz bir dünyevi çıkar ya da övgü gördüğünde hayatı boyunca karşıymış gibi durduğu terör örgütleri, adi suç şebekeleri ile yan yana gelecektir. Bir insana ise bunları yaptırtmayacak şey, Allah'ın yüceliğini idrak ve takdir etme, Ahirete iman etme ve salih amel işlemedir. Yani Müslüman olmaktır.
İşte bireyin Müslüman olup olamadığını, adaleti bozma imkanının geldiği bu anlar ortaya çıkarır. Çünkü Müslüman olabilmiş insan, zalimlikle yani haksızlık yapmayla, hak etmediğini elde etmeyle sınandığında veya zalimlerle birlik olma yani terör örgütleri, adi suç şebekeleri ile sınandığında bütün önüne serilenlere "hayır" diyebilen insandır. Kafirlik, Müşriklik, Putperestlik 1400 yıl öncesine ait kavramlar değildir. Not: Bu konunun en detaylı açıklamasını Devrim Dersleri - 4'te yapacağız. |
at 14:36 0 comments
Labels: Dini
22 Kasım 2025 Cumartesi
Devlet 2.0: Kişiye Özel Affetme Sistemi
|
Nasıl da başkasının canının yandığı konuda soğukkanlı soğukkanlı konuşuyor. E tabi yanan başkasının canı. “(…) Bu noktada, suçluyu cezalandırmayı düşünmek yerine onun neden suça sürüklendiğini araştırmalıyız. Mutlaka toplumsal ve psikolojik nedenler ortaya konulmalıdır. Bu aşamada, suçluyu suçlu olarak değil bir hasta olarak görmeliyiz. Bir hastaya nasıl ilgi ve şefkatle yaklaşmamız gerekiyorsa, belki de öyle yaklaşmamız gerekiyor. (…)” Ne kadar da sağduyulu ne kadar da soğukkanlı değil mi? İşte aynen böyle konuşan biri vardı bir kanalda. Bizzat şahidim: Bu
kişiye bir zaman önce Twitter’da başka bir konu üzerinden sert bir şeyler yazdı
biri. “Dikkat et. Senin canını yakarlar” gibisinden tehditvari bir cevap vermişti. Hani
nerde o, olaylara sağduyulu yaklaşan insan? Hani nerde o, olaylara soğukkanlı
yaklaşan insan? Kendi meselen olunca göremiyoruz onu, değil mi? Kendi canı mevzu bahis olunca, başkalarının acıları
üzerinden konuşurken ortaya çıkan o, “olaylara sağduyulu ve soğukkanlı yaklaşan
insan” görüntüsünden eser kalmıyor. Kendi meselesinde, “Bana böyle şeyler yazmanın altındaki
toplumsal ve psikolojik nedenleri araştırmalıyım. Sana bundan sonra ilgi ve
şefkatle yaklaşacağım” demiyor. “Dikkat et seni bilmem ne yaparlar” diyor. Hatırlarsanız, Devlet 2.0: Kişiye Özel Ek Cezalandırma Sistemi isimli yazımızda: Bu sistemle, insanlar var olduğunu iddia ettikleri ideolojilerine(!)
uygun olarak kendileri için ek cezalandırma hukuku yazabilecekler, böylece hem eğer bir yerlerde samimi insanlar varsa onlar davalarını
yaşayabilecekler hem de blöfçüler çenelerini kapayacaklar ve büyük bir ızdırap
bitecek demiştik. Çünkü bir yerlerde böyle beylik laflarla, “şöyle sistem
istiyorum, böyle sistem istiyorum, şöyle olmalı, böyle olmalı” diye konuşanlara
“Yaz işte kendin için ek cezalandırma hukuku. Niye yazmıyorsun?” denebilecek. Başka
bir deyişle “Madem yeni bir düzen istiyorsun. O düzene göre kendin için yaz bir
cezalandırma hukuku. Yaşa o düzeni. Devlet 2.0, bunu sana sağlayacak.” denebilecek.
