31 Temmuz 2026 Cuma

Din Tarihini Mükemmelleştirme Bağlamında Başörtüsü Konusu

Bazı bölümlerini tekrar tekrar izlediğim, muhtemelen en beğendiğim dizi olarak nitelendirebileceğim “How I Met Your Mother” isimli yapımdan bir alıntı yaparak başlayalım konumuza. Lily ile Marshall’ın ilk tanışmalarını masalsı bir dille anlattıkları bir bölümü vardı bu dizinin. Bu anlatımın sonunda hemen Ted araya giriyor ve Lily ile Marshall’ın yıllar içinde üzerine koya koya, ilk tanışma hikayelerini mükemmelleştirip böyle masalsı bir hale getirdiklerini, aslında Marshall ilk anlattığında yaşanan şeyin çok daha farklı olduğunu söylüyordu. Dizinin yapımcıları, o bahsettiğim bölümde, gerçekten çok önemli olan bu mükemmelleştirme konusunu çok komik ve bir o kadar da zekice resmetmişler. Tebrik ederim.

Peki neden çok önemli bir konudur bu?

Çünkü “tarihte yaşamış insanlar nasılsa öldü, yalanlayacak kimse kalmadı” rahatlığı ile tarihi konuların anlatımında bu mükemmelleştirme durumu çokça rastlanan bir durumdur. Zararsız gibi gözükse de eğer bu mükemmelleştirme, din tarihinin anlatımında yaşanıyorsa çok tehlikeli sonuçlar doğurabilmektedir.

Örneğin size 1400 yıl önceki Mekke’yi özellikle tam Hz. Peygamberin savaşları kazanıp gücü elde ettiği dönemi nasıl hayal ediyorsunuz diye sorsam ne cevap verirdiniz? Durun siz cevap vermeden nasıl hayal ettiğinizi ben size anlatayım. Siz kendiniz doğru ya da yanlış deyin oradan.

Şöyle düşünüyorsunuz: Aynı bugünkü Arabistan gibi her tarafın sürekli ibadet eden, ibadet ritüellerini gerçekleştirmenin hayatlarının yegâne amacı olan ihramlı erkek ve kara çarşaflı kadınlarla dolu olduğu ve herkesin de “hazret” olup, devamlı olarak iyilik yapıp, devamlı olarak da derin cümleler kurduğu, kötülüğün zerresinin olmadığı, kadınlarla erkeklerin haremlik selamlık bir biçimde sosyal hayatta yan yana gelmediği bir bölge olarak düşünüyorsunuz. Değil mi? Herkesin tek tip, herkesin ultra dindar, herkesin güne “Evet, yeni bir güne uyandım. Bugün de derinliği olan bir sürü cümle kuracağım. Ve bunlar nesilden nesile aktarılacak” tadında bir hayat yaşadığı, devamlı olarak film sahnelerine konu olabilecek cinsten sinematografik şeylerin yaşandığı, mahrem kurallar sebebiyle de erkeklerin sadece erkekler ile kadınların da sadece kadınlarla bir arada bulunduğu, kimsenin nefsani davranmadığı, iyilikten başka bir şeyin bulunmadığı, her şeyin masalsı, toz pembe, sinematografik olduğu saadet(!) dolu bir bölge.

Peki gerçekten öyle mi?

Tabii ki de hayır.

Ne yazık ki, yıllar içinde üzerine koya koya mükemmelliğe ulaştırmanın muhteşem bir örneğidir Hz. Peygamber dönemi Mekke anlatımları. Tabii bunun bu noktaya ulaşmasının en büyük 2 nedeni şudur:

1. Mezhep kavgaları sürecinde galip gelme niyetiyle herkesin kendisine yakın gördüğü sahabe için bin bir çeşit “fazilet” uydurmuş olması. Yani taraf olmuşların galip gelme arzusu. Bunun sonucunda ortaya çıkan, o dönemde yaşamış herkesin “hazret” makamına ulaşıp, herkesin mükemmel olma durumu. Ve bunun sonucu olarak da o döneme “asrı saadet dönemi” diyerek toz pembe, abartı dolu hikayeler anlatanların bir kaynak bulabiliyor olmaları.

2. Kimi insanların, Hz. Peygamberi ya da o zamanları olağanüstülük ile öveyim, yalan da olsa sevap olur mantığına kapılmış olmaları. Bunu yapanların bir kısmı ortamın gazına gelerek ya da sevap umudu ile gerçekten saflığından bunu yapmıştır. Bir kısmı ise “bakın ne kadar da dine, peygambere bağlıyım” görüntüsü vermek için yapmıştır.

İşte bu, sanki dine, peygambere çok bağlıymış gibi yapan bu ikinci grup, bunu herkesten daha fazla bağlıymış gibi gözükebilmek için yapmaktadır. Böylece toplumsal rekabette öne geçtikleri izlenimini uyandırmaya çalışmaktadırlar, tabii Hz. Peygambere ve arkadaşlarına iftira ata ata. O zaman bunu yaptıran şeyi, kısaca, “Bu alan benim alanım ve bu alanda en büyük benim tutkusu” olarak ifade edebiliriz. Yani herkesin hayatının en azından bir döneminde ve çok farklı alanlarda yaşadığı bu üstünlük yarışını din üzerinden yaşıyor olmalarıdır bu konunun bu noktaya gelmesinin en önemli nedeni.

Üstünlük yarışının din üzerinden yaşanıyor olması ne kadar ilginç değil mi? Dinin yapılmaması gereken şey olarak söylediği şeyi, bizzat din üzerinden yaşamak, dini bunun için kullanmak. Hatta üstünlüklerini hissettirmeleri adına, iyice kontrolden çıkıp kabul edilmez bir şekilde yok Peygamberin idrarını içerlermiş, yok sümüğünü üzerlerini sürerlermiş gibi şeyleri ballandıra ballandıra anlatmaları. “Bakın ne kadar da bağlıyım. En olmayacak şeyleri bile savunuyorum” mesajı verme çabası. Burada özne olarak Hz. Peygamber’in adını kullanmaları sadece nekrofilidir, başka bir şey değil. Onun için bu tip hikâye anlatımlarının dini bir şey olduğunu falan zannetmeyin. Az önce de dediğimiz gibi bu hikayeleri anlatarak, “kendi aranızda üstünlük yarışında ibarettir” (Hadid/20) denilen bu dünya hayatında “Benim alanım bu, yani din ve bu alanda ben herkesten daha üstünüm. Bakın, en olmayacak şeyleri bile söylüyor ve savunuyorum. Dolayısıyla desteklediğiniz ben olayım” mesajı vermeye çalışmaktadırlar. Ki bunu yapanlara da dikkat edin genelde onla bununla sürekli polemiğe giren tartışmalı kimselerdir.

Anlatılan şeylerin dini hiçbir değeri yapılan şeyin altında halis hiçbir niyet yoktur. Ayrıca hadi dediğin şeyler olmuş olsun, “1400 yıl önce yaşandığı iddia edilen bu tip şeyleri biliyor olmak ya da bunları anlatmak için mesai harcamak bugün bizim ne işimize yarayacak? Bize düşen pay ne?” sorusu tek başına, “dini sohbet” iddiası ile yapılan bu faaliyetlerin baştan sona zaman kaybı ve dolayısıyla haram olduğunu gösterecektir.

Belki de kendileri bu hikâyelerle boşa bir ömür tüketti ya, başkalarının da başını yakmaya çalışıyordur. Bilmiyorum.

Not düşeyim: Elbette uzun süre öğrenme ve aynı şekilde uzun süre tefekkür süreçlerinin sonucunda yaptıkları keşifleri, güncel konulara buldukları çözümleri paylaşan samimi, iyi niyetli insanların yaptıkları sohbetleri, dersleri ayrı tutarak söylüyorum bunları.

Bu ikinci grubun bir başka çıkar hesabı ise şudur: Bu hikâyeler, bu hikâyelerin anlatıcılarını hayatın gerçeklerinden uzak tutmaktadır. Bu hikâyeler sayesinde sanki din ile ilgileniyor, sanki hayatta mücadelesini verdiği kutsal bir şey varmış ve bu şekilde sorumluluklarını yerine getiriyor böylece kimsenin ondan fayda üretmesini beklemeye hakkı yokmuş gibi oluyormuş. Dokunulmazlık kazanıyorlarmış.

Hz. Peygamber 1400 yıl önce vefat etmiştir. Günümüzde bağlanma, reddetme gibi etkileşimin yaşanacağı bir durum bulunmamaktadır. Sen günümüzde burnunun dibindeki risk aldıracak konulara, başın belaya girmesin diye bulaşmamak için Hz. Peygamberi istismar ederek yani nekrofili yaparak faydasız ve bir o kadar da yalan dolan hikayelerle vakit öldürüp duruyorsun. Böylece dinle ilgileniyormuş gibi oluyorsun. Onun için de kimse sana karışmıyor. Değil mi? Dokunulmazlık kazanmış gibi oluyorsun.

Ne yazık ki Arapça bilmeyen toplumlarda bu tip hikayeleri anlatanları “Dini bir şey anlatıyor” diyerek dinleme oranı Arapça bilen toplumlara nazaran çok daha fazla olmaktadır.

Neyse…

İşte böyle böyle, konular gerçekliğinden çıkarılmış bunun sonucu olarak ayetlerin ne için geldiği ve dolayısıyla amaçları anlaşılamamış, yanlış hükümlerle insanlara yılar yılı ızdırap olunmuştur.

Peki bizzat Hz. Peygamberin yaşadığı dönemde nasıldı ki Mekke?

Son derece kozmopolit bir bölgeydi. Yahudilerin, Hıristiyanların, Putperest diye isim verilen konum bağımlı, hızlıca sonuç döndürecek ilahlara tapan insanların birlikte yaşadığı, yine kadınlarla erkekler arasında hiç böyle özel olarak haremlik selamlık uygulamasının olmadığı dolayısıyla etkileşim halinde bir arada yaşadıkları -örneğin bakınız: Hz. Peygamber ile uzun uzadıya tartışmaya giren bir kadın sebebiyle gelen Mücadele süresinin ilk ayetleri-, hatta bırak sosyal hayatı, ibadet ederken bile yan yana birlikte ibadet ettikleri -örneğin bakınız: Hicr/24 ile ilgili tartışmalı rivayetlere-, bunların yanı sıra insanların çeşitli meslekler ile uğraştığı ve bunlardan birinin de ücret karşılığı seks yapmak olan, had safhada ücret karşılığı seks yapan kadınların da yaşadığı (bkz: Nur/33) son derece kozmopolit bir bölgeymiş Mekke.

Yani öyle kadınların kara çarşaflı olduğu, erkekler ile kadınların hiçbir şekilde yan yana gelmediği, namaz kılmayanların sopayla kovalandığı, Hz. Peygamber’i gördüklerinde “Aaa Peygamber! Ver elini öpeyim. Senin için öleyim. Sümüğünü üstüme süreyim. Şöyle yapayım. Böyle yapayım” diyen insanların bulunduğu bir bölge değil. Aksine bizzat Hz. Peygamber ile saatlerce tartışan insanların bulunduğu, hatta eşlerinin tacize uğradığı ve günlük hayatta insanların birbirinin kestiği, köşe başlarında ücretli seksin yapıldığı, farklı farklı dinlere ait ibadetleri gerçekleştiren dindarların yaşadığı bir bölgeymiş Mekke.

Hayır bir de şu var: Velev ki, affedersiniz, idrarını içmeye, sümüğünü üzerine sürmeye teşebbüs eden insanlar olmuş olsun. Dinin özünü idrak edebilmiş bir insan nasıl olur da, “Allah aklını kullanmayanlar üzerine pislik yağdırır (Yunus/100)” ayetini tebliğ eden ve kendisi hakkında da “Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyarım (Enam/50)” demesi emredilen birisinin böyle şeylere izin vereceğini düşünebilir? Ve hatta nasıl olur da bu ayetleri duyarak Hz. Peygambere uyan bir insanın böyle şeylere teşebbüs edeceğini düşünebilir? Sanıyorum farkında değiller ama bu hikayeleri anlatanlar, bu anlatımları ile sadece ana fikri anlamadıklarını itiraf etmiş oluyorlar. Başka da bir şey değil.

Görünürde, “Dini bir şey yapıyoruz, ‘kötü bir şey yapıyor’ diyemezsiniz, bize karışamazsın” pozisyonunda kalarak arkada çevrilen dolaplara vitrin olsun diye uydurulan yalan ve abartından başka bir şey içermeyen bu ‘Asrı Saadet(!)’ hikayelerinden uyandırayım diye söylüyorum tüm bunları. Ha bu arada, bu “Asrı Saadet” lafı da hiçbir gerçekliği olmayan, uydurulmuş bir sözdür ki anca Arapça bilmeden İslam’a yönelmiş kitlelerin yoğun olarak bulunduğu Türkiye gibi yerlerde kullanılır. Arap tarihine biraz hâkim birisi, insanların birbirini kıtır kıtır kestiği o döneme Asrı Saadet denmesine sadece güler. Zaten bildiğim kadarıyla bu tanımlama Türkiye’de uydurulmuş ve sadece Türkiye’de kullanılmaktadır. Hem bu asrı saadet tanımını hem de o zamanlarda yaşandığı iddia edilen sinematografik sahabe hikayelerini uyduranlar biraz çapsızlıklarından yani talebe olması gerekirken hocalığa soyunmaları neticesinde anlatacak bir şey bulamamalarından yapmışlardır bunu. Biraz da “vitrine 1400 yıl önce yaşandığı iddia edilen şeyleri koyalım ki arkada çevirdiğimiz dolaplara siper olsun, nasıl olsa kimse 1400 yıl önceki olayları anlatmamızı ‘kötü’ olarak nitelendiremez” diyerek yapmışlardır bunu. Bu hikayelerin bir kısmını sıfırdan uydurmuşlar, varlığı ile ilgili delil olanların ise sinematografik versiyonlarını üretmişlerdir. Hz. Peygamberin yaşadığı şeyler hayatın gerçekliğinden kopuk, sınanmayı bozacak şeyler değildi. Yüce Allah’ın: “Siz onların çektikleri çekmeden cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz? (Bakara/214)” buyruğu gereği yeterince canları sıkıldı ve yandı.

Tabii şunu da eklememiz lazım: Bu tip hikâyeleri dini sohbet adı altında anlatanların aslında itiraf ettikleri bir şey daha var burada. O da şu ki: Hani, “Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün mübarek parmaklarından su akıtmış. Sahabe Efendilerimiz de kana kana suç içmiştir” gibi, bu ve buna benzer hikâyeler anlatıyorlar ya. Bu, “Aman ne olacak canım. Yalan da olsa zararı olmayan bir şey. Peygamberi övüyor işte” denilecek bir şey değildir.

