26 Haziran 2019 Çarşamba

Cezalandırmada Adalet - 2

“Neyse cezası yatarız” diyordu, son derece rahat bir şekilde. Nerden geliyordu bu rahatlık, nasıl oluyordu da kendine bu kadar güvenebiliyordu? Çünkü o kadar emin ki sözde “cezalandırmada” bir sıkıntı yaşamadan karnının doyurulacağından, yatıp kalkacağından, ihtiyaçlarının karşılanacağından...

Bu ve bunun gibi cümleler aslında cezalandırma sistemine bir kafa tutuştur. Ve eğer ki bir kimse bir cezalandırma sistemine kafa tutabiliyorsa, bilin ki orada cezalandırma sistemi diye bir şey yok demektir. Şimdilik burada durup başka bir konuya geçelim.

Her birey gerçekleştirdiği her eylemin sorumluluğunu almak zorundadır. Gerçekleştirilen bir eylemin sorumluluğunu almamak diye bir şey olamaz. Değil mi? Maalesef oluyor. Modern dünyada gördüğüm kadarıyla 3 konu insanlara hak olarak görülüyor ve başkalarının hayatını etkilediği hatta kimi zaman mahvedebildiği bu 3 konuda bireye hiçbir sorumluluk yüklenmiyor.

1. Oy Kullanmak
2. Hayvan Beslemek
3. Çocuk Sahibi Olmak

1-) Oy Kullanmak: Bu konuyu daha önce Seçim Sisteminde Adalet yazısında uzun uzadıya işlemiştim ama tekrardan özet geçeyim: Oy veren kişi verdiği oyun sorumluluğunu almak ile ve verilen zararın bedelini ödemek ile mükelleftir. Bunun için öncelikle oylamanın elektronik ortamda yapılması, kaydının tutulması ve herkesin erişimine açık olması gerekmektedir. Tabii, oy verme aşamasından önce vereceği oy ile işlenecek suçlara ortak olacağı, “okudum, anladım” metni ile tebliğ de gerçekleşmiş olmalıdır. Böylece sorumluluk almak istemiyorsa, güvenmiyorsa seçmen olmama hakkı da tanınmış olacaktır. Eğer sorumluluğu kabul etmişse ve ilerleyen süreçte oy verdiği parti teröre, suça karışmış ise bireye hem para cezası uygulanmalı hem de birey -burası çok önemli- bir sonraki seçimde seçmen olma hakkını kaybetmelidir. Burada güzel olan, tüm cezalandırma elektronik ortamda yapılacağı için yargıya herhangi bir külfet de gelmeyecektir. 

“Ama bir partide farklı görüşte insanlar olabiliyor? Onlardan birinin örneğin terör propagandası yapması herkesi bağlar mı?” diye sorulabilir.

Evet bağlar. Birincisi, bir partide farklı görüşte kimseler oluyorsa teorik olarak orası bir parti değildir. Hele ki terör gibi bir konuda farklı sesler var ise, o tip bir oluşuma parti demek çok zordur. Büyük ihtimalle herkesin kendi çıkarı için birleştiği bir oluşumdur ki, “avamın örgütlenmesi çıkar çetesinden ibarettir” gerçeğini göz önünde tuttuğumuzda, bu tip bir soruyu soran, belki farkında değil ama aslında, parti olarak adlandırılan oluşumların parti olmadığının kendi ağzı ile itiraf etmektedir. Sorumluluk alma anlayışının gelmesi ile artık partiler gerçek manada parti olacaktır. Ve tekrardan söylüyorum: Bir partilinin tek bir söyleminin vebali tüm partiyi ve oy verenleri bağlar. Parti olmanın mantığı budur.

İkincisi, terör propagandası yapanları partilerine toplayıp, bunların işledikleri suçları “partimizde farklı sesler, görüşler de var” diye geçiştirmeye çalışanlar bunları seçim öncesi açıkça söylemek ile mükelleftir. Örneğin “Biz X’in partisiyiz, hatta X’in resimlerini bayrağın yanına da asıyoruz ama bu sizi aldatmasın bizde X’e küfreden adam da var. Onun için astığımız resim kimseyi yanıltmamalı. Yani biz X partisiyiz dediğimize bakmayın, oy verdiğiniz zaman bu tip insanlara da oy vermiş olacaksınız. Bilmiş olun” demek zorundadırlar. 