Peki bu sistemi başkalarının acıları söz konusu olunca sağduyu ve soğukkanlılık
timsali görüntüsüne bürünerek cezalandırma sürecini baltalamaya çalışanlara da
uyarlayamaz mıyız? Elbette yapabiliriz. Hadi işi ciddiye bindirelim. Devlet 2.0’da bireyler kendileri için affetme hukuku
yazabilecekler. Örneğin: “Eğer biri beni gasp ederse, tehdit ederse, bana tecavüz
ederse ya da beni yaralar ya da öldürürse, ona hiçbir şey yapılmasın. Ona hasta
muamelesi yapılarak ilgi ve şefkat gösterilsin. Zaten ben de her hafta onu
ziyaret edecek, temiz çamaşır götürüp kirlilerini de temizleyeceğim.” diyebilecekler.
Bu sözler suçtan önce yazılıp e-devlet üzerinden kaydedilmişse, ilgili şahsa karşı suç işleyen kişiye cezalandırma uygulanmayacak. Ve işte o zaman, bizler de, bunu yazan için ilgi açlığını başkalarının acıları
üzerinden tatmin etmeye çalışan biri değil, samimi bir insan diyeceğiz.
Tabii cehaletinde samimi. Örnekler üzerinden devam edelim. - “Örgüt kurup birilerini öldürülmüşse ne olmuş. Barışalım.
Barış her zaman iyidir.” + Sen zarar gören taraf değilsin ki nasıl barış sözcüğünü
kullanıyorsun? - “Affediyorum onu güzel kardeşim” + Neyi affediyorsun? - “Bomba koyup patlatmışları. Onları affediyorum”. + Kardeşim sen zarar gören taraf değilsin. Sen nasıl bu
konuya müdahil oldun? Affetme, barış gibi sözcüklerin senin ağzında ne işi var?
Ayrıca geçen gün canını sıkan bir şey olmuştu da ağız dolusu küfürler
ediyordun. Hatırladın mı? “Onu şöyle keserim, böyle biçerim” falan diyordun. Nasıl oldu da
bir anda soğukkanlı, sağduyulu insan görüntüsüne büründün öyle. - “Peki barışa karşı mısın?” + Canım, o kadar cahil, o kadar yetersizsin ki… O kadar birikimsizsin
ki... Ve bu haldeyken bu konulara girip çıkış yolu bulamayıp bunun sonucunda o
kadar anlamsız cümleler kuruyorsun ki! “Şöyle dese de yadırgasam. Galip gelsem. Kurtulsam şu
konudan.” diye saçma sapan yerlere çekmeye çalışıyorsun girdiğin konuyu. “Barış sözcüğünün tanımını yap” desem yapabilecek misin? Hayır yapamayacaksın. Hadi ondan vazgeçtim. Barış mı diyorsun sen? Tamam. Yaz kendin için barış hukuku işte. Hadi göreyim seni. Savun kendin için barış hukuku yazabileceğin Devlet 2.0 düzenini. Bu düzende diyebileceksin ki: “Eğer birileri bir yere bomba koyup patlatır da ölürsem. O teröriste hiçbir şey yapılmasın. Eğer bir yakınım ölürse de dava açmayacağım, peşine düşmeyeceğim. Hatta yakınımın katili o teröristi cezaevinde ziyaret ederek, temiz çamaşırlar götüreceğim. Evde yaptığım kekleri, börekleri götüreceğim. Hatta kişiye özel cezalandırma hukuku sistemine de başvurup, yakınımın katiline her hafta yemek ve çamaşır götürmezsem, götürmediğim her hafta için bana para cezası uygulanmasını sağlayacağım. Affediyorum onu. Barışıyorum onunla.” Yaz bunları görelim ne kadar samimiymişsin,
cehaletinde. Başka bir örneğe geçelim: “Nesiller boyu fakir olan, tek öncelikleri gördükleri diğer varlıklı aileler gibi yaşamak isteyen bir kesim var. Fakirlik bu kesimin DNA’sına kadar adeta işlemiş gibi. Dedelerinin babaları fakir, dedeleri fakir, babaları fakir, kendileri fakir. Zengin olduğunu gördükleri kesimden haraç isterken bunun hakları olduğuna inanıyorlar. Cezaları arttırmayla bu sorun bitmeyecektir.” Eee?? Sonra? "Hakları olduğuna inanıyorlar", sonra? Tamamla iddianı. Hakları mı oluyor? Hakları olduğunu kabul mü ediyorsun? İnanmayla bitiyor mu iş? Lafa bak, hakları olduğuna inanıyorlarmış. Söylenecek laf