Bu aslında, “Ben, bir insanın peygamber olduğunu anca parmaklarından su akıtırsa ya da buna benzer şeyler yaparsa kabul ederim. Yoksa kabul etmem” demektir (İsra/90). Bu tip, Hz. Peygamber için uydurulmuş mucize temelli hikayelerin bize gösterdiği biricik şey, hayatın gerçeğinde, gerçekten o dönemde yaşamış olsalardı, bunları anlatanların Hz. Peygamber’in peygamberliğini kabul etmeyeceği gerçeğidir. Çünkü bir insanı peygamber kabul etmek demek, kendisinden daha üstün olduğunu da kabul etmek demektir. “Anca böyle fantastik olursa ben bir insanın benden daha üstün olduğunu kabul ederim” deme noktasına ulaşmaktadır tüm bu anlatımlar. Böyle birisi de gelmediğine göre, “E ben kimseyi kendimden daha üstün kabul etmem” deme noktasına ulaşmaktadır bu bakış açısı.

Bakmayın şimdi ismini söyledikten sonra uzata uzata “Sallallahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem” falan demelerine, ellerini yüzlerine, göğüslerine götürmelerine. Onun döneminde yaşamış olsalardı muhtemelen Hz. Peygamber bunların beklentilerini karşılamayacak, dolayısıyla peygamberliğini de kabul etmeyeceklerdi. O dönem onun peygamberliğini kabul etmeyenler, “Aaa bize Peygamber geldi. Bizler hem çok kötü hem de aptal insanlarız. Hadi onun peygamberliği kabul etmeyelim. Etmeyelim de yüzyıllar boyunca ne kadar kötü ve aptal insanlar olduğumuz konuşulsun” mu demişlerdi? Bu kadar basit miydi her şey? Ondan, bir dağı altın kütlesi haline getirmesini (Müsned, I, 242, 258), gökten melekler indirmesini ve onlarla konuştuğunu kendilerine göstermesini (En‘âm/8), yerden pınar fışkırtmasını yahut hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçesi olup, aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmasını istemişlerdi (İsra/90). Yüce Allah da ısrarla akıllarını kullanmalarını emretmişti ve inkarcılıklarının altından yatan nedeni de İsra 94’te “İnsanlara [bir peygamber eliyle] doğru yol bilgisi geldiği zaman onları [ona] inanmaktan alıkoyan, onların: "Allah ölümlü bir insanı mı elçi olarak gönderdi?" diye itiraz etmelerinden başka bir şey değildir” diyerek açıklamıştı. Onun için bugün Peygamberi olağanüstülük ile övme ya da yaşanan olayları abartıp sinematografik hale getirme konusu zararsız, basit bir konu değildir. O zamanlarda inkarcılığın ana gerekçesi olan bu mucize konusu, günümüzde o dönemi hayatın gerçekliği ile düşünemeyip, gelen hükümlerin bağlamını doğru anlayamayarak yanlış hükümler çıkarıyor olup insanlara ızdırap olmanın ana gerekçesi olmuştur.

Günümüzde, 1400 yıl öncesinde yaşandığı iddia edilen, hadi yaşanmış olsa bile bilmenin kime ne kazandıracağı belli olmayan bu anormal hikayelerle mesai dolduranların bugün onu reddetmeyip, ismini duyulunca ellerini yüzlerine, göğüslerine götürmeleri falan Hz. Peygamber’in vefat etmiş artık rakip olma ihtimali olmamasından kaynaklanmaktadır. Böyle böyle yaparak sanki bağlı olduğu bir dini varmış, kutsal bir referans noktası varmış (keşke olsa), savunduğu ve mücadele ettiği bir şey varmış (keşke olsa), sanki bir ilkesi, prensibi varmış gibi olmakta ve tüm bunlar sebebiyle de dokunulmazlık kazanmaktadırlar, kendilerince. Bütün mesele bundan ibarettir.

Neyse…

Konumuza geri dönüp, kozmopolitliğinin yanı sıra bir de iklim olarak da değerlendirirsek Mekke’yi, 45-50 derece sıcaklıkta, buraya dikkat, “kumun içinde” yaşamaya çalışılan bir bölge çıkar karşımıza. Hali ile güneşten ve kumdan korunmak, bir giyinme kültürü oluşturmuştur orada. 45-50 derecede ve kumun içinde kafana bir şey koymadan yaşayabilir misin?

Maalesef. Hiç şansın yok. Bunun için erkekler kafalarına sarık yani kumaş sararlarmış, kadınlar da örtü koyarlarmış. Bu giysiler hem şapka görevi görür hem de kum fırtınalarında yüzlerine örtecek bir maske görevi görürmüş. İkisinin de dini hiçbir değeri yoktur.

- Nasıl yani? Kadınlar saçlarını erkeklerden gizlemek için başlarına örtü koymuyorlar mıydı?

Hayır.

- Peki, nereden biliyoruz bunu?

Bizzat Nur Suresi 31. ayetten. Ayet ne diyor, lafzen: (…) Başlarındaki örtünün uçları ile göğüs dekoltelerini kapatsınlar (…). Yani başlarında örtü varken aynı zamanda göğüslerinde de dekolte olabiliyormuş. Göğsünde dekolte olan bir bayanın başına koyduğu örtüyü saç gizlemek için koyduğu düşünülebilir mi?

Tabii ki de hayır. Peki neden örtüyorlardı?

Dediğimiz gibi asıl olarak iklim şartlarından korunmak için örtüyorlardır. Fakat bu, kadınlar özelinde zamanla bir kimliğe dönüşmüştü. Ne kimliği derseniz? Fuhuş yapmama kimliği. Belki, evli olma kimliği de diyebiliriz.

Ne dedik?

O zamanki Mekke para karşılığında seks yapan bayanların da bulunduğu bir bölgeymiş. Haliyle o işi yapan bir bayan, mesleğin icrası bağlamında kendi vücudunu bir miktar sergilemesi gerekmektedir. İşte bu durum dekolteli olup ama o işi yapmayan bayanların taciz edilmesine sebep olmaya başlamış. Bunun üzerine önce Ahzap 59. ayet inmiş ve “dış giysilerini üzerlerine alsınlar” denmiş. “Bu onların tanınmalarını ve rahatsız edilmemelerini sağlar” diye de eklenmiş. Burada tanınmaktan kast edilen az önce bahsettiğimiz fuhuş yapan bayanlar gibi olmadıklarını gösterme manasındadır. Fakat bu giysi muhtemelen sırta alınan ve göğüs dekoltesini tam kapatmayan bir giysidir. Çünkü göğüs dekoltesi kapatma Ahzap 59’dan daha sonra gelen Nur 31 ile emredilmiştir: “Başlarına koydukları örtünün uçları ile göğüslerini örtsünler.”

Yani Ahzap 59’da söylenen bu dış giysi üzerlerindeyken aynı zamanda saç gizleme amacı taşımayan baş örtüleri başlarında ve göğüs bölgelerinde dekolteleri yine bulunmaktadır. Onun için Ahzap 59’dan sonra gelen Nur 31 ile başlarındaki örtünün uçları ile göğüs dekoltelerini kapatsınlar denmiştir.

Bak dikkat et: “Başlarına koydukları örtüleri ile saçlarını gözükmeyecek hale getirsinler sonra da uçları ile de göğüslerini kapatsınlar” demiyor ayet. Sadece “Baş örtülerinin uçlarını arkaya düşürmesinler, uçları ile göğüs dekoltelerini örtsünler” diyor, lafzen. Dolayısıyla bu ayetler ile saçın gözükmeyecek şekilde örtüleceğini söyleyenler, bunu nereden çıkarıyorlar anlamak mümkün değil. Üstelik, az önce de söylediğimiz gibi, ayetlerin kronolojik sırasına baktığımızda Ahzap 59’da geçen “cilbab” denilen dış giysinin göğüs örten bir şey olmadığını da anlamış oluyoruz buradan. Muhtemelen omuzlarından arkaya sarkan, önü açık manto, pardösü gibi bir giysiydi bu.

Tüm bunlardan murat edilen şudur ki: Kendilerini hem olası tacizlerden hem de zina etmekten korumak için vücutlarındaki dekolteyi kapatmaları. Bu da önce cilbab ve daha sonra da Mekkeli kadınların başlarına koydukları örtü üzerinden buyurulmuştur.

E peki bir kadının yaşadığı coğrafya itibari ile başlarında örtü ile dolaşmasına sebep olacak bir iklim şartı ya da daha farklı bir durum yoksa ne yapacak? O zaman da başka bir giysi ile göğüs dekoltesini kapatacak. Bu kadar. İslamiyet’te saçlar örtülsün diye bir emir ya da saç örtüsü diye bir giysi bulunmamaktadır. Kendini ve namusunu koruma niyeti için göğüs dekoltesini örtme vardır. Nur 31’den bir ayet önce, 30. ayette ise erkeklerin namusunu koruması gerektiği anlatılır. Yani namus koruma olarak adlandırılan zinaya bulaşmama konusu hem erkek hem de kadın için geçerlidir. Saç kapatmayı, kontrolden çıkmış, şuurunu yitirmiş bir şekilde ölüm kalım meselesi haline getirenler, biraz kıyas yapıp da “eğer saç cinsellik içeren bir şeyse ve bunun için gösterilmesi yasaksa bunun erkekler için de geçerli olması gerekmez miydi?” diye sorgular ve girdikleri yolun ne kadar yanlış bir yol olduğunu görürlerdi.

Namus koruma kavramının önemini hem kontrolsüz üreme denilen şeyin sonucu olarak bir toplumun suçlular cehennemine dönüşmesini engellemesi hem de evlilik hukukunu koruması bağlamında ne kadar önemli olduğunu daha önceki çalışmalarımızda açıklamıştık. Tekrardan girmeyeceğim. Buna bir de örtünme ile olası tacizlerden korunma durumu eklenmiş oldu. Tabii bu durumun, asıl olarak cezalandırma hukukunun yani devlet otoritesinin yok edildiği toplumlar için geçerli olduğunu söyleyelim. Tüm bunlara bakarak diyebiliriz ki: Örtünmenin ya da giyinmenin sınırlarını birey kendi karar verir. Devlet eliyle örtünme uygulamayı gerektirecek bir durum bulunmamaktadır. Devlet aracı, birliktelik neticesinde kontrolsüz üreme oluşmuşsa veya aldatılan bir taraf varsa ya da taciz oluşmuşsa araya girer ve cezalandırma hukukunu uygular. Tacizlerden korunma durumu ise zaten devletin otoritesinin olmadığı durumlar için emredilen tedbirdir. Bir ihtiyaçtır. Devlet varsa, cezalandırma hukuku vardır. Tacizler yasalar ile engellenmiştir mantıken. Ama eğer bir ülkede devlet aracını ele geçiren kriminaller cezalandırma hukukunu neredeyse yok etmişse o zaman kadınlar bir ihtiyaç olarak tedbirlerini alacaktır. İşte bu tedbirler de ayetler ile bildirilmiştir. Sırtlarına cilbab, eğer sırtlarına aldıkları giysi göğüs dekoltesini kapatmıyorsa, göğüs dekoltesini kapatacak başka bir giysi. Bu giysi, 45-50 derece sıcaklıktan, kumun içinde yaşayan Mekkeli bayanlar için başlarına mecburen koydukları örtünün uçlarıdır. Ha durum o kadar vahim ve bunlar dahi yetmiyorsa, o zaman saçlarını hiç göstermeyecek şekilde kapatabilirler de.

Şimdi bu noktada konuya ufak bir ara verip, günümüz modern dünyasında yapılan bir haksızlıktan bahsetmek isterim. O da taciz denilince insanların aklına sadece erkeğin kadına sözlü ya da fiziksel tacizinin geliyor oluşu. Bu, bu kadar basit değil. Mantıken doğru olduğunu düşündüğüm, kendi şahsi fikrim olarak şunları söylemek isterim ki: Bir bayanın basenlerini ve memelerini gösterecek şekilde giyinmesi kadının tacizi, erkek kadın fark etmeksizin herkesi tacizi ve aynı zamanda bir erkeğin cinsel uzvunu belli edecek şekilde dar pantolon giymesi de erkeklerin tacizi, yine kadın erkek fark etmeksizin herkesi tacizidir. Bu noktaları hedef alan hukuki bir düzenleme yapılabilir. Yapılmayacaksa da adabı muaşeret kuralları çerçevesinde ayıp bir şey olduğu öğretilmelidir. Çünkü bu durum insanın doğasına ait temel bir içgüdü olan utanma duygusu ile alakalıdır. Bunu köreltmek, bizi insan yapan bir özelliğimizi köreltmektir. Ha şunu da ekleyeyim bir insanın suratını gizleyecek şekilde peçe takması da güvenlik açısından asla kabul edilemez bir durumdur.

Neyse, başörtüsü konusuna tekrardan ve son kez gelirsek…

Elbette bir insan baş örtüsü takabilir ve hatta taktığı baş örtüsünü saçlarını hiç göstermeyecek bir duruma da getirebilir. Bu kimseyi ilgilendirmez. Kendisini nasıl rahat hissedecekse ya da eğer güvenliğe ihtiyaç duyulan bir bölgede yaşıyorsa nasıl güvende hissedecekse öyle giyinir. Zaten amaç da budur. Tacizler bağlamında kadınların kendisini güvende hissetmesi, namus bağlamında ise birliktelik neticesinde zarar gören üçüncü bir tarafın olmaması (aldatılan eşin ortaya çıkmaması veya bakılamayacak çocuğun dünyaya getirilmemesi). Bu kadar. Eğer size İslamiyet’te saç örtüsü diye bir şey var diye bir dayatma yapılıyorsa, öyle bir şeyin olmadığını göstermek için bunları anlattım.

E peki neden İslamiyet denince herkesin aklına ilk önce saç gizleme geliyor?

Az önce hayatın gerçeğinden kaçmaktan bahsettim. Bazı insanların hayatın gerçeklerinden kaçmak için akıl çalıştırmaya, çalışıp üretmeye gerek olmayan konulara girerek kendini meşgul göstermeye çalışmasından bahsettim. Sanki hayatta savunduğu bir şey varmış onu da en bağlı olarak o savunuyormuş gibi göstermesinden ve hatta ne yazık ki bu tip insanlarla vakit geçirenlerin de “dini bir şey” yaptıklarını zannetmelerinden bahsettim. İşte saç örtme muhabbeti de buradan besleniyor.