2-) Hayvan Beslemek: Hayvan sahibi olmak, bir can sahibi olmaktır. Bir canın sorumluluğunu almaktır. Ne yazık ki bu bilince sahip olmayan insanlar da bulunmaktadır ve bir eşya sahibi olur gibi hayvan sahibi olacaklarını ve onları herhangi bir eşyayı çöpe atar gibi sokağa atabileceklerini düşünmektedirler. Emin olun sokakta gördüğünüz başıboş köpekler, belki bir hevesle sahiplenilip sonra sıkılınca sokağa atılmış hayvanlardır. Burada sahiplenilen hayvanın, sahiplenen kişinin devlet kaydına geçirilmesi şarttır. Bu hayvanın korunması için gereklidir. Fakat tüm bunların yanı sıra örneğin köpek gibi insana saldırabilen hayvanı sahiplenmek ve beslemek silah taşımak ile aynı kategoride değerlendirilmelidir. Saldıran hayvanı herhangi bir şekilde besleyen, teşvik eden kişi, silahla saldırmış gibi değerlendirilmeli ve bu şekilde yargılanmalıdır. Yani saldırgan hayvan, silah ve o hayvanın saldırması ise silahla yaralama ya da öldürmeye teşebbüs ile eşdeğer olmalıdır. Eğer hayvanlar ile ilgili genetik kod vs. üzerinden kayıt tutmayı başarabilirsek, başıboş hayvanın vereceği zarar için dahi sorumlusunu tespit edebiliriz. Ayrıca yeri gelmişken şunu söylemeliyim ki, avcılık denilen, yemeyeceği hayvanı sırf hobi olsun diye öldürmek yasaklanmalı, hatta insan öldürmek ile eşdeğer tutulmalıdır. 

3-) Çocuk Sahibi Olmak: Artık insanların, evlenmek zorunda olmadıklarını, evlendikten sonra da illaki çocuk sahibi olmak zorunda olmadığını idrak etmeleri gerekiyor. Evlilik, çocuk sahibi olma çok kutsal şeylerdir ama bunun sorumluluğunu alamayacaksanız yapmamak yapmaktan çok daha evladır. Evla ne demek, yapmak felakettir. Fakat ne yazık ki toplumda “evlenmeliyim ve çocuk sahibi olmalıyım” algısı bir zorunluluk olarak görüldüğü için, toplumda etrafa zarar vermekten başka hiçbir işe yaramayan şahısların cirit attığını görmekteyiz. İnanın sizin ya da bir yakınınızın canı yandıysa veya yanacaksa bu - istisnalar hariç- hiçbir şekilde evlenmemesi ve çocuk sahibi olmaması gereken kişilerin dünyaya getirdiği çocuklardan kaynaklanmaktadır. Yani burada, çok çok ufak istisnalar dışında, tüm sorumluluk ana babadır. 

Peki, bunu nasıl düzenleyeceğiz?

Yoksa insanları bilinçlendirme muhabbeti mi döndüreceğiz? Bilinçlendirme ne demek ki? Sen suç makinelerinin bilmediği neyi biliyorsun ki?

Yok, hayır biz bilinçlendirme muhabbeti döndürmeyeceğiz. Bilinçli olmak, suç işlemeye ya da sorumluluktan kaçmaya engel değildir. Engel olacak tek şey: cezalandırma sistemidir. O zaman burada da konuyu bireyin tercihine bırakacağız ama elbette sonuçlarına katlanmak kaydıyla. Şimdi girişte bahsettiğimiz hapishane sistemine geri dönelim ve çocuk sahibi olmanın sorumluluğu meselesi ile birleştirelim. 

Hapishane sistemi, suçlunun, yattığı yatağın, yediği yemeğin ve diğer tüm masraflarının parasını ödediği hale getirilmelidir. Öyle bedava, ekmek elden su gölden bir yatış olmamalıdır. Ya durumu yoksa? Eğer ki, anası babası sağ ise ve -durumu olsa bile- “benim durumum yok” dediğinde bu bedel anadan babadan tahsil edilmelidir. Böylece hem hapishane sistemini bedava yatış olmaktan çıkarmış olacağız hem de cezalandırma sürecine çocuğun sorumluluğunu alması gereken bireyleri de dâhil etmiş olacağız. Böylece çocuk sahibi olma planı yapan birey yine bunun bir sorumluluğu olduğunu bilerek karar verecek.

