20 Mayıs 2018 Pazar

Solculuk Nedir?

Başlamadan söylemek isterim ki: Attığım başlık solculuk, sağcılık (ya da sosyalizm, komünizm, kapitalizm, liberalizm vs.) gibi kurgu kavramların herhangi bir versiyonunun tanımının var olduğunu kabul ettiğimi ve bunun üzerine bu yazıyı yazdığımı düşündürtmemeli. Sadece, kendisini bu şekilde anan insanların genel davranışlarını referans alarak bir tanım çıkarmaya çalışacağım.

Sağcılık ve Solculuk nedir gibi bir soruya verilecek tek cevap hiçbir şey olacaktır. Bu tip kelimelerin, insanların cümle içinde negatifliği veya pozitifliği sağladığını sanmasından öte hiçbir işlevi bulunmamaktadır (bkz: Avamın Kelime Algısı). Söyleyene de sanki bir şeyler biliyormuş gibi gözükme bağlamında bir hava katması dolayısıyla da avamlar tarafından çok hızlı bir biçimde benimsenmektedir.

Tüm bunlara rağmen, yine de bir tanım yapmam istenseydi, kendisini bu sıfatlarla ifade edenlerin ortak özelliklerine bakarak, solculuk için "cehaletini ukala taklidi ile kapatma sanatı", sağcılık için ise "ahlaksızlığını din ile harmanlama sanatı" derdim.

Bu zamana kadar, bu sitede sağcılık ve türevlerini birçok yazıda defalarca işledim. Ama solculuk adı altında yapılanları çok ele alamadık. Özellikle hadlerini aşarak girdikleri konularda nasıl saçmaladıklarını… Biraz da bunu işleyelim.

Solculuk işçi kavramına vurgu üzerine ilerleyen bir söyleme sahiptir. Ama buradaki işçi, bir kahramana muhtaç olan işçidir. Eğer kendi aktivitesini kendi yapıyorsa, bu durum, sol dernek adı altında açılmış yerlerde takılanlar için makbul değildir. Çünkü üzerinden kahramanlık çıkaramaz bu doğuştan kahramanlar. Onun için kendine solcu diye isim takanlar için, işçinin cahili ve kahramana muhtaç olanı makbuldür.

Yani mesele, işçi kavramını bu kahramancıklar için, oyunlarında ihtiyaç duydukları figüranı sağlamasıdır. Bu senaryoya göre eğer işçiler kahramana muhtaç kesimse, kendini solcu olarak ananlar devamlı olarak "işçi muhabbeti" yaptıklarına göre, o zaman onlar da doğrudan bu kesimin aradığı kahramanı temsil ediyor olacaklar. Yani burada, kim işçi muhabbeti açarsa, o, kahraman olur gibi bir algı oluşmuş oluyor. Yani hiçbir şey yapmıyorsun sadece çene çalarak kahraman oluyorsun. Burada anahtar nokta ise işçinin mutlaka aşağı kesimden olması gerektiğidir. Roller dağıtılmış, bitmiş gitmiş. (Ah keşke kahraman olabileceği bir birikimi olsa da bize sunmuş olsa...)

İşte bu bilinçaltı kabulleri, yaptıkları konuşmalarda, yazdıkları kitaplarda kendini çok çeşitli şekilde gösterir. Mesela, devamlı olarak "işçilerin aydınlatılmasından" bahsederler. Onlar işçilerin "aydınlatılması" için son derece değerli bir malzeme bırakmışlarmış. Onların insanları aydınlatabilme gibi bir özellikleri varmış. Öyle şartlamış kendilerini, doğuştan kahramanlarımız. Bizim de öyle kabul etmemiz gerekiyormuş. Hatta işçi kavramına atfettikleri bu aşağı durumun yansıması, yazdıkları kitaplarda işçiler ile aydınları ifade ederken, "işçi ve aydınlar" şeklinde yer alır. Yani bir işçi aydın olamaz. Olmamalıdır. Yoksa bütün büyü bozulur.

Burada aslında garip (ve biraz da komik) bir şekilde "işçi" kavramına yöneltilmiş bir aşağılama söz konusu. Hani kaba tabirle "övüyor mu sövüyor mu belli değil" derler ya, aynen o durum yaşanıyor. Yazılan yazılara, konuşmalara dikkat edin, bunun nasıl bir sanatçı edası ile icra edildiğini göreceksiniz.

O zaman şöyle de diyebiliriz ki: Solculuk denilen aktivite en temelde, avamların kahramanlık oyunun icrasıdır. Daha doğrusu kahramanlık oyunlarından sadece biridir.