“İslamiyet gelince ne olacak? Niye yeni bir sistem istiyorsun? Ne yapacaksın? Sen kimsin de öyle üst perdeden “ben şöyle sistem istiyorum. Böyle sistem istiyorum” diyorsun? Ne fark oluşacak? Örneğin, mikroişlemcilerde artık Kuantum Mekaniğinin sınırları zorlanarak 2nm’ye inilmiş durumda, mesela bu konuda ne yapacaksın?” diye hayatın gerçeğine çekerek sorular sorulduğunda verecek hiçbir cevabı olmayan insanlar bu tip konuları gündemde tutup duruyorlar. Sanki bir şeyin mücadelesini veriyorlarmış gibi oluyor. Böylece gerçekten mücadelesini vermesi gereken şeylerden kendilerini de kurtarmış oluyorlar.

Üstelik gözlerinin önünde burunlarının dibinde cezalandırma hukukunu yok etmiş insanlar kanlı canlı duruyorken yapıyorlar bunları. Onları karşılarına alamadıklarından hatta bırak karşılarına almayı belki oy bile vermiş olan bu kişiler, 1400 yıl önce yaşandığı iddia edilen olaylar üzerinden boş meydan kabadayılığı yaparak kendilerini meşgul dolayısıyla sorumluluklarını da yerine getiren insan olarak gösteriyorlar. Hayır, dediğim gibi, o olayların yaşanmış olduğu da yok. Geçmişte yaşanmış bir olaydan kendine pay çıkarmanın ne kadar saçma bir şey olduğundan mı bahsedeyim, kendisine pay çıkarmaya çalıştığı olayların zaten yaşanmadığından mı bahsedeyim, yaşanmışsa bile o abartılı hikayelerden bize düşen bir payın olmadığından mı bahsedeyim. Karar veremez bir hâlde derine dalıp duruyorum. Bu yazılar biraz rahatlatıyor beni.

Neyse, toparlayarak bitirelim.

1400 yıl önce Mekke’nin sosyal hayatında;

1. Kadınların ne saç gizlemesi diye bir durum vardır ne de Kur’an’da böyle yapılsın diye bir emir vardır.

2. Mücadele Süresinin ilk ayetlerinde de gördüğümüz gibi, sosyal hayatta hiç haremlik selamlık gibi bir durum bulunmamaktadır. Elbette insanın doğası gereği ve aynı zamanda utanma duygusu gereği kadınlar kadınlarla erkekler de erkekler ile birlikte takılmaya meyillidir. Burada “haremlik selamlık durumu yok” dememden kast ettiğim kadınlarla erkekler toplum hayatında ayrışsın diye özel bir çaba yoktur. Yoksa elbette insan, doğası gereği hemcinsleri ile takılmaya daha yatkındır. Söylemeye çalıştığım “aman haremlik selamlık olalım” diye özel bir şartlanmışlık hissetmemeden, kadınlar ile erkeklerin birbirleri ile etkileşim halinde beraber yaşamış olmalarıdır.

3. Hicr/24 ile ilgili gelen tartışmalı rivayetlere göre ise bırak sosyal hayatta haremlik selamlık bir durum oluşsun diye özel olarak çabalama durumunu falan, ibadet ederken bile kadınlar ile erkekler birlikte ibadet etmektedirler.

4. Ve Nur/33’de geçen “zinaya zorlamayın” emri, Mekke’nin günlük hayatında ücret karşılığında seks yapan bayanların yaşadığını ve hatta ne acıdır ki bu bayanlara zorla fuhuş yaptıran insanların da bulunduğunu göstermektedir. Öyle hemen herkes “Aaa bize bir peygamber gönderildi. Artık kendimize çeki düzen verelim” dememiş değil mi.

Aynı “Sağ ayakla girer, sol ayakla çıkardı. Sağ elle şunu yapar, sol el ile bunu yapardı. Yatarken şöyle, kalkarken böyle yapardı vs. vs. vs.” şeklinde yıllar yılı üstüne koya koya Hz. Peygamberi takıntılı bir biçimde hiç durmadan ritüel gerçekleştiren insan noktasına taşıyıp “sünnete uygun yaşama” başlığı altında büyük bir kısmı hurafeden ibaret bir içerik ortaya çıkarmaları gibi, tacizlerin had safhada olduğu bir ortamda kendilerini ve namuslarını koruyabilsinler diye başlarındaki örtüleri ile göğüslerini örtsünler ve dışarı çıkarken sırtlarına bir manto gibi bir şey alsınlar tavsiyelerinden, haremlik selamlık sosyal hayat icat etmişler. Ve tabii ki de bu icat ettikleri şeyi Kur’an ile ve o zamanki hayatın gerçekleri ile delillendirememiş ve rivayetler ile arayı kapatmaya çalışmışlar. Hal vaziyet bu iken, ne hikmetse İslamiyet denince herkesin aklına ilk, kadınlar ile erkeklerin birbirinden ayrışarak etkileşime girmeyecekleri bir sosyal hayat yaşamaları gelir. Hatta bu hurafe çöplüğünde, Müslüman olan kadının ilk yaptığı şey başını kapama olur, Müslüman olan erkek de sünnet olur. Ve evet, sünnet olma denilen şeyin de dini hiçbir kaynağı yoktur.

Ve hatta namus koruma denilen şeyin söylenmesinin de kontrolsüz üreme ile suça sürüklenen bireylerin ortaya çıkmasının engellenmesi ve evlilik hukukunu ihlal eden aldatma durumunun ortaya çıkmasının engellenmesi olduğunu bile idrak edememişler. Neredeyse, kadının her şeyi haram şeklinde kadını hapsetmeye çalışmışlar; delilsiz, şuursuz bir şekilde. Böylece istedikleri farklı bir şey varmış gibi, yarattıkları bir fark, hükmettikleri bir konu varmış gibi oluyormuş. Farklılıkları delillenmiş oluyormuş. Halbuki İslamiyet insana adaleti gerçekleştirme gibi korkunç bir görev verir ve dini yaşayan insanlar da zaten bu uğurda çalışan ve risk alan insanlardır. İslamiyet’i adaleti tahsis edeceğiniz düzeni kurmaya çalışırken yaşar, farklılığınızı da sadece adaleti tahsis edecek sistemi kurduğunuzda tescillemiş olursunuz. Bütün ibadetlerin sizi getirmesi gereken nokta da budur.

Bilginize.

Not: Bu tartışmaların parçası olmak istemediğim için bu çalışmayı sitede barındırma konusunda biraz kararsızım. Encodeum'un sıkı takipçileri okuduktan sonra kaldırıp kaldırmama konusunda bir karar vereceğim.

15 Mart 2026 Pazar

Blöfçüleri Hayatın Gerçeğine Çekmek

Ben Kürtlere eşit vatandaşlık verilsin hatta Kürt Devleti kurulsun istiyorum.

+ Bunları Kürtler için istiyorsun değil mi?

- Evet. Kürtler için istiyorum.

+ Tabii, niye olmasın? Şöyle yapacaksın: Önce bir insanın Kürt olup olmadığını nasıl tespit ettiğini açıklayacaksın. Sonrasında da hemen altına İsim – Soy İsim – Kimlik Numarası şeklinde Kürtlerin listesini çıkaracaksın. Ondan sonrasına bakacağız.

Kürtlerin listesini çıkarmak mı? O nereden çıktı? Böyle demeni beklemiyordum. O dediğin nasıl yapılacak, tam bilmiyorum şimdi. Biraz düşünmem lazım. Genelde böyle dedikten sonra hedef alınıyorum. Böylece hem kendi takıldığım yerde "Bakın! Sizin için hedef alınıyorum" pozisyonuna hem de bir şeyler isteyen ama verilmeyen insan pozisyonuna geçiyordum. Hazırlıksız yakalandım.

+ Peki, düşün. Bulursan hemen haber ver.

Tamam. Düşüneceğim. Ama ben bir yöntem bulana kadar en azından Kürtçe eğitim olsun.

+ Tabii, niye olmasın? Şöyle yapacaksın: Kürtçe sözcüklerin listesini çıkaracaksın. Aç önüne Kürtçe olduğu iddia edilen herhangi bir sözlüğü, yanına da Farsça, Hintçe, Arapça ve Türkçe sözlükleri. Sonrasında Kürtçe sözlük denilen sözlükte geçen ama bu 4 sözlüğün herhangi birinde geçmeyen sözcüklerin listesini çıkar. Bakalım Kürt kelimesinin kendisi de dahil olmak üzere kaç tane Kürtçe sözcük bulacaksın.

Hiç yok mu gerçekten?

+ Ben bilmem. İstek sahibi sensin. Sen tespit edeceksin. Olmayacak şeyler için, sabah akşam, yalandan istiyorum diyorsun. Biraz üzerine gidip blöfünü sarsınca da şaşıp kalıyorsun. Sürekli isteyen ama istediği verilmeyen insan pozisyonunu korumak hoşuna gidiyor, değil mi?

Olabilir. Bana kalsın.

+ İyi peki sana kalsın.

Ama hiç olmazsa Kürt tarihi okutulsun okullarda. Buna da mı karşı çıkacaksın?

+ Karşı çıkmak mı? Hiçbir şeye karşı çıkmıyorum. Sadece blöfünü görüyorum. Kürt tarihi dediğin konuya gelecek olursak… Tekrardan: Tabii, niye olmasın? Şöyle yapacaksın: Tarihte yaşanmış hangi olayları, hangi tarihi konuları Kürt tarihi başlığı altında okutabileceğimizin listesini, tarihçilerin ittifak halinde “İşte bu Kürt tarihinin konusudur” dediği konuların listesini çıkaracaksın. Tamam?

Abi yine iş çıkardın. Her defasında iş çıkarıyorsun. Söylediğim şeylerin üzerine gitme. Bunların olup olmaması umurumda değil. Ben isteyeceğim sen vermeyeceksin, hep bu pozisyonda kalacağım. Konu hep havada kalacak ben de hep ulaşmaya çalıştığı davası olan insan pozisyonunda kalacağım, oradan da yolumu bulacağım. Böylece hem hiçbir konuda sorumluluğum olmamış gibi olacak, hiç kimse benden fayda beklemeyecek hem de yaptığım kötülüklere bahanem varmış gibi olacak. Sen her defasında üzerine gidersen böyle, blöfümü bozarsın. Söylediklerimin üzerine gitme. Olmasın zaten. İstemiyorum. Öyle havada kalsın. Kullanabildiğim kadar kullanayım bu durumu. Sömürebildiğim kadar sömüreyim.

Yukarıdaki gibi konuşarak sadece blöf üzerine kurulu bu muhabbetleri bir daha açılmamak üzere kapatamayacak kadar aciz, konulardan bihaber insanların mikrofon şansı bulduğu, makamların büyük bir kısmını işgal ettiği bir ülke iflah olur mu?

Siz bunun cevabını düşünürken, ben biraz daha devam edeyim diyaloğa.

Tamam. Ne dilbilimsel olarak Kürtçe diye bir dil, ne tarihsel olarak Kürt diye isimlendirilebilecek bir etnik kimlik olmamış olsun ama ben yine de kendime “Ben Kürt’üm” demek istiyorum. Diyemem mi?

 + Bu konuda çok fena ters psikoloji propagandası yedin ve bir de üzerine başkaları ile ters düştün ve inatlaştın değil mi? “Kürt’üm demekten korkuyor musun yoksa?”, “Kürt’üm demekten utanıyor musun yoksa?” diyerek seni çok fena kanalize ettiler, şimdi de dönemiyorsun, değil mi? Farklı olduğunu iddia etmek hem hoşuna gitti hem de haydutluğa ehliyet olarak gördün, bu şekilde bütün o propagandayı hoşuna gide gide yedin. Belki bu yüzden başın belaya da girdi. Şimdi de yaptıklarınla yüzleşmemek için kuyruğu dik tutmaya çalışıyorsun, değil mi? Neyse sorunun cevabına gelirsek: Tabii ki de diyebilirsin. Kime ne? Senin beyanın seni bağlar ama senin paşa gönlün hoş olsun diye de kimseden tarihsel olarak ispat edemediğin bir etnik kimliği kabul etmesini bekleyemezsin. Üstelik ispat edilmiş olsaydı bile, günümüzde o kimliğin bir insanda olup olmadığını nasıl tespit edeceğin de çözmen gereken apayrı bir sorun. Ama buyur de. Hatta konuştuğun dilin Farsçanın lehçesi olmadığını ispat edemiyor olsan bile ona “Kürtçe” de. Kime ne?

Ha iyi tamam. Ben de bunu duymak istiyordum. Çünkü insanlara bu konu üzerinden suçluluk duygusu yaşatacağım ki onları sömürebileyim. Üstüne bir de Avrupa’ya, Amerika’ya gidip, “Doğuştan gelen farklı bir özelliğim var ve bu özelliğim hedef alındı” diye uyutacağım onları. Bayılıyorlar böyle “Doğuştan gelen farklı bir özelliğim var ve o hedef alındı” hikayesine. “İyi. İspat et o zaman doğuştan gelen farklı özelliğini demek akıllarının ucundan bile geçmiyor. Hemen atlıyorlar. Hem onları aptal yerine koyup deli gibi sömüreceğim hem de bizim örgüte tarih çıkarmış gibi olacağım. Bir taşla iki kuş vuracağım.

+ Ha sen ondan bu kadar zorluyordun. Ondan bu kadar yalan söylüyordun. Ben de diyordum “Kürtçe diye bir dil, Kürt diye isimlendirilecek bir etnik kimlik olsa ne olur olmasa ne olur?” Derdin oydu senin. Maalesef canım benim. Kürtçe diye bir dil olsa, Kürt diye isimlendirilecek bir etnik kimlik olsa bile izole kavimden ulus devlete geçiş diye bir şey yaşanmadığı için, “Neye göre Kürt’sün? Delilin ne?” sorusunun bir cevabı yoktur. Daha da ilginci zaten ne dilbilimsel olarak Kürtçe diye bir dil ne de tarihsel olarak Kürt diye isimlendirilecek bir etnik kimliğin ispatı henüz yapılamadığından o izole kavmin kendisini bulamıyoruz ki, bırak ulus devlete geçiş yaşandı mı yaşanmadı mı diye bakalım. Ayrıca ispatı yapılmış olsaydı bile örgütüne, o Narko-terör örgütüne tarih falan da çıkaramazsın. O taşeron örgüt, zamanında gaspçılık, hırsızlık, uğursuzluk yapan adi suçlular tarafından “Başımız belada, zaten batmışız, kaybedecek bir şeyimiz yok bari siyaset ile ilgileniyormuş gibi yapalım” diye 70’li yılların trendi olarak kurulmuş bir örgüttür. Örgütün eylemlerini gerçekleştirdiği bölgenin arazi şartlarından kaynaklı kontrolünün zor olması ve aynı zamanda da ilgili bölgede cehaletin ve kontrolsüz üremenin hâkim olması bu derece aşağıların aşağısı bir örgütün varlığını devam ettirebilmesini sağlamıştır. Ve cehaletin hem iktidara hem de muhalefete hakimiyeti ile de hayallerinde bile göremeyecekleri imkânlara ulaşmışlardır. Hatta o kadar ki, “kendilerinin daha öncekilerden farklı(!) olduğunu, -sanki suç varmış gibi- suç(!) işlemediğini” ispat etmek için konu bulmaya çalışan mikrofon şansı yakalamış hak etmediği konumları elde etmiş sorumsuz kişiler tarafından da örgüt mensuplarının bizzat kendilerini bile hayrette bırakacak anlam yükleme çabası yaşanmıştır bu süreçte. Tüm bunların sonucunda altı bomboş bu konu bu kadar uzamıştır.