mı bu? İsterse "Gözümle gördüğüm her şey benim hakkım" desin. Sabahtan akşama kadar inansın. Sabahtan akşama kadar desin. Ne oluyor sonra? Hakkı mı değil mi? Eğer hakkı değilse ne yapmamız gerekiyor? İnsanları koruma adına bunlar için cezalandırma hukuku geliştirmemiz gerekiyor olabilir mi sence? Ayrıca birinin bir şeye inanıp inanmadığını nasıl bilebiliyorsun sen? Böyle bir şeyi iddia edebilecek özgüveni nereden buldun? Cezaları arttırmayla bu sorun bitmeyecekmiş. Gayet güzel biter de, bitirmeye çalışan kim yahu? İnsanın olduğu yerde her zaman suç olur. Amaç bitirme değil, adaleti sağlama. Bitmesi de mükafatı olur. Konuya çok uzak, çok. Yahu nereden başlayayım şimdi buna? Hepsi yanlış. O kadar yanlış ki, cümle cümle değil, sözcük sözcük, hepsi yanlış. Birincisi fakirlik(?) de dahil olmak üzere hiçbir şey suç işlemeye, bir masumun canını yakmaya gerekçe değildir. İkincisi, istediği kadar "çetecilik yapmak hakkım olduğuna inanıyorum" desin. Sabahtan akşama kadar inansın. Sabahtan akşama kadar söylesin. Ne olur, ha, ne olur? Ha, ne olacağını sana söyleyeyim mi? Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku'nda böyle bir şeye niyeti olduğu anlaşıldığı anda eylem gerçekleşmeden cezalandırma hukuku ile muhatap olur. Tamam? Detaylarını araştır bakalım, neymiş bu önleyici mahiyette cezalandırma hukuku. Üçüncüsü, demek zengin olmayı istedikleri için hırsızlık, uğursuzluk, çetecilik yapıyorlar. Vay be! Bu nasıl bir tespit böyle! Biz de spor olsun diye yapıyorlar zannediyorduk. İyi oldu söylediğin. Dünya üzerinde bir sürü boş şey var ama zengin(?) olmayı isteme durumunu herhangi bir suçun gerekçesi olarak sunma, hak(!) olarak görüldüğünü söyleme kadar boş bir şey olmasa gerek. Sana bir soru: Sence insanlar neden okuyor? Neden çalışıyor? Neden kendilerini geliştirmek için uğraşıyorlar? Zengin olmak ya da başka bir deyişle fakirliğe düşmemek ve bunu şerefli, namuslu bir şekilde gerçekleştirmek ve bu şekilde hayat sürmek için olabilir mi? Anladığım kadarıyla arkadaşımız insan yaşamını keşfetme aşamasında. Birisinin kendisine insanların dünya hayatına dair bütün çabasının fakirlikten kurtulma ya da başka bir deyişle fakirliğe düşmemek için olduğunu, bunu suç işleyerek ya da şerefli bir şekilde yapmanın bireyin kendi tercihi olduğunu anlatması gerekiyor. Yani çok çeşitli alanlarda fayda üreterek geçimini sağlayan insanlar da neden yapıyormuş bunu? Fakirlikten(?) kurtulma ya da fakirliğe(?) düşmemek için. Dünya hayatında zengin(?) olmayı istemek, nefes alıp vermeyi istemek gibi herkeste var olan bir şeydir. Onun için bu, hiç bir şey için özel bir gerekçe olamaz. Bir gerekçe olduğu söylenemez. Bu güne kadar ne saçmalıklarla karşılaştım ama suça haklı(!) gerekçe olarak zengin olmayı istemeyi gösterme, uzak ara bu güne kadar gördüğüm en saçma argüman olabilir. Bak bir de sana devlet aracının neden icat edildiğini anlatayım. Bazılarına aklını kullanarak şerefi ile namusu ile yaşamak zor geldiği için alçakça yollara başvurur ya. Hah işte bu yüzden devlet denilen şey icat edilmiştir ve cezalandırma hukuku hazırlanmıştır. Ayrıca şahıs "fakir(?)" olduğunu iddia ettiği kimselerin böyle bir şeyi hak olarak gördüğünü iddia ederek o insanlara nasıl hakaret ettiğinin de farkında değil sanıyorum. Ve ayrıca hiç kimse, kimin neye inandığını, neyi kendine hak olarak gördüğünü falan da bilemez. Kimsenin yağmacılık yapmayı kendine hak olarak gördüğünü de