Böylece bireyler yapacakları her faaliyetin, sorumluluğu ile birlikte geleceğinin bilincinde olacak ve bunun bilincinde olarak kendi tercihlerini kendileri yapacaktır. Ne yaparsa yapsın hiçbir şekilde sorumluluğundan kaçamayacaktır.

20 Mayıs 2018 Pazar

Solculuk Nedir?

Başlamadan söylemek isterim ki: Attığım başlık solculuk, sağcılık (ya da sosyalizm, komünizm, kapitalizm, liberalizm vs.) gibi kurgu kavramların herhangi bir versiyonunun tanımının var olduğunu kabul ettiğimi ve bunun üzerine bu yazıyı yazdığımı düşündürtmemeli. Sadece, kendisini bu şekilde anan insanların genel davranışlarını referans alarak bir tanım çıkarmaya çalışacağım.

Sağcılık ve Solculuk nedir gibi bir soruya verilecek tek cevap hiçbir şey olacaktır. Bu tip kelimelerin, insanların cümle içinde negatifliği veya pozitifliği sağladığını sanmasından öte hiçbir işlevi bulunmamaktadır (bkz: Avamın Kelime Algısı). Söyleyene de sanki bir şeyler biliyormuş gibi gözükme bağlamında bir hava katması dolayısıyla da avamlar tarafından çok hızlı bir biçimde benimsenmektedir.

Tüm bunlara rağmen, yine de bir tanım yapmam istenseydi, kendisini bu sıfatlarla ifade edenlerin ortak özelliklerine bakarak, solculuk için "cehaletini ukala taklidi ile kapatma sanatı", sağcılık için ise "ahlaksızlığını din ile harmanlama sanatı" derdim.

Bu zamana kadar, bu sitede sağcılık ve türevlerini birçok yazıda defalarca işledim. Ama solculuk adı altında yapılanları çok ele alamadık. Özellikle hadlerini aşarak girdikleri konularda nasıl saçmaladıklarını… Biraz da bunu işleyelim.

Solculuk işçi kavramına vurgu üzerine ilerleyen bir söyleme sahiptir. Ama buradaki işçi, bir kahramana muhtaç olan işçidir. Eğer kendi aktivitesini kendi yapıyorsa, bu durum, sol dernek adı altında açılmış yerlerde takılanlar için makbul değildir. Çünkü üzerinden kahramanlık çıkaramaz bu doğuştan kahramanlar. Onun için kendine solcu diye isim takanlar için, işçinin cahili ve kahramana muhtaç olanı makbuldür.

Yani mesele, işçi kavramını bu kahramancıklar için, oyunlarında ihtiyaç duydukları figüranı sağlamasıdır. Bu senaryoya göre eğer işçiler kahramana muhtaç kesimse, kendini solcu olarak ananlar devamlı olarak "işçi muhabbeti" yaptıklarına göre, o zaman onlar da doğrudan bu kesimin aradığı kahramanı temsil ediyor olacaklar. Yani burada, kim işçi muhabbeti açarsa, o, kahraman olur gibi bir algı oluşmuş oluyor. Yani hiçbir şey yapmıyorsun sadece çene çalarak kahraman oluyorsun. Burada anahtar nokta ise işçinin mutlaka aşağı kesimden olması gerektiğidir. Roller dağıtılmış, bitmiş gitmiş. (Ah keşke kahraman olabileceği bir birikimi olsa da bize sunmuş olsa...)

İşte bu bilinçaltı kabulleri, yaptıkları konuşmalarda, yazdıkları kitaplarda kendini çok çeşitli şekilde gösterir. Mesela, devamlı olarak "işçilerin aydınlatılmasından" bahsederler. Onlar işçilerin "aydınlatılması" için son derece değerli bir malzeme bırakmışlarmış. Onların insanları aydınlatabilme gibi bir özellikleri varmış. Öyle şartlamış kendilerini, doğuştan kahramanlarımız. Bizim de öyle kabul etmemiz gerekiyormuş. Hatta işçi kavramına atfettikleri bu aşağı durumun yansıması, yazdıkları kitaplarda işçiler ile aydınları ifade ederken, "işçi ve aydınlar" şeklinde yer alır. Yani bir işçi aydın olamaz. Olmamalıdır. Yoksa bütün büyü bozulur.