Doğru sorular sorulmadığı için yıllardır gereksiz bir şekilde gündemi işgal eden olmayan bir sorun ile ilgili söylenecek şeyler bundan ibaret iken, adaleti tesis etmeye çalışan az sayıda insan hariç siyasete giriş nedenleri, hayatımda heyecan yok veya canım sıkılıyor veya iş güç yok bari siyasetle uğraşayım’dan tut da şirketin işlerini hallederim ya da güçlü, önemli insan görüntüsü veririm ya da kupon arazi ayarlarıma kadar geniş bir perspektife yayılmış insanların bu soruların sorulması gereken makamların çoğunluğunu işgal etmesinden dolayı bu konu hiç hak etmediği kadar uzamıştır. Ki bu sadece bir örnektir. Daha bir çok farklı alanda, çeşitli kisveler altında hayatını blöf yaparak geçirenler de bulunmaktadır siyaset sahnesinde. 

Daha önceki yazılarımızda defalarca işledik ama tekrardan not düşeyim: Mikrofon şansı yakalamış (ister iktidarda ister muhalefetteki) siyasetçi, yorumcu veya buna benzer medyatik insanların gerçekten fedakâr olan az bir kısmı hariç büyük bir kısmı sadece blöfçüdür. Eğer bir şeyleri “istediklerini” iddia ediyor ama o isteğin gerçekleşmesi halinde ne gibi bir fayda üretileceğini açıklayamıyorlarsa, sadece “istemediklerini” söyleyip bırakmak doğru olandır. 

Ben şunu şöyle istiyorum, bunu da böyle. Ayrıca şunların da şöyle olmasını istiyorum.

+ Hayır istemiyorsun.

Bitti bu kadar. 

Ha belki şöyle devam edebilir:

- İstemiyor muyum? Nereden biliyorsun istemediğimi?

+ Nereden bileyim istediğini? İsteğin için ürettiğin faydaları ve o isteğine ulaşılırsa ortaya çıkacak faydaları somut bir şekilde açıkla, “isteme” fiilinin sende oluştuğunu kabul edelim. Değil mi? Ayrıca neden istediğini sen söylüyorsun ki? Yaptıkların söylesin. Bırak, ürettiklerine bakıp başkaları karar versin neyi isteyip neyi istemediğine.

Arkadaşlar! Eğer bir insanın blöfçü olduğunu düşünüyor ve gereksiz yere gündemi meşgul etmesine engel olmak istiyorsanız, önce sakin bir şekilde kullandığı sözcüklerin tanımlarını sorun. Eğer gerçekten düşündüğünüz gibiyse o tanımlar gelmeyecektir. Ve hatta tanımları yapamıyor olmasını gizlemek için de daha fazla süslü sözcük kullanacaktır. Sorgulamaktan vazgeçesiniz diye... Büyük bir sabır göstererek onların da anlamlarını sorun. Bu şekilde konu kapanıp gidecektir. Ama tanım yapamadığı halde hâlâ daha kuyruğu dik tutmaya çalışıyorsa somut bir şeyler görmek istediğinizi söyleyin. Şu anda ürettiği somut faydaları, istediği şey olursa üretilecek ve kendisinin üreteceği somut faydaları açıklamasını isteyin. Yani hayatın gerçeğine çekin. Bu aşamaya geçtiyseniz ve eğer gerçekten blöfçüyse merak etmeyin bu onu son görüşünüz olacaktır. Ve bu konu bir daha açılmamak üzere kapanmış olacaktır. 

Sadece yukarıda verdiğim örnek bağlamında değil, genel olarak söylüyorum. Bir şeyleri isteme, bir şeyler yapacakmış ama izin verilmiyormuş iddiasında olan insanları gördüğünüz zaman iddia ettikleri şeylerin ne kadar yanlış ne kadar kötü ne kadar zararlı hatta ne kadar saçma olduğunu açıkça görüyor olsanız da tepki göstererek kendinizi yormanıza hiç gerek yok. Alternatif bir çözüm var. “Tabii, niye olmasın?” diyerek, hayatın gerçeğine çekip görev verin. Eğer blöfçüyse o konu kapanıp gidecektir. Ama eğer blöf değil de gerçekten olması gereken şeylerden bahsediyorsa açıklamayı da başaracaktır. E o zaman da hakkı teslim etmek gerekiyor.

Örneğin, bakınız:

- Yaralamadan, öldürmeye kadar ulaşan fiziksel zarar üzerine kurulu suçları, değil sadece işlendikten sonra adil bir şekilde cezalandırmayı, bu suçların işlenmesine fırsat dahi verilmemesi için yayınladığımız Önleyici Mahiyette Cezalandırma Hukuku çalışmalarına

- Hırsızlık suçu için, suç işleyenin vücudundan parçalarla ödeme de dahil olmak üzere Geri Ödeme Üzerine Kurulu Cezalandırma Hukuku üzerine yaptığımız çalışmalara

- Kontrolsüz Üremeye karşı yaptığımız Hadımlaştırma Yasası isimli çalışmaya

- Anonim seçim sisteminin, günümüzde siyasetten kaynaklı bütün kötülüklerin anası olduğunu açıkladığımız çalışmalara

- Ekonomik Krizlerin nedeni olan Yasal Hırsızlığı hedef alan çalışmalara

- Hem içerik hem de yöntem olarak hali hazırda yürürlükte olan eğitim sisteminin yanlışlığını göstermek için encodeum kanalında yaptığımız çalışmalara

Ve daha nicelerine... Naçizane.

3 Mart 2026 Salı

Devrim Dersleri - 2: Yazılımın Temelleri

Hiç daha önce, detaylarına hâkim olmadığınız bir konuyla alakalı bir soru sorulduğunda kendi kendinize çıkardığınız sonucu sanki teyit ederek edindiğiniz doğru bir bilgiymiş gibi, gayet kendinizden emin bir şekilde cevap namına söylediniz mi? Hatta belki soru sormaya bile gerek kalmadan, ilgili konuya tamamen hâkim olduğunuzu ya da sanki başkasının bilmediğini bildiğini gösterme adına durduk yere yaptınız mı bunu?

“Evet yaptım. Ve bunu çok yapıyorum” diyorsanız, bilgisayar bilimlerinde yapılanı görmeden kendinize bu kadar haksızlık etmeyin derim. Çünkü doğası gereği bilgisayar bilimleri, kendi kendine sonuçlar çıkarıp bunu başkasına doğru bir bilgiymiş gibi anlatmanın, muhtemelen, en fazla yaşandığı alandır, tabii ki de siyaset dışında. Neden doğası gereği?

Çünkü bilgisayar bilimlerinde uzmanlaşma tamamen bilgi birikim üzerine dayanır, beden gücüne ya da aile bağlarına ya da ne bileyim, fiziksel görüntüye değil. Ve çalışan bir mekanizmayı ortaya çıkarmanın da korkunç bir bilgi birikim istiyor olmasından kaynaklı en fazla soru sorulan ve aynı oranda cevap verilmeye çalışılan yani yardımlaşmanın, etkileşimin olduğu alan da burasıdır. Onun için çıkardığı sonucu doğru bir bilgiymiş gibi söyleme doğal olarak en fazla bu alanda görülür.

Elbette cevabını bilmese de iyi niyetli bir şekilde çıkardığı sonucu cevap namına söyleyebilir insan. Yanlış da olabilir bu cevap ama illaki yanlış olacak diye bir kural da yoktur elbet. Büyük ihtimalle doğru da çıkıyordur. Doğru ise ne güzel, yardımcı da olunmuştur. Fakat bazen insanlar bilmediğini söylemek yerine, soru sorulmasını “daha fazlasını bilen” insan görüntüsü verme fırsatı olarak görüp, çıkardığı sonucu doğru bir bilgiymiş gibi söyleyebilmektedir, doğru mu yanlış mı olduğunu umursamadan. Ya da aslında kendisinin de anlamadığı, daha önceden verilmiş ama aslında yanlış olan cevabı, aynı öncekilerin yaptığı gibi kendisinden son derece emin bir şekilde tekrarlayabilmektedir. Bu gibi bir durum için elbette iyi niyetten bahsedemeyiz ama sorun bu değil. Çünkü ne olursa olsun, ister iyi niyetli olunsun, isterse de olunmasın eğer verilen bilgi yanlışsa ve bu doğru gibi söylenmişse, her iki durum için de cevap arayan insanların yanlış yönlendirildiği gerçeği değişmez.

Sonucunda da bu kadar farklı kaynaktan aynı yanlış cevabı duyan insan da sorunun kendisinde olduğunu, herkesin anlamayı başardığı şeyi kendisinin anlayamadığını düşünebilmektedir, büyük bir moral bozukluğu ile. Bunun sonucunda da ya vazgeçen olmaktadır ya da verilen hatalı cevaplar karşısında anlamış gibi yapan insan topluluğu bir kişi daha kazanmaktadır. Hatta, o da zamanla o hatalı cevapları tekrarlayarak başkalarını yanlış yönlendirecektir, belki. Ama sanıyorum o topluluk bu fakiri kazanamadı, çok şükür.

Devrim Dersleri – 2: Yazılımın Temelleri serisinin hikayesi şöyledir:

1999 sonu 2000 başı... Her mahalleye birer ikişer internet kafe açılmış ve biz de ilk defa klavyenin tuşlarına dokunmuşuz, web sitesi tıklamayı öğreniyoruz. Paralelinde de Matrix filmi çıkmış onu izlemişiz. Kendi aramızda da hacker efsaneleri anlatmaya başlamışız. Ve bu gazla üniversiteye başlamış, programlama dersine de girmişiz. Gizemli bir hacker olmamız an meselesi artık derken, hoca kara tahtanın önünde bir grup sayıyı küçükten büyüğe sıralamayı gösteriyor. Bu ne yahu?

Aslında işin özü oydu ama bunu görebilmek bile ne mümkündü o dönemde. Kara tahta önünde hiç kategorize etmeden yapılan anlatım tekniği sebepli, anlatılanları anlamak ne kadar zordu. Daha yolun çok başında olduğumu ve yolun çok uzun olacağını anlamıştım.

İnternete ulaşmanın pek de kolay bir şey olmadığı, ulaşılsa bile günümüzde erişilebilen bilgi birikiminin milyonda birinin dahi olmadığı o yıllarda, internet kafelerde bir şeyler okumaya çalışıyorduk. Ama C ile biraz biraz kod yazmaya da başlamıştım. Konsoldan kullanıcının 2 sayı girmesini istemek ve toplamını konsola basmak... C programlama dili ile ilk böyle başladık programlamaya. Koşullamalar yazmam gerektiğini anlamıştım en azından. Sonra C++ diye bir şey duyduk. Allah Allah farkı neydi ki? “C++ dili nesneye yönelik bir dildir”. Cevap buydu. Peki nesneye yönelik dil ne demek, nesne ne demekti?

Bir hocaya sordum. Mantığını sorduğumu anladı, geçiştirdi. Zaten dünya üzerinde kime sorsam geçiştirecekmiş. Çünkü bunu anlamanın yolu zekâ kavramını anlamaktan ve zekânın nesne kavramı ile bağını keşfetmekten geçiyordu ki -biraz da yanlış isimlendirilen- nesneye yönelik programlama denilen programlama tekniğini zekânın tam tanımlarını vererek ve o tanımlarla uyumlu olacak şekilde anlatan, sanıyorum tarihteki ilk çalışma Devrim Dersleri – 2: Yazılımın Temelleri: Kod adı ile encodeum kanalında 2026 yılında yayınlanmış oldu.

Sormaya devam ettim. Programlama bildiği düşünülen başka bir kişiye sordum bu nesneye yönelik programlama denilen şeyi. Efsane bir cevap vermiş o zaman: “Hani, görsel programlama var ya”, kullanıcı arayüzü olan Windows uygulamalarından bahsediyor, “İşte nesneye yönelik programlama o” dedi. Şimdi düşündüğümde, “Vay canına neyi nereye bağlamış” diyorum. Doğru kabul etsem ve yıllarca üzerine gitmesem, sözde hem nesneye yönelik programlamanın hem de kullanıcı arayüzü hazırlamanın ne demek olduğunu anlamış gibi yapacağım ben de. Bir iki kişi ile daha konuştum onlar da ezbere cevap verdi. Baktım anlayamıyorum, konuyu erteledim. Vazgeçmedim ama erteledim. Ta ki 2006 yılına kadar. 2006 yılından sonra internet bağlantısına kavuşmam ve sonrasında da korkunç bir okuma sürecine girmem ile bir şeyler belirmeye başladı. Tam mantığını ise “COM” diye kısaltılan Component Object Model konusunu anlamam ile çözmüş oldum.

Hatta şöyle olmuştu: Bir gün yolda yürüyorum aynı zamanda bu konuyu düşünüyorum: “Bir fonksiyona bir arayüzü parametre olarak geçiriyoruz. O arayüzün metodunu fonksiyon içinde çağırıyoruz. Ve çalışma zamanında, o arayüzden türetilen hangi nesne gelirse gelsin kod o nesnenin metodunu çağırmış oluyor. Çünkü derleyici her sınıf için ‘v-table’ denilen fonksiyon işaretçilerini içeren bir tablo hazırlıyor. Ve aslında fonksiyona onu geçirmiş oluyoruz, sınıfın verileri ile birlikte. Yani nesnenin geçirildiği o fonksiyon, aynı arayüzden türeyen nesnelerin içindeki fonksiyon işaretçileri üzerinden dinamik metot çağırımı ile nesneleri birbiri yerine kullanmış oluyor. Derleyici metot çağırımı için metodu adrese bağlama işini derleme anında yapmıyor. Dinamik olarak yapıyor dolayısıyla çalışma zamanında gelebilecek farklı nesneleri birbiri yerine kullanmış oluyor. ‘Birbiri yerine kullanma’ mı dedim az önce?  Aaa bir saniye, zekâ da alet kullanabilme yeteneğiydi. Ha nesneler ile zekâyı gerçeklemişler yahu. O zaman zekâ da aslında alet kullanma değil, aletleri yani nesneleri birbiri yerine kullanma yeteneği. Hah tamam şimdi oldu” demiştim o zaman. Bütün taşlar yerine oturmuştu.

