|
Başlamadan söylemek isterim ki: Attığım başlık solculuk, sağcılık (ya da sosyalizm, komünizm, kapitalizm, liberalizm vs.) gibi kurgu kavramların herhangi bir versiyonunun tanımının var olduğunu kabul ettiğimi ve bunun üzerine bu yazıyı yazdığımı düşündürtmemeli. Sadece, kendisini bu şekilde anan insanların genel davranışlarını referans alarak bir tanım çıkarmaya çalışacağım. |
20 Mayıs 2018 Pazar
Solculuk Nedir?
at 20:10 0 comments
Labels: Siyaset
26 Mart 2017 Pazar
Seçim Sisteminde Adalet: Milletin İradesi
|
Not: “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözü Atatürk’ün fazlasıyla yanlış anlaşılmış bir sözüdür bence. Çünkü yüzeysel bir bakış açısıyla buradaki Türklüğün, Ermeni olma ya da Rum olma ya da Fransız olmayı hedef alan bir ibare olduğu zannedilir. Hâlbuki bu söz Atatürk’ün Cumhuriyetin 10. Yıl Kutlamaları sırasında yaptığı konuşmada geçer yani Kurtuluş Savaşında söylenmiş bir söz de değildir. Gazi Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşının en çetin döneminde bile böyle bir tutum içine girdiğini görmüyoruz ki savaştan sonra diğer kavimleri hedef almış olsun. O zaman bu sözü söylemedeki temel düşüncesi daha farklı olmalı. Atatürk’ün iki büyük başarısı vardır ve aslında ikisi de birbirinden tamamen bağımsız konulardır. Birincisi Kurtuluş Savaşındaki komutanlığı, ikincisi Saltanatlıktan Cumhuriyete geçirmede yani rejim değişikliği ile birlikte bir devlet düzeni kurmadaki gösterdiği devlet adamlığı. Hangisi için daha fazla zaman ve enerji harcamak zorunda kalmıştır derseniz… Kesinlikle ikincisi için derdim. Zaten üzerine en fazla konuşma yaptığı konu da budur. Ki öyle de olması gerekiyordu. Düşünsenize karşınızda 400 yıl boyunca Saltanatlık geleneği ile oluşmuş bir yapı var ama siz onlara Cumhuriyet’i anlatmalı ve buna adapte etmelisiniz. Kendisini saltanatlık tebaası olarak gören insanlara, artık seçme ve seçilme hakkı olan birer vatandaş olduklarını benimsetebilmelisiniz. İşte “Ne mutlu Türküm diyene” bu çabanın bir sonucudur. “Artık Saltanatlık tebaası değilsiniz, seçme ve seçilme hakkı olan birer Türk vatandaşısınız, ne mutlu sizlere” demenin Atatürkçesidir. Yani “Ne mutlu Türküm diyene” sözünün tersi “Ne mutsuz Rum’um diyene” gibi bir şey değildir, “Ne mutsuz Osmanlı Tebaasıyım diyene” demektir. Hedef aldığı yer burasıdır. Elbette o yıllarda, az zamanda büyük bir iş başarılmıştır ama -seçme ve seçilme hakkı özelinde konuşuyorum- şu anda görüyoruz ki bu yeterli değildir ve iyi niyetle yapılan, örneğin seçmen olmaya hiçbir ölçüt getirilmemesi gibi şeyler zaman içinde istismara uğrayarak kötü sonuçlar da doğurmuştur. Ama tabii ki de seçmen olmanın ölçütlerinin belirlenmesi, ona uygun tedbir alınması o yıllar için çok büyük bir lüks olurdu. Onun için bu konuda yanlış yapılmış demek çok büyük bir haksızlık olur. Fakat bu konuyu şimdi bile konuşmuyorsak, artık biz büyük bir hata yapıyoruz demektir. Onun için, bu konu “1900’lü yıllarda dünyanın birçok ülkesinde yaşanan demokrasiye geçişlerin başarısını gölgeleyecek bir şey” ya da "onları kötüleyen bir şey" olarak görülmemelidir. Bu uzun notu düşme nedenim budur. - "Milletin iradesine saygı duymak gerekmez mi?" Eğer ortada gösterilebilen bir “irade” varsa, elbette. Yoksa, üstelik tam zıttı olan şeye irade deniyorsa, hem buradaki hatayı göstermeli hem de seçim sisteminde iradeyi