Burada aslında garip (ve biraz da komik) bir şekilde "işçi" kavramına yöneltilmiş bir aşağılama söz konusu. Hani kaba tabirle "övüyor mu sövüyor mu belli değil" derler ya, aynen o durum yaşanıyor. Yazılan yazılara, konuşmalara dikkat edin, bunun nasıl bir sanatçı edası ile icra edildiğini göreceksiniz.

O zaman şöyle de diyebiliriz ki: Solculuk denilen aktivite en temelde, avamların kahramanlık oyunun icrasıdır. Daha doğrusu kahramanlık oyunlarından sadece biridir.

Bu oyunda, örneğin, işçiler grev yapmalıdır ama konuşma için onu beklemelidir. O daha sonra teşrif edip eline mikrofonu alarak kürsüden konuşma yapacaktır. Bir iki görüntü verip ilgi odağı olduktan sonra da herkesten önce ayrılacaktır. Peki mesela, o alanın temizlik "işi" ne olacak?

Buradan bir de şu sonuç çıkar: Eğer işçiler kahraman arayan sınıftan ise, onlar da kahraman sınıfından olduğuna göre, o zaman onlar işçi de olmamalıdırlar. Zaten onun için bu tip adamlar hiçbir zaman “işçi” de olmazlar. Bu sıfatı kendilerine yakıştıramazlar. Çünkü, dediğimiz gibi, bilinçaltlarında dağıttıkları aşağı rol gereği işçi cahil olmalı ki o, onları uyandıran kahraman olabilsin. (Tekrardan söylüyorum: Keşke biraz birikim sahibi olmuş olsa da gerçekten insanları uyarabilse… Keşke böyle bir birikim için çabalamış olsa…) Hatta örneğin pkk gibi terör meselesine müdahil olmaları da bu kahramanlık sevdalarından kaynaklanır.

PKK gibi terör örgütleri "bir kahramana muhtacı" çok güzel oynarlar. Türlü türlü sinematografik yalan uydurabilme kapasitesine sahiptirler. (Daha detaylı bilgi için: PKK Propagandası- 2: Avamın Sinematografik Cümleleri). Mesela askerler tarafından asit çukurlarında yakılmış insanlardan, öldürülüp nehre atılmış insanlardan falan bahseder. Düşünsene bunların kahramanı olmak istemez misin?

Bu fırsatı kaçırmak istemez avamlar. Olayın gerçekliğini araştırmadan, birbirleri ile yarışırcasına büyük bir iştahla saldırırlar.

Tabii, kahraman olacağım diye başlattığı macerasını, bir terör örgütünün yalanlarına arka çıkar bir halde sonlandırır. Böylelikle hem bir terör örgütünün oyuncağı olurken hem de örgütün katliamlarına sesini çıkarmayan biri oluverir. Niyet baştan kötü olunca, sonuç da mutlaka kötü bir yere varıyor.

Ve hatta bu kadarla da kalmaz. Gider cezaevlerini ziyaret eder ve üstüne cezaevi şartlarını “iyileştirmekten” falan bahseder. Sanki cezaevindeki mahkumlar sebepsiz yere oradaymış gibi. Onların kahramanı olacak ya… Ama bir kere de cezaevlerindekilerin canını yaktığı insanları evlerinde, katlettiklerini mezarda ziyaret etmez. Onlar ölü değil mi? Senin peşine düşemez, sana figüranlık yapamaz. Üstelik zarar görmüş insanların hakkının peşine düşersen yaşayanlarla karşı karşıya gelirsin. Ne gerek var “faydalı iş” yapmaya! Sen sadece vakit kaybet ve kaybettir, kendi kahramanlığın için çalış. Çünkü hayattaki tek hedefi kendi efsanesi için yaşamak ve tabi bunun için müşteri aramak.