sanmıyorum zaten. Şahıs "sosyolojik yorum yapabiliyorum" görüntüsü vermek için gereksiz anlam yüklemiş. Yani aslında konu, bunları söyleyen şahsın, sosyolojik konularda yorum yapabilen insan görüntüsü verebilmek için kendi kendisine kimi insanların yağmacılık yapmayı kendine hak olarak gördüğüne inandığını iddia etmesinden ibaret, sanki doğru bir bilgiye dayanıyormuş gibi. Doğru bilgiye dayanmadığı için zaten, "inanma" gibi ispatlanması veya çürütülmesi mümkün olmayan bir şeyi iddia ediyor. Böylece, sosyolojik tespit yapabilen insan görüntüsü verebilmek için kurguladığı senaryosunu belirsizliğe çekerek ispatlamaktan, ispatının sorulmasından kurtulmuş oluyor. Tabii bunları bilinçli bir şekilde yaptığını da sanmıyorum. Tamamen içgüdülerine daha doğrusu İblis'in fısıldamasına uyarak yapıyor. Ama biz yine de kurallarına göre oynayıp cevap veriyoruz, cevap verilmedi denmesin diye. Yoksa bu argümanın saçmalığını göstermek adına şunu sormak bile yeterlidir: Tecavüz etmeyi de cinsel isteklerini doyurmak için yapıyor insanlar bunu da haklı(!) bir gerekçe olarak görüyor musun? Ya da sosyolojik bir tespitmiş gibi gözüksün diye tecavüzcülerin böyle gördüklerini iddia edecek misin? "Cinsel ihtiyaçlarını bir eş ile gideremeyen insanlar da tecavüz etmeyi kendilerine hak olarak görüyor. Cezaları arttırma ile bu sorunu bitiremeyeceksiniz." falan da diyecek misin? Yahu birileri bir şeyleri kendilerine hak olarak görse ne olur görmese ne olur? İstediği kadar görsün, kaç yazar? Söylenecek laf mı bunlar? Dördüncüsü, insan var olduğu müddetçe suç da olacaktır elbette. Bizler cezalandırmanın hem önleyici mahiyette hem de kısas temelli olması ile suçu neredeyse yok edeceğini söylüyoruz. Elbette tamamen yok edemeyiz, dediğim gibi insanın olduğu yerde suç mutlaka olur. Ama en aza indirgemek elimizdedir. Ama, "Cezaları arttırmayla bu sorun bitmeyecektir" diye sanki bildiği bir şey varmış gibi konuşmak ne demektir yahu? Mesele sorunu bitirmek değil zaten, sorunu en aza indirgeyip, kamu vicdanını da tatmin etmek yani adaleti sağlamak. Senin cezaları arttırma dediğin, bizim ise cezalandırma sistemini hem önleyici mahiyette hem de kısas temelli hale getirme dediğimiz şey ile hem bu sorun olabilecek en aza indirgenir hem de eğer suç işlenmişse de kamu vicdanı tatmin olur. Yani asıl amaç suçu bitirme değil zaten, adaleti tahsis etme. Beraberinde suçun azalması da ekstra mükafatıdır bu sistemin. Daha cezalandırma hukukunun amacını bilmiyorsunuz yahu. Beşincisi, hadi fakirliği(?) bir gerekçe olarak aldık diyelim, eğer bir insan fakirliği(?) bu kadar sorun ediyorsa, gitsin o fakir(?) hali ile illa ki üremek zorundaymış gibi üreyen anası babası ile yüzleşsin o zaman. “Madem durumunuz yoktu neden çocuk sahibi olmaya kalktınız?” diye sorsun. Buyursun yüzleşsin hayatının tek gerçeği ile. Tutan kim? Ayrıca her şey cezalandırma hukuku ile düzelir dedik ya. Sana bir haberim var: Kontrollü üreme için de hazırlanmış kanunlar var önleyici mahiyette cezalandırma hukuku içinde. Bir araştır bakalım, neymiş bu. Altıncısı, her şeyi geçtim, “fakirlik(?)” ne demek yahu? Tanımı ne bunun? Nerede başlar, nerede biter? Yedincisi, şu saçmalıkları duyan da şerefli, namuslu yani olumlu anlamda başarılı insanların hepsinin zengin(?) ailelerden çıktığını falan sanacak. Ayrıca yine