Fakat süreç burada değil, çok ilginç bir yerde bitti.

Askere gittim 2009 Aralık’ta. Bir sabah içtimadayız. Sağ olsun, tabur komutanımız askerlere nasihat ederken zekânın o zamana kadar ilk defa duyduğum farklı bir tanımını söyleyip, ardından kendi çıkardığı yanlış sonucu ekledi sözlerine. Şu minvaldeydi söyledikleri: “Arkadaşlar zekâ çevreye uyum sağlama yeteneğidir. Burada ortama, arkadaşlarınıza uyum sağlayacaksınız”. 

Muhtemelen zekânın tanımını bir yerde okudu. O tanımın orijinalinde geçen “environment” ifadesinin Türkçeye “çevre” olarak çevrilmesini birçok insan gibi yanlış anlayarak bunun arkadaş çevresi, insanın bulunduğu ortam olduğunu falan sandı ve bunu doğru bilgiymiş gibi insanlara aktarmaktaydı. Elbette kötü niyetli değildi ama insanları yanlış yönlendiriyordu. Ama bir kişi hariç, yine bu fakir. Ben o anda, zekâ için söylenen “çevreye uyum sağlama yeteneği” tanımını, “aletleri birbiri yerine kullanma yeteneği” tanımı ve nesneye yönelik programlama kavramları ile eşleştirip, ikinci uyanmayı yaşamıştım. Ve o tanımı da izlemiş olduğunuz gibi, 2026 yılında yayınladığımız Devrim Dersleri – 2: Yazılımın Temelleri: Kod isimli videoya eklemiş oldum.

İşte, “Bu ders neden bir devrim dersi?” diye soracak olursanız, “Bu ve bunun gibi açıklamaları içerdiği için devrim dersidir” derim.

Zaten encodeum çatısı altında yayınlanan çalışmaların kalitesinin ne seviyede olduğunun farkında olan encodeum’un sıkı takipçileri, mevcut Matematik müfredatının yanlış olduğunu anlattığımız Devrim Dersleri – 1: Matematiğin Temelleri isimli çalışmadan 13 yıl sonra, Yazılımın Temelleri serisinde yazılım ile ilgili klasik bir anlatım yapmayacağımızı tahmin etmişlerdir. Sıra dışı bir şeyler beklemişlerdir.

Peki, bu kadar mı yazılım konusu ile ilgili yapacaklarımız?

Bu kadar olur mu yahu! Daha yeni başladık. Yolumuz uzun. Daha, bitirmemin yıllar sürdüğü bu devasa şekli adım adım tamamlayacağız inşallah. (Not: Üstüne tıklayarak 4k çözünürlüklü haline ulaşabilirsiniz.)

Yazılımın Temelleri

Belki de 1. Devrim Dersi serisi ile tarihin en önemli Matematik dersi ortaya çıktı, naçizane. Eğer öyleyse, bu 2. Devrim Dersi serisi ile de, inşallah başarabilirsek, tarihin en önemli yazılım dersi serisini çıkarmayı planlıyoruz.

Senior Developer’dan tut da Software Architect’e kadar bir dolu unvanı olup da temel konularda eksikleri olan, bir şeylerin oturmadığının farkında olan ama soramayan, belki eksikleri olduğunun farkında bile olmayan arkadaşlar varsa merak etmesinler, bu seri ile sessiz sedasız hepsini işleyeceğiz inşallah, mantıklarını anlata anlata.

Hatta, eksiğinizin olup olmadığı hususunda hemen şimdi ufak bir test de yapabilirsiniz kendinize. Şöyle: Az önce ilk bu konuları öğrenmeye başladığım zamanlarda, edindiğim bir bilgi olarak, C++ Programlama Dilinin C Programlama Dilinden farkı bağlamında C++ dilinin nesneye yönelik bir programlama dili olduğunu söyledim, sanki C değilmiş gibi. Siz de okudunuz ya. Eğer bu bilgiyi yadırgamadıysanız, evet, bu, temel konularda eksikleriniz olduğunu göstermektedir. Çünkü doğru bir bilgi değildi o. Daha doğrusu, yanlış bir yönlendirme içeriyordu.

Durun, bir meydan okuma yapayım o zaman, heyecan katsın Devrim Dersleri – 2 sürecine. İki soru:

1. İlk soru şu olsun: C ile C++ programlama dilinin farkı nedir? (İpucu: İşletim Sistemi çekirdeğinin çalışma mekanizması ve programlama dillerinin neleri soyutladığı konularına bakın.)

2. Sınıf içine koyduğumuz erişim belirleyicileri ne işe yarar? Hani “public”, “protected”, “private” erişim belirleyiciler var ya. En temel konulardan... Bunlar ne işe yarar? (İpucu: Bu ders için yayınladığımız şekilde nereye koyduğumuza dikkat edin.)

Siz bunların cevaplarını düşünürken ben bir de bu konunun teolojik boyutuna gireyim. Çünkü buraya kadar anlattıklarımız, bu konunun teknik kısmıydı. Bu konu o kadar derin ki, işin bir de teolojik boyutu var. Şimdi biraz da konunun o boyutunu konuşalım.

Hatırlarsanız, “Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?” yazısında insanı oluşturan teolojik parçaları ve yine etkileşim halinde olduğu teolojik varlıkları çizmiş ve 2 parçanın eksik olduğunu söylemiştik. İşte o parçalardan biri zekâ idi. Zekâyı ekleyememiş olmamın nedeni, o yazıyı yayınladığım zaman henüz 2. Devrim Dersini yayınlanmamış olmamdı. Devrim Dersleri – 2 sürecini başlattığımıza göre artık ekleyebilir ve üzerine konuşabiliriz. Yazının linkine tıklayarak şeklin en güncel haline ve zekâ kavramının teolojik açıklamasına ulaşabilirsiniz.

Sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada akıl ve zekâ sözcüklerinin birbiri yerine kullanıldığını ve böyle bir genel bir kanı oluştuğunu görüyorum. Hayır bu doğru değildir. Zekâ ve akıl birbirinden farklı 2 kavramdır. Hem az önce linkini verdiğimiz yazıda gördüğünüz gibi hem de ikinci Devrim Dersi serisinin ilk çalışmasında işlediğimiz gibi zekâ aklın dışında farklı bir işleve sahip ayrı bir parçadır. Akıl mantık kurma işini yapar. Dolayısıyla insanınkine kıyasla çok basit olsa da hayvanlarda da akıl vardır. Onlar da mantık kurabilirler (Örneğin: Pavlov'un Köpek Deneyi). Zekâ ise aletleri birbiri yerine kullanabilmemizi sağlar. Bu ise sadece insanda vardır. Onun için akıl ve zekâ sözcüklerini birbiri yerine kullanılamayacak 2 farklı şeyi temsil etmektedir.

İngilizcede zekâ için “Intelligence” sözcüğü kullanılırken, akıl için “Mind”, “Reason” gibi sözcükler kullanılıyor ama bunların hepsi çok fazla birbiri yerine de kullanılıyor. 

Akıl için İngilizce sözcük kullanmamamın nedeni Mind veya Reason sözcüklerinden birini kullanma konusunda kararsız kalmam ve Intelligence sözcüğünün de bu manada kullanılıyor olmasıdır. O zaman buradan bir sonuç daha çıkıyor ki, sanırım encodeum çatısı altında anlattıklarımızı sadece Türklere değil, tüm dünyaya anlatmamamız gerekiyor.

Bitirmeden önce, “Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?” yazısında gördüğünüz şekilde eksik olan son parçayı soracak olursanız, o da inşallah Devrim Dersi – 4’te.

21 Aralık 2025 Pazar

Putperestlik: Konum Bağımlı Tanrı İnancı

Kutsal Kitapların Allah’ın vahiyleri olduğuna iman eden insanlar! Acaba Kutsal Kitapları biraz fazla mı üzerinize alınıyorsunuz?

Kutsal Kitaplar, Peygamberlerin özelidir. Muhatabı peygamberler ve dolaylı olarak da peygamberlerin birebirde muhatap olduklarıdır. Örneğin Kur’an-ı Kerim Mekke ve çevresini uyarması için Muhammed(as) Peygambere inmiştir (Enam/92). Aynı bütün peygamberlerin kendi kavimlerinin dili ile gönderilmesi gibi (İbrahim/4), kendisi ve muhatap oldukları Arap olduğu için de Arapça inmiştir (Yusuf/2). Çünkü vahiy tecrübesinin ana hedefi, bir Peygamberin kavmini hakka davet etmesidir. Fakat yine de Kutsal Kitaplar sadece, Peygamberlerin birebirde muhatap olduklarını hak yola davet etmek için söylemesi ve yapması gereken şeylerle alakalı ayetlerden ibaret olmak zorunda değildir. Çünkü, dediğimiz gibi, Kutsal Kitaplar Peygamberlerin özelidir dolayısıyla bir peygamberin arkadaşları hakkında da ailesi hakkında da ayetler olabilir. Ya da günlük hayatta yaşadığı hiç kimseyi ilgilendirmeyen bir sorun ile ilgili de ayet olabilir. Allah böyle şeyleri bildirmekten çekinmez (Ahzab/53).

Tabii bunu söyledikten sonra, yanıtlamamız gereken 3 soru karşımıza çıkar.

1. Bize niye ayetler gelmiyor? O insanlara geliyor da bize niye gelmiyor? Burada bir adaletsizlik yok mu?

Hayır yok çünkü ilham yoluyla sana da ayetler geliyor, merak etme. Bir insanın vahiy ile muhatap olması 2 şekilde gerçekleşebilir: İlham yoluyla ya da Cebrail(as) yoluyla (Şura/51). İkinci yol son Peygamberin(as) vefatından sonra tamamen kapanmıştır. Neden kapanmıştır? Bilinmez. Öyle takdir edilmiş. Bilmenin bize katacağı çok bir şey olduğunu da zannetmiyorum zaten. Bilmemiz gereken ortada bir adaletsizliğin olmadığı gerçeğidir. Çünkü her insanda sınanmasında doğruyu tercih edebilmesini sağlayan gerekli donanım, Fıtrat (Adalet Terazisi) vardır. O da insanın doğruyu yanlışı ayırt etmesini sağlar. Yeter ki akledebilsin. Bunun yanı sıra hak ettiği ölçüde insan Allah’ın rahmeti bağlamında ilham yoluyla vahiy de alabilir. Tabii bunun sonucunda, ona uygun olacak ağırlıkta sınanacaktır da. Eğer Cebrail(as) vasıtasıyla vahiy alırsa sınanma ve sorumluluğu çok daha büyük olacaktır. Daha doğrusu olmaktaydı. Artık böyle bir şey söz konusu değil.

Yani merak etmeyin her şey adaletle ilerlemektedir. Adaletsizliğin olmadığı, kimsenin fazladan kayırılmadığı sana adalet günü gösterilecek zaten.

2. Peki o zaman Peygamberlerle doğrudan muhatap olmadığımız için Peygamberlere vahiy ile gelen ayetlerden sorumlu olmuyor muyuz? Mesela Kur’an’dan sorumlu olanlar sadece Mekke ve çevresi mi?

Hem evet hem hayır.

Önce evet. 

“Hatta sadece Peygamberin zamanında Mekke ve çevresinde yaşamışlar, şu anda yaşayanlar bile değil.” diyebiliriz. Zaten ne Peygamber’e “Sana gönderdiğimiz ayetleri kitaplaştır ki gelecek nesiller de okuyabilsin” diye bir emir gelmiştir, ne Hz. Peygamberin kendi başına böyle bir teşebbüste bulunduğu kayıtlıdır ne de "Ben bana gelen ayetleri kitaplaştıramadım ama siz yapın" şeklinde bir vasiyeti mevcuttur. Bunların neticesinde Kur'an'ın kitaplaştırılması konusunun kendisinin vefatından sonra lider olarak belirlenen Hz. Ebu Bekir'in ilk etapta gündeminde de olmadığını görüyoruz. Çünkü rivayetlerden gördüğümüz üzere konu gündeme Hz. Ömer'in teklifi ile taşınıyor. Tüm bunlara bakarak, Kur’an-ı Kerim sadece Peygamber’in yaşadığı zamanda ve sadece Mekke ve çevresini uyarmak için Allah’ın rahmeti olarak gelmiştir ve muhatapları tarafından da bu şekilde algılanmıştır diyebiliriz.

Şimdi de hayır. 

Ama sana ilginç bir şey söyleyeyim: Sen yine de Kur’an’da yazanlardan sorumlusun. Çünkü Kur’an’da yazanlar hiçbir yerde söylenmemiş, “Kur’an’da okumasam hayatta aklıma gelmezdi” diyeceğin şeyler değildir.

Vahiy yoluyla gelen ayetler ile birlikte gelen sorumluluk, kötü olmamak ve kötülerle mücadele etmektir. Yani verilen hayat şansında herkesin ulaşması gereken yegâne hedef, kendin kötü olmayacaksın, bu yetmez, bir de kötülerle mücadele edeceksin. Bunu yapmak için illaki bir Peygamber ile muhatap olmana veya Kutsal Kitaplardan haberdar olmana gerek yok. Tekrardan söyleyeyim: Herkeste fıtrat (adalet terazisi) vardır ve o da sana yapman gerekeni söylemektedir. Bunun yanı sıra, eğer sende o çaba varsa yani bunu hak ediyorsan, Allah katından bir rahmet olarak ilham yoluyla vahiy de alırsın, farkında olmadan. Tabii böyle bir şeyi hak etmenin şartları nedir, Allah bilir.

Elbette bir Kutsal Kitaptan haberdar olmuş, o Kitapta yazılanları konuştuğun dile çevrilmiş haliyle okumuş ve oradaki emirlere uyuyorsan ne mutlu sana. Yat, kalk, şükret ve uymaya devam et. Tabii uyarken o ayetlerin ilgili Peygamberin özeli olduğunu, asıl olarak kavmini uyarmak için gönderildiğini, dolayısıyla okuduğun her ayeti mutlaka bağlamı ile değerlendirmen gerektiğini aklından çıkarmadan devam et uymaya. Ama hiç haberdar olmamışsan da eğer doğru bir insan olma çabası içindeysen ister istemez orada yazılanlara uyuyorsun demektir.