Bu oyunda, örneğin, işçiler grev yapmalıdır ama konuşma için onu beklemelidir. O daha sonra teşrif edip eline mikrofonu alarak kürsüden konuşma yapacaktır. Bir iki görüntü verip ilgi odağı olduktan sonra da herkesten önce ayrılacaktır. Peki mesela, o alanın temizlik "işi" ne olacak?

Buradan bir de şu sonuç çıkar: Eğer işçiler kahraman arayan sınıftan ise, onlar da kahraman sınıfından olduğuna göre, o zaman onlar işçi de olmamalıdırlar. Zaten onun için bu tip adamlar hiçbir zaman “işçi” de olmazlar. Bu sıfatı kendilerine yakıştıramazlar. Çünkü, dediğimiz gibi, bilinçaltlarında dağıttıkları aşağı rol gereği işçi cahil olmalı ki o, onları uyandıran kahraman olabilsin. (Tekrardan söylüyorum: Keşke biraz birikim sahibi olmuş olsa da gerçekten insanları uyarabilse… Keşke böyle bir birikim için çabalamış olsa…) Hatta örneğin pkk gibi terör meselesine müdahil olmaları da bu kahramanlık sevdalarından kaynaklanır.

PKK gibi terör örgütleri "bir kahramana muhtacı" çok güzel oynarlar. Türlü türlü sinematografik yalan uydurabilme kapasitesine sahiptirler. (Daha detaylı bilgi için: PKK Propagandası- 2: Avamın Sinematografik Cümleleri). Mesela askerler tarafından asit çukurlarında yakılmış insanlardan, öldürülüp nehre atılmış insanlardan falan bahseder. Düşünsene bunların kahramanı olmak istemez misin?

Bu fırsatı kaçırmak istemez avamlar. Olayın gerçekliğini araştırmadan, birbirleri ile yarışırcasına büyük bir iştahla saldırırlar.

Tabii, kahraman olacağım diye başlattığı macerasını, bir terör örgütünün yalanlarına arka çıkar bir halde sonlandırır. Böylelikle hem bir terör örgütünün oyuncağı olurken hem de örgütün katliamlarına sesini çıkarmayan biri oluverir. Niyet baştan kötü olunca, sonuç da mutlaka kötü bir yere varıyor.

Ve hatta bu kadarla da kalmaz. Gider cezaevlerini ziyaret eder ve üstüne cezaevi şartlarını “iyileştirmekten” falan bahseder. Sanki cezaevindeki mahkumlar sebepsiz yere oradaymış gibi. Onların kahramanı olacak ya… Ama bir kere de cezaevlerindekilerin canını yaktığı insanları evlerinde, katlettiklerini mezarda ziyaret etmez. Onlar ölü değil mi? Senin peşine düşemez, sana figüranlık yapamaz. Üstelik zarar görmüş insanların hakkının peşine düşersen yaşayanlarla karşı karşıya gelirsin. Ne gerek var “faydalı iş” yapmaya! Sen sadece vakit kaybet ve kaybettir, kendi kahramanlığın için çalış. Çünkü hayattaki tek hedefi kendi efsanesi için yaşamak ve tabi bunun için müşteri aramak.

Ayrıca, tüm bunlar bir yana, cehaletini ukala taklidi ile örtme etkinliğinin sadece kahramancık rolü olması da aslında neden kendini bu şekilde sıfatlandıran insanların sürekli olarak birbirleri ile kavgalı olduklarını da göstermektedir. Daha doğrusu birbirleri ile kavgaları olmaları bu etkinliğin sadece kahramancılık oyunu olduğunu tek başına ispat etmektedir. Çünkü oyunlarında, yanında aynı oyunu oynayan rakip istemezler.

O zaman solculuk nedir?

Cehaletini ukala taklidi ile kapatma sanatı ya da avamların kahramanlık oyunu ya da işçileri aşağılama sanatı… (Tek tanım diye yol çıktık ama görünen o ki, bu, bu konu için çok da mümkün değilmiş.)

- "İyi de insanlar kahraman olamaz mı yani? Başkalarının iyiliği için fedakârlık yapamaz mı? Herkes mi kötü niyetli?"