sormamız gerekiyor: Zenginlik ne demek? Sekizincisi, hayır bir de öyle saçma sapan bir anlam yüklemiş ki, sanki bu tip çetelerde takılanlar zaten sorumluluklarından kaçmak için bu tip arkadaş gruplarına girmiş değil de “Anadan babadan fakirim. Şu anda bunu sosyolojik olarak değerlendirip, çetelere giriyorum” diyorlarmış gibi. İnternet erişiminin bu kadar kolay olduğu ve internette hemen her konuda her türlü bilginin ücretsiz bir şekilde hazır olduğu, eğitim isteyen insanların çok rahat bir şekilde buna erişebileceği, bir meslek sahibi olup, uzmanlaşabileceği ve rahat bir şekilde de hayatını yaşayabileceği günümüz dünyasında böyle alt sınıf tespitlerin sırf “bakın sosyolojik konular hakkında konuşabiliyor ve sıra dışı yorumlar yapabiliyorum” amacı ile yapıldığını görmek zor olmamalı. Bu gibi insanlar "fakir(?)" sözcüğünü kullandığı için takdir toplayacağını bilir. Gerçekten de "fakir(?)" sözcüğünü duyan avam kesimler de ilgili şahsa istediğini verir ve takdirlerini sunarlar, aslında bu saçmalıklarla fakir(?) olan insanlara hakaret edildiğinin farkında bile olmadıkları o halleri ile. Fakir(?) olmanın suç işlemeye haklı(!) gerekçe diye sunmanın tarihin en saçma argümanı olduğu gerçeğini bir kenara koyup devam edersek, bu fakirlik(?) gerekçesinin çetecilerin suç işlemesine izin olduğu iddiasının doğru olması için çetecilerin internete erişememesi gerekiyor. Böyle bir şey var mı? Tabii ki de yok. Peki internete erişip ne yapıyor çeteciler? Sanal kumar başta olmak üzere kısa yoldan para kazanma yollarına sapma? Bilgisayar oyunları ile ömür tüketme? Abuk sabuk videolar ile boş boş vakit öldürme? Doğru mu? İnterneti faydalı bir şey için kullanmak belki aklının ucundan bile geçmiyor. Değil mi? Ayrıca haydutların "Madem fakirim haydutluk yapabilirim. Bu benim hakkım" şeklinde bir mantık geliştirdiği iddiasının doğru olması için bu yola girenin "Şimdi zengin oldum. Artık haydutluğu bırakıyorum" da demesi gerekiyor. Var mı böyle bir şey? Hayır yok. Demek ki herhangi bir "hakkı olduğuna inanma" gerekçesi ile değil tamamen yağmacılık içgüdüsü ile bu yola giriyormuş insanlar. Hatta şey demesi gerekiyor: "Zengin(?) olduğuma göre artık fakirler(?) benden haraç isteyebilir. Bu onların hakları. Artık ben haraç vermeye başlayacağım." Bitmiyor ya bitmiyor. İddia her şeyiyle o kadar yanlış ki, yaz yaz bitmiyor. Bu kadar yeter deyip, burada bırakalım. Not: Fakirlik(?) ifadesi solculuk(?) denilen kurgu ideolojinin şiddete ehliyet için kullandığı kavramlardan biridir. Onun için bunu "şiddete haklı gerekçe" iması ile kullanan kim varsa onu ünlü ederler. Yani aslında fakirliği istismar ederler, istismar edeni de "Vay be, ne güzel konuştu" diye desteklerler. Yani aslında olay, bu güne kadar hiçbir konuda çözüm üretmeyi başaramamış, 3-5 slogandan ibaret olan kurgu sol(?) jargonun insanları şiddete teşvik etmek için fakirlik kavramını istismar edip aynı şekilde bu kavramı şiddete haklı gerekçe iması ile kullananları da takdir etmesinden ibarettir. Bunun takdir edildiğini görünce, kısa yoldan, hızlı bir şekilde takdir toplamak isteyen insanlar da sanki derin analiz yapıyor görüntüsü vermek için "fakirlik" kavramını bir gerekçe olarak sunarlar cümlelerinde. Ve ne yazık ki kendine solcu demek zorunda olduğu zannettirilmiş alt kesimden istediğini de alır bu yola başvuranlar. Bireyin kendi yanlış tercihleri dışında gelişen fakirliğin en önemli nedeni de adi suç şebekeleri ve özellikle devlet mekanizmasını ele geçirip yasal hırsızlık yaptıran insanlardır. Bunun çözümü de yine