Ayrıca, tüm bunlar bir yana, cehaletini ukala taklidi ile örtme etkinliğinin sadece kahramancık rolü olması da aslında neden kendini bu şekilde sıfatlandıran insanların sürekli olarak birbirleri ile kavgalı olduklarını da göstermektedir. Daha doğrusu birbirleri ile kavgaları olmaları bu etkinliğin sadece kahramancılık oyunu olduğunu tek başına ispat etmektedir. Çünkü oyunlarında, yanında aynı oyunu oynayan rakip istemezler.

O zaman solculuk nedir?

Cehaletini ukala taklidi ile kapatma sanatı ya da avamların kahramanlık oyunu ya da işçileri aşağılama sanatı… (Tek tanım diye yol çıktık ama görünen o ki, bu, bu konu için çok da mümkün değilmiş.)

- "İyi de insanlar kahraman olamaz mı yani? Başkalarının iyiliği için fedakârlık yapamaz mı? Herkes mi kötü niyetli?"

(Hadi resmi dili bir kenara bırakalım.) Kahraman olmak istiyorsan önce birikim sahibi olmalısın. Bunun için de çok çok uzun yıllar çalışman gerekiyor. Daha sonra da fedakâr olmak zorundasın. Ki kahramanlık temelde “istek” işi değil, “fedakârlık” işidir. Bunlar yoksa sakın ortalıkta gözükme. Çünkü bunlar olmadan piyasaya çıkarsan kendini çok zor durumda, sonradan çok pişman olacağın bir halde bulursun. İşte; önder, lider, başkan, hoca vs. gibi çok değişik sıfatlarla bir şekilde ortaya çıkmışların en sonunda rezilliğe batmaları bu kurala uymamalarından kaynaklanmaktadır. Bakarsın, içeriği bomboş etkinlikler yapar, yaparken de “eşitlik” gibi, “adalet” gibi sözleri kendine malzeme eder. Ama sorsan adaletin, eşitliğin tanımını yapamaz. Tanım yapabilme birikim ister ya, ondan. Ama etkinliği düzenler kimisi açlık etkinliği yapar. Kimisi toplantı etkinliği yapar. Kimisi yürüyüş etkinliği yapar. Hatta yaparken kilometrelerce yürür (ve tabi hesapsız para harcatır) ama tanım yapamaz. Birikim ve akıl etkinliği yapamaz. Çünkü zor olan iş budur. İşte bu tip bir, avamın görüntü verme, kendi efsanesini yaşama etkinliğinde, kahramanlık oyunu oynamaya çalışan avamın arkasında gözükecek figüran olmayın.

Aslında sadece onlar da değil, Youtube vb. sitelerde yayınladıkları videolar ile alay konusu olanlar da yine bu en temel prensibe uymamalarından kaynaklanıyor. Adam sırf ilgi çekeceğim diye kamera açıyor ama birikimi de yok, sonuç hiç hoş olmayacak şekilde bitiyor. Eğer birikimin yoksa açma o kamerayı; eğer birikimin yoksa yazma o yazıyı. Sonu kötü bitecek. Kurala uy. Samimi oldun mu zaten kendin de anlarsın yaptığının hatalı olduğunu. Eğer birikimin varsa da anlatmaktan, yazmaktan geri durma. Samimiyet burada anahtar durum.

Not düşeyim: Komiklik olsun diye bir şeyler yapanlardan bahsetmiyorum burada. Hedefi ilgi çekmek olup, ağır konulara ağır başlıklara girip işin içinden çıkamayanlardan bahsediyorum. Adam kuantum fiziği tarzında başlık atmış videoya, 5-10 dakika kadar izledim inanın tek bir tane cümlesi doğru bilgiye dayanmıyordu. Baştan sona vakit kaybıydı ama başlık şaşaalıydı. Başka bir tanesi açmış siyasi konudan bahseder gibi yapıyor baştan sona yalan bilgiye dayalı terör propagandası yapmaya çalışıyor. Bunun gibi yüzlerce örnek. Burada hedef aldığım da bu tip sanki bir şeyler vadeder gibi yapan ama sadece ilgi çekmek için hazırlanmış yazı, kitap, video gibi vakit kaybı çalışmalardır. Yoksa komik, eğlenceli olma hedef alınarak yapılmış çalışmalar değildir. O kısım beni ilgilendirmiyor. Tıklayıp tıklamamak bireylerin kendi tercihi. Başlık ile içerik birbirini tutuyorsa sorun yok. Az önceki konu da aslında tam bu kuralla (başlık-içerik tutarlılığı) alakalı. Adalet için etkinlik yaptığını iddia eden, adaletin tanımını yapamıyorsa, bilin ki başlık ile içerik birbirinden farklıdır. Öyle de oluyor. Başlık “adalet”, içerik “kendi efsanesini yaşama”.