(Hadi resmi dili bir kenara bırakalım.) Kahraman olmak istiyorsan önce birikim sahibi olmalısın. Bunun için de çok çok uzun yıllar çalışman gerekiyor. Daha sonra da fedakâr olmak zorundasın. Ki kahramanlık temelde “istek” işi değil, “fedakârlık” işidir. Bunlar yoksa sakın ortalıkta gözükme. Çünkü bunlar olmadan piyasaya çıkarsan kendini çok zor durumda, sonradan çok pişman olacağın bir halde bulursun. İşte; önder, lider, başkan, hoca vs. gibi çok değişik sıfatlarla bir şekilde ortaya çıkmışların en sonunda rezilliğe batmaları bu kurala uymamalarından kaynaklanmaktadır. Bakarsın, içeriği bomboş etkinlikler yapar, yaparken de “eşitlik” gibi, “adalet” gibi sözleri kendine malzeme eder. Ama sorsan adaletin, eşitliğin tanımını yapamaz. Tanım yapabilme birikim ister ya, ondan. Ama etkinliği düzenler kimisi açlık etkinliği yapar. Kimisi toplantı etkinliği yapar. Kimisi yürüyüş etkinliği yapar. Hatta yaparken kilometrelerce yürür (ve tabi hesapsız para harcatır) ama tanım yapamaz. Birikim ve akıl etkinliği yapamaz. Çünkü zor olan iş budur. İşte bu tip bir, avamın görüntü verme, kendi efsanesini yaşama etkinliğinde, kahramanlık oyunu oynamaya çalışan avamın arkasında gözükecek figüran olmayın.

Aslında sadece onlar da değil, Youtube vb. sitelerde yayınladıkları videolar ile alay konusu olanlar da yine bu en temel prensibe uymamalarından kaynaklanıyor. Adam sırf ilgi çekeceğim diye kamera açıyor ama birikimi de yok, sonuç hiç hoş olmayacak şekilde bitiyor. Eğer birikimin yoksa açma o kamerayı; eğer birikimin yoksa yazma o yazıyı. Sonu kötü bitecek. Kurala uy. Samimi oldun mu zaten kendin de anlarsın yaptığının hatalı olduğunu. Eğer birikimin varsa da anlatmaktan, yazmaktan geri durma. Samimiyet burada anahtar durum.

Not düşeyim: Komiklik olsun diye bir şeyler yapanlardan bahsetmiyorum burada. Hedefi ilgi çekmek olup, ağır konulara ağır başlıklara girip işin içinden çıkamayanlardan bahsediyorum. Adam kuantum fiziği tarzında başlık atmış videoya, 5-10 dakika kadar izledim inanın tek bir tane cümlesi doğru bilgiye dayanmıyordu. Baştan sona vakit kaybıydı ama başlık şaşaalıydı. Başka bir tanesi açmış siyasi konudan bahseder gibi yapıyor baştan sona yalan bilgiye dayalı terör propagandası yapmaya çalışıyor. Bunun gibi yüzlerce örnek. Burada hedef aldığım da bu tip sanki bir şeyler vadeder gibi yapan ama sadece ilgi çekmek için hazırlanmış yazı, kitap, video gibi vakit kaybı çalışmalardır. Yoksa komik, eğlenceli olma hedef alınarak yapılmış çalışmalar değildir. O kısım beni ilgilendirmiyor. Tıklayıp tıklamamak bireylerin kendi tercihi. Başlık ile içerik birbirini tutuyorsa sorun yok. Az önceki konu da aslında tam bu kuralla (başlık-içerik tutarlılığı) alakalı. Adalet için etkinlik yaptığını iddia eden, adaletin tanımını yapamıyorsa, bilin ki başlık ile içerik birbirinden farklıdır. Öyle de oluyor. Başlık “adalet”, içerik “kendi efsanesini yaşama”.

Terör güzellemesi yapmaya çalışanın, (zaten çok az olan) cezalandırmada adaleti bozmaya çalışanın yanında değil, karşısında durun. Kahramanlık budur zaten. Böyle bir şeyi de insan "kahraman olmak istediğinden" değil, samimi olduğundan yapar. Elde ettiği kahramanlığı anlamaz bile.

Şunun farkına varmalıyız ki, peşine düşeceğimiz ve düşmek de zorunda olduğumuz insanlar sadece birikim sahibi, samimi insanlar olmalıdır. Benzersiz içerik üretebilen, faydalı olmaya çalışan yani fedakârlık yapabilen… Burada “peşine düşme” de, asıl olarak, ürettiklerinin takipçisi olma şeklinde yaşanmalıdır.

Birikimsizlerin vakit kaybettirme aktivitelerinde zamanınızı çöpe atmayın.

26 Mart 2017 Pazar

Seçim Sisteminde Adalet: Milletin İradesi

Not: “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözü Atatürk’ün fazlasıyla yanlış anlaşılmış bir sözüdür bence. Çünkü yüzeysel bir bakış açısıyla buradaki Türklüğün, Ermeni olma ya da Rum olma ya da Fransız olmayı hedef alan bir ibare olduğu zannedilir. Hâlbuki bu söz Atatürk’ün Cumhuriyetin 10. Yıl Kutlamaları sırasında yaptığı konuşmada geçer yani Kurtuluş Savaşında söylenmiş bir söz de değildir. Gazi Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşının en çetin döneminde bile böyle bir tutum içine girdiğini görmüyoruz ki savaştan sonra diğer kavimleri hedef almış olsun. O zaman bu sözü söylemedeki temel düşüncesi daha farklı olmalı.

Atatürk’ün iki büyük başarısı vardır ve aslında ikisi de birbirinden tamamen bağımsız konulardır. Birincisi Kurtuluş Savaşındaki komutanlığı, ikincisi Saltanatlıktan Cumhuriyete geçirmede yani rejim değişikliği ile birlikte bir devlet düzeni kurmadaki gösterdiği devlet adamlığı.

Hangisi için daha fazla zaman ve enerji harcamak zorunda kalmıştır derseniz… Kesinlikle ikincisi için derdim. Zaten üzerine en fazla konuşma yaptığı konu da budur. Ki öyle de olması gerekiyordu. Düşünsenize karşınızda 400 yıl boyunca Saltanatlık geleneği ile oluşmuş bir yapı var ama siz onlara Cumhuriyet’i anlatmalı ve buna adapte etmelisiniz. Kendisini saltanatlık tebaası olarak gören insanlara, artık seçme ve seçilme hakkı olan birer vatandaş olduklarını benimsetebilmelisiniz. İşte “Ne mutlu Türküm diyene” bu çabanın bir sonucudur. “Artık Saltanatlık tebaası değilsiniz, seçme ve seçilme hakkı olan birer Türk vatandaşısınız, ne mutlu sizlere” demenin Atatürkçesidir. Yani “Ne mutlu Türküm diyene” sözünün tersi “Ne mutsuz Rum’um diyene” gibi bir şey değildir, “Ne mutsuz Osmanlı Tebaasıyım diyene” demektir. Hedef aldığı yer burasıdır.

Elbette o yıllarda, az zamanda büyük bir iş başarılmıştır ama -seçme ve seçilme hakkı özelinde konuşuyorum- şu anda görüyoruz ki bu yeterli değildir ve iyi niyetle yapılan, örneğin seçmen olmaya hiçbir ölçüt getirilmemesi gibi şeyler zaman içinde istismara uğrayarak kötü sonuçlar da doğurmuştur. Ama tabii ki de seçmen olmanın ölçütlerinin belirlenmesi, ona uygun tedbir alınması o yıllar için çok büyük bir lüks olurdu. Onun için bu konuda yanlış yapılmış demek çok büyük bir haksızlık olur. Fakat bu konuyu şimdi bile konuşmuyorsak, artık biz büyük bir hata yapıyoruz demektir. Onun için, bu konu “1900’lü yıllarda dünyanın birçok ülkesinde yaşanan demokrasiye geçişlerin başarısını gölgeleyecek bir şey” ya da "onları kötüleyen bir şey" olarak görülmemelidir. Bu uzun notu düşme nedenim budur. 

- "Milletin iradesine saygı duymak gerekmez mi?"

Eğer ortada gösterilebilen bir “irade” varsa, elbette. Yoksa, üstelik tam zıttı olan şeye irade deniyorsa, hem buradaki hatayı göstermeli hem de seçim sisteminde iradeyi ortaya çıkarmanın bir yolunu bulmalıyız.

İrade ya da irade göstermek, nefsani isteklere karşı çıkma, fedakârlık yapma demektir. "Kalabalıkların iradesi değil çıkarı olur" ön kabulü ile bu konuya yaklaşmalıyız. O çıkar da mutlaka hem başkasına hem de kendisine zarar olarak geri döner, demeliyiz. Böylece en kötü durum senaryosuna hazır olmuş oluruz.

O zaman, herkesin bir oy hakkı olduğu ve verdiği oydan da sorumlu olmadığı bu düzen için irade kelimesini kullanmak, -kötü niyetli olunmasa ya da farkında olunmasa bile- insanları aldatmak demektir. Üstelik kullanılan millet kelimesi herhangi bir kalabalığı da ifade etmemektedir. İrade gösterebilen insanların dâhil olabileceği kalabalıktır. (Bkz: İslam Ümmetçiliğinin Temelleri - 4 )

Herkesin eşit oy hakkı olduğu sistemin doğru olup olmadığı tartışmasının yüz yıllar öncesinden başladığı, başlangıç sebebinin de soyluların, ekonomik geliri düşük olanla bir tutulmak istememesi olduğu söylenir. Dolayısıyla bunu duyan bir insanın, bu tip, zenginlerin fakirlerle bir tutulmak istememesi ile başlayan ya da başladığı söylenen bir konunun savunucusu olma sıfatının üzerine yapışmaması için, bu meseleden uzak durmaya çalışması büyük bir olasılıktır. Oysaki bu konu böylesi basit bir propaganda ile geçiştirilemeyecek kadar büyük bir öneme sahiptir ve herkese oy hakkı verme, özellikle geri kalmış ülkelerde felaketlerin en temel nedenidir.