cezalandırma hukukundan geçer. Yani en temelde fakirlikten kurtuluş da önleyici mahiyette cezalandırma hukukundan geçer. Bunu da eklemiş olalım yazımıza. Genele hitaben söylüyorum, “Sen neden ünlüsün?” sorusu sorulsa, baya bir zor durumda kalabilecek kimi insanlar, ne yazık ki, mikrofon şansı bulduğunda bir anda Şeytan’ın yaldızlı sözleri ile bezenmiş ama bir o kadar da altı bomboş yorumlara başlıyor, o sözleri söylediğinde takdir edileceğini zannederek. Dediğimiz gibi konunun gerçekliğini analiz edemeyen insanlardan takdir de geliyor. Fakat şunu unutmayın şu anda yaptığımız gibi bu gibi yaldızlı olduğu hissi uyandıran sözlerin altını biraz kurcalayın kocaman bir boşluk ile karşılaşacaksınız. “Genç neslin içinde kendini laik veya dindar olarak bir grubun içinde konumlandıramayan, sayıları da çok fazla olan genç insanlar hayata ve yaşadıkları topluma çok kinliler.” Şuna bak hele "kin" sözcüğünü de katmış işin içine. Hayatı boyunca bütün
sorumluluklarından kaçmışlar kin besliyorlarmış. Hayatı boyunca zordan kaçmışlar, "kalabalık olalım da temiz, namuslu, kendi halinde yaşayanları gasp edelim" diyenler kin güdüyorlarmış. Bunu dediği çeteci de “Aaa ben
kin besliyormuşum. Dur kin besliyormuşum gibi yapayım suratımı” diyor şimdi. Bu tip, hayatı
boyunca sorumluluklarından kaçıp, hiç çalışmamış, neredeyse tamamı en azından
sigara içen, suçun her türlüsüne batmışlar “kin besleme” diye bir şeye hakları olduğunu
düşünüyorlarsa, kin besleyecekleri kişiler: Önce bizzat kendileri, sonra aileleri, daha sonrasında ise kendilerini bu yola
sürükleyen arkadaş çevresi, öyle bir arkadaş çevresinden uzak durmadığı için yine bizzat kendisi ve hatta “Bakın ben fakirlik, kin gibi sözcüklerin geçtiği cümleler kurarak sosyolojik tespitler yapabiliyorum” görüntüsü vermek için yukarıdaki
gibi saçmalayarak onları suça teşvik eden bu tarz sözlerin sahipleridir. Ayrıca kimsenin kin güttüğü falan da yok. Şahıs, sosyolojik yorum yapabilen insan görüntüsü verebilsin diye kurguladığı senaryosunda altı bomboş derinlik yaratma çabasına devam ediyor bu sözlerle. O kadar. “Bence devlet kanuni tedbirlere tabii ki başvurmalıdır. Ancak bunun yanında maddi durumu kötü olan ailelerin çocuklarına hiç değilse öğrencilik yıllarında arkadaşlarına mahcup olmayacak oranda burs verilmelidir.” O kadar yetersiz, o kadar bilmiyor ki... Ama buna rağmen nasıl da sempati kazacağım diye o, konudan bihaber hali ile bu konulara girmeye çalışıyor! Fakirlik ve kinden sonra şimdi bir de eğitimi katmış işin içine. Ama mevcut müfredatın zaten 1800’lü yıllardan kalma olup kimseyi iş güç sahibi yapabilecek durumda olmadığının farkında bile değil. O kıt bilgisiyle bu konular hakkında atıp tutmaya başlamadan önce bir baksın bakalım var mı birileri, mevcut müfredatın hatalarını teker teker açıklayarak devrim niteliğinde dersler hazırlayıp insanların erişimine açan. Önce insanlara verilebilecek en büyük bursun bu devrim niteliğinde dersler olduğunu ve bunun da herkesin erişimine açıldığını bir görsün. Daha sonra da bu derslerin ne kadar az izlendiğini görsün. Ha ayrıca şunu da ekleyeyim birçok kişiye burs da veriliyor, yardım da yapılıyor. Biraz araştırırsa bunu da görür. Ama onun derdi bu değil, onun derdi sosyolojik tespitler yapabilen insan görüntüsü vererek hak etmediği sempatiyi toplamaya çalışmak. Onun için de hiçbir doğru bilgiye dayanamayan, eğitim ile alakalı bir yorum da eklemiş cümlelerinin arasına. Eğer o sempatiyi gerçekten hak etmek istiyorsanız, devrim niteliğindeki dersleri hazırlayıp yayına alın. Eğer bunu yapamıyorsanız da bunun yapamamanın dışında verilebilecek en büyük bursu verin. O da sadece çocukların değil, herkesin bu dersleri fark etmesini ve erişebilmesini sağlamaya çalışın. Bundan sonrası kendiliğinden gelecek zaten. Gelelim hem birinci hem üçüncü örnekteki şahısların cezalandırma hukukuna laf atmasına. Hiçbir söz,