Terör güzellemesi yapmaya çalışanın, (zaten çok az olan) cezalandırmada adaleti bozmaya çalışanın yanında değil, karşısında durun. Kahramanlık budur zaten. Böyle bir şeyi de insan "kahraman olmak istediğinden" değil, samimi olduğundan yapar. Elde ettiği kahramanlığı anlamaz bile.

Şunun farkına varmalıyız ki, peşine düşeceğimiz ve düşmek de zorunda olduğumuz insanlar sadece birikim sahibi, samimi insanlar olmalıdır. Benzersiz içerik üretebilen, faydalı olmaya çalışan yani fedakârlık yapabilen… Burada “peşine düşme” de, asıl olarak, ürettiklerinin takipçisi olma şeklinde yaşanmalıdır.

Birikimsizlerin vakit kaybettirme aktivitelerinde zamanınızı çöpe atmayın.

26 Mart 2017 Pazar

Seçim Sisteminde Adalet: Milletin İradesi

Not: “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözü Atatürk’ün fazlasıyla yanlış anlaşılmış bir sözüdür bence. Çünkü yüzeysel bir bakış açısıyla buradaki Türklüğün, Ermeni olma ya da Rum olma ya da Fransız olmayı hedef alan bir ibare olduğu zannedilir. Hâlbuki bu söz Atatürk’ün Cumhuriyetin 10. Yıl Kutlamaları sırasında yaptığı konuşmada geçer yani Kurtuluş Savaşında söylenmiş bir söz de değildir. Gazi Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşının en çetin döneminde bile böyle bir tutum içine girdiğini görmüyoruz ki savaştan sonra diğer kavimleri hedef almış olsun. O zaman bu sözü söylemedeki temel düşüncesi daha farklı olmalı.

Atatürk’ün iki büyük başarısı vardır ve aslında ikisi de birbirinden tamamen bağımsız konulardır. Birincisi Kurtuluş Savaşındaki komutanlığı, ikincisi Saltanatlıktan Cumhuriyete geçirmede yani rejim değişikliği ile birlikte bir devlet düzeni kurmadaki gösterdiği devlet adamlığı.

Hangisi için daha fazla zaman ve enerji harcamak zorunda kalmıştır derseniz… Kesinlikle ikincisi için derdim. Zaten üzerine en fazla konuşma yaptığı konu da budur. Ki öyle de olması gerekiyordu. Düşünsenize karşınızda 400 yıl boyunca Saltanatlık geleneği ile oluşmuş bir yapı var ama siz onlara Cumhuriyet’i anlatmalı ve buna adapte etmelisiniz. Kendisini saltanatlık tebaası olarak gören insanlara, artık seçme ve seçilme hakkı olan birer vatandaş olduklarını benimsetebilmelisiniz. İşte “Ne mutlu Türküm diyene” bu çabanın bir sonucudur. “Artık Saltanatlık tebaası değilsiniz, seçme ve seçilme hakkı olan birer Türk vatandaşısınız, ne mutlu sizlere” demenin Atatürkçesidir. Yani “Ne mutlu Türküm diyene” sözünün tersi “Ne mutsuz Rum’um diyene” gibi bir şey değildir, “Ne mutsuz Osmanlı Tebaasıyım diyene” demektir. Hedef aldığı yer burasıdır.