Örneğin adaletin önleyici mahiyette ve kısas temelli cezalandırma hukuku ile sağlanacağını görmen için illaki Kutsal Kitaplardaki ayetleri okumaya ihtiyacın yok. Kendin tefekkür ederek de bunu anlarsın. Örneğin ben öyle yaptım. Önce bunu düşündüm. Daha sonra acaba daha önceki vahiylerde bu var mı diye baktım. Kur’an’da hem kısasın olduğunu (Bakara/179) hem de önleyici mahiyette olduğunu, bunun Bilge İnsan(as) ile Musa(as) kıssasında geçtiğini gördüm (Kehf/ 80-81). Ama o ayetleri okuduğum için bu sonucu çıkarmadım. Kendim bunu kafamda oluşturduktan sonra baktım ve gördüm. Çünkü, dediğim gibi, her insanda fıtrat yani adalet terazisi var ve o da sana hakikati söylemektedir. Yeter ki onu dinlemeyi başarabilsin insan. Ek olarak ilham yoluyla vahiy de peşi sıra gelecektir. (Allahualem). Aynı şekilde kontrolsüz üremenin felaket olduğunu, mutlaka bunu kendi kavminde durdurman gerektiğini ve bunu durdurmayan kavimlerle de araya sınır çekmen gerektiğini anlaman için kontrolsüz üremenin sembolleştirildiği istilacı Ye'cüc Me'cüc kavmi ile ilgili ayetleri bilmene gerek yok (Kehf/93 - 99 ve Enbiya/96). Kendin tefekkür ederek de bu noktaya ulaşabilir ve Hadımlaştırma Yasası gibi bir çalışma yaparsın.

Zaten bizzat Kur’an, herkesin, Peygamber ya da Kutsal Kitaplar yolu ile uyarılmasına gerek olmadan, doğayı gözlemleyerek Allah’ın yüceliğini takdir etmekle mükellef olduğunu söyler (Enam 76-79) (Bkz. Maturidi Ekolü). Mükellef olması için bir peygamber ile muhatap olmasına ya da birilerinin gelip ona Peygamberlerden, Kutsal Kitaplardan bahsetmesine gerek yoktur.

Not: İsra -15'te geçen "Biz, bir resul göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz." ifadesini, İmam Eşari'nin önderliğini yaptığı ekol gibi, bir Peygamber(Nebi, vahiy tecrübesi yaşayan insan) ile muhatap olmayan insanların sınanmadığı, sorumlu olmadığı ve doğrudan cennetlik olduğu gibi bir sonuca ulaştırmanın isabetli olmadığını düşünüyoruz. Çünkü bir Resul, illaki vahiy tecrübesi yaşayan bir nebi olmak zorunda değildir. Kendisi farkında olmasa bile, Allah'ın ayetlerini(hem kitaplı dinlerdeki vahiylerini hem de evrendeki delillerini) ve fıtrata(adalet terazisine) uygun hak sözü insanlara anlatan herkesin bu kapsamda olduğunu düşünmek doğru olandır (Allahualem). O zaman bu ayet değil yaratıldığı halde sınanmayacak insanları anlatmayı, kıyamete kadar Resullûk makamının devam edeceğini ve kıyamete kadar her topluluğun hakkı haykıran, hayatlarını da buna uygun yaşayan Resuller ile muhatap olacağını göstermiş olur. "Biz, bir resul göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz" demek lafzen, demek ki Resul gönderiliyor demektir, kıyamete kadar. Yaratıldığı ve akıl baliğ olduğu halde sınanmayan insanların olabileceğini dinsel anlamda nasıl düşünebilir bir insan, hayret! Üstelik "Yoksa bizim sizi boşuna yarattığımızı, sonunda bizim huzurumuza geri döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? (Mü'minûn/115)" diyen ya da "Sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Bakara/214)" diyen ayetler varken... 

3-) Peki o zaman ibadet ritüelleri ne olacak? Örneğin İslam literatüründe belirlenmiş bir sürü ibadet ritüeli var. Onlara uymak zorunda değil miyiz?

İbadet, en temelde fedakarlıktır. Bu da kendinle mücadeleni sağlayan şeydir. Kendinle mücadele ve kötülerle mücadele olarak ikiye ayırmış olduğumuz görevlerimizin, birincisini, kendimizle mücadele etmemizi, böylece hayvani dürtülerimizin emrine girmememizi ve böylece kötü olmamamızı sağlayan şeydir ibadet. Allah’ın yüceliğini idrak edebiliyor ve hayatının bir parçası yapabilmişsen; yememen, içmemen, -daha genel mânâda- elde etmemen gereken şeyleri biliyor ve yemiyor, içmiyor ve elde etmiyorsan; yardıma ihtiyacı olana yardımını esirgemiyorsan ne mutlu sana. Bunlar için de Peygambere ya da Kutsal Kitaba ihtiyacın yok. Nefsi ile mücadele etmesi gerektiğinin bilincinde olan insanlar, bu mücadelede galip gelecekleri yolları bulacaktır tefekkür ederek. Ama nefsinle mücadeleyi nasıl yapacağını bilemiyorsan, bu uğurda yapman gereken şeylerin neler olduğunu kestiremiyorsan ve bunun için bir yardım almak istersen o zaman bunun nasıl yapıldığının daha önceki kavimlere anlatıldığı Kutsal Kitaplara başvurabilirsin. Tekerleği yeniden icat etmene gerek yok. Örneğin, İslamiyet’i incelersin, Hz. Peygamber döneminde Mekke ve çevresine ibadet için yapılmasının emredildiği namaz, oruç gibi ibadetleri görür hikmetini anlar sen de tatbik edersin. Nefsin ilahlık içgüdüsü ile mücadele için Allah’ın yüceliğini tekrar tekrar idrak edebilmek ve kibirlenmemek için namaz kılarsın, nefsin hayvani içgüdüleri ile mücadele için oruç tutar, zekat verirsin, nefsin tembellik içgüdüsüne karşı ise fayda üretmeye, başkalarına faydalı olmaya çalışırsın yani salih amelde bulunursun. Fakat dinin ana hedefi sana bu ibadet ritüellerini yaptırmak değildir. Bu ibadetler hedef değil ana hedefe ulaşmak için birer araçtır. O ulaşılmaya çalışılan ana hedef ise adalet için kavga edebilmek yani zalimlerle karşı karşıya gelebilmektir yani salih amel işlemenin bir diğer yanıdır. Tabii önce kendin zalim olmamayı başaracaksın. İşte kendin zalim veya ehli keyif olma ki zalimlerle kavga edebil diye bu ritüeller gerçekleştirilir. Şimdi geldik o konuya.

Tamam. “Kendimle mücadelemde tekerliği yeniden icat etmeme gerek yok, bir Kutsal Kitaba başvurayım” dedin ve İslamiyet ile tanıştın. İslamiyet’i kendi konuştuğun dil ile anlatan bir kaynağa ulaştın ve Mekke ve çevresine emredilen ibadet ritüellerine baktın ve namaz, oruç, zekât, kurban başta olmak üzere bütün ibadetlerin hikmetini anladın. Bizzat sana gelmiş gibi uygulamaya başladın. Maşallah. Ama ya ibadetlerin seni ulaştırması gereken yer olan kötülerle mücadele noktasına hiç varamadıysan? Yani o noktaya ulaşmadan ibadet ritüellerini gerçekleştirip durduysan? Yani örneğin hayatın boyunca namaz kıldın ama aynı zamanda hayatın boyunca zalimlerle yan yana olduysan? Bu, şu demektir: Sen hiçbir zaman namaz kılmayı başaramamış, sadece ezbere iş yapmanın, aklını kullanmaktan kaçmanın tadını çıkarmışsın. Seni, üzerine vazife olana götürmesi gereken ibadet kavramını, o hedeften kaçabilmek için siper etmişsin. Çünkü, tüm ibadet ritüelleri günün sonunda seni zalimden, yalancıdan, hırsızdan, çeteciden uzak tutmak içindir. Sen, işine öyle geldiğinden ibadet ritüellerini dinin hedefi haline getirerek resmen hakikati elinle eğip bükmüşsün. Vay o şekilde ibadet edenlerin haline!

İşin vahametini tam anlatamadıysam, bir de şöyle anlatayım. Müstakil hedefleri ile birlikte ibadetlerin bazıları şunlardır: Allah’ın yüceliği idrak edip, kendi acizliğini görüp böbürlenmeyesin diye namaz; nefsinin hayvani isteklerine hâkim olabilmek için oruç ve ihtiyaç sahiplerine yardım yani zekât, Ahirete inandığından dünyadan vazgeçtiğin için tembelliğe yol bulmayasın diye fayda üretmek yani salih amel işlemenin bir yönü. İbadetlerin toplamanın seni ulaştırması gereken hedef ise kötülerle, zalimlerle karşı karşıya gelip, adaleti gerçekleştirmek yani salih amel işlemenin diğer yönü. Fakat bırak ibadetlerin toplamının seni götürmesi gereken yeri, ibadetlerin müstakil hedeflerine bile ulaşamıyorsan, sen sadece ezbere iş yapıyor, ezbere yaptığı iş ile hem ibadetlerin müstakil hedeflerinden hem de toplu hedefinden kurtulmuş sayıyorsundur kendini. Dini de ritüel deryası haline getirip, kendini de o deryada boğmaya çalışıyorsundur.

İlginç bir haberim var: Kur’an’ın hiçbir yerinde ritüelleri belirlenmiş ibadetleri gerçekleştirmeyenler için ne bir cezalandırma hukuku vardır ne de bu sebeple sonsuzlukta cehenneme gideceğine dair bir bilgi vardır.

Eğer “Şu ibadeti yapmayan dünyada şöyle cezalandırılır. Ahirette de cehenneme gider.” diye bir şeyler duyuyorsanız, o duyduğunuz şeyler zaman içinde din ile ilgilenmiş insanların işgüzarlık yaparak uydurdukları şeylerdir. Nedense bu tip işgüzarlıklar, Kur’an’ın mesajından daha fazla ilgi çekiyor ve akılda kalıcı oluyor. Oysa ki Kuran’da sonsuzluğu kaybedecekler açıkça bildirilmiştir. Örneğin:

Zalimler (Araf/41), Zalimlere destek olanlar (Hud/113), Başkalarını Allah'ın yolundan çevirenler ve onu eğri, dolambaçlı göstermeye çalışanlar, ahiret hayatının gerçek olduğunu kabule yanaşmayanlar (Araf/45), Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanlar (Tevbe/34), Büyüklük taslayanlar (Zümer/60), İftira atıp, ayıp arayanlar (Hümeze/1) gibi…

Not: Müddesir 43’de geçen namaz(salat) ifadesinden ne kastedildiğinin açıklamasını araştırabilirsiniz.

Dikkat ettiniz mi, hep ibadetlerin insanı getirmesi gereken olan nokta olan iyi insan olmayı başaramamış, başkalarına zarar vermiş veya kötülerle mücadele edememiş insanlardan bahsediyor ayetler. Namaz kılmayanlar, oruç tutmayanlar, zekât vermeyenler demiyor.

Hayır bir de şunu merak ediyorum: “Şunu yapmayan şöyle yanar. Bunu, şu şekilde yapmayan böyle yanar” diye kural koyma işgüzarlıklarını yapanlar Hz. Peygamberi nasıl değerlendiriyor acaba? Çünkü Hz. Peygamberin hayatına baktığımızda günümüzde yasa gibi söylenen ibadet ritüellerine öyle öyle sıkı sıkıya bağlı kalarak ibadetlerini gerçekleştirdiğini göremiyoruz. (Örneğin: Bakınız Ebû Dâvûd, Salat: 274; Müslim, Salat-ül Müsafirin: 5 ve Namaz vakit ve rekât sayısı tartışmalarına ayrıca Bakınız Hz. Peygamberin 3 kere Hac yapabilecekken sadece 1 kere yapmasına).

Evet gelelim Hac konusuna.

Az önce namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerin hikmetinden bahsettik. Bir insanın bunlardan haberi yoksa bile eğer kendini terbiye etmek istiyor, günahlardan uzak durmak istiyorsa bunlara benzer şeyleri gerçekleştirmesi gerekir, dedik. Bu konuda tekerliği yeniden icat etmek yerine Kutsal Kitaplara erişimi varsa, Kutsal Kitaplara başvurarak iyi insan olma amacına nasıl erişeceğini öğrenebilir. Örneğin, Kutsal Kitapların sonuncusu, Mekke ve çevresine inen son Kutsal Kitap olan Kur’an-ı Kerim, bu niyetteki kişiye yol gösterecektir, diye de ekledik.

Tamam. İslam literatürünü kendi dilimizle anlatan kaynaklardan okuduk ve bütün ibadetlerin hikmetini anladık. Gerçekleştiriyoruz. Bu sayede zalimlerle karşı karşıya da geliyoruz. Peki hac ne olacak? Haccın hikmeti nedir? Üstelik ibadet için bir konum da belirlenmiş.

Hac, Kur’an’da Mekke ve çevresinin gücü yetenlerine (Al-i İmran/97) yılın belli zamanlarında toplanıp, toplu olarak ibadet gerçekleştirmesi için emredilmiş bir ibadettir. Bu vesileyle tanışma, istişare ve yardımlaşma gerçekleştirilir. Ama Mekke ve çevresinde yaşamayanlar bunu nasıl hayatına uyarlayacak? Oraya gitmek zorundalar mı?

Haccın hikmeti Allah’ın yüceliğini idrak edebilen insanların toplu ibadet etme, yalnız olmadıklarını hissetme, yardımlaşma, fikir alışverişi faaliyetidir. Yani hikmeti bağlamında sempozyumlar, soru-cevaplar, yardımlaşmalar, toplu ibadet ile birlik olunduğunun hissedilmesidir. Birçok şeyi tek başına yapamazsın. Birlikten kuvvet doğar. İslamiyet’te de Hac ibadeti Mekke ve çevresine bunları sağlar. Fakat bu hikmete ulaşabilmek için Hac ibadetini illaki Kâbe’de gerçekleştirmek gerekmiyor. Kâbe konumu Mekke ve çevresi için belirlenmiştir. Kendi yaşam alanlarında da bunu yapabilir insanlar. Zaten toplu ibadet ederek, birlik olarak, yardımlaşarak yapmış oluyorsunuz. Onun için, aynı diğer ibadetler gibi, Hac gibi bir ibadeti yapman gerektiğini anlamak için de illaki Kur’an’dan haberdar olmana gerek yok. Toplu ibadet, tanışma, yardımlaşma, fikir alışverişleri, soru cevaplar için yılın belli zamanlarında toplanılması gerektiğini kendin düşünerek de bulabilirsin. Aynı namazı, orucu, zekâtı duymamış olsan bile buna benzer şeyler yapman gerektiğini bulabileceğin gibi.