suçlunun önleyici mahiyette cezalandırma hukukundan kaçmasını sağlayamaz. “Sen
suçlunun neden suç işlediğini araştırmaya koyul biz kısasını gerçekleştireceğiz”
denir. Çetecilik, terörizm başta olmak üzere örgütlü suçların tamamı sadece ve sadece önleyici mahiyette cezalandırma hukuku ile çözülür. Bu tip suçlarda suçun bireyselliği de dikkate alınmaz. Yani sadece suçu işleyen değil, suçu işleyenin bütün destekleyicileri de cezalandırma sürecine dahil edilir. Bu konulara böyle lakaytça girenler gidip bir araştırsınlar bakalım bu konuları kim, nerede açıklamış. Ayrıca insanların canının yandığı bu tip konularda sosyolojik tespit yapan insan görüntüsü vermek isteyen her kim varsa, sosyolojik(!) tespitlerini kendi üzerinden yapsınlar, başkaları üzerinden değil. Ha inanıyorsan
yaptığın o tespitlere onun da imkanının sağlandığı Devlet 2.0 Kişiye Özel Affetme Sistemini destekler ve
şöyle yazacağını beyan edersin: “Fakirler(?) bana zarar verir veya öldürürse
ona hiçbir şey yapılmasın. Eğer bir yakınıma yaparlarsa da şikayetçi
olmayacağım ve onu hapishanede her hafta ziyaret ederek halini hatırını
soracağım. Çünkü onlar fakir(?). Zengin(?) olmaya çalışıyorlar. Çok sıra dışı bir gerekçe bu.”. Bak sadece "Sen bu halinle, sosyolojik tespitler yapabilirmişsin, olaylara farklı yaklaşabilirmişsin gibi gözükmek için Şeytan'ın yaldızlı sözlerine başvuran, 'fakirlik kavramını kullanırsam pek itiraz eden olmaz beni takdir ederler' kurnazlığı yapan, bu kurnazlığı yaparken de ne kadar kötü şeylere anlam yüklediğinin farkında bile olmayan, hak etmediği ilgiyi elde etmeye çalışan birisin sadece" deyip bırakmadım. Önüne kişiye özel affetme sistemini getirdim. Hadi ispatla, "Bu konuda şöyle sosyolojik değeri varmış gibi gözüken yaldızlı sözler söylersem takdir edilirim. İtibar kazanırım" kurnazlığına kalkışan, tek derdi ilgi açlığını tatmin etmek olan biri olmadığını ve "bana veya yakınıma karşı suç işleyecek fakirleri(?) affediyorum" de. Yazının son bölümüne geçmeden önce, hemen kısaca bu konunun gerçek sosyolojik tespitini yapayım: Dünyanın belki de en tatlı şeyi olan aklını kullanmaktan, sorumluluklarından kaçma insanoğlunun doğasında var olan şeylerdir. Nefsinin hizmetine, şeytanın yoluna girmiş insan her şeyi kısa yoldan elde etmenin yoluna bakar. Çalışarak değil, çalarak mal elde etmeye çalışır. Başarıyla değil, sigara ve içki başta olmak üzere uyuşturucularla da mutlu olunduğunu görür. Kaba kuvvetle üstünlük yarışına da girer. Üstüne bir de cahil bir ailede doğmuş, büyümüş ve ailesinin ona çok da sahip çıkmıyor olması, ona doğruyu ve yanlışı öğretemiyor olması eklenir. Böylece o insanın yanlış arkadaş çevresinin etkisi ile yağmacılığa, haydutluğa meyletmesi neredeyse kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza çıkar. Bu noktada, onun bu yola girmesine engel olabilecek dış etken olarak sadece Cezalandırma Hukuku kalır. Eğer Cezalandırma Hukuku da neredeyse yok edilmişse, artık sadece vicdanı ile