Elbette o yıllarda, az zamanda büyük bir iş başarılmıştır ama -seçme ve seçilme hakkı özelinde konuşuyorum- şu anda görüyoruz ki bu yeterli değildir ve iyi niyetle yapılan, örneğin seçmen olmaya hiçbir ölçüt getirilmemesi gibi şeyler zaman içinde istismara uğrayarak kötü sonuçlar da doğurmuştur. Ama tabii ki de seçmen olmanın ölçütlerinin belirlenmesi, ona uygun tedbir alınması o yıllar için çok büyük bir lüks olurdu. Onun için bu konuda yanlış yapılmış demek çok büyük bir haksızlık olur. Fakat bu konuyu şimdi bile konuşmuyorsak, artık biz büyük bir hata yapıyoruz demektir. Onun için, bu konu “1900’lü yıllarda dünyanın birçok ülkesinde yaşanan demokrasiye geçişlerin başarısını gölgeleyecek bir şey” ya da "onları kötüleyen bir şey" olarak görülmemelidir. Bu uzun notu düşme nedenim budur. 

- "Milletin iradesine saygı duymak gerekmez mi?"

Eğer ortada gösterilebilen bir “irade” varsa, elbette. Yoksa, üstelik tam zıttı olan şeye irade deniyorsa, hem buradaki hatayı göstermeli hem de seçim sisteminde iradeyi ortaya çıkarmanın bir yolunu bulmalıyız.

İrade ya da irade göstermek, nefsani isteklere karşı çıkma, fedakârlık yapma demektir. "Kalabalıkların iradesi değil çıkarı olur" ön kabulü ile bu konuya yaklaşmalıyız. O çıkar da mutlaka hem başkasına hem de kendisine zarar olarak geri döner, demeliyiz. Böylece en kötü durum senaryosuna hazır olmuş oluruz.

O zaman, herkesin bir oy hakkı olduğu ve verdiği oydan da sorumlu olmadığı bu düzen için irade kelimesini kullanmak, -kötü niyetli olunmasa ya da farkında olunmasa bile- insanları aldatmak demektir. Üstelik kullanılan millet kelimesi herhangi bir kalabalığı da ifade etmemektedir. İrade gösterebilen insanların dâhil olabileceği kalabalıktır. (Bkz: İslam Ümmetçiliğinin Temelleri - 4 )

Herkesin eşit oy hakkı olduğu sistemin doğru olup olmadığı tartışmasının yüz yıllar öncesinden başladığı, başlangıç sebebinin de soyluların, ekonomik geliri düşük olanla bir tutulmak istememesi olduğu söylenir. Dolayısıyla bunu duyan bir insanın, bu tip, zenginlerin fakirlerle bir tutulmak istememesi ile başlayan ya da başladığı söylenen bir konunun savunucusu olma sıfatının üzerine yapışmaması için, bu meseleden uzak durmaya çalışması büyük bir olasılıktır. Oysaki bu konu böylesi basit bir propaganda ile geçiştirilemeyecek kadar büyük bir öneme sahiptir ve herkese oy hakkı verme, özellikle geri kalmış ülkelerde felaketlerin en temel nedenidir.

Bir zaman önce şahit olduğum, içimde yer eden bir olayı anlatmak isterim. Olan şey şuydu: Kendisini dinleyenlerin olduğunu gören birisi, ekonomi ile alakalı bir konuda her şeyi birbirine katarak öyle bir konuştu ki… Tamamı yanlış bilgi üzerine inşa edilmiş yorumlarını söylerken öylesine kendinden emindi ki... Hani derler ya: "Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur" diye... Evet, cehalet kötü bir şeydir ama inanın hayatımda ilk defa tebrik edesim geldi gördüğüm cehaleti. O kişi nasıl ki o anda orada bulunan insanları yanlış yönlendirerek zarar veriyorsa, oy verirken de aynı zararı verecek mutlaka. Çünkü sadece belli bir yaşı geçmeyi başardığı için onun da oy hakkı var ve verdiği oy sebebiyle aldığı hiçbir sorumluluk da yok. 

Niye bu düzene katlanılıyor ki!

- "Peki, doğrusu anlatılsa, uyarılsa?"

Herkesle öyle teker teker uğraşmaya insanlar mecbur mu? Ne yükümlülüğü var insanların? Kaldı ki anlatsan bile sonuç alabileceğine emin misin?

- "O zaman, ne yapılabilir?"