ortaya çıkarmanın bir yolunu bulmalıyız. İrade ya da irade göstermek, nefsani isteklere karşı çıkma, fedakârlık yapma demektir. "Kalabalıkların iradesi değil çıkarı olur" ön kabulü ile bu konuya yaklaşmalıyız. O çıkar da mutlaka hem başkasına hem de kendisine zarar olarak geri döner, demeliyiz. Böylece en kötü durum senaryosuna hazır olmuş oluruz. O zaman, herkesin bir oy hakkı olduğu ve verdiği oydan da sorumlu olmadığı bu düzen için irade kelimesini kullanmak, -kötü niyetli olunmasa ya da farkında olunmasa bile- insanları aldatmak demektir. Üstelik kullanılan millet kelimesi herhangi bir kalabalığı da ifade etmemektedir. İrade gösterebilen insanların dâhil olabileceği kalabalıktır. (Bkz: İslam Ümmetçiliğinin Temelleri - 4 ) Herkesin eşit oy hakkı olduğu sistemin doğru olup olmadığı tartışmasının yüz yıllar öncesinden başladığı, başlangıç sebebinin de soyluların, ekonomik geliri düşük olanla bir tutulmak istememesi olduğu söylenir. Dolayısıyla bunu duyan bir insanın, bu tip, zenginlerin fakirlerle bir tutulmak istememesi ile başlayan ya da başladığı söylenen bir konunun savunucusu olma sıfatının üzerine yapışmaması için, bu meseleden uzak durmaya çalışması büyük bir olasılıktır. Oysaki bu konu böylesi basit bir propaganda ile geçiştirilemeyecek kadar büyük bir öneme sahiptir ve herkese oy hakkı verme, özellikle geri kalmış ülkelerde felaketlerin en temel nedenidir. Bir zaman önce şahit olduğum, içimde yer eden bir olayı anlatmak isterim. Olan şey şuydu: Kendisini dinleyenlerin olduğunu gören birisi, ekonomi ile alakalı bir konuda her şeyi birbirine katarak öyle bir konuştu ki… Tamamı yanlış bilgi üzerine inşa edilmiş yorumlarını söylerken öylesine kendinden emindi ki... Hani derler ya: "Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur" diye... Evet, cehalet kötü bir şeydir ama inanın hayatımda ilk defa tebrik edesim geldi gördüğüm cehaleti. O kişi nasıl ki o anda orada bulunan insanları yanlış yönlendirerek zarar veriyorsa, oy verirken de aynı zararı verecek mutlaka. Çünkü sadece belli bir yaşı geçmeyi başardığı için onun da oy hakkı var ve verdiği oy sebebiyle aldığı hiçbir sorumluluk da yok. Niye bu düzene katlanılıyor ki! - "Peki, doğrusu anlatılsa, uyarılsa?" Herkesle öyle teker teker uğraşmaya insanlar mecbur mu? Ne yükümlülüğü var insanların? Kaldı ki anlatsan bile sonuç alabileceğine emin misin? - "O zaman, ne yapılabilir?" Yazdığım yazılara bir göz attım. Bu konuyla alakalı ilk Mayıs – 2007’de İslamiyet, Demokrasi ve Siyaset başlıklı yazıda bir şeyler yazmışım. Seçmen olmanın kriterlerinin ne olması gerektiği, irade gösterecek insanı nasıl tespit edilmesi gerektiği ile ilgili bir çözüm bulmaya çalışmışım. İyi de niye kimin seçmen olup olmayacağının kriterlerini en doğru bir şekilde bulmaya çalışalım ki? İnsanlar seçmen olup olmamaya kendileri karar versinler. - "Nasıl olacak ki bu iş? Kim vazgeçer ki bundan?" Verdiği oyun sonuçlarına katlanacağını bilen insan. Şöyle: Elektronik oylama sistemi ile herkesin verdiği oy kendi vatandaşlık veri tabanına kaydedilecek. Gizli oy diye bir şey de olmayacak. (Zaten oylama neden gizli yapılır onu da anlamış değilim.) İşte tam bu noktada, eğer oy verdiğiniz parti bir terör örgütünü desteklerse ya da yolsuzluk yaparsa ya da bunun gibi bir organize suça bulaşırsa bunun sonucunda oy verenlerin tamamı para