Ama Hac ibadeti ile ilgili “Bu ibadet, günümüzde yaşayan ve hak ehli olma niyetindeki herkesin illaki Kabe’de gerçekleştirmesi gereken görevidir” derseniz, bunun hikmetini açıklayamazsınız.

Eğer ayetleri çok fazla üzerinize alınırsanız, birçok ayetin hikmetini anlayamaz ve vazgeçersiniz. İşte onun için yazının başında ayetleri çok mu fazla üzerinize alınıyorsunuz acaba dedim. Hac ayetleri, Hz. Peygamber zamanında Mekke ve çevresinin yılda bir sefer nasıl toplu ibadet yapacağını, buluşup yardımlaşacağını gösteren ayetlerdir. 1400 yıl önceki Mekke ve çevresine bir yönergedir. Bunu örnek alarak sen de Hac ibadetini hikmetine ulaşmak için faaliyette bulunabilirsin ama “bu ayetler ritüel olarak günümüzde herkes için geçerlidir” dersen, sorulara cevap veremezsin. İşin içinde çıkamaz, itiraf etmesen de yavaş yavaş vazgeçmeye başlarsın.

Vazgeçmekten kastettiğim, Kutsal Kitapları bir kaynak olarak almaktan vazgeçmedir. Yoksa mantığını anlayamadığınız hiçbir şeyi zaten kabul etmiş sayılmazsınız. Kendinizi kandırırsınız. Zaten onun için dine yönelen insanlara baktığında risk alamayan kitlelerle karşılaşıyorsun. Başını belaya sokmaya cesaret edemiyorlar. Çünkü akıl, mantık ile çalışır ve mantığını kuramadığın hiçbir şeyi en temelde kabul etmiş sayılmazsın ve fedakârlık yapmak da istemezsin. Bireysel bu kadar ibadet eden insan varken, kötülerin ve kötülüğü halâ daha devam etmesi bundandır. Yine örgütlü dindarlığın belki büyük kısmının da belli bir zaman sonra yağmacılığa dönüşmesi yine bundandır. “Allah’ın kelamını yayma” kisvesi altında sayıyı arttırıp birbirini kayırma… Klasik örgütlü yağmacılık. Elbette her örgütlenme için geçerli değilse de yaşanan şeylerin çoğunlukla bundan ibaret olduğunu sen de biliyorsun. 

Neyse.

Hac ibadetine geri dönelim ve çok ilginç bir şeyle karşılaşalım. Hac aynı tüm kutsal kitaplarda olduğu gibi, son Kutsal Kitaplı din İslamiyet’te de emredilmiştir, çok fazla uyarı ile beraber.

“Çok fazla uyarıyla beraber mi? Neden?”

Çünkü Hac ibadeti putperestliği ortaya çıkaran şeydir. Onun için emir, uyarıları ile birlikte gelmiştir.

Putperest olma nedir? Neden hac bunu ortaya çıkaran şeydir?   

Bunların cevabını alabilmek için kitaplı dinlerin çıkışına bakmamız gerekiyor. O zaman 1400 yıl öncesine Hz. Peygamber’in “Allah’tan başka ilah yoktur” (Arapça, Lâ ilâhe İllallah) dediği ana dönelim ve yazının yarısını kaplayan bu upuzun girişten sonra ana konumuza başlayalım.

Neden Mekkelilerin büyük bir kısmı “Allah’tan başka ilah yoktur” lafından bu kadar rahatsız oldu? Neden bunu diyeni hatta sadece diyen bir kişiyi de değil, diyenlerin hepsini öldürmeye kalktılar?

Ateist oldukları için mi?

Tabii ki de hayır. Tanımı gereği ateist olabilme diye bir şey günümüzde dahi mümkün değilken, o zaman öyle bir şey nasıl olsun? Putperestler de herkes gibi ölümüne inançlıymışlar.

İbadet etmek istemedikleri için mi? Hz. Peygamber namazı, orucu icat etti de Mekkeli putperestlere zor geldiği için mi?

Yine hayır. Mekkeli putperestler namaz, oruç, kurban gibi ibadetlerin tamamını zaten biliyor ve uyguluyorlarmış. Yani Mekkeli müşrikler namazında, niyazında insanlarmış ki, zaten gelen hiçbir ayet yoktur ki akabinde insanlar “Bu ne demek?” diye sormuş olsun.

İyi de o zaman neden savaştılar? Neden birbirlerini öldürdüler?

Neden savaştılar sorusunu açıklayabilen birine ben rastlamadım. Belki vardır da ben görememişimdir. Kendisini Müslüman sayana sorsan, adam Peygamber’in namazı, orucu, zekâtı icat ettiğini, Mekkeli putperestlerin “Muhammed namaz, oruç diye bir şeylerden bahsediyor. Biz ibadet etmeyiz, bize zor gelir. Hadi onu öldürelim” falan dediğini sanıyor. Fakat, dediğimiz gibi, Mekkeli müşrik denilen insanlar namaz, oruç, kurban başta olmak üzere bütün ibadetleri eksiksiz yerine getiren çok dindar insanlardı.

İslamiyet’in yanlış olduğunu ispatlamaya kendi vakfetmiş insanların açıklamasına baktığında ise onların dünyevi çıkarları gerekçe olarak aldıklarını ve “Muhammed iktidarı ele geçirmeye çalıştı” dediklerini görüyorsun.

Hayır, bu da doğru olamaz. Çünkü Hz. Peygamber ilk ortaya çıktığında zaten, “Vazgeçsin. Kendisine para, makam, unvan ne istiyorsa vereceğiz” demişler. Üstelik savaş meydanından karşı karşıya gelip birbirini kesmeye çalışan aynı aileden insanlar var. Yani aynı ailenin, aynı gelir seviyesinin insanları bunlar. Yani dünyevi çıkar, iktidar savaşları ya da zenginlik, fakirlik gibi kavramları da gerekçe olarak gösteremezsin.

Peki neden savaştı bu insanlar? İki taraf da inançlı, iki taraf da dindar, iki taraf da aynı sosyal statüye, aynı gelir durumuna hatta kan bağına sahip insanlar.

Neden “Allah’tan başka ilah yok” lafı bu kadar tahrik etti?

Bunu yanıtlayabilmek için Putperestlik denilen şeyin tam anlamıyla tanımını yapmamız lazım. Bunu yaptığımızda yanıt da kendiliğinden gelecek zaten.

Putperestlik, konum bağımlı Tanrı inancıdır. Bir inancı putperestlik noktasına taşıyan şeyin inanılan Tanrıların birden fazla olması olduğu söylense de aslında bunun arkasında başka bir şey daha vardır. O da inandıkları Tanrıların konum bağımlı olması durumudur. Eğer putperestlik konum bağımlı Tanrı inancı ise, ibadetleri yerine getirmek isteyen kişinin o konuma gitmesi gerekmektedir. İşte bütün mesele buradan çıkıyor. Çünkü o konuma gitmesi demek, ister istemez o konuma para götürmesi demektir. O zamanın uyanık, girişimci(!) Mekkelilerini Kabe’ye gelen ziyaretçilerin sayısı tatmin etmemiş olacak ki, o girişimci(!) ruhları ile işi daha da geliştirip, putlar yani konum bağımlı Tanrılar icat edip Kâbe ve çevresini onlarla doldurmuşlar. Tabii tek uyanık onlar değil. Oraya gidip ibadet ederlerse isteklerinin mutlaka yerine geleceğini zanneden ama aslında ava giderken avlanan uyanıklardan da bahsetmemiz gerekiyor. Bu şekilde Ortadoğu’dan Afrika’ya, çeşit çeşit coğrafyalardan insanlar o tanrılara ibadet edebilmek için kervanlarla oraya gitmeye ve dolayısıyla para götürmeye başlamışlar. İşte onun için, “Allah’tan başka ilah yoktur” sözü onlar için kabul edilemez, döndürdükleri çarka çomak sokacak bir şeydi. Çünkü “Allah’tan başka ilah yoktur” sözünün genişletilmiş hali “Allah’tan başka ilah yoktur. O, zaman ve konum bağımsızdır” şeklindedir. Biraz daha genişletilmiş hali ise, “Allah’tan başka ilah yoktur. O, zaman ve konum bağımsızdır. Dolayısıyla ona ibadet etmek için hiçbir yere gitmek zorunda değilsiniz” şeklindedir. Çünkü Tek ilah inancı, “O, hiçbir şeye benzemez” diyerek gelmiştir (Şura/11).

Kervanları kaçıracaktı bu inanç. Kabe’deki konum bağımlı Tanrılara ibadet etmek için gelen kervanların gelmesine gerek kalmayacaktı. Para dolu kervanlar elden gidecekti. Bu düzeni inşa eden insanların bir şey yapması gerekiyor, inanç istismarı başka bir deyişle inanç dolandırıcılığı üzerine kurdukları düzenin devam edebilmesi için Hz. Peygamberi bu işten vazgeçirmeleri gerekiyordu. Onlar da bir insana teklif edilebilecek her şeyi Hz. Peygamber’in önüne koydular. “Düzenimizi bozma. Ne istiyorsan vereceğiz” dediler. Reddedilince de öldürmeye çalıştılar.

Yani yaratıldıklarına inanacaklar diye kavga çıkarmadılar. Zaten inanıyorlardı.

Namaz kılacaklar, oruç tutacaklar diye de kavga çıkarmadılar. Bunları zaten “şekilsel olarak” fazlasıyla yapıyorlardı.

Aynı şekilde iktidarı Hz. Peygamber alacak, güçlenecek diye de kavga çıkarmadılar. Zaten bunu teklif de etmişlerdi.

İstismar duracak, düzen yıkılacak, Hz. Peygamber kervanları kaçıracak diye kavga çıkardılar.

Tabii bunları dedikten sonra cevaplandırılması gereken bir soru daha çıkar karşımıza:

“E peki Hac ibadeti var. Günümüzde onun için de insanlar Mekke’ye gitmeye çalışıyor. Allah’ı konum bağımlı yapmamış olsalar bile ibadeti konum bağımlı yapmış oluyorlar. Bu da yanlış değil mi? Sonuçta Mekkeli Araplar bu ibadetten çok fazla zengin oluyor. Çünkü kervanlar yine gelmiş oluyor.”

Az önce kısmen cevaplandırdık ama şimdi tam açalım bu konuyu. Hac ibadeti toplanma üzerine kurulu olduğu için mecbur konum bağımlıdır. Fakat dünyada bir konuma bağımlı değildir. Mekke ve çevresi için Kâbe olarak belirlenmiştir. Hatta ilk inşa edilirken de Hz. İbrahim’e “bana hiçbir şeyi ortak koşma” denilerek uyarıda da bulunulmuştur (Hac/26). Bu uyarıyı “beklentin konumdan olmasın” şeklinde düşünülebilirsiniz. Bu noktada, bunları göz önüne alarak Dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanlar kendi yaşam alanlarına göre konum belirleyebilir, yani Allah’ın, Mekke ve çevresi için bir konum belirlemesi, diğer insanlara örnek olabilir, diyebiliriz.

Ama eğer ayetleri çok fazla üzerine alınan günümüz insanlarının yaptıklarına bakar ve dünyanın neresinde olursa olsun, Kâbe’ye gitmek için sıraya giren insanları görürsen, evet, “Mekkeli putperestlerin kervanları çekmek için kurdukları sistem yıkılmış ama kervanları çekecek bir ibadet yine bırakılmış” gibisinde bir sonuç çıkarabilirsin. Ama az önce uzun uzadıya açıkladığımız gibi, her insanın ulaşması gerektiği ana hedeflerin ne olduğunu, bunun için ibadet etmesi gerektiğini, Kitaplı dinlerde bu ibadetlerin zaten açıklandığını ama herhangi bir cezalandırma söylemediğini, cezalandırmanın ana hedefe ulaşamama durumunda gerçekleşeceğinin söylendiğini, bu noktada Kutsal Kitapların zaten Peygamberlerin özeli olup kendi muhatap olduklarını uyarması için bir rahmet olarak geldiğini, ibadet ritüellerine de bu şekilde bakman gerektiğini, Kitaplı dinlerden haberin olmasa bile ibadetlerin hikmetine ulaşabilmek ve en sonunda da zalimlerle karşı karşıya gelebilmek için kendi belirlediğin ritüelleri gerçekleştirebileceğini göz önüne alırsan bir sıkıntı yaşamaz ve dersin ki: Hac ibadetinin Kâbe’de yapılması, Hz. Peygamberin zamanında, Mekke ve çevresinde yaşamış kavmi için geçerlidir. Haccı yani toplanmayı, toplu ibadeti, sempozyumları, yardımlaşmayı kendi muhitinde de yapabilirsin. Yapmalısın da. Nasıl ki Kâbe, Mekke ve çevresinde yaşayanlar için toplanma yeri olarak belirlenmişse, sen de kendi muhitinde bir nokta belirleyebilir ve o belirlediğin yerde toplanma, Allah’a yönelme, yardımlaşma, toplantı yapabilirsin. Yani Hac ibadeti, kervan toplama bağlamında putperestlik ile aynıdır denilemez. Kâbe, Mekke ve çevresi için belirlenmiş bir yerdir. Üstelik belirlenirken, Mekke ve çevresinden sadece durumu olanlar iştirak etsin diye de belirtilmiştir. (Al-i İmran/97). Artı Hz. İbrahim'e yapılan "Bana hiçbir şeyi ortak koşma" uyarısı ile de insanların konumdan bir beklentilerinin olmaması gerektiği de vurgulanmıştır. 

Ha ama birisi “Ben namaz, oruç, zekât gibi ibadetleri Kur’an’da anlatıldığı gibi yaptığım gibi, Hac ibadetini de Kur’an’da anlatıldığı gibi Mekke’de Kâbe’de yapmak istiyorum” derse. Ben de “Yaparsan yap. Kime ne?” derim. Ben sadece “mecbur değilsin” diyorum. “Allah tüm insanlığı Mekke’ye gitmeye mecbur etmemiştir” diyorum. Sen mecbur edilmediğini, Kâbe’nin Mekke ve çevresi için Hac yeri olduğunu bil. Yine gidersen git. Ama bu konunun mantığını kavra ki aklına “İnsanlar bunlara mecbursa, neden Kur’an Arapça? Üstelik Arapça bilmeyenler Arapça öğrensin diye ne bir emir ne de bir tavsiye var. Ayrıca tüm insanlar neden Mekke’ye gitmek zorunda?” gibi sorular düşmesin. Ayrıca şunu da eklemek isterim: “Buraya gidersem Allah kesin isteklerimi karşılar” diyerek gidersen, Allah’a puta tapar gibi tapmış olursun. Bunu da unutma.