Bir zaman önce şahit olduğum, içimde yer eden bir olayı anlatmak isterim. Olan şey şuydu: Kendisini dinleyenlerin olduğunu gören birisi, ekonomi ile alakalı bir konuda her şeyi birbirine katarak öyle bir konuştu ki… Tamamı yanlış bilgi üzerine inşa edilmiş yorumlarını söylerken öylesine kendinden emindi ki... Hani derler ya: "Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur" diye... Evet, cehalet kötü bir şeydir ama inanın hayatımda ilk defa tebrik edesim geldi gördüğüm cehaleti. O kişi nasıl ki o anda orada bulunan insanları yanlış yönlendirerek zarar veriyorsa, oy verirken de aynı zararı verecek mutlaka. Çünkü sadece belli bir yaşı geçmeyi başardığı için onun da oy hakkı var ve verdiği oy sebebiyle aldığı hiçbir sorumluluk da yok. 

Niye bu düzene katlanılıyor ki!

- "Peki, doğrusu anlatılsa, uyarılsa?"

Herkesle öyle teker teker uğraşmaya insanlar mecbur mu? Ne yükümlülüğü var insanların? Kaldı ki anlatsan bile sonuç alabileceğine emin misin?

- "O zaman, ne yapılabilir?"

Yazdığım yazılara bir göz attım. Bu konuyla alakalı ilk Mayıs – 2007’de İslamiyet, Demokrasi ve Siyaset başlıklı yazıda bir şeyler yazmışım. Seçmen olmanın kriterlerinin ne olması gerektiği, irade gösterecek insanı nasıl tespit edilmesi gerektiği ile ilgili bir çözüm bulmaya çalışmışım.

İyi de niye kimin seçmen olup olmayacağının kriterlerini en doğru bir şekilde bulmaya çalışalım ki?

İnsanlar seçmen olup olmamaya kendileri karar versinler.

- "Nasıl olacak ki bu iş? Kim vazgeçer ki bundan?"

Verdiği oyun sonuçlarına katlanacağını bilen insan.

Şöyle: Elektronik oylama sistemi ile herkesin verdiği oy kendi vatandaşlık veri tabanına kaydedilecek. Gizli oy diye bir şey de olmayacak. (Zaten oylama neden gizli yapılır onu da anlamış değilim.) İşte tam bu noktada, eğer oy verdiğiniz parti bir terör örgütünü desteklerse ya da yolsuzluk yaparsa ya da bunun gibi bir organize suça bulaşırsa bunun sonucunda oy verenlerin tamamı para cezasına çarptırılma ya da mal varlıklarına el konma gibi yaptırımla karşılaşacak. Ayrıca bir dahaki seçimde seçmen olma hakkını da kaybedecek.

- "Seçmen, seçtiğinin işleyeceği her suça mı ortak olmuş olacak?"

Tabii ki de hayır. Burada, örneğin birisiyle husumeti sonucu işlediği bir suç gibi bireysel suçları kastetmiyoruz. Vatana, Millete, Devlet Hazinesine karşı işlediği terör destekçiliği, yolsuzluk gibi suçlardan bahsediyoruz. 

Ayrıca, insanlara, en baştan, seçmen olmama hakkı da tanınacak. O da şöyle işleyecek: Tüm bu sürecin başında insanlara, verecekleri oy ile, oy verdikleri partinin organize olarak işleyeceği suçlara ortak sayılacakları ve yaptırım ile karşılaşmayı kabul etmiş olacakları beyan edilecek. Eğer istemiyorsa, seçmen olmama hakkını kullanacak ve oy kullanmayacak.

Bu kadar.

Herkesin oy hakkı olması ve verdiği oy ile ilgili hiçbir yaptırıma uğramaması adaletsizliktir, saçmalıktır.

Bu sorunu çözmek için verilen oyu ağırlıklandırma bir çözüm yolu olabilir. O da, ağırlıklandırmada uygulanacak kriterler doğru bir şekilde belirlenebilirse… Bu da gerçekten çok zordur. Eğitim seviyesi desen, olmaz. Bir insanın, örneğin Kuantum Mekaniğine hâkim olması, onu illaki irade sahibi bir insan yapacak değildir. Ya da başka herhangi bir konuda doğru bir tavır takınması oy verirken çıkarı ile değil iradesiyle oy vereceğini garantilemez. Ama elbette bu bile, hiç bir kriterin olmadığı herkesin bir oy hakkı olduğu mevcut seçim düzeninden daha doğru bir düzendir. Fakat yine de tam bir çözüm değildir.