cezasına çarptırılma ya da mal varlıklarına el konma gibi yaptırımla karşılaşacak. Ayrıca bir dahaki seçimde seçmen olma hakkını da kaybedecek. - "Seçmen, seçtiğinin işleyeceği her suça mı ortak olmuş olacak?" Tabii ki de hayır. Burada, örneğin birisiyle husumeti sonucu işlediği bir suç gibi bireysel suçları kastetmiyoruz. Vatana, Millete, Devlet Hazinesine karşı işlediği terör destekçiliği, yolsuzluk gibi suçlardan bahsediyoruz. Ayrıca, insanlara, en baştan, seçmen olmama hakkı da tanınacak. O da şöyle işleyecek: Tüm bu sürecin başında insanlara, verecekleri oy ile, oy verdikleri partinin organize olarak işleyeceği suçlara ortak sayılacakları ve yaptırım ile karşılaşmayı kabul etmiş olacakları beyan edilecek. Eğer istemiyorsa, seçmen olmama hakkını kullanacak ve oy kullanmayacak. Bu kadar. Herkesin oy hakkı olması ve verdiği oy ile ilgili hiçbir yaptırıma uğramaması adaletsizliktir, saçmalıktır. Bu sorunu çözmek için verilen oyu ağırlıklandırma bir çözüm yolu olabilir. O da, ağırlıklandırmada uygulanacak kriterler doğru bir şekilde belirlenebilirse… Bu da gerçekten çok zordur. Eğitim seviyesi desen, olmaz. Bir insanın, örneğin Kuantum Mekaniğine hâkim olması, onu illaki irade sahibi bir insan yapacak değildir. Ya da başka herhangi bir konuda doğru bir tavır takınması oy verirken çıkarı ile değil iradesiyle oy vereceğini garantilemez. Ama elbette bu bile, hiç bir kriterin olmadığı herkesin bir oy hakkı olduğu mevcut seçim düzeninden daha doğru bir düzendir. Fakat yine de tam bir çözüm değildir. En sağlıklı çözüm: Seçmen olup olmamaya bireyin kendi karar verdiği, seçmen olmayı kabul etmesi ile verdiği oyun sonuçlarına katlanmayı da kabul ettiği sistemdir. Böylece hem kararı kendi vermiş olur, dışardan karar verici bir mekanizmanın olmadığını bilir (örneğin kriter belirlemede kriterler başkaları tarafından belirleniyor, doğru bile olsa başkalarının verdiği karara insanlar tabi olmuş oluyor) hem de verdiği kararın sorumluluğunu almış olur. Oy verdiğin parti terör destekçisi ise, yolsuzluk yapıyorsa veya buna benzer organize bir suç işliyorsa bedelini sen de ödeyeceksin. Göze alamıyorsan, seçmen olmayı reddetme hakkını kullanacaksın. Bu şekilde milletin iradesi ön plana çıkabilecek, çok çok büyük sorunların ana kaynağı yok edilmiş olacak, adalet toplumuna gidiş için çok büyük bir mesafe alınmış olacaktır. |
at 12:28 2 comments
Labels: Siyaset
28 Ocak 2017 Cumartesi
Zırilla Teorisi
|
Youtube, insanlar tarafından çoğunlukla eğlence maksatlı kullanıldığından komik, eğlenceli videolar Youtube’un en fazla izlenen videolarıdır. Yalnız... İnsanların sadece gülme, eğlenme maksatlı izlediği videoların tek özelliklerinin eğlendirme olmadığına da dikkat çekmek isterim. Eğer dikkatli bakarsanız, bu videolardan aynı zamanda çok şey öğrenebileceğinizi fark edersiniz. Özellikle kamera şakası videolarından... Çünkü farklı farklı ülkelerde, sokak yaşantısını tanıyacak kadar uzun süre kalma imkânı olmayan -örneğin- benim gibi biriyseniz, insanların en doğal hali ile yakalandıkları bu kamera şakası videolarından, o ülkelerin sokaklarında nasıl bir yaşantının hüküm sürdüğüne şahit olabilirsiniz. Dersin ki: “Güvenlik güçlerini ya da öğretmen, savcı gibi devlet görevlilerini geçtim. Kundaktaki bebeği, 4-5 yaşındaki çocukları bile kurşuna dizmişsiniz. Nasıl bir alçak mahluksunuz!”