İnsanlara, Allah’ın insanlardan namaz, oruç, Kâbe’de Hac gibi beklentisi varmış gibi anlatıyorlar. Anlatmasalar bile Şeytan’ın fısıldaması ile genele yayılmış bu şekilde yanlış bir şartlanmışlık yaşıyor ve çelişkiye düşüyor insanlar. Halbuki mantığını çözmeye çalışarak baksalar, çelişki diye kafalarını kurcalayan şeylerin yanlış şartlanmışlığın bir neticesi olduğunu görecekler. Yazı boyunca defalarca, mecbur olduğun ve yapmazsan Cehenneme gideceğin şeyleri yazdım. İbadet ritüelleri yok orada. Çünkü ibadet etmede amaç ibadetin hikmetine ulaşmaktır. İbadet etmeye, kendini kısıtlamaya mecbursun çünkü zalimlerle kavga etmeye mecbursun. Ama Allah ibadetlerin yapılış şekilleri ile insanı dar kalıplara sokmamış ona yol göstermiştir.

Zaten Hz. Peygamberin hayatına baktığımızda da bunun yansımasını aynen görüyoruz. Çünkü sanılanın aksine Hz. Peygamber ritüellere sıkı sıkıya bağlı bir insan değildi. Günlük namazında hem namazın vakitlerinde hem de kılış şeklinde farklı davranışlar sergilediğini, Hac konusunda da 3 kere gidebilecek durumu varken sadece 1 kere gittiğini biliyoruz. “Peygamberin Sünneti” diye aktarılan sağ elle şunu yapardı, sol elle bunu yapardı, sağ ayakla girerdi, sol ayakla çıkardı gibi bilgilerin tamamı uydurmadır. “Geleneksel İslam” diye adlandırılabileceğimiz ekol, zaman içinde uydura uydura, masa başında içerik ürete ürete Hz. Peygamberi öyle bir noktaya getirmiş ki, hayatı boyunca ritüel takip eden bir insan çıkarmış ortaya. Bunun gerçeklerle hiçbir alakası yoktur. Farz ibadetlerin gerçekleştirilmesinde dahi son derece esnek olan bir insana böyle şeyleri yakıştırmak ona iftira atmaktır, kabul edilemez bir şeydir. Çünkü, “yatarken şöyle yapardı, kalkarken böyle yapardı”ları, dinin kendisi, uyduğu zaman da “dini bir şey yapıyorsun” diye empoze ettiğinde, insanlara 2 noktada büyük zarar verirsin. Bunlardan birincisi, bu şekilde insanları boğar ve takıntılı hale getirisin, yani psikolojisini bozarsın. İkincisi ise insanların, bunları gerçekleştirdikçe sınanma dünyasında görevlerinin bittiğini zannetmelerine ve dinin özünü kaçırmalarına sebep olursun.

Sadece İslamiyet için söylemiyorum bunu, insanlar, kitaplı dinleri ibadet ritüeli gerçekleştirme içeriği zannediyor. Ve bununla da işin bittiğini sanıyorlar. Hayır! Hak din, hırsızlıkla, çetecilikle, adam kayırmayla, nekrofiliyle yani gerek vefat etmiş gerek Kutsal olanın istismar edilmesiyle mücadele gibi faaliyetlerle yaşanabilecek bir şeydir. Sağ elle şunu yap, sol elle bunu yap gibi şeylerle değil. Zaten bunların kaynağı da yoktur. Zamanla her gelen bir şeyler eklemiş, hurafeden ibaret koca bir içerik çıkmış. Kolay olduğu, aklını kullanma olmadığı için de insanların hoşuna gitmiş. Hemen de benimsemişler. Böyle böyle dinin özünü göremez olmuşlar. Belki de bazı insanlar asıl vazife olandan kaçmayı sağladığı için tutunmuş bunlara. Sözün özü, ritüel uydurmanın ve bu ritüelleri yaymanın ve insanların bunları benimsemesinin zararı sandığınızdan daha büyüktür.

Dedik ki: “İbadet etmede amaç ibadetin hikmetine ulaşmaktır. İbadetlerde, Allah seni ritüellere mecbur etmemiş ama yol göstermiştir.” Ama 2 konu var ki, onlarda mecbur etmiş ve akabinde cezalandıracağını söylemiş. Bunlar: Bir, zalim olmayacaksın; iki, zalimlere destekçi olmayacaksın. İşte bu koca yazının ana fikri bu: Üzerinde “zalim olma” veya “zalimlere destekçi olma” sıfatları olmasın hangi ibadeti nasıl yaparsan yap. Zaten ibadet namına ne yaptıysan doğru yapmışsındır. Ama günün sonunda üzerinde bu sıfatlar varsa ne yapmış olursan ol, yanlış yapmışsındır.

Bu yazıyı, daha önce yayımladığımız Müslüman Olmak Nedir? Ne Değildir?, Kâfir Olmak Nedir? ve Modern Zamanların Müşrik Kâfir İlişkisi yazılarının devamı olarak düşünebilirsiniz. Onun için bitirmeden önce daha önceden yaptığımız Müslüman olmanın, Kafir olmanın, Müşrik olmanın tanımlarını tekrardan yapıp bunların devamına Putperestliğin tanımı da ekleyip Müşrik olma ile Putperest olma arasındaki farkı da göstermeye çalışalım.

Nefsin 3 temel içgüdüsü vardır. Birincisi herkesten daha üstün olmaya, eşsizliğe yani ilahlığa ulaşma, ikincisi ise yeme-içme, cinsellik gibi hayvani dürtülerini sınırsız ve kuralsız bir şekilde tatmin etme, üçüncüsü ise tembelliktir.

- Kafirlik nefsin birinci dürtüsünü tatmin için çabalamadır. Üstünlüğünü, eşsizliğini başkalarının kabul etmesini sağlama yoluna girmedir. İbadet şuuru ile ilmini arttırıp, Allah'ın yüceliğini takdir edebilme bu yola sapmayı engelleyen şeydir. Not: Allah'ın varlığına inanma, inanmama üzerine bir sınanma yoktur. "Allah'a iman" ifadesinden kastedilen şey, "Allah'ın yüceliğine iman"dır.

- Hayvani bir hayat yaşama, hayatını nefsinin ikinci dürtüsünü tatmin için harcamadır. Bu şekilde yaşayan bir insan için Allah'ın, adalet gününün varlığı ya da yokluğu gibi konuların hiçbir önemi yoktur. Sadece yaşadığı o an onun için önemlidir. 

 - Müşriklik, hayvani yaşam sürme durumunun biraz daha kurnaz halidir. Çünkü Müşriklik, Allah’ın sonsuz güç sahibi bir varlık olduğunu fark etme ve O’nu dünyevi istekleri için kullanabileceğini düşünme üzerine kuruludur. Yani Müşriklikte, nefsin ikinci dürtüsünü tatmin için her şeye gücü yeten bir yaratıcıdan istekte bulunma durumu vardır. Elbette bu isteğin altında mutlaka hak etmediğini elde etme dolayısıyla adalet kendi lehine bozulsun isteği vardır. Eğer kendisine o hak etmediği isteklerini veren biri olursa, Allah'a yönelmesine çok da gerek kalmayacaktır. Şirk böyle ortaya çıkar.

Ahiret gününe inanma Müşriklikte bulunmaz. Onun için kendisi için haksızlık yapılırken ses çıkarmaz, itiraz etmez. Onun için en temelde bir şey isterken, “Ben bunu kıskançlıktan mı istiyorum?” ya da “Bunu sadece Allah’tan mı isteyebilirim?” şeklinde kendisini bir sorgulamalıdır insan. 

Başkasına zarar verme bağlamında Müşrik olmanın kötü olmasını nedeni: Adalet bilincinin tamamen yok olması ve sonucunda artık haksızlık yapma konusunda insanı durduracak hiçbir şeyin kalmaması ve tüm bu sürecin sonunda ortaya çıkan hakkı yenmiş sayısız insandır. 

- Putperestlik ise, müşrikliğin biraz daha özelleşmiş halidir. Klasik müşriklikte şahıs hemen cevap beklemez. Hayatı akışına bırakmıştır ve hayatın akışında biri tarafından haksızca, hak etmediği şeyler verildiğinde, artık Allah’a ihtiyacı yoktur. Putperestlikte ise, ona hemen cevap vereceğini düşündüğü bir puta gidiş ve cevap bekleyiş vardır. Onun için zaten bir müşriğin ilahi olanı dünyevi anlamda sembolleştirmesi gerekir. Dünyevi isteklerine cevap verecek İlah’tan cevap alabilme noktaları da elbette dünyevi olacaktır. Yani yaptıklarının, isteklerinin karşılığı için bir konumdan, ya da o konumdaki bir eşya ya da insandan beklenti içindeyse, o kişi putperesttir. Yani putperestlik, yöneldiğiniz İlah’ı konum bağımlı hale getirmedir. 

Ne yazık ki daha ana fikri anlamadan, putperestliğin günümüzdeki karşılığını söylemeye çalışıp ama fena halde yanlış yapan insanlar görüyorum. Yok resim, heykel bulundurmak putperestlikmiş, yok mezarlara gitmek putperestlikmiş. Bunlara cevap vermek bile zül ama yine de söyleyelim. Bunların hiçbirisi Putperestlik falan değildir. Günümüzün putperestleri evinde heykel ya da resim olan insanlar değildir. Evinizde, resim heykel de barındırabilirsiniz. Ressam, heykeltıraş da olabilirsiniz. Mezarlıkları saygı, anma bağlamında ziyaret de edebilirsiniz. Bunların hiçbirisi sizi putperest yapmaz. Sizi putperest yapacak şey, Allah’ı konum bağımlı hale getirmektir. Artık o konumdan beklenti içine girmenizdir. Bunun temelinde isteklerin dünyevi olup, onun da temelinde adaleti bozma isteğinin bulunmasıdır. Örneğin tövbe etmek için bir kişinin yanına ya da bir yere gitmeniz gerektiğini zannediyorsanız, bu şekilde arınacağınızı düşünüyorsanız ya da örneğin Kâbe’ye giderek, Allah’ı borçlu bıraktığınızı, karşılığında da isteklerinizin yerine getirileceğini düşünüyorsanız, evet Allah’a puta tapar gibi tapıyorsunuzdur.

Zaten temelinde Müşriklik olduğundan onun zararına ek olarak, Bu inancın zararı ise şudur: Örneğin birisi, zarar verdiği insanlardan özür dileyip, zararlarını karşılama yoluna gitmek yerine, bu şekilde günahlarının affedileceğini sanıyorsa aslında yaptıklarıyla yüzleşmekten kaçmak için dini kendine siper ediyordur. Putperestlik de bu kolay(!) yolu sağlamış olmaktadır. İşte bu kısa yol inancı kişinin zalimliğini daha da artıracaktır.

Hayvani hayat, Klasik Müşriklik, Putperestlik olarak 3 alt başlıkla isimlendirdiğimiz sıfatların temelinde yeme-içme, cinsellik gibi nefsin ikinci temel dürtüsünün yani hayvani dürtülerinin peşine sınırsızca ve kuralsızca düşme vardır. İlacı ise Ahirete imandır.

- Ehli Keyif olma ise nefsin üçüncü temel dürtüsü olan tembelliğe yenilme durumunda ortaya çıkar. Bunu yenmek içinse fayda üretmek gerekir. Yani Salih amel işlemek. Onun için cennet ehli olabilmesi için insanın 3 şeyi gerçekleştirmesi söylenmiştir. Allah'a iman(yani yüceliğine), Ahirete iman ve salih amel işleme (Bakara/62, Maide/69). Ahirete iman dünyadan vazgeçişi de beraberinde getirir. Bu da tembelliği beraberinde getirebilir diye Allah'a ve Ahirete imanın peşi sıra salih amel işlemek söylenmiştir.

Tüm bunların neticesinde ise, insan salih amel işlemenin diğer yönünü yani kötülerle karşı karşıya gelmeyi gerçekleştirir, gerçekleştirmelidir. Nihai hedef budur inşallah.

"E peki birinin zengin olmayı başarılı olmayı, saygın olmayı istemesi suç mu?"

Dünyada, zengin olmayı da başarılı olmayı da ahiret için istiyorsa değildir. Bunları ahiret için isteyeni de nasip olursa bunlar gelir bulur. O peşinden koşmaz. Çünkü ahirete inanmak demek dünyadan vazgeçme demektir. Fakat bu nefsin tembellik içgüdüsüne hizmet edebileceği için insan fayda üretme ile de (salih amelin bir bölümü) mükellef tutulmuştur. Onun için böyle bir insan sadece görevleri ile ilgilenir. Hayatta yapması gerekenleri, sorumluluklarını yerine getirir. Hem zalim olmaz, hem de zalimlerle kavga eder. Yardıma ihtiyacı olanlar için fedakarlık yapar. En sonunda nasip olursa zenginlik de başarı da saygınlık da onu bulacaktır. Yani hak yol yolcusu bunları hedef yapmaması ile ayrılır başkalarından. Püf noktası burada işte: Hedefi bunlar olursa zaten en başta saydığımız davranışları sergileyememe ihtimali çok yüksektir. Ya da yalandan göstermelik sergileyecektir. İlk sınandığı anda da aslında hiç samimi olmadığını ispat edecektir. Kendisine para hırsızlığı, soru hırsızlığı gibi şeyler teklif edildiğinde bunu reddedemeyecektir. Ya da biraz bir dünyevi çıkar ya da övgü gördüğünde hayatı boyunca karşıymış gibi durduğu terör örgütleri, adi suç şebekeleri ile yan yana gelecektir. Bir insana ise bunları yaptırtmayacak şey, Allah'ın yüceliğini idrak ve takdir etme, Ahirete iman etme ve salih amel işlemedir. Yani Müslüman olmaktır. 

İşte bireyin Müslüman olup olamadığını, adaleti bozma imkânının geldiği bu anlar ortaya çıkarır. Çünkü Müslüman olabilmiş insan, zalimlikle yani haksızlık yapmayla, hak etmediğini elde etmeyle sınandığında veya zalimlerle birlik olma yani terör örgütleri, adi suç şebekeleri ile sınandığında bütün önüne serilenlere "hayır" diyebilen insandır. 

Kafirlik, Müşriklik, Putperestlik 1400 yıl öncesine ait kavramlar değildir.

Not: Bu konunun en detaylı açıklamasını Devrim Dersleri - 4'te yapacağız.