En sağlıklı çözüm: Seçmen olup olmamaya bireyin kendi karar verdiği, seçmen olmayı kabul etmesi ile verdiği oyun sonuçlarına katlanmayı da kabul ettiği sistemdir. Böylece hem kararı kendi vermiş olur, dışardan karar verici bir mekanizmanın olmadığını bilir (örneğin kriter belirlemede kriterler başkaları tarafından belirleniyor, doğru bile olsa başkalarının verdiği karara insanlar tabi olmuş oluyor) hem de verdiği kararın sorumluluğunu almış olur. Oy verdiğin parti terör destekçisi ise, yolsuzluk yapıyorsa veya buna benzer organize bir suç işliyorsa bedelini sen de ödeyeceksin. Göze alamıyorsan, seçmen olmayı reddetme hakkını kullanacaksın. Bu şekilde milletin iradesi ön plana çıkabilecek, çok çok büyük sorunların ana kaynağı yok edilmiş olacak, adalet toplumuna gidiş için çok büyük bir mesafe alınmış olacaktır.

28 Ocak 2017 Cumartesi

Zırilla Teorisi

Youtube, insanlar tarafından çoğunlukla eğlence maksatlı kullanıldığından komik, eğlenceli videolar Youtube’un en fazla izlenen videolarıdır. Yalnız... İnsanların sadece gülme, eğlenme maksatlı izlediği videoların tek özelliklerinin eğlendirme olmadığına da dikkat çekmek isterim. Eğer dikkatli bakarsanız, bu videolardan aynı zamanda çok şey öğrenebileceğinizi fark edersiniz. Özellikle kamera şakası videolarından... Çünkü farklı farklı ülkelerde, sokak yaşantısını tanıyacak kadar uzun süre kalma imkânı olmayan -örneğin- benim gibi biriyseniz, insanların en doğal hali ile yakalandıkları bu kamera şakası videolarından, o ülkelerin sokaklarında nasıl bir yaşantının hüküm sürdüğüne şahit olabilirsiniz.

Herkesin yaşadığı muhitte kavgacı, tehlikeli insanlar vardır mutlaka. Biz de gördük ama -kendi yaşadığım çevre için söylüyorum- öyle belinde silahla dolaşanı hiç duymadık, bilmedik. Fakat Amerika’da bu durum çok vahimmiş. Korkunç bir bireysel silahlanma furyası varmış. Öyle de duyardım da “ne olabilir ki” derdim. İşte, Amerika’nın gettoları denilen varoşlarında, arka mahallerinde çekilen kamera şakası videoları ile bu bireysel silahlanmanın boyutunu ve dehşetini çok uzaklardan şahit olabiliyoruz. Öyle ki, yolda yürüyen alelade birine şaka yapıyorlar adam bir anda silah çekiyor. Başka birine arkadan bir şaka yapılıyor adamın belinden silahı düşüyor. Bunlar gibi daha bir sürü örnek… Belki işi yok, sosyal güvencesi yok ama silahı var. Gerçekten ürkütücü…

Zaten bu durum şarkılarına da yansımıştır. Kavgadan, şiddetten, yakıp yıkmaktan bahseden, had safhada küfür ile bezenmiş varoş kültürüne ait şarkılardan bahsediyorum. Bilirsiniz...

Dikkatinizi çekti mi, bilmiyorum ama burada çok ilginç bir durum var. O da: Bu tip şarkıları yapan aynı kişilerden ezilmekten, baskılardan ya da polis şiddetinden bahseden, mağdurun her türlüsünü oynadıkları şarkılar da duyabilecek olduğunuzdur. Sanki hak etmediği bir muamele ile muhatap oluyormuş gibi... Belinde silah ile dolaşıp, haydutluk yapan ya da yapmakla tehdit eden kendisi değilmiş gibi...

Hatta bu şarkıların, “vurulduk halkım unutma bizi” tadında, sanki birileri için bir şeylerin fedakârlığını yapıyormuş gibi, insanlar sanki onlardan bir şey istedi diye yapıyormuş gibi dolayısıyla insanların borçlu olduğu bir durum varmış gibi artık demagojinin dibine vurmuş versiyonlarını da duyabilirsiniz...

İşte zırilla teorisi budur: Diş geçirebildiği yere kadar gövde gösterisi yapıp, geçiremediği yerde zırlama. Önce vurmaktan kırmaktan, öldürmekten bahsetme ya da bunun için teşebbüste bulunma, ardından hak ettiği muamele ile karşılaşacağını anladığında kendini acındırmaya çalışma.

Tüm bunlar çok da yabancı gelmedi değil mi?

Amerika’da yaşanan bu mesele elbette Türkiye’ye yabancı bir durum değil. Çünkü terör örgütü PKK’nın propagandacılarının yaptıkları propagandadan zaten bu duruma fazlasıyla alışığız. Hatta PKK vb. örgütlerin, önce iç savaştan, toplu katliamdan, şehirleri bombalamaktan falan filan bahsedip, ardından hak ettikleri ile karşılaştıklarında besteledikleri mağduriyet türkülerini düşündüğümüzde Amerika’da yaşanan şeylerin, bizim muhatap olduğumuz seviyenin yanında hiç kaldığını söyleyebiliriz.

PKK kurulduğundan beri eli silahlı veya kravat takmış mensuplarının yaptıkları şeylerin tek gerçekliği şudur: Önce saldırır; istediğini değil de hak ettiğini alınca zırlar. Hiçbir zaman şaşmamış, hep bu sıra ile olmuştur.

Önce, "PKK Halktır, halk PKK’dır" gibi şeyler diyerek slogan atar propagandacıları, terör örgütü militanları teker teker tespit edilip etkisiz hale getirilmeye başlandığında da “Ya beş-on tane PKK’lı için şehirleri savaş alanına çevirmeye gerek yok" derler. Eline silah almış örgüt mensuplarına bin çeşit övgü düzdüğü için haklarında soruşturma açıldığında ise, bir bakmışsın, ucuz propagandaları “düşünce”, işledikleri suç için soruşturma açılması ise “düşünce özgürlüğüne müdahale” olmuştur. Yersen…

Terör örgütü katliam yaparken, bakarlar dokunan yok, diş geçirebiliyorlar, o zaman çıtlarını çıkarmazlar. Ne zaman ki, görürler istediklerini alamıyorlar o zaman propagandacıları bir anda başlar: “Barış istiyoruz. Artık silahlar sussun” diye yaygara koparmaya. Bir bakmışsın ölen insanlar falan umurunda olmuştur artık.

Yani kısaca, diş geçirebildiği yere kadar güç gösteri yapar, diş geçiremediği yerde mağdura yatar. Her durum için kullanacakları propagandaları rafta hazırdır. Duruma göre bir tanesini seçer.

Hatta yalancılıkları o kadar ki, insanların kendi gözüyle gördüğü olayları, az bir zaman sonra yine aynı insanlara değiştirerek anlatmaya çalışırlar. Önce şehirleri bombalarla, tuzaklarla doldurup, -kendilerince- şehir savaşı(!) başlatarak güvenlik güçlerini, hatta kendilerine boyun eğmeyen insanları hedef alırlar ve öldürebildikleri kadar öldürmeye çalışırlar. Sonrasında asker, polis bunları etkisiz hale getirmeye başladığında ise yaşanan her şeyin sebebi değilmişler gibi, “şehirler resmen mahvoldu, savaş alanına döndü” gibi laflarla, artık akla hayale gelmez utanmazlıklarını ortaya koyarlar.  

Dersin ki: “Güvenlik güçlerini ya da öğretmen, savcı gibi devlet görevlilerini geçtim. Kundaktaki bebeği, 4-5 yaşındaki çocukları bile kurşuna dizmişsiniz. Nasıl bir alçak mahluksunuz!”

Der ki: “Ben halkın daha fazla mağduriyetini sayarım”.

Yüzsüz yüzsüz “mağduriyet” dediği de işledikleri suçların sonucunda yaşananlardır. Kendi sebep oldukları şeylerin sonucunda, verdikleri zararın birebir karşılığını bile değil, hafif bir hapis cezası almalarını durduk yere olmuş gibi anlatırlar. Bütün kronolojik sırayı değiştirerek yalandan mağduriyet çıkarmaya çalışırlar. Senin payına da bu yüzsüzlük karşısında sinirlerine hakim olmaya çalışmak düşer.

Eline silah alıp çoluk çocuk yaşlı genci kurşuna dizmelerinin sonucunda terörle mücadele sürecinin başlamasına, etkisiz hale getirilmelerine yüzsüz yüzsüz, pişkin pişkin, “mağduriyet” derler. Kendilerine de böyle alelade, yolda geçen biriymiş gibi göstermek için de “halk” diye isim takarlar.