Der ki: “Ben halkın daha fazla mağduriyetini sayarım”. Yüzsüz yüzsüz “mağduriyet” dediği de işledikleri suçların sonucunda yaşananlardır. Kendi sebep oldukları şeylerin sonucunda, verdikleri zararın birebir karşılığını bile değil, hafif bir hapis cezası almalarını durduk yere olmuş gibi anlatırlar. Bütün kronolojik sırayı değiştirerek yalandan mağduriyet çıkarmaya çalışırlar. Senin payına da bu yüzsüzlük karşısında sinirlerine hakim olmaya çalışmak düşer. Eline silah alıp çoluk çocuk yaşlı genci kurşuna dizmelerinin sonucunda terörle mücadele sürecinin başlamasına, etkisiz hale getirilmelerine yüzsüz yüzsüz, pişkin pişkin, “mağduriyet” derler. Kendilerine de böyle alelade, yolda geçen biriymiş gibi göstermek için de “halk” diye isim takarlar. Örgüt propagandacılarının tek silahı kronolojik sırayı değiştirmek, güçlerini aldıkları yer ise yüzsüzlükleridir. Kronolojik sırayı kaybedersen, pişkinden mağduriyet hikayeleri dinler bir halde bulursun kendini. Fakat burada asıl dikkat edilmesi gereken “hümanizm” ve “insan hakları” adı altında, çoğunlukla örgüt mensuplarının sağ ele geçirilme sonrası için yapılan propagandadır. Amacı sağ yakalanmış militanların, cezalandırma sürecini olabildiğince yumuşak atlatmalarını sağlamaktır. Bunun için insanları vahşice katleden terör örgütünün bizzat himayesinde ve desteğinde paravan dernek ve vakıflar kurulmuştur zaman içinde. Hukuktaki bütün açıkları değerlendirebilmek için…Özgürlükçü Özgürler Derneği, İlerici Vitesler Vakfı, Kampüste Halay Çekmek Zorunda Olduğunu Sanan Öğrenciler Kulübü tadında... En az bunlar kadar absürt isimlere sahip bu dernekler ile terör örgütünün elini kolaylaştırmaya çalışırlar. Anladığım kadarıyla bu olayın tarihsel gelişimi şöyle yaşanıyor. 1900’lü yıllarda çıkan hümanizm hareketinin romantikleri zaman içinde işi iyice abartıp, hapse giren her canlıya melek muamelesi yapmaya kalkıyorlar. Onlar için ölen, katledilen insanlar insan değilken, mağdurların haklarını “insan hakkından” saymazken, işlediği suçun cezasını görecek suçlu için nedense kendilerini paralamaya kalkıyorlar. Belki biraz da farklı insan görüntüsü verebilmek için… (Bu konu için Cezalandırmada Adalet: Karanlıktan Aydınlığa isimli yazımıza başvurabilirsiniz.) Tabi adi suç şebekelerinin de, bunların işlerine ne kadar çok yarayacaklarını anlamaları çok zaman almıyor. Çünkü burada, romantiklerin sebep oldukları şey, sadece örgüt mensuplarının cezalandırılmalarını hafifletme değil, aynı zamanda, örgütlerin doğrudan mensupları olmadıkları için sanki tarafsız bakmış da karar vermiş gibi gözükerek, örgütlerin hakikaten haklı oldukları bir konu varmış algısı oluşturabilmeleridir. Ama tüm bunların olabilmesi için terör örgütleri üç beş romantiğin keyfinin gelmesini mi bekleyecek? Elbette ki hayır... İşte paravan vakıfların, derneklerin kurulma hikayesi de böyle başlıyor. Bu tip suç örgütleri bu işin, üç beş romantiğin keyfine bırakılamayacak kadar kârlı olduğunu görünce, bizzat kendileri bu tip dernekler kurmaya başlıyorlar. Sanki derneklerin mensupları kendi adamları değilmiş gibi… Böylece abuk sabuk isimlerle kurulmuş, sadece adi suç şebekelerinin suçluları ile ilgilenen paravan dernekler ülkelerin gündemlerini boş yere meşgul etmeye başlıyor. Ne yazık ki, bizler de tekrardan, bu işten fazlasıyla nasibimizi alıyoruz. Toparlayarak bitirelim. Vur-kaç Taktiği ile saldıran, Zırilla Taktiği ile kendini savunur. Onun için, böyle bir örgütün bir savunma sistemi olarak ortaya koyduğu zırlama sürecinin, herhangi bir mağduriyetten değil, istediğini alamamış olmanın ezikliğinden kaynaklandığını bilmek ve bu süreçte ağızlarından çıkan yalanlara itibar etmemek önemlidir. Burada dikkat edilmesi gereken iki şey var. Birincisi: Bahsettiğimiz zırlama sürecinin kahramanı olmaya çalışan, kahraman olacağım diye adi suç şebekelerinin yaptıklarına, kendilerini bile hayrette bırakacak anlamlar yüklemeye çalışan, -biraz da ilgi görmek isteyen- romantikler. İkincisi ve asıl önemlisi: Romantik taklidi yapmaya çalışan, sanki örgüt elemanı değilmiş gibi olayı dışardan bakan birisiymiş gibi davranan bizzat örgüt propagandacılardır. Zırilla Teorisini hayata geçirenler de asıl olarak bunlardır. Not: Bu yazı PKK Propagandası serisi kapsamında yayımlanmaktadır. Serinin ilk iki çalışması video olarak yayımlanmışsa da bunu yazı olarak yayımlamayı uygun bulduk. İlk iki video encodeum ideoloji kanalında yayımdadır. Bilginize... |
at 21:39 0 comments
Labels: Siyaset