Yazdığım yazılara bir göz attım. Bu konuyla alakalı ilk Mayıs – 2007’de İslamiyet, Demokrasi ve Siyaset başlıklı yazıda bir şeyler yazmışım. Seçmen olmanın kriterlerinin ne olması gerektiği, irade gösterecek insanı nasıl tespit edilmesi gerektiği ile ilgili bir çözüm bulmaya çalışmışım.

İyi de niye kimin seçmen olup olmayacağının kriterlerini en doğru bir şekilde bulmaya çalışalım ki?

İnsanlar seçmen olup olmamaya kendileri karar versinler.

- "Nasıl olacak ki bu iş? Kim vazgeçer ki bundan?"

Verdiği oyun sonuçlarına katlanacağını bilen insan.

Şöyle: Elektronik oylama sistemi ile herkesin verdiği oy kendi vatandaşlık veri tabanına kaydedilecek. Gizli oy diye bir şey de olmayacak. (Zaten oylama neden gizli yapılır onu da anlamış değilim.) İşte tam bu noktada, eğer oy verdiğiniz parti bir terör örgütünü desteklerse ya da yolsuzluk yaparsa ya da bunun gibi bir organize suça bulaşırsa bunun sonucunda oy verenlerin tamamı para cezasına çarptırılma ya da mal varlıklarına el konma gibi yaptırımla karşılaşacak. Ayrıca bir dahaki seçimde seçmen olma hakkını da kaybedecek.

- "Seçmen, seçtiğinin işleyeceği her suça mı ortak olmuş olacak?"

Tabii ki de hayır. Burada, örneğin birisiyle husumeti sonucu işlediği bir suç gibi bireysel suçları kastetmiyoruz. Vatana, Millete, Devlet Hazinesine karşı işlediği terör destekçiliği, yolsuzluk gibi suçlardan bahsediyoruz. 

Ayrıca, insanlara, en baştan, seçmen olmama hakkı da tanınacak. O da şöyle işleyecek: Tüm bu sürecin başında insanlara, verecekleri oy ile, oy verdikleri partinin organize olarak işleyeceği suçlara ortak sayılacakları ve yaptırım ile karşılaşmayı kabul etmiş olacakları beyan edilecek. Eğer istemiyorsa, seçmen olmama hakkını kullanacak ve oy kullanmayacak.

Bu kadar.

Herkesin oy hakkı olması ve verdiği oy ile ilgili hiçbir yaptırıma uğramaması adaletsizliktir, saçmalıktır.

Bu sorunu çözmek için verilen oyu ağırlıklandırma bir çözüm yolu olabilir. O da, ağırlıklandırmada uygulanacak kriterler doğru bir şekilde belirlenebilirse… Bu da gerçekten çok zordur. Eğitim seviyesi desen, olmaz. Bir insanın, örneğin Kuantum Mekaniğine hâkim olması, onu illaki irade sahibi bir insan yapacak değildir. Ya da başka herhangi bir konuda doğru bir tavır takınması oy verirken çıkarı ile değil iradesiyle oy vereceğini garantilemez. Ama elbette bu bile, hiç bir kriterin olmadığı herkesin bir oy hakkı olduğu mevcut seçim düzeninden daha doğru bir düzendir. Fakat yine de tam bir çözüm değildir.

En sağlıklı çözüm: Seçmen olup olmamaya bireyin kendi karar verdiği, seçmen olmayı kabul etmesi ile verdiği oyun sonuçlarına katlanmayı da kabul ettiği sistemdir. Böylece hem kararı kendi vermiş olur, dışardan karar verici bir mekanizmanın olmadığını bilir (örneğin kriter belirlemede kriterler başkaları tarafından belirleniyor, doğru bile olsa başkalarının verdiği karara insanlar tabi olmuş oluyor) hem de verdiği kararın sorumluluğunu almış olur. Oy verdiğin parti terör destekçisi ise, yolsuzluk yapıyorsa veya buna benzer organize bir suç işliyorsa bedelini sen de ödeyeceksin. Göze alamıyorsan, seçmen olmayı reddetme hakkını kullanacaksın. Bu şekilde milletin iradesi ön plana çıkabilecek, çok çok büyük sorunların ana kaynağı yok edilmiş olacak, adalet toplumuna gidiş için çok büyük bir mesafe alınmış olacaktır.