Örgüt propagandacılarının tek silahı kronolojik sırayı değiştirmek, güçlerini aldıkları yer ise yüzsüzlükleridir. Kronolojik sırayı kaybedersen, pişkinden mağduriyet hikayeleri dinler bir halde bulursun kendini.

Fakat burada asıl dikkat edilmesi gereken “hümanizm” ve “insan hakları” adı altında, çoğunlukla örgüt mensuplarının sağ ele geçirilme sonrası için yapılan propagandadır. Amacı sağ yakalanmış militanların, cezalandırma sürecini olabildiğince yumuşak atlatmalarını sağlamaktır. Bunun için insanları vahşice katleden terör örgütünün bizzat himayesinde ve desteğinde paravan dernek ve vakıflar kurulmuştur zaman içinde. Hukuktaki bütün açıkları değerlendirebilmek için…

Özgürlükçü Özgürler Derneği, İlerici Vitesler Vakfı, Kampüste Halay Çekmek Zorunda Olduğunu Sanan Öğrenciler Kulübü tadında... En az bunlar kadar absürt isimlere sahip bu dernekler ile terör örgütünün elini kolaylaştırmaya çalışırlar.

Anladığım kadarıyla bu olayın tarihsel gelişimi şöyle yaşanıyor.

1900’lü yıllarda çıkan hümanizm hareketinin romantikleri zaman içinde işi iyice abartıp, hapse giren her canlıya melek muamelesi yapmaya kalkıyorlar. Onlar için ölen, katledilen insanlar insan değilken, mağdurların haklarını “insan hakkından” saymazken, işlediği suçun cezasını görecek suçlu için nedense kendilerini paralamaya kalkıyorlar. Belki biraz da farklı insan görüntüsü verebilmek için… (Bu konu için Cezalandırmada Adalet: Karanlıktan Aydınlığa isimli yazımıza başvurabilirsiniz.)

Tabi adi suç şebekelerinin de, bunların işlerine ne kadar çok yarayacaklarını anlamaları çok zaman almıyor. Çünkü burada, romantiklerin sebep oldukları şey, sadece örgüt mensuplarının cezalandırılmalarını hafifletme değil, aynı zamanda, örgütlerin doğrudan mensupları olmadıkları için sanki tarafsız bakmış da karar vermiş gibi gözükerek, örgütlerin hakikaten haklı oldukları bir konu varmış algısı oluşturabilmeleridir. Ama tüm bunların olabilmesi için terör örgütleri üç beş romantiğin keyfinin gelmesini mi bekleyecek?

Elbette ki hayır... İşte paravan vakıfların, derneklerin kurulma hikayesi de böyle başlıyor.

Bu tip suç örgütleri bu işin, üç beş romantiğin keyfine bırakılamayacak kadar kârlı olduğunu görünce, bizzat kendileri bu tip dernekler kurmaya başlıyorlar. Sanki derneklerin mensupları kendi adamları değilmiş gibi… Böylece abuk sabuk isimlerle kurulmuş, sadece adi suç şebekelerinin suçluları ile ilgilenen paravan dernekler ülkelerin gündemlerini boş yere meşgul etmeye başlıyor. Ne yazık ki, bizler de tekrardan, bu işten fazlasıyla nasibimizi alıyoruz.

Toparlayarak bitirelim.

Vur-kaç Taktiği ile saldıran, Zırilla Taktiği ile kendini savunur. Onun için, böyle bir örgütün bir savunma sistemi olarak ortaya koyduğu zırlama sürecinin, herhangi bir mağduriyetten değil, istediğini alamamış olmanın ezikliğinden kaynaklandığını bilmek ve bu süreçte ağızlarından çıkan yalanlara itibar etmemek önemlidir. Burada dikkat edilmesi gereken iki şey var. Birincisi: Bahsettiğimiz zırlama sürecinin kahramanı olmaya çalışan, kahraman olacağım diye adi suç şebekelerinin yaptıklarına, kendilerini bile hayrette bırakacak anlamlar yüklemeye çalışan, -biraz da ilgi görmek isteyen- romantikler. İkincisi ve asıl önemlisi: Romantik taklidi yapmaya çalışan, sanki örgüt elemanı değilmiş gibi olayı dışardan bakan birisiymiş gibi davranan bizzat örgüt propagandacılardır. Zırilla Teorisini hayata geçirenler de asıl olarak bunlardır.

Not: Bu yazı PKK Propagandası serisi kapsamında yayımlanmaktadır. Serinin ilk iki çalışması video olarak yayımlanmışsa da bunu yazı olarak yayımlamayı uygun bulduk. İlk iki video encodeum ideoloji kanalında yayımdadır. Bilginize...