başbaşadır. Eğer orada da bir ahlaki duruşu yoksa bireyin, Cezalandırma Hukukunun kaldırılmasından aldığı cesaretle, "aslanlar gibi yatar çıkarız" diyerek her türlü suçu işlemeye başlayacaktır. Buna ek olarak, bu süreci desteklercesine, az önceki örnekteki gibi, "kısa yoldan takdir toplayacağım" diye haydutluğa sapmış insanlar için yapılan baştan sona yanlış, saçma sapan anlam yükleme çabası da bu haydutların cesaretlerine cesaret ekleyecektir. Konunun sosyolojik boyutu bundan ibarettir. Meselenin, fakirlik, zenginlik ile hiçbir alakası yoktur. Yukarıda 3 farklı örnek işledim ve bunlara binaen herkese söylüyorum: Cezalandırma hukuku hakkında konuşacaksanız, suç çeteleri hakkında yorum yapacaksanız, sadece kendinizi katarak konuşun. Ya da hiç açmayın ağzınızı. Piyasada bir şekilde adı duyulmuşlar, masumların canının yandığı konularda, onların canını yakanlar lehine atıp tutarken, ağızlarından çıkan her sözden önce, "Ben bunu söylüyorum ama sorsalar bu dediğimin arkasında durabilecek miyim?" diye iyice bir tartsınlar kendilerini. Ve bir zahmet, mümkünse, elde ettikleri ünlerini kötülerle mücadele, iyilere fayda için kullansınlar. Bu şekilde kullananlara da selam olsun. Şunu da fark ediyorum ki, artık çok sabır gösteremiyorum, bir şekilde ünlü olmuş kişilerin “Vay be ünlü oldum. Dur sanki bir ağırlığım varmış gibi gözüksün diye ciddi konular hakkında da konuşabilen insan görüntüsü vereyim. Hem de farklı insan görüntüsü vereyim. Bunun için yaldızlı sözcükler kullanayım. Hem böylece hızlıca takdir toplarım.” diye konulara girip şeytanın fısıldadığı yaldızlı kelimelerle konunun gerçekliğinden uzak cümleler kurmalarına. Biri gidiyor biri geliyor. Dur bakalım nereye kadar gidip gelecekler. Tabii herkes böyle değil. Böyle yapmayanlara bir kere daha selam olsun. Kin tutmanın nasıl bir şey olduğu ile ilgili çok bir bilgim yok. Onun için bu konu hakkında konuşabilecek durumda değilim. Sadece şunu söyleyebilirim ki, eğer kin tutmaya birilerinin hakkı varsa, o hakka sahip olanlar, faydalı şeyler üreten veya bu uğurda çalışan ya da en azından hayatını zararsız bir şekilde yaşamaya çalışan insanlardır. Ve o kin adamı çok çok fena yakar. O kini üzerimize çekmeyelim! Not: Biliyorum, bir önceki yazıyı duyururken "Bundan sonra artık başka çalışma yapmam. Devrim Dersleri - 2'ye geçeriz muhtemelen" demiştim. Ama yine bir çalışma yapmak zorunda hissettim kendimi çünkü gerçekten son zamanlarda yaşananlar tahammül edilir seviyede değil. Müdahale etmesem olmuyor. Ciddiye alıp yazdığımda da biraz kötü hissediyorum. Çünkü diğer çalışmaların yanında hoş durmadığını hissediyorum. Daha doğrusu ilk etapta öyle düşündüm bu yazı için. Ama şimdi baktığımda, bu konu iyi bir şeye vesile oldu sanırım. Şundan dolayı, bu çalışma ile daha önce hiç değinmediğimi fark ettiğim, adaleti bozmak, cezalandırmayı sulandırmak amacıyla istismar edilen başka bir kavram olan fakirlik konusunu işlemiş olduk. Bu konuyu işlemiş olmamızla da aslında büyük bir kızgınlıkla yazmaya başladığım yazı kavramsal bir noktaya evrilmiş oldu çok şükür. Ve bu hali ile içime de sindi. Devrim Dersleri - 2'ye kadar bir daha çalışma yayınlamayacağım demiyorum artık. Neyin, nasıl, ne zaman nasip olacağı belli olmuyor. Ama olursa yine evrensel konularda referans niteliği olan çalışmalarla devam edeceğiz inşallah, aynı öncekiler gibi. Yeni çalışmalarda görüşmek üzere... |
at 15:40 0 